GeriOnur BAŞTÜRK Bir ‘kara kutu’ olarak Ebru Gündeş  
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir ‘kara kutu’ olarak Ebru Gündeş  

Gönül isterdi ki Brad Pitt ve Angelina Jolie gibi arkalarından ağıtlar düzülecek, “Vah vah niye böyle oldu, bu örnek aşk nasıl biter” diye dertlenilecek, tatlı tatlı geyikleri yapılacak bir ünlü çift olsalardı. 

Oysa onların ilişkisinde aşktan çok hep para konuşuldu, para akıllarda kaldı. 

Pahalı hediyeler…

Jetler… 

İkiz yalı arasındaki asansörler…

Hep daha fazla ışıltı, hep daha fazla… 

Finale doğru araya suç da girdi, olanlar oldu yani. 

Ve sonunda bu altı yıllık evlilik bitti. 

Doğrusu bitişi de ilginç olmadı mı? 

Reza Zarrab kendisi duyurdu, Ebru Gündeş değil. 

Türkiye’nin son altı yılının da özeti gibiydi bu evlilik: 

Güç, suç, görkem, aşırılık… 

Hiçbir yerinde aşk yoktu.

Varsa bile bunların ardında hiç mi hiç hissedilmedi.  

Hep yüksek irtifada seyreden bu ilişkide Zarrab’ın Amerika’daki tutuklanışını bir uçak kazası gibi görürsek, geriye şu anda ‘kara kutu’ olarak özgür bir Ebru Gündeş kalmış görünüyor. 

Tüm veriler onda kayıtlı. 

Gün gelir bu altı yıla dair konuşur, içini döker mi acaba? 

 

Fendi gerçekten davet etti mi 

Dün Hürriyet Pazar’da Sibel Arna Snapchat fenomeni Kerimcan Durmaz’a soruyordu: “Ben 20 yıllık moda yazarıyım, bu Fendi defilesine niye Türkiye’den sen gittin?” 

Durmaz’ın yanıtı ise malum, “abla”lıydı yine: “Ablan ikon bebeğim.”
Sibel’in bahsettiği Fendi defilesi haziran ayında Milano’daki moda haftasında yapılan defile.
O sırada Prada defilesini izlemek üzere ben de Milano’daydım.
Prada defilesinin Türk davetlilerini organize eden ekip aynı zamanda Fendi’ye de bakıyordu, hâlâ da öyle.
Dün gibi hatırlıyorum, Fendi defilesine katılacağını Kerimcan Snapchat’inden duyurduktan sonra çok ama şaşırmışlardı.
Çünkü ellerindeki listede Kerimcan’ın adı yoktu. Sonuçta davetli Türkler onların sorumluluğundaydı, onaylayıp İtalya’ya gönderiyorlardı.
Sibel’in sorusunu röportajda okuyunca bu ilginç ayrıntı aklıma geldi.
Yani: Ablan davet edilmemiş bebeğim...

 

Meryem’in son dakika manevrası

Meryem Uzerli bu kez tükenmişlik sendromuna kapılıp diziyi terk etmedi.
Daha farklı bir şey yaptı:
Tamamen tükeneceğini anlayıp gemiye hiç binmedi, yani son dakikada Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinin kadrosuna katılmaktan vazgeçti.
Doğrusu bu ya, Meryem’in kariyeri de kendisi gibi samimi, doğal ve kafasına göre:
Bir an yükseliyor “Tamam” diyor, sonra içinden bir ses “Boşver” diyor, “Bu yol senin yolun değil” ve hop karar değiştiriyor.
Meryem’in kariyeri ve özel hayatını takip etmek dizisini izlemekten daha zevkli hale gelir oldu.

 

Nasıl geçti habersiz hafta sonu

* Öldü, bitti, kimse gitmiyor derken cuma gecesi Soho House “Back to School” partisiyle eski günlerine döndü. Eski günleri dediğim ilk açıldığı aylardaki hareketli dönemler.
Öyle ki, Back to School partisinde tüm katlar doluydu.
Katlar arasında müthiş bir insan trafiği vardı.
Hatta havuzu nedeniyle kapatılan teras katının bir bölümü bile sigara içme alanı olarak açılmıştı.
Şu cümle sıkça havada uçuştu tabii: “Çok tanımadığım yüz var, galiba bunlar yeni üye.”
* Cuma gecesi uğradığım Asmalımescit’teki 5 Cocktails ise civarın en iyi kokteyl barlarından biri olmakla kalmamış, sıkça uğranası bir parti mekanı da olmuş. Perşembe gecesi yapılan GZone partisi hâlâ dillerdeydi. Cuma gecesi de kalabalığı dışarıya kadar taşmıştı.
Tek sorun, mekana turist edasıyla, sadece meraktan gelip gidenler, enerjiye uyum sağlayamayanlar... Bu profil her yerde var. Enerji emici müşteriler diyorum onlara.
* Cumartesi gecesi La Boom’un terasında ve iç kısmında ayrı ayrı kalabalıklar vardı.
Terasta Aslı Şen ve arkadaşları yemek yiyordu. Alt katta ise genç bir kalabalık Özant Emil’in müzikleriyle coşuyordu. Gizli Kalsın’ın ‘demirbaşı’ ünlüsü Çağatay Ulusoy evet yine oradaydı...

 

Önce kendine ait sözün olsun 

Sosyal medyada en çok bıkkınlık veren şey şu:
Özlü söz paylaşmak...
Bir: Başkalarına ait sevgi dolu özlü söz paylaşanların aslında pek de sevgi dolu olmadığını düşünmüyorum. Amaç, şık ve erdemli bir vitrin yaratmak.
Songül Öden dün Hürriyet’e verdiği röportajda çok doğru söylemiş: “Mevlana’nın, Şems’in cümlelerini paylaşıyoruz sosyal medyada, ama kalbimizden çok uzakta tutuyoruz o cümleleri.”
İki: Önce kendine ait bir sözün olmalı.
Başkalarının zamanında söylediği sözleri habire paylaşıp duruyorsan dijital çağın tembelliğine ortak olmuşsun demektir: Yani üretmiyorsun, kafayı çalıştırmıyorsun, üzerinde düşünmüyorsun, bol bol kopyala yapıştır yapıyorsun.
“Nasıl olsa” diyorsun, “herkes böyle yapıyor”. Ama işte herkes gibi oluyorsun. Ayırt edilmen güçleşiyor...

  

 

 

X

Bir baraka cenneti olarak New York

Yaklaşık 1 haftadır New York’un sosyal hayatında geziniyorum ve burada ilk başta fark edilen en önemli şey; mekan önlerine kurulmuş ahşap barakalar.

Pandemi nedeniyle herkesin derdi bir şekilde dışarıda oturmak.
Baraka tipi kurulumlar da buna hizmet ediyor.
Bunlardan o kadar çok ki; kimisi kendine göre şık kimisi de fena halde ucube.
Tren vagonu misali sokaklarda sıra sıra ilerliyorlar. Bazılarında masalar seperasyonla ayrılmış, bazılarında ise seperasyon yok.
Sadece bu barakalarda değil, mekan içinde de oturuluyor.
Ama içeride oturmak isterseniz aşı kartınızı kimliğinizle beraber göstermenizi istiyorlar.
Ben de birçok mekana HES uygulamasından yaptığım aşı kartını göstererek girdim.

Yazının Devamını Oku

Dikey tarladan sofraya

Bir dönem “tarladan sofraya” felsefesi çok benimsenmişti.


Özellikle şef restoranları yemekte kullanılan malzemelerin büyük marketlerden değil, organik tarım yapan tedarikçiden alındığını belirtiyordu.
Bu akım hâlâ sürüyor.
Ama yakın gelecekte başka bir akım daha bekliyor bizi.
“Dikey tarladan sofraya” akımı.
Dikey tarla dediğim şey şu:
Her yıl daha fazla gübre, daha fazla kimyasal ilaç kullanılan tarım arazilerinde verim giderek düşüyor. Bu nedenle yapay zekalı sistemler tarafından kontrol edilen, toprak istemeyen, su tüketimi daha düşük olan, yapay ışık kullanılan ve tarım arazisine göre daha çok verim sağlanan dikey tarım hangarları giderek çoğalmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

TikTok müziklerine inat bir Adele havası

Tam da zamanında çıktı Adele’in yenisi “Easy On Me”.

Çünkü havalar tam Adele havası kıvamına geldi: Bol bulutlu, yer yer yağışlı.

Bir köşede kıvrıl, kulaklığını tak ve anında sürükleneceğin melankolik halin tadını çıkar.

Adele’in ölçülü hüznü, uzun tırnaklı melankolisi, bavulumu alıp giderim romantizmi, uzaklara bakan tatlı sert kırgınlığı; içinden ne çıkacağını her zaman bildiğin sürprizsiz bir paket gibi.

Değişmiyor.

Galiba değişmemesi de insanlara iyi geliyor.

Oysa günümüz şarkıları artık “dinle, tüket ve sıradakine geç” kategorisinde.

Adele’in paketi tam tersi, “Dinle, bir daha dinle, sonra bir daha dinle” diyen, bir vokal bir piyanoyla sınırlı mütevazı bir paket.

Son albümü “25”in yayınlanmasının üzerinden

Yazının Devamını Oku

Bir Zanzibar macerası

Bundan 3 hafta önce. Dış hatlar terminalindeyim.Pandemi başladıktan sonraki ilk yurtdışı uçuşum.

Bünye saf bir şekilde hevesli, heyecanlı. Yurtdışı harç pulu almayı bile özlemişim! Birkaç tane birden alasım var, öyle bir saçmalama hali.
Nereye gidiyorum? Zanzibar’a. Zanzibar pandeminin başından beri yurtdışından gelenlere hep açıktı.
Şimdi de gelenlerden sadece negatif PCR testi istiyor. Bir de online aldığın vizesi var.


INSTAGRAM
DURAĞI: THE ROCK

Yazının Devamını Oku

Aynen, bi tık öyleyiz!

Konuşma sırasında sürekli “Aynen, aynen” demekten kaçınsam da, “aynen” tuzağına düştüğüm çok oluyor. Özellikle de WhatsApp yazışmalarında.“Bi tık” lafı da o tür tuzaklardan biri.


Kullanana kıl olsan da, bu kalıbı hiç sevmesen de, tuzağa düşüp ağzından dökülüyor bazen. Yapacak bir şey yok.
İşte bu yüzden Şehrazat işini biliyor.
Çok sık kullanılan bu gündelik tuzakları şarkılarına ustaca yerleştiriyor.
Önce geçmişten şık bir misal:
2008’de Şehrazat’ın “Aynen Öyle” şarkısını seslendirmişti Ajda.
O dönem Türkçe pop çalan mekanlar pek revaçtaydı ve gecede birkaç kez bu şarkı çalardı.

Yazının Devamını Oku

Şehrin en yeni ve trend mekanı

Klasik bir kısırdöngüdür: Şehrin turistik yerlerine lokaller pek ilgi göstermez.

O bölgeleri tamamen turistlere emanet ederler.
Ta ki oralarda yeni ve cool bir yer açılana kadar...
Galata Kulesi’ne aşağıdan bakan Ecole St. Pierre Oteli ve avlusundaki IL Cortile adlı İtalyan restoranı bugünlerde bu hikâyenin en yeni ve trend örneği.
Normalde Galata Kulesi etrafında sosyalleşmeyecek şehrin çoğu meşhur gezip tozanını önceki gece IL Cortile içinde yemek yerken gördüm.
Restoran ve otel bu ilgiyi gerçekten hak ediyor.
Ama önce tarihte geriye gidip binanın geçmişine bakmakta fayda var.
Otel ve restoranın bulunduğu binanın ilk sahibi 1842 yılında açılmış bir Fransız ilkokulu.

Yazının Devamını Oku

Bilge, Daren ve Bennu

Bir ay önce Akyaka’daki No22 Riders’Inn’de Deniz Sipahi’nin söylediği şarkılarla eğlenirken onlar da aramızdaydı: Bilge Öztürk’le Daren Gerede Erkaya.

O zaman sevgili olduklarını öğrenmiş ve hatta köşe topraklarında “tatlı bir magazin notu” diye yazmıştım.
Şimdi bu ilişki Bennu Gerede’nin Bilge’nin instagram profiline, “Bu olağanüstü birliktelik bana ümit ve ışık veriyor” yazması nedeniyle yeniden konuşulmaya başlandı.
Herhalde çoğunluk “anne” Bennu’nun bu ilişkiye onay vermeyeceğini düşünüyor, böyle bir yaklaşım beklemiyordu.
Çünkü arada yaş farkı vardı. Herkes bunu dile getiriyordu dedikodu masalarında.
“Bilge 43, Daren 21” diye. Sonunda Bennu Instagram’ına şık bir not düştü: “Gayet normal olan bir şey büyük bir olaya dönüştürülmüş durumda: Aşk.
Onu bu kadar sansasyonel yapan tek şey, yaş farkının olması.
Bu gerçekten önemli mi? Sonunda sadece bir beden değil miyiz?

Yazının Devamını Oku

‘Squid Game’den geriye kalan 10 şey

1. Oscar alan Güney Kore yapımı “Parazit” çok daha iyi bir sistem eleştirisiydi. “Squid Game” çok iyi başladığı benzer şekildeki eleştirisini bir noktadan sonra bile isteye ıskalıyor sanki.

2. Yaşı senden daha büyük olanlara asla “Bu da yaşlandı” deyip geçme. Çünkü tecrübe her şeydir. Dizinin en yaşlı karakteri ve halat oyunu diyorum; izleyenler anlayacaktır.
3. Üniversite yıllarımda pek modaydı M.C. Escher’in eserleri. Oyunlara katılanların bir merdivenden bir başka merdivene geçtiği o renkli sahneler Escher’in meşhur bir işini anımsatıp duruyordu. Google’layınca o işi (“Görelilik”) buldum ve tüyler diken diken maziyi andım.
4. Dizi izlerken anımsadığım bir başka şey: TV tarihimizin en garip ve ürkütücü yarışma programlarından “Dokun Bana” pekala bizim “Squid Game”imiz sayılabilirmiş.
5. “Squid Game”in en çarpıcı tarafı; oyuna katılanların çaresizliğini ve ölüm korkusunu sonuna dek hissetmek. Tüm oyunları zevkle izleyen VIP’lerden ise fena halde nefret etmek.
6. Çocuk oyunlarının aynı zamanda çok karanlık bir tarafı yok mu? Mesela saklambaç. Düşününce o bile ürkütücü geldi şimdi.
7. Güney Kore’nin
kültür-eğlence ürünleri son dönemde revaçta. Ama bir yandan da kendilerini acımasızca eleştiriyorlar. İşin sırrı orada mı acaba?

Yazının Devamını Oku

Bir defile, bir ev partisi, bir kahkaha ve vale fiyatı

İstanbul’daki müthiş sosyal yaşam hareketliliğini anlatmaya devam... Bugün cepte bir defile, bir ev partisi, bir coşkulu kahkaha, bir vale ekonomisi var.

◊ ‘TRUNK ŞOV’DAN EKSİK KALMADIM
Şehir bu hafta sadece sanat odaklı değildi elbet.
Arada başka etkinlikler de vardı.
Mesela Vakko’nun sonbahar-kış koleksiyonunu tanıttığı ‘trunk show’, yani özel davetliler için Nişantaşı mağazasında gerçekleştirdiği mini defile.
Koleksiyonun
modaya dair detaylarını işin uzmanlarına bırakayım; benim ilgimi çeken esas detay koleksiyondaki bazı parçaların geri dönüşümlü ya da ileri dönüşümlü olmasıydı.
Bu kavramların havalı birer kavram olmaktan çıkıp uygulamaya dönüşmesi sevindirici.

Yazının Devamını Oku

İstanbul bu hafta New York gibi

Bir yanımda, önce K-pop grubu sandığım ama sonra Hong Kong’tan gelen tasarımcılar olduklarını öğrendiğim Güney Koreli gençler, diğer yanımda New Yorklu fotoğraf sanatçısı Reka Nyari ve Paraguaylı içerik üreticisi Andrea Benitez.


Saydıklarım ayaküstü tanıştıklarım.
Dahası da var.
Bir an dedim ki, “İstanbul o eski, Newsweek’in 2005’te kapaktan müjdelediği cool günlerine geri dönüyor olabilir mi?”
Bu tatlı umutlanmadan önce gecenin en başına dönüp bu çembere nasıl girdiğimi anlatayım.
Malum, Contemporary İstanbul (CI) vesilesiyle şehir bu hafta ultra hareketli.
Her yerde sanat odaklı bir hareket var.

Yazının Devamını Oku

CI açılış yemeğinde neler oldu

Bu hafta 16’ncısı yapılacak olan Contemporary İstanbul’un görkemli açılış yemeği pazartesi gecesi Tersane İstanbul’daydı. Peki açılış daveti ve sonrasında düzenlenen partide neler yaşandı? Özeti burada...

YENİ MEKAN YENİ HEYECAN
Contemporary İstanbul’un (CI) yeni mekanı Tersane İstanbul iki kilometrelik kıyı şeridine sahip çok büyük bir alan. CI bu alanın belli bir bölümünde yapılıyor. Ama o alanlar bile büyük ve gezmesi hayli zevkli.
Galeriler, Venedik’teki Arsenale’yi anımsatan tarihi alanların içine konuşlanmış.
Lütfi Kırdar’daki gibi boğucu bir durum yok.
Alanlar geniş, nefes almak istediğin anda dışarıya çıkabiliyorsun.
Heykel sergisinin olduğu açık alan ise kendiliğinden etkileyici.

Yazının Devamını Oku

Flying Fox’u bekleyen marina

Cumartesi gecesi Göcek’te bir açılış davetindeydim.

STFA Grubu’nun yaptığı Türkiye’nin ilk mega yat marinası Port Azure’un davetinde.

Büngüş Koyu’ndaki marina sade, şık ve endüstriyel bir tasarıma sahip.

Henüz içinde bir restoran yok ama ünlü restoran markalarıyla görüşmeler yapılıyormuş.

Açılış daveti hayli mütevazı geçti.

Gece boyu konuşulan ve yakın zamanda beklendiği söylenen şey ise Flying Fox’tu.

Flying Fox malum, dünyanın en uzun yatları arasında yer alıyor.

Uzunluğu 136 metre.

2019 yılında Lürssen tarafından üretilen bu mega yatta aynı anda 22 misafir konaklayabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta şehrin kalbi orada

Pazartesiden itibaren İstanbul’un odak noktalarından biri olacak Tersane İstanbul.


Çünkü Contemporary İstanbul (CI) orada düzenlenecek.
Sanat meraklıları, ünlü koleksiyonerler, şehrin çok gezen tozan kesimi ve kanaat önderleri günler boyunca orada olacak.
Dolayısıyla Tersane İstanbul’a yakından bir göz atma zamanı.
Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından yapılan Tersane İstanbul’la ilgili Murat Tabanlıoğlu ile konuştuğumda bana ilk söylediği şuydu:
“Sahaya her gidiş gelişimde yeni bir şey öğrendiğim, sürekli geliştirdiğim bir proje oldu.
Benim için de yeni bir deneyimdi. Sıradan bir yer değil burası. Hepimizin severek kullanacağı yeni bir mahalle oluşuyor.”


Yazının Devamını Oku

Deli bir kuyruk bir gala yemeği ve moda haftası sürprizi

Önceki gece Bomonti-ada’nın girişi önünde deli bir kuyruk.


Taksiden iner inmez huysuzlandım tabii, “Bu da ne!” diye. Meğer içeride Oktoberfest varmış, içeride yığılma olmasın diye herkesi bir anda almıyorlarmış.
Hatta belli bir kapasiteye erişince kuyrukta bekleyenleri geri gönderdikleri bile olmuş.
Güzel Covid hassasiyetleri bunlar tabii ama vık vık etmeden elbette duramadım:
“Bu mini festival zaten açık havada değil mi?” diye... Neyse, benim festivalle ilgim yoktu, aynı alandaki başka bir etkinliğe gelmiştim.
Kuyruğa girmeden içeri sızabildim.
Başka bir etkinlik dediğim, 212 Dergisi’nin düzenlediği nefis fotoğraf etkinliği 212 Photography İstanbul.

Yazının Devamını Oku

Dört maddede ‘göbekli’ hadise

Seda Sayan’ın programında göbek atan doktor için...

1- “Doktorluğunu iyi yapıyorsa size ne, bize ne, elbette oynayabilir” diyenler var. Şart koşuyorlar: “Doktorluğunu iyi yapıyorsa” diye. İyi doktor değilsen göbek atmaya hakkın yok yani.
2- “Herkes oynayabilir, dans edebilir, mesleği ne olursa olsun” diyenler var. Maalesef göbek atan spiker olayında aynı empati ve hoşgörü gezegeninden bildirmemişlerdi.
3- “Doktorlar da oynar avukatlar da, ne var bunda” diyenler var. Aslında içten içe “Hiç yakışmamış” diye düşünürler, hatta en başta kendileri gitmez göbek atan doktora...
4- Doğrusu yine en şeffaf olan göbek atan doktorun kendisi olmuş.
Özü sözü bir, şöyle demiş Fulya Soybaş’a: “Ben böyleyim. Üniversitede de böyleydim, doktor oldum yine böyleyim. Tiktok hesabım var. Aç, bak! Orada da oynarım. Instagram’da da oynarım. Renkliyim. Normal hayatta nasılsam ekranda da öyle davrandım.”

Basit mi yoksa olay başka
bir şey mi

Raşit Bağzıbağlı, Hande Yener’in, Gülşen’in ve Hadise’nin son dönem sahne kıyafetlerini iç çamaşırına benzetip, “Kalite algısını aşağıya çekiyor, basitleştiriyorlar” demiş. Ve klasik örnekleri; yani Jennifer Lopez’leri, Rihanna’ları övmüş.

Yazının Devamını Oku

90’lardan geriye kim kaldı

90’larda meşhur olmuş, birbirine hiç benzemeyen dört ünlü pop şarkıcısı:Tarkan, Mustafa Sandal, Kenan Doğulu ve Serdar Ortaç.


Günümüz hallerine bakarsak kariyerini en iyi yöneten Kenan Doğulu.
Bu yaz peş peşe konserler verdi, hiç durmadı.
Hâlâ en iyi konser sanatçısı. Uzun saatler hiç durmadan performans yapabiliyor.
Peki Mustafa Sandal?
Akyaka’daki sörf okulu olsun, Zeynep Bastık’la yaptığı düet olsun, Les Benjamins şovlarına katılması olsun; bir şekilde “yeni nesil” kalmayı başarıyor hâlâ.
Tarkan ise Instagram’ından anladığımız kadarıyla “her şeyi özlüyor ve çok sıkılıyor”.

Yazının Devamını Oku

Şehirden acı-tatlı notlar

Trafik, ama Beşiktaş meydanda olanından. HES kodu, ama metroda yüklenmeyeninden. Yeni menü, uzun süredir gitmediğim bir yerden. Ve yeni bir otelle yeni bir müze, “çok yakında” kategorisinden...

◊ ORASI KİLİT, LÜTFEN GİRMEYELİM
Beşiktaş Meydanı’nın son trafik düzenlemesinden sonraki hali aşk hayatımdan beter:
Kilit ötesi.
Tamam, orada hep bir trafik olurdu.
Ama bu kadar değil.
Beşiktaş trafiği en kaçınılması gerekenlerden biri haline geldi şehirde.
Taksicilerle uzlaştığım tek nokta bu:

Yazının Devamını Oku

Son program kovulduk!

TV dünyasıyla dijital dünyanın “Stranger Things” misali birbirine hiç benzemeyen apayrı iki alem olduğunu mikrofonu açık kalan Bülent Ersoy’un şu hazin cümlesi bir kez daha damgalamış oldu: “Son program, kovulduk.”



Öyle içine dert olmuş ki Ersoy’un, neredeyse küçük bir çocuğun ağzından dökülür gibiydi bu cümle.
Oysa aslında o malum ‘kitsch’ ötesi şov programında belki de ilk defa kendisi gibiydi Bülent Ersoy.
Minderi yere atıp “naşlattığını” söylerken de öyleydi, sosyal medya eleştirilerine yanıt verirken “madilik bana” derken de...
Herkesi sürekli yanına ve hatta Tilbe’yi kucağına oturtup bir saniye bile yalnız kalmak istememesi de öyle...
Hem aşırı hiddetli hem de fevkalade kibarlık geçişleri barındırabilen yüksek egolu bildik ‘persona’sından o gece pek eser yoktu Ersoy’un.

Yazının Devamını Oku

Lil Nas X kuşağı: Yalan söylemek değil yaşamak istiyorum

Tüm hafta sonu Lil Nas X’in ilk albümü “Montero”yu dinlemiş olabilirim.

Çünkü dinlememek imkansızdı.

Günler, haftalar, hatta aylar öncesinden albümün öyle bir tanıtımını yaptı ki fırlama Lil Nas, merak etmemek ayıptı neredeyse.

‘Baby Shower’ından tutun da hastanedeki doğum anına kadar bıkmadan sürdürdüğü “hamileliği” ise herhalde son zamanlardaki en iyi albüm tanıtım fikirlerinden biriydi.

Ne olursa olsun konuşuldu, fikir zekiceydi, hatta Lil Nas’ı hamile pozlarıyla göre göre neredeyse gözüm alıştı diyebilirim.

Ve nihayet “Montero” cuma günü dijital platformlara düştüğünde Lil Nas’ın YouTube kanalında klibi çıkmamış diğer tüm şarkıların da birer “official audio” videosu yayınlandı.

Hepsi özenle hazırlanmış animasyon kliplerdi.

İlginç olan, hepsi belli bir sahneden sonra tekrar ediyor, hipnotize etmek için galiba...

HER YERDEN O ÇIKIYOR

Yazının Devamını Oku

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku