Koronavirüse yakalandığımı çocuğuma nasıl söyleyeceğim?

COVID-19 riski devam ediyor. Bu süreçte anne-babanın tepkileri, tavır ve davranışları çocukları doğrudan etkiliyor. Eğer ebeveyn endişeli olursa çocuk da endişeli oluyor. Eğer güven ortamı sağlarlarsa çocuk kendini iyi ve mutlu hissediyor. Peki virüse yakalanan anne veya babalar bunu çocuğa nasıl söylemeli? Uzmanlara sorduk.

Koronavirüse yakalandığımı çocuğuma nasıl söyleyeceğim

Yetişkinlerin bile hâlâ ne olduğunu tam anlayamadığı bu virüs hakkında çocuklar büyük endişeler yaşayabiliyor.

EBEVEYN HASTALANDIĞINDA BUNU ÇOCUĞUNA NE ŞEKİLDE İZAH ETMELİ?

Uzman klinik psikolog Funda Tekelioğlu: Ebeveyn bunu mutlaka kendisi söylemeli. Hastaneye yattıysa bile... Bu durumda dijital dünyadan faydalanarak yine kendisi çocuğuna söylemeli. Burada “Aman çocuk hasta halini görmesin” gibi yaklaşımlardan uzak durmak gerekiyor. Ebeveynin gerçeği çocuktan saklamadan, yalana dolana bulaşmadan yalın bir şekilde anlatması çocuğun daha sonra oluşabilecek olumsuzluklarla başa çıkmasını kolaylaştırır ve ebeveynine güven duymasını sağlar. Anlatım, mutlaka çocuğun yaşına, gelişim düzeyine uygun bir şekilde olmalı. Gerçekçi davranmak da çok önemli. Bilgiler basit, doğru ve net olmalı. Daha önce geçirilmiş hastalık varsa (grip bile olabilir) o zamanlar nasıl olduklarını, iyileşmek için neler yaptıklarını, neler hissettiklerini konuşabilirler. Koronavirüsün onun da vücudunda olduğunu, iyileşmesi için ilaçlarını alması ve dinlenmesi gerektiğini anlatmalı. Tabii tüm bunlar çocuğa anlatılırken her türlü fiziki mesafe ve güvenlik koşulu sağlanmış olmalı.

Çocuk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Ateş Kara: Mesafe, maske ve hijyen kuralına dikkat edilmeli. Virüse yakalanan kişinin virüsü başkalarına da bulaştırma riski olduğundan, eğer kişi tedaviye evde devam edecekse bir karantina odasına alınmalı. Evdeki diğer bireyler de test yaptırmalı. Ortak kullanım alanlarında hijyene çok dikkat edilmeli, mümkünse evde de maske takılmalı.

ÇOCUK, KENDİSİNİN HASTALIĞA YAKALANDIĞINI DÜŞÜNÜRSE NE SÖYLEMEK LAZIM?

Funda Tekelioğlu: Evet, kendisi de yakalanabilir, bu gayet normal. Özellikle anaokulu ve ilkokul çağındaki çocuklar bilişsel kapasiteleriyle bunu düşünmeye daha yatkın oluyor. Herhangi bir belirti yoksa “Bak, sende hastalığın hiçbir belirtisi yok!” denmeli. Eğer test yapıldıysa ya da yapılmaya gerek dahi duyulmadıysa bu örneklenmeli. Bu arada çocuğa yalnız olmadığı da hissettirilmeli.

Prof. Dr. Ateş Kara: “Virüs çocuklarda ağır seyretmiyor” görüşü bir rahatlığa sebep olmamalı. Virüs çocuklara da bulaşıyor. Dolayısıyla herhangi bir belirti varsa test yapılmalı, hijyen, mesafe ve maske kuralına çocuklar da uymalı. Ancak bebeklerin boğulma riskine karşı maske takmasını önermiyoruz.

‘YA ANNEM-BABAM ÖLÜRSE...’ GİBİ KORKULAR YAŞARSA NE YAPMAK GEREKİR?

Funda Tekelioğlu: Her yaşta, her çocuğun hatta yetişkinin bile yaşayabileceği gayet anlaşılır bir korkudur bu. Bu kaygı, gerçeği de yansıtır. Dolayısıyla “Annem ölecek mi?” sorusunun çocuk için ne ifade ettiği daha ayrıntılı araştırılmalı. Ona en çok nelerden korktuğu, aklına takılan diğer soruların neler olduğu sorulmalı. Eğer anne-baba hastanedeyse “Şimdi o hastanede ve güvende, ona iyi bakılıyor” denmeli; eğer evdeyse “Bak, annenin ilaçlarını düzenli olarak veriyoruz, bakımını en iyi şekilde yapıyoruz” denmeli. Koronavirüsün birçok vakada sonucu kestirilemiyor. Gerçek şu ki, ölüm de olabilir, iyileşme de... Bu yüzden sırf çocuğu korkutmamak için ona teminat vermekten kaçının! Çocuğun duygusal ihtiyacını karşılayacak cümleler kullanmakta yarar var.

EVDE, NORMAL ZAMANLARDA KORONAVİRÜS KONUSUNDA NASIL KONUŞMALAR YAPILMALI?

Funda Tekelioğlu: Çocuklar, anne ve babalarının sesinden, beden dilinden duygularını ayırt edebilirler. Bu süreçte ebeveynler söylemlerine çok dikkat etmeli, güven zedeleyen cümlelerden kaçınmalı. “Kimseye güvenilmez, insanlar dikkatsiz, virüs herkese bulaşacak” gibi kaygı veren cümleler çocuğu daha çok endişelendirecektir.

ANNE-BABALARA ÖNERİLER

Funda Tekelioğlu:

Çocukla sohbet edilmeli, ona koronavirüsle ilgili düşünceleri sorulmalı. Böylece neler hissettiğini anlayabiliriz.

Haberler çocukların yanında izlenmemeli, koronavirüsle ilgili korkutucu cümlelerden kaçınılmalı.

Sohbetlerde çaresizlik, güvensizlik dolu cümlelerden uzak durulmalı.

Var olan gerçeği değiştirmeden umut yüklü olabiliriz. Çaresiz olmadığımızı ve birlikte zorlukların üstesinden gelebileceğimizi söyleyebiliriz.

Kurallara uyma ve önlem alma konusunda duyarlı olmalıyız ancak çocuklarımızı endişelendirecek boyutta olmamasına özen göstermeliyiz.

Çocuk ebeveyninin kendisinin yaptığı ya da yapmadığı bir şeyden dolayı hastalandığını sanmamalı. Tedavi sürecinde de “Sen dikkatli olursan daha çabuk iyileşirim” gibi söylemlerden özellikle uzak durulmalı.

HADİ GİDELİM

‘ALİ’NİN RÜYASI’ MÜZİKALİ

Müzikal, Samed Behrengi’nin ‘Küçük Kara Balık’ hikâyesini babaannesinden dinleyen Ali’nin rüyalarını anlatıyor. Etkinlik COVID-19 önlemleri alınarak gerçekleştirilecek.

Yer: İstanbul-Duru Ataşehir Ana Sahne
Tarih: Bugün
Saat: 11.00/13.00
Fiyat: 44.50 lira
Tel: (0216) 338 56 36

Koronavirüse yakalandığımı çocuğuma nasıl söyleyeceğim

HAFTANIN KİTABI

‘Uçuş’, her şeyi tamir edebilen küçük bir çocuğun kanadı kırık bir kuşu iyileştirme çabalarını anlatan etkileyici bir kitap. 4-7 yaş arasındaki çocuklar için…

Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Yazar: Jess Nc Geachin
Türü: Öykü
Sayfa: 32
Fiyatı: 25 lira

Koronavirüse yakalandığımı çocuğuma nasıl söyleyeceğim

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kitap okumak ne ceza ne ödüldür

Çocuklara ara tatil için verilen ödevler içinde kitap okuma da var. Hatta dersleri yeterince iyi olmayanlara bu, bir ceza olarak bile veriliyor. Bunda bir yanlışlık yok mu? Çocuğumuzun kitap okuması için onu yüreklendirebiliriz? Uzmanlara sorduk.

Çocuklara okuma ödevi verilmesi doğru mu?

Klinik psikolog ve oyun terapisti Börte Özdemir: Çocukların başarılı olmaları için bilgiyi tekrar etmeleri, düzenli bir çalışma sistemi oturtmaları önemlidir. Ödevler de bu sistemi destekler. Ancak kitap okumak, yazı yazmak gibi çocuğun tüm hayatına yayılması beklenen hobiler bir zorunluluk olmadan, çocukların kendi motivasyonlarıyla ateşlenmesi gereken davranışlardır. Eğer kitap okumak sadece ödevle bağdaştırılırsa keyif vermemeye başlar.

Uzman psikolog Ayben Ertem: Ödev ‘öcü’ gibi görülse de çocukların öğrenmelerini pekiştirir, bu nedenle de faydalıdır. Burada önemli olan çocuğa ödevin anlamının açıklanması ve onu bıkkınlık düzeyine getirmemesidir. Zorla “Her gün üç saat okuyacaksın” demek hem gerçekçi değildir hem de çocuğu kitaptan soğutur. Ama günlük bir programı olursa okumak ödev gibi gelmez. Hatta ebeveyni de çocuğa katılabilir. Kitap hakkında sohbet etmek, zorunluluğu ortadan kaldırır, keyif vermeye başlar.

YAPTIRIM, MERAKI KISITLAR

Kitap okumamanın cezası olur mu?

Börte Özdemir: Kitap okumanın çocuklar açısından bir görev ya da sorumluluk olması çocuğun bu davranışı sadece belirli koşullar altında gerçekleştirmesine sebep olur. Ceza sistemleri çocuklara bu koşulların ne olacağı hakkında bilgi verir, davranışın kendi gelişimlerine olan katkısı hakkında herhangi bir şey öğretmez. Kitap okumak kişiyi düşünmeye, sevdiği ve sevmediği alanları belirlemeye, hayal kurmaya, okudukları hakkındaki hislerini anlamaya, yani iç dünyasıyla temasa yönlendirir. Dışarıdan gelen bir yaptırım okuma davranışı sırasındaki bu merakı ve öğrenmeyi kısıtlayacaktır.

Ayben Ertem: “Eğer oyun oynamak istiyorsan önce kitabını oku!” gibi cümleler de kurmamak gerekiyor. Bunlar çocuğu okumaktan soğutur, tüm hayatı boyunca okumak karşısına bir barikat olarak çıkar.

Peki kitap okuması için bir ödül verilebilir mi?

Yazının Devamını Oku

Çocuğunuza kendi masalınızı nasıl anlatırsınız?

Geleneksel masalları anlatmaktan sıkılan anne babalar kendi masallarını oluşturma telaşına girdi. Peki, ama siz kendi masalınızı nasıl yaratırsınız? Uzmanlara sorduk.

“Modern masallar hem yaratıcı hem gündelik hayattaki bazı sorunları ele almalı”

Judith Liberman (Masal anlatıcısı): Eskiden köylere giden halı satıcıları olurdu, köylülere “Siz bu eski püskü kilimlerden sıkılmadınız mı? Bize verin onları, biz size yeni halılardan veririz hem modern hem antibakteriyel!” diyerek eski kilimleri toplayıp onları şehirde antika diye satarlardı. Benim evimde hem modern halı hem geleneksel kilim var. Çocuklarımıza anlattığımız hikâyeler için de öyle olması gerektiğine inanırım; yeri gelince modern, yeri gelince geleneksel bir masal paylaşmak önemli. Geleneksel masalların kadim bir kültürle birlikle, çok derin bir bilgeliği de taşıdığına inanıyorum, onlardan vazgeçmek söz konusu değil bence. Ama uydurduğumuz modern masallar hem yaratıcı hem de gündelik hayattaki bazı sorunları ele alabildiği için bir çocuğa anlatılmalı.

Çocuğuna sıfırdan oluşturduğu bir masal anlatmak isteyen bir ebeveynin neye ihtiyacı var?

Judith Liberman (Masal anlatıcısı): Bence ilk önce temel bir masal iskeleti. Başlamak için bir karakter ve bir mekâna ihtiyacınız var, o kadar, her şey onunla başlar. Bir varmış bir yokmuş... Ormanda yaşayan bir peri ya da sınıfta sobanın arkasında yaşayan bir fare... Olasılıklar sonsuz, bırakın çocuğunuz seçsin. Sonra, bu karakterin, yaşadığı yerde, günlük bir yaşantısı olur, her gün belli şeyler yapar. Onları anlatma zamanı geldi... “Her gün fare... Heyecanla matematik dersini beklerdi, çünkü en sevdiği konuydu...” Genellikle en az üç ayrı alışkanlık anlatmanızı tavsiye ederim. Sonra, hazır bir giriş yaptınız, şimdi masalınızın dengesini bozmanız lazım, masal ancak bir şey ters gittiğinde başlar. Örnek: “Ta ki bir gün, hocanın matematik kitabı kayboluncaya kadar... Kitap kaybolunca, hoca dersi iptal etmiş...”  Şimdi rutini bozduğumuza göre karakter yola çıkabilecek. Macera ya köye bir yabancı geldiğinde ya da köyden biri yola çıkınca başlar. Yolda bizim kahramanımız, arayışı içinde çeşitli varlıklarla karşılaşır. Kimi ona yardım eder, kimi onu oyalar veya kandırır. En az üç ayrı kişi ile karşılaşmasını hayal edin. Her karşılaşma, eğlenceli bir karakter yaratma ve komik diyalog katmak için bir fırsat. Sonunda, kahraman aradığı çözüme ulaşır! Çözüme ulaşır ama masal bitmez; masal sınav gibi değil, sorun çözülünce bitmez. Önce kahramanın evine dönmesi lazım, bu başladığı nokta veya yeni yaşayacağı yer olabilir... Ve sonra orada bir fark yaratması lazım, macerasının bir mirası olsun diye. Bu çemberi tamamlayınca, masal biter. Bu yolu takip ederek sonsuz hikâye oluşturabilirsiniz. Zaten anlata anlata çocuğunuza masal anlatmayı de öğretmiş olursunuz. O nedenle belli bir zamandan sonra, siz değil hep onlar anlatırlar.

“Masalınıza ritmik bir tekerlemeyle başlayın”

Koray Avcı Çakman (Yazar-drama eğitmeni): Masalı halı dokumaya benzetebiliriz. Başlangıçta elimizde bir halı tezgâhı, renk renk iplikler ve ortaya çıkmasını istediğimiz bir desen vardır. Attığımız her bir ilmek motifi, motifler de deseni oluşturacaktır. Buna göre hangi renk ipliği nerede kullanacağımızı biliriz. Masallar da motiflerden oluşur. Masalın başındaki bir ögeyi bazen ortasında da görür “Bu, bu yüzden varmış,” deriz. Pamuk Prenses masalında sihirli ayna söylemeseydi, üvey anne Pamuk Prenses’in yaşadığını nereden bilecekti, değil mi? Masalları oluştururken sözcük ve konu seçimimiz çocuklarımızın yaş grubuna uygun olmalıdır. Masala ritmik bir tekerleme ile başlamak her zaman çocukların ilgisini çeker. Giriş tekerlemesi hayal dünyasının kapılarını aralar. Çocuklara adeta, “Seni alıp evvel zamana, ta Kaf Dağı’nın ardına götüreceğim,” der. Masalı ana hatları ile zihnimizde belirlersek işimiz kolaylaşır. Betimlemeler, ikilemelerle anlatı ilerler. Tabii ki her masalın bir, bazen de birden çok kahramanı vardır. Tılsımlı bir nesneye sahip olan biri mi? Şaşkın bir karakter mi? Yedi başlı bir ejder mi? Anlatırken işleri karıştırıp düğümleyelim ki çocukları heyecanlandıralım, meraklandıralım. Kafalarında soru işaretleri oluşsun. Masallar hayal gücümüzün özgürlük alanıdır. Kurgumuzda olağanüstü nesneleri kullanabilir, olmaz denileni oldurtabiliriz. Kahramanın başına neler gelecek? Neler olacak? İşler nasıl karışacak? Masalın sonuç kısmında sorunlar çözülsün, karmaşa sona ersin. Masalı nasıl düğümlediysek öyle açalım sözcük sözcük. Sıra geldi masalın bitiş tekerlemesine.  Gökten düşen üç elma çocukları dalıp gittikleri, sözcük sözcük adımladıkları düş âleminden gerçek dünyaya döndürmemizi sağlar. Düşlerin sonsuz, sınırsız olduğu bu dünyada her şey, herkes masalımızın konusu olabilir. Yeter ki sonunda iyiler ersin muradına.

Yazının Devamını Oku

Galata'nın hafızası konservatuvar olacak

Cenevizliler tarafından inşa edilen ve büyük İstanbul yangınından sonra 1700’lü yıllarda Fransız Sefarethanesi olarak yeniden inşa edilen Saint Pierre Han, Bahçeşehir Üniversitesi Konservatuvarı’nın binası oluyor. Yaklaşık 10 yıldır devam eden restorasyonda farklı dönemlere ait duvar resimleri, mozaikler ortaya çıkıyor. Bina duvarları kazındıkça ortaya çıkan Bandırma Vapuru da görülmesi gereken duvar resimlerinden biri. Binanın tarihi ve konservatuvar yapılanmasıyla ilgili Bahçeşehir Okulları Konservatuvar Müdürü Bülent Sezgin, Dış İlişkiler Koordinatörü Ömer Vatanartıran ve konservatuvarın ilk öğrencilerinden Efe Can Karakaya ile konuştuk.

Ömer Vatanartıran, Bülent Sezgin ve Efe Can Karakaya

St. Pierre Han'ın konservatuvara dönüşmesi nasıl oldu?

Ömer Vatanartıran (Dış İlişkiler Proje Koordinatörü – Diksiyon Eğitmeni): Saint Pierre Han, Cenevizlilerin inşa ettiği bir bina. Sırtını, Venediklilerden kalma bin yıllık duvarlara dayamış durumda. İstanbul’da çıkan yangınlardan birinde bina yıkılmış, 1700’lü yıllarda ise Fransızlar, Fransız Sefarethanesi olarak baştan inşa etmişler. Zaman içinde pek çok kez el değiştirmiş. Uzun yıllar Fransız tüccarlarına ve onların bankacılık işlerine merkezlik yapan Saint Pierre Hanı, 1863'te Osmanlı Bankası'nın kuruluş yeri olmuş. Bu nedenle binanın cephesinde ve içinde bazı değişiklikler yapılmış. Normalde iki katlı olan binaya üçüncü kat da bu dönemde ilave edilmiş. Osmanlı Bankası'nın hanı terk etmesinden sonra buradaki mekânlar, büro olarak kullanılmış. Ticaret yıllıklarındaki bilgilere göre 19. yüzyılda İstanbul Barosu ve İtalyan Ticaret Odası da bu binadaydı. Uzun zamandan beri tarihi değeriyle hiç örtüşmeyecek şekilde bazı atölye ve imalathanelere ev sahipliği yapan Saint Pierre Hanı, bugün Bahçeşehir Okulları’nın restorasyon sürecinde. Bir kültürel miras olarak gördüğümüz bu yapı, birçok sanatsal ve kültürel faaliyete ev sahipliği yapabilecek nitelikte. Bu nedenle de biz burayı konservatuvar olarak değerlendiriyoruz şimdi.

Bahçeşehir Üniversitesi Dış İlişkiler Proje Koordinatörü ve Diksiyon Eğitmeni Ömer Vatanartıran

Restorasyon sonrasında bizi neler bekliyor peki?

Ömer Vatanartıran:

Yazının Devamını Oku

Şiddetin normalleştirilmesi çocukken başlıyor

Televizyon programlarından gazetelerin üçüncü sayfalarına kadar sıradanlaştırılan ‘şiddet’ haberlerinin kaynağı aileyi gösteriyor. Psikolog Prof. Dr. Yıldız Dilek Ertürk ve Doç. Dr. Seher Cesur Kılıçaslan’a “Şiddet eğilimi olmayan erkeğin nasıl yetiştirileceğini sorduk. Uzmanlara göre ‘şiddet’ cinsiyetle bağlantılı ve öğrenilen bir şey. Eğer şiddet bir sorun çözme yöntemi olarak görülürse ve ailede normalleşirse, çocuk da büyüyünce şiddet eğilimli oluyor.

“Şiddetin normalleştirilmesi ailede başlar”Psikolog Prof. Dr. Yıldız Dilek Ertürk: Şiddetin normalleştirilmesi ailede başlar. Şiddet öğrenilen bir davranıştır ve çocuk gördüğünü yapar. Bu nedenle anne babanın “Şunu yap, bunu yap” demesinden ziyade rol model olması gerekiyor. Eşlerin birbirine karşı konuşma tarzları, hitapları, küslükleri, barışmaları her şey rol modeldir. Ayrıca anne babanın, neyin şiddet olduğunu bilmesi de çok önemli. Sadece fiziksel veya sözlü şiddet yok, psikolojik şiddet de var. Burada annenin etkisi özellikle önemlidir. Babadan şiddet gören anne aynı şiddeti çocuğa gösterir, çocuk şiddet davranışını normal görür. “Kocamdır döver de sever de” anlayışı çocukların şiddeti öğrenmesinin baş gerekçesidir. Çünkü aileden gelen bir normalleştirme vardır. Aynı zamanda şiddetin çocuklardaki dürtüsel bir boyutunun da olduğunu biliyoruz. Örneğin, çocukta beklenmeyen bir vurma davranışı, bağırma, öfkelenme vb. bir durumda da psikiyatrik destek alınması gerekir. Oyuncak seçimi de çok önemli. Çocukları şiddete yönelten silah, savaş aleti vb. oyuncaklarla oynamamalı. Çünkü oyuncak öğreticidir. Ekran da çok önemli. Şiddet içerikli yayınlardan çocuklar uzak tutulmalı. Çocuğunun şiddete yönelmeyen bir birey olmasını isteyen aile empatik ve duyarlı çocuk yetiştirmeli.

“Şiddetle cinsiyetin bir bağlantısı var”Doç. Dr. Seher Cesur Kılıçaslan: Şiddetin ne yazık ki cinsiyetle bir bağlantısı var. Bu bağlantıda erkek, şiddet uygulaması, kadın ise şiddetin uygulanması beklenendir. Atasözlerimizde erkeklerin kadına şiddet uygulamasının öğütlendiğini görüyoruz: “Kadının sırtından sopayı karnından sıpayı (bebeği) eksik etme.” Kızlar eğitilirken dövülmelidir: “Kızını dövmeyen dizini döver.” Ayrıca erkek çocuklarının şiddete eğilim geliştirmesinde de iki önemli sebep var. İlki toplumda şiddetin bir erkeklik göstergesi olarak algılanması, diğeri ise şiddet kullanımının bir sorun çözme yöntemi olarak benimsenmesi. Öncelikle bu fikrin ortadan kaldırılması gerekiyor. Çocuk evinde, sosyal hayatında, medyada yetişkinlerin sorunlarını şiddet kullanarak çözdüklerini görüyor. Böylece şiddetin bir sorun çözme aracı olduğu yanılgısına kapılıyor. Doğal olarak, kendisi de sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi deniyor. Erkek çocuklarımıza hayata başladıkları andan itibaren erkeklik ile şiddet kullanımının bağdaşmadığını gösterirsek, onlara sorunlarını akıl yoluyla çözmeyi öğretirsek büyüdüklerinde daha uygar bireyler olacaklardır.

Yazının Devamını Oku

Güzel masal uydurmanın ve anlatmanın 10 altın kuralı

Günümüzün anne-babaları bazı klasik masalları beğenmiyor ya da hep aynı şeyleri anlatmak istemiyor. Bir yandan da gündelik hayattaki bazı sorunları aktarabilmek için kendi masallarını ‘uydurma’ peşindeler. Uzmanlara kendi eğlenceli ve etkileyici masalımızı nasıl yaratabileceğimizi sorduk, 10 maddelik bir plan çıktı.

TEMEL İSKELETİ OLUŞTURMAK GEREKİYOR
Masal anlatıcısı Judith Liberman

1) Geleneksel masalların kadim bir kültürle birlikle, çok derin bir bilgeliği de taşıdığına inanıyorum, onlardan vazgeçmek söz konusu değil bence. Ama kendi uydurduğumuz modern masallar da çocuklara anlatılabilir. Yaratıcı olmak ve gündelik hayattaki bazı sorunları ele almak önemli...

2) Bir masal oluşturabilmek için önce temel bir masal iskeleti gerekiyor. Başlamak için bir karakter ve bir mekâna ihtiyacınız var, o kadar. Her şey onunla başlar. Bir varmış bir yokmuş... Ormanda yaşayan bir peri ya da sınıfta sobanın arkasında yaşayan bir fare... Olasılıklar sonsuz, bırakın çocuğunuz seçsin.

3) Sonra bu karakterin, yaşadığı yerde, günlük bir yaşantısı olur, her gün belli şeyler yapar. Onları anlatma zamanı geldi... “Fare her gün... Heyecanla matematik dersini beklerdi, çünkü en sevdiği konuydu...” Genellikle en az üç ayrı alışkanlık anlatmanızı tavsiye ederim.

4) Masal ancak bir şey ters gittiğinde başlar. Örnek: “Ta ki bir gün, öğretmenin matematik kitabı kayboluncaya kadar... Kitap kaybolunca hoca dersi iptal etmiş...”

Yazının Devamını Oku

Kâğıtların heba olmasına dayanamadı öğrencileriyle atölye kurdu

MEB’de öğretmen olan Nebahat Kavak yıllar önce başladığı geri dönüşüm projesiyle artık kâğıtlardan defterler, zarflar, mektup kâğıtları üretiyor.

Öğrencilerine eskiyi değerlendirmeyi, yok etmek yerine üretmeyi öğretiyor. Yaptığı kâğıtları da @medeniyet_hamuru hesabından Instagram’da paylaşıyor.

Kâğıtları değerlendirmeye nasıl başladınız?

Özellikle okullarda her gün yüzlerce kâğıt harcanıyor, fotokopiler boşa gidiyor, çöpler kâğıt atıklarla doluyordu. Kâğıtları boşa harcamak istemiyordum ve öğrencilerimle bir araya gelerek kâğıtları dönüştürmek için bir çalışma gerçekleştirmeye karar verdik. Yalova Lisesi’nde koridorlara ‘kâğıt atık kutuları’ koyduk. Herkes atık kâğıtları orada topladı. Sonra öğrencilerimle birlikte Yalova’daki İbrahim Müteferrika Kâğıt Müzesi’ne gittik ve orada Kâğıt Ustası Aytekin Vural’dan kâğıt yapmayı öğrendik. Böylece okulumuzda bir geri dönüşüm atölyesi kurduk. O günden bu yana atık kâğıtları dönüştürüp yeniden kullanılır hâle getiriyoruz.

Peki, kâğıt üretirken hangi malzemeleri kullanıyorsunuz?

Plâstik tekne, eleme işlemi için üzerine sineklik gerilmiş bir çerçeve (elek), boş çerçeve, pamuklu bez, çırpıcı, mandal, ip, sünger, iki adet kalın keçe, rondo, atık kâğıt ve mısır nişastası…

Biz kendi kâğıtlarımızı nasıl yapacağız peki?

İşe atık kâğıtları biriktirerek başlayın. Biriken atık kâğıtları küçük küçük kırpın ve bir kovanın içine yarısı su, yarısı kâğıt olacak şekilde koyun. 24 saat boyunca bekleyin. Suda kalan kağıtları rondodan geçirin ve pamuksu bir kıvam alana kadar karıştırın.  Plastik tekneye 20 litre su koyun ve eleği bu temiz suya bir defa batırıp çıkarın. Teknenin yanına iki adet kalın keçe serin üzerine de pamuk bir bez yayın. Elde ettiğiniz hamurdan dört avuç alın ve tekneye koyun. Çırpıcıyla iyice karıştırın. Öte yandan üzerine tel gerdiğimiz çerçevenin (elek) üzerine, boş olan çerçeveyi koyarak yanlardan sıkıca tutun. Eleği suya daldırıp süzün, üstteki çerçeveyi çıkartın. Beze ters olarak yatırın, süngerle tersinden suyunu alın. Bezle bir kenarından bastırın ve eleği yavaşça kaldırın. Beze yapışan kâğıdı bezle birlikte gergin şekilde asın ve kurumaya bırakın. Ardından bir kâğıt daha yapmak için bir avuç hamuru tekneye atın ve aynı işlemleri tekrarlayın. Her kâğıt yapımından önce tekneyi çırpıcı ile karıştırmayı unutmayın. Kâğıdın sağlam olması için hamurun içine veya tekneye yarım su bardağı mısır nişastası koyun. Kâğıtlar kuruduktan sonra onları yavaşça bezden ayırın, yeni bir bez koyup buharlı ütüyle ütüleyin.

Uygulama yaparken nelere dikkat etmeliyiz peki?

Yazının Devamını Oku

Oyuncak bebekle oynamak çok faydalı

Global oyuncak bebek markası Barbie’nin öncülüğünde dünyada ilk kez nörobilim teknikleri kullanılarak “Oyuncak bebekle oynamanın faydaları” araştırıldı. Mattel Türkiye tarafından Türkiye proje sözcüsü olarak konumlandırılan Klinik Psikolog ve Oyun Terapisti İrem Polat’la araştırmayı ve oyuncak bebeklerle ilgili merak edilenleri konuştuk.

“Oyuncak bebekle oynamanın faydaları” nasıl bir araştırma?

Global oyuncak bebek markası Barbie’nin öncülüğünde, Cardiff Üniversitesi’nden Dr. Sarah Gerson’un baş araştırmacı olduğu ve aynı üniversiteden kıdemli araştırmacıların katıldığı “Oyuncak Bebekle Oynamanın Faydaları” üzerine bir çalışma gerçekleştirildi. Yapılan bu araştırma oyuncak bebekle oynamanın çocuklar üzerindeki etkisinin araştırılması amacıyla nörobilimin kullanıldığı ilk bilimsel çalışma niteliğinde.

Peki araştırma nasıl yapıldı?

Çalışmanın öncesinde bir literatür taraması yapıldı. Ardından birincil araştırma olan Fonksiyonel Kızılötesine Yakın Spektroskopi Testi (fNIRS) yaklaşık 6 ay sürdü ve 2019 yılı boyunca aileler de çalışmaya dahil edildi. 4-8 yaş arası 42 çocuk (20 erkek ve 22 kız) ile gerçekleştirilen çalışmada veriler 33 çocuktan eksiksiz olarak toplandı. Testler, kontrollü bir test odasında serbest hareket etmeye olanak tanıyan ve kafaya takılan başlıklardan meydana gelen son teknoloji ürünü ‘fNIRS’ ekipmanı ile yapıldı. Her farklı oyun türüne ilişkin beyin aktivitesinin ayrı bir şekilde yakalanabilmesi için çocukların oyunları farklı kısımlara ayrıldı. Kendi başına oyuncak bebeklerle oynama, başka bir kişiyle oyuncak bebeklerle oynama, kendi başına tablet oyunuyla oynama ve başka bir kişiyle tablet oyunuyla oynama. Burada sözünü ettiğimiz ‘başka bir kişi’ araştırma görevlisiydi. Kullanılan oyuncak bebekler arasında ise çeşitli Barbie oyun setleri, Barbie’nin mesleklerine ait oyun grubunda bulunan kariyer oyun setleri, Barbie’nin Rüya Evi Oyun Seti ve Barbie’nin sevimli hayvan dostlarının olduğu bir oyun seti vardı. Deneyimde tutarlılık sağlanması için setler her çocuk teste başlamadan önce başlangıçtaki yerlerine konuldu.

Bu araştırma neyi kanıtladı?
Çocuk gelişimi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen Psikolog Piaget’in dönüm noktası niteliğindeki bilişsel gelişim kuramını yayımlamasından bu yana, hayali oyunun etkilerinin çocukların sosyal becerileri ve yaratıcılığı açısından olumlu olduğu düşünüldü, ancak hiçbir zaman beyin düzeyinde bilimsel anlamda kanıtlanmadı. Bu çalışma, çocuk gelişim biliminin duayeni olarak kabul edilen Jean Piaget’in oyun oynamanın sosyallik olduğu konusundaki bazı temel teorilerinin, önceden belirlenmiş bir hikâye olmadan oyuncak bebeklerle oynama esnasında beynin nasıl aktifleştiğini ortaya koyan ilk çalışmadır.

Nörobilime göre oyuncak bebekle oynamanın faydaları nelerdir peki?

Yazının Devamını Oku

Deprem korkusu yaşayan çocuğun duygularını anlayın

İzmir depreminden sonra yayımlanan görüntüler ve yetişkinlerin telaşlı konuşmaları çocukları çok korkuttu. Peki deprem hakkında çocuklarla nasıl konuşmalı, onların sorularını nasıl yanıtlamalıyız? Uzmanlar anlattı.

ONLARA DEPREMİ NASIL ANLATACAĞIZ?

Uzman klinik psikolog Esra Ezmeci: Depremin doğal bir olay olduğu, yerin altında büyük kayaların olduğu, bu kayaların bazen sıkışıp birbirini ittirdiği, bunun sonucunda yeryüzünde sarsıntılar olduğu anlatılabilir.

Uzman klinik psikolog Büşra Tarçalır: Depremi deneyimlemiş bir çocukla teoride depremi öğrenen bir çocuğa anlattığımız bilgi farklılaşır. Deneyim işin içine duyguları da dahil eder. Çocuğun depreme dair korkusunu, sevdiklerini kaybetme endişesini gözeterek anlatmak önemli.

SORULARINI, YAŞLARINA UYGUN OLARAK NASIL YANITLAMALI?

Esra Ezmeci: Okulöncesi çocukların algısını yetişkinlerin tepkileri etkiler. Bu yüzden yetişkinlerin soğukkanlı davranması çok önemli. Yaştan bağımsız tüm çocuklara, depreme karşı hazırlıklı olunabileceği ve güvenliği sağlama yollarının olduğu anlatılmalı.

Büşra Tarçalır: Çocuk kaç yaşında olursa olsun, söylemlerimiz gerçekçi olmalı ama umudu da kapsamalı. “Biz her zaman senin yanında olmaya ve seni korumaya çalışacağız” gibi cümleler hem gerçekçi hem de umut vericidir.

KORKTUYSA, ONU NASIL SAKİNLEŞTİRMEK GEREK?

Büşra Tarçalır

Yazının Devamını Oku

Nasıl daha iyi oluruz?

Değiştiren Adımlar Derneği’nin son yıllarda yaptığı çalışmalar oldukça dikkat çekici. Renkli Kampüs eğitimleriyle, toplumun farklı kesimlerinden birçok genci bir araya getiriyor, çeşitli alanlarda başarı sağlamış iş insanlarıyla, aydınlarla, eğitimcilerle buluşturuyor, çeşitli atölyeler düzenliyorlar.

Dernek çalışmalarıyla sosyal hayata ve eğitim gören gençlere katkı sağlayan Pınar Gökpınar, Ali Bakan ve Hale Yıldız’la hem derneği hem de uygar bir dünyada yaşamak için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

Öncelikle sizi tanıyalım…

Pınar Gökpınar: Değiştiren Adımlar Derneği’nin kurucularındanım. Üniversite dönemimde AIESEC Genel Merkez yönetim kurulu üyeliğiyle başlayan 2012 yılından beri de önce Renkli Kampüs programı ve sonrasında derneğimizin kuruluşuyla devam bir sivil toplum hayatım var. Her bireyin kendi hayatında birer sorumlu lider olduğuna ve kendi çevresinde değişim başlatacak adımları atacağına olan inançla ve enerjiyle çalışıyorum. 30 yıldır profesyonel iş hayatının içindeyim. Evliyim, biri lisede bir üniversitede okuyan iki oğlum var, pandemi dönemiyle birlikte evden çalışarak İstanbul ve Kocaköy, Ayvacık'taki iki evimiz arasında gidip geliyorum.

Ali Bakan: Değiştiren Adımlar Derneği’nin kurumsal iletişim sorumlusu olarak çalışıyorum. 7 yıl önce spikerlik yaptığım dönemde derneğimizin kurucularından Pınar Gökpınar ve İdil Ander’i haber bültenimde ağırlamıştım ve yaptıkları işlere hayran olmuştum. O gün bugündür bu ailenin bir parçasıyım. İş hayatıma ise uluslararası bir enerji şirketinde devam ediyorum. Toplumsal sorunlara her zaman duyarlı biri olmuşumdur. Daha iyi bir Türkiye’nin ve dünyanın geleceği için her alanda çalışmaya devam ediyorum.

Hale Yıldız: Bugün her ne kadar Değiştiren Adımlar Derneği yönetim kurulunun bir üyesi olsam da Renkli Kampüs’ün ilk mezunları arasındayım. Burada edindiğim kazanımlarla üç arkadaş olarak ‘Erişilebilir Her Şey’ adında bir Sosyal Girişim Platformu kurduk. Aynı zamanda engellenen bireylerin istihdamı için geliştirmiş olduğum projenin de başındayım. Tam bir deniz aşığı olmam sebebiyle, 2008 yılında geçirdiğim trafik kazasının ardından yüzmeyi bırakmadım, İBB Spor’da lisanslı engelli yüzücü kimliğimle 5 kez Türkiye birinciliği kazandım. 5 yılı aşkın bir zamandır da kurumsal bir firmada işe alım danışmanlığı yapıyorum. Bununla birlikte girişimcilik ruhuyla kurduğum ve hobi bahçeciliği adına satışa sunduğumuz bir e-ticaret markamız bulunmaktadır.

Yazının Devamını Oku

Çocuk yetiştirirken tutarlı olun

Çocuğunuzun isteklerine önce ‘hayır’ deyip ağladığında ‘peki’ derseniz ağlamayı ödüllendirmiş oluyorsunuz. Uzman psikologlar Melih Yıldız ve Göksu Telmaç’a göre, her şeyi ağlayarak veya küserek yaptırmayı öğrenen çocuk ileride duyarsız, öfkeli ve hırçın bir insana dönüşüyor.

İsteklerini ağlayarak yaptırmayı öğrenmesi hayatında ne tür sonuçlar doğurur?

Uzm. Psk. Melih Yıldız: Anne-babalar çocuk yetiştirirken mutlaka ağızbirliği yapmalı. Böylece kendinden emin, kararlarının arkasında duran, doğru ve yanlışı ayırt edebilecek beceriyi kazanmış, ahlaki değerleri her şeyin üzerinde tutan bir bireyin yetişmesi için önderlik etmiş olurlar. Eğer bir çocuk, evde otorite boşluğu yaşarsa ve anneyle babanın karar mekanizmasının tutarsızlığına tanıklık ederse gelecekte kendi doğrularını da oluşturamaz.

Uzm. Psk. Göksu Telmaç: Anne-babanın görevi yetişkinliğe hazırlanan bireye rehberlik etmektir. Geleceğin yetişkini, çocuklukta kendini inşa eder. Bu önemli süreçte anne ve baba ne için çabaladığını bilmeli, çocuğa saygı duymalı ve onun bireysel haklarına, gelişim ihtiyaçlarına öncelik vermeli. Bu süreçte ebeveynler, çocuklarının yaşına uygun sınırlar çizerek çocuğun iç dengesine yardımcı olur. Dolayısıyla çocuk yetiştirirken ebeveynlerin ağızbirliği yapmasında yarar vardır. Eğer anne ‘hayır’ derken baba ‘evet’ derse çocuk sınırlarını bilemez. Örneğin bir evde anne “Yemek sofrada ve belli saatte yenir” mesajı verirken baba televizyon karşısında dilediğince yemeye izin veriyorsa çocuk bu konudan olumsuz etkilenir. Hele bir de anne-baba, anlaşmazlığa sebep olan konularda çocuğun yanında tartışıyorsa... Evdeki otorite boşluklarını, haz odaklı olan çocuk keyfi kullanır. Yemek konusunda esnek yaklaşılan çocuk, sınırları ihlal etmede adım adım ilerler. Ders, ödev, düzen, disiplin konusunda pek çok sorun bu noktadan başlar.

Anne-baba otorite sorunu olduğunun nasıl farkına varacak?

Uzm. Psk. Melih Yıldız: Çocuklarını ve kendilerini gözlemleyerek… Unutmayın, her çocuk hayatı önce anne-babasından öğrenir. Ev içindeki dünya, çocuğu dış dünyaya hazırlar. Anne-babanın otorite boşluklarıyla dolu evlerde ipler çocukların elindedir. İpleri eline alan çocuk da ağlayarak, küserek, bazen şiddete başvurarak isteklerini yaptırmaya başlar. Ebeveynlerin koyduğu kurallar da hiçbir işe yaramaz olur. İşte bu durum gelecekte bazı kişilik sorunları yaşamasına, dışarıda kavgayla, sertlikle sorunları çözmeye çalışmasına sebep olabilir. Tutarlı davranışlar gösteren ebeveynlerin çocukları sınırlarını bilip ona göre davranacaklardır. Hatta kurallara uyumakta sorun yaşayan çocukların bir süre sonra koyulan kurallara uyum gösterdiği görülecektir. Bu nedenle anne ve babalar, neye ‘hayır’ neye ‘evet’ dediklerini çok iyi bilmeli.

Her istediği yapıldığı zaman gerçek bir doyuma ulaşır mı?

Uzm. Psk. Göksu Telmaç: Her zaman değil. Çocuğa karşı kararlı olmak gerekir. Kurallar olmalı. Eğer kurallar olmazsa, önceden ‘hayır’ denilen bir şeyin her zaman ‘evet’e dönme potansiyeli vardır ve bu sebeple her ‘hayır’dan sonra çocuğun daha çok ağlama, uzun süren ısrar vb. tepkiler verdiğini görürüz. Bu kadar çekişmeden sonra çocuğun doyuma ulaşmadığını ve yeterince mutlu olmadığını da gözlemlemek mümkündür. Ebeveynin net bir sınır ve tutum içerisinde kalamaması, çocuğun da iç disiplin geliştirmesini, davranışlarının sonuçlarını görebilmesini, olumsuz duygu ve durumla baş etme becerisini etkileyebiliyor. Özellikle okul ortamındaki yapılandırılmış kural sisteminde büyük sorun yaşıyorlar. Arkadaş ilişkilerinde oyunun kurallarını bozmak gibi yıkıcı davranışlar sergileyebiliyorlar. Biri onlara gerçekten ‘hayır’ dediğinde sevilmediğini ya da değer görmediğini düşünüp ilişki ve iletişim sorunları yaşayabiliyorlar.

Uzm. Psk. Melih Yıldız

Yazının Devamını Oku

Önündeki engelleri kaldırırsanız, onları nasıl aşacağını öğrenemez

Ebeveyn-çocuk iletişiminde ‘koruyucu ilişki’ kurulduğunda çocuk hayatı boyunca desteğe ihtiyaç duyan birine dönüşüyor, ileride hayatı ‘gölge ebeveyn’ aramakla geçiyor. Konuyu çocuk ve ergen psikiyatrı Prof. Dr. Özgür Öner ve çocuk gelişimci Prof. Dr. Müdriye Yıldız Bıçakçı’yla konuştuk.

Anne baba ile çocuk arasındaki ilişki nasıl şekillenir? Anne baba ile çocuk arasındaki ilişki nasıl şekillenir?

Prof. Dr. Müdriye Yıldız Bıçakçı: Anne babanın çocuğuyla iletişim kurarken hangi dili benimsediği çok önemli. Baskıcı-otoriter, koruyucu, ilgisiz-kayıtsız ve demokratik tutum olarak sınıflandırılabilecek anne baba tutumlarından ‘koyucu anne baba tutumu’ özellikle son yıllarda çok karşılaşılan bir tutum. Bu tutumu sergileyen anne babalar çocuklarını bir kafeste yetiştirirler. Çocuklarını yaşama hazırlamak yerine, çocuklarının karar verme ve düşünme vb. becerilerini yok ettiklerini fark etmezler. Bu tutumu benimseyen anne babalar çocuklarının tüm sorumluluklarını alırlar. Örneğin, çocuğunun ayakkabısını kendisinin giymesini beklemez o giydirir. “Sen düşürürsün” der ve onun elinden tabağı alır ve mutfağa kendi taşır, çocuğun giyeceği giysileri kendi seçer, okul çantasını hazırlar, ödevlerini çocuktan önce anne baba yapmaya çalışır, sabahları çocuğun kendisinin uyanmasını beklemez ve uyandırır. Bu durum, çocukların karar becerisi kazanmasını engeller. Çocuk üşüdüğünü söylemeden onu giydirir, acıktığını söylemeden yemek yedirir. Anne-baba bir nevi çocuğa iyilik yaptığını düşünürken aslında en büyük zararı vermiş olur. Sonuç olarak bu durum çocuğun özgüvenini azaltır, sorumluluk almasını engeller, onları başkalarına bağımlı ve yönlendirilmeye açık birer kişiliğe sahip olmalarına sebep olur. En kötüsü de bu kişilik çocukları yaşam boyunca etkiler ve hatta evliliğinde ve eşiyle ilişkisinde bile onu ‘bağımlı’ hale getirir.

Peki, çocuklar nasıl ‘yeterlilik’ hissi kazanır?Prof. Dr. Özgür Öner: Çocukların yeterlilik hissini kazanmaları birkaç şekilde olur. Bunlardan birisi modellemedir. Modellemede çocuk, diğer insanların sorunlara yaklaşımlarını izler ve kendi davranışlarını buna göre değiştirir. Farklı insanlardan alınan olumlu geri bildirimler de çocuğun yeterlilik hissini iyi yönde etkiler. Ancak yeterliliği en iyi geliştiren kişinin kendi deneyimleridir. Yani çocuk bir sorunla başa çıkabildiğini gördükçe kendisini o alanda yeterli hisseder. Çocukları yerine her şeyi yapan, onların yaş ve gelişimlerine uygun düzeyde olan sorunlarla başa çıkmalarına ve görevleri yerine getirmelerine izin vermeyen anne babalar çocuklarını sözel olarak ne kadar destekleseler de aslında öz yeterlilik algılarının gelişmemesine neden olurlar. Her birey gelişmek için o andaki gelişim düzeyinden hafifçe yukarıda ve biraz zorlayıcı olan görevlerle karşılaşmalıdır. Bu zorlanmalarla karşılaşmayan çocukların sıkıntı, yorgunluk, hayal kırıklığı, strese dayanma kapasiteleri daha düşük olmaktadır. Çocukların her konuda içsel motivasyonlarının yüksek olması beklenemez. Özellikle kaygılı çocuklar yeni bir aktiviteye başlarken zorlanabilir ve desteklenmeleri gerekebilir. Bu, çocuğa bir şeyleri zorla yaptırmak ile aynı şey değildir. 

ANNE BABALARA ÖNERİLER…Prof. Dr. Müdriye Yıldız Bıçakçı: • Çocuklarınızın yaş ve gelişim özelliklerine göre yapabileceklerinin farkında olun.
• Oyun, çocukların temel becerileri kazanması için en elverişli yöntemdir. Oyun, çocuğun rahatlamasını, keşfetmesini, öğrenmesini sağlarken, akran ve yetişkinlerle iletişimi de destekler.

Yazının Devamını Oku

İnce hastalık

Eski insanlar hastalıkları bile en güzel sözcüklerle ifade edermiş. ‘İnce hastalık’ derlermiş meselâ… Şimdi ise ‘kanser’ deyip geçiyoruz. Soğuk, tekdüze, uzak…

Ben çocukken hasta ziyareti yapmak çok önemliydi. Hastanelerin soğuk ve yalnız odalarında hâlsiz yatan hastaların gözleri daima kapıdaydı. “Biri gelip hâl hatır soracak” diye mecalsiz bir bekleyiş içindeydiler.

Pek çok kez tanıklık etmişimdir. Hasta ziyaretlerinde mutlaka meyve ve kolonya götürülürdü hastaneye. Hasta olan kişi o meyveleri yiyip güçlenecek, kolonya kokusuyla ferahlayıp temiz kalacaktı. Bu nedenle çocukluğumun hastanelerini ilaç kokularıyla değil, portakal ve limon kolonyası kokularıyla hatırlarım ben. Bir de “Bizim aşağı köyden filanca hastaneye yatmış” sözleriyle…

Şehre inen hastaneye uğramadan dönmezdi eve… Hasta ziyareti önemli bir kültürdü. Çocukluğum gözlerimin önünde ilk günkü gibi taze anılarla canlanıyor. Annemin manavdan alığı portakallar, “Geçmiş olsun, Allah bir daha göstermesin…” cümleleri hastane odalarını doldururdu. İyi dilekler ve umut veren sözlerdi ağızdan çıkanlar… Zira ağızdan önce gönülden çıkardılar…

Pandemi, hayatımızı kökten değiştiriverdi. Zaten hastane kültürü epey sarsılmıştı. Eskiden cana can katan doktorlara dualar edenler, yerlerini çoktan doktorlara saldıranlara bırakmıştı, ama hiçbir şey böylesine sarsılmamıştı. Artık değil hasta ziyareti yapmak, sağlıklıyken bile hastaneye gitmeye korkar olduk. Oysaki doktorlar gece gündüz hastanede, görev başında! Cana can katmak telâşında… Ve kaç kişinin umurundalar acaba?

Kaç kişi 24 saat boyunca uykusuz kalan bir doktorun kendisini ameliyat etmesini ister? Kaç kişi böyle bir zamanda bir doktorun yerinde olmak ister?

İnsan bencil olmamalı… Kimseye yük de olmamalı. Düşünmeli, taşınmalı!

Düşüncesizlik, doktorları ‘ince hastalığa’ düşürüyor artık! Bir doktor kimseyi öldürmez, doktorlar hayat kurtarırlar. Sevin doktorları…

Yazının Devamını Oku

Nasihat işe yaramaz, onlar davranışa bakar

Anne-babalar çocukların yanında çoğu zaman farkında olmadan kişiliklerinde büyük etkileri olacak konuşmalar yapıyor. Örneğin hoşlanmadığı birini gördüğünde “Aaaa ne kadar da şişko olmuş!” diyor veya veya telefondaki birine, evde olduğu halde “Bugün evde değilim!” diye yalan söyleyebiliyor. Bu durum çocuğun kişiliğinde fırtınalar koparıyor. Sonuçlarını uzmanlara sorduk.

Anne-babaların çocuklar yanlarındayken yaptığı bazı sakıncalı konuşmaların üzerlerinde nasıl etkileri  oluyor?

Uzman klinik psikolog Ilgın Şirin: Çocuk doğduğu andan itibaren her şeyi ailesinden, yakınlarından öğrenir. Yani, ailede neyin kabul görüp neyin tepki çekeceğini ev içinde gözlemler ve sosyal yaşamında da bu öğretilerden yola çıkarak bir yaklaşım benimser. O nedenle ebeveynin ağzından çıkan her söz çok önemlidir.

Çocuk ve ergen psikiyatrı Dr. Serdar Alpaslan: Bizim aile yapımızda çocuklar hem aşırı ilgi görür hem de yok sayılır. Örneğin, anne-baba çocuğunun beslenmesiyle aşırı ilgilidir ama ortamda sohbet içindeyken sanki çocuklar yokmuşçasına ilgisizdirler. Başkalarıyla olan ilişkilerini çocukların yanında konuşmaktan çekinmiyorlar. Bir akrabanın, arkadaşın arkasından ‘tembel, pisboğaz, şişko’ vb. ithamlarda bulunurlar ve çocuklar bunları duyuverir. Sonra da çocuğa dönüp “Şşşt! Bunu sakın ona söyleme!” diye tembihlerler.  

GENELLEMELERDEN VE SUÇLAYICI KELİMELERDEN KAÇINMAK LAZIMÇocukların üzerinde en çok etkisi olan cümle ve tavırlar neler?Ilgın Şirin: Örneğin “Ben ona hep doğru söylemesini öğütlüyorum” dese de bir ebeveyn tavır ve davranışlarında bu öğüde uygun olmayan bir tutum içindeyse çocuk öğüde değil, tavra bakacaktır.

Dr. Serdar Alpaslan: Mesela ebeveyn, rahatsızlık duyduğu kişiler hakkında olumsuz cümleler kurup sonra o kişilerle karşılaştığında son derece normal konuşursa çocuk, bu iki davranış arasında ikileme düşer. Aynı davranışı kendisi başkalarına karşı yapmaya başlar.

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı ve mutlu olmak için desteğinize ihtiyaçları var

Salgın çocukları hem fiziken hem de psikolojik olarak etkiliyor. Sürekli ekran karşısında oldukları için mutsuz ve depresif olabiliyorlar. Hareketsiz kaldıkları için de kilo alıyorlar ve duruş bozuklukları riski ortaya çıkıyor. Çocuk doktoru Elif Pınar Çakır ve uzman klinik psikolog Berk Karaoğlu’na göre sağlıklı kalmak için desteğinize ihtiyaçları var.

Pandemi çocukları fiziksel ve psikolojik olarak nasıl etkiledi?

Elif Pınar Çakır: Arkadaşlarından, okuldan, sokaktan, spordan uzak kaldılar. Sadece psikolojik olarak değil fiziksel olarak da etkilendiler. Ekran karşısında geçirdikleri vakit de arttı. Çocukluk çağı obezitesi riski artıyor. Bu, diyabet ve kalp hastalığı gibi sağlık sorunları ve yetişkinlikte obezite için de önemli bir risk faktörü. Ayrıca uzun süre bir ekrana bakmak miyopi ve diğer bazı göz bozukluklarına neden olabilir. Dışarı çıkmayan ve güneş ışığından faydalanamayan çocuklarda D vitamini eksikliği de görülüyor. Maruz kalınan mavi ışıktan dolayı uyku süresi de azalıyor. Sandalyede uzun süre oturmaksa omurga eğriliği, kamburluk, duruş bozuklukları yaratıyor.

Berk Karaoğlu: Bilinmezlikler, kaygı ve korku hisleriyle dolu bir süreç bu. Üstelik çocuğun gözünde yetişkinlerin dünyası ve sorunları dev gibi!  Yönlendirilmezlerse hem fizyolojik hem de psikolojik gelişim sorunları kaçınılmaz olur.

Peki, ne yapmak lazım?

Berk Karaoğlu: Belirsizlik ve kaygılarla ilgili konuları yanlarında konuşmayın. Belli etmeseler bile kafalarında kurarlar. Oyun çağındaysa bol bol oyun oynamasına izin verilmeli. Onları haberlere maruz bırakmayın. Çocuklarına ne söylediğiniz kadar nasıl söylediğiniz de önemli. Ona güven vererek, olumlu bilgileri uygun şekilde aktarmak daha anlamlı. Televizyon, çizgi film ve tablete süre sınırı konulmalı. Uzaktan eğitimin, ders çalışmanın saatleri belirlenmeli. Oynadığı video oyunları denetleyin. Gerektiğini düşündüğünüz anda da psikolojik destek almaktan kaçınmayın.

Elif Pınar Çakır: Onları korumak için sporla enerjilerini atmalarını, ekrana ara vererek sosyal faaliyetler yapmalarını sağlamak zorundayız. Spor hem fiziksel hem de zihinsel sağlığı destekler. Bağışıklık sisteminin de sağlıklı işlemesini sağlar. Okulöncesi çocuklar (3-4 yaş) günde en az 180 dakika fiziksel aktivite yapmalı, 10-13 saat de uyumalı. Okul çağındaki çocuklarsa (5-17 yaş) günde en az 60 dakika fiziksel aktivite yapmalı, iki saatten fazla hareketsiz ekran başında kalmamalı. 9-11 saat de uyumalı.

HAFTALIK EGZERSİZ PROGRAMI

Yazının Devamını Oku

Onları ev kazalarından korumanın yolları

Pandemi sürecinde evde yoğun zaman geçiren çocukların ev kazası yaşama riski de artıyor. Düşme, yanık, kesikler, çizikler ve zehirlenmeler sıklıkla evde gerçekleşiyor. Önlem almak ve çocukları bilgilendirmek için neler yapılmalı, çocuk doktoru Şirin Seçkin’e sorduk.

* Emekliyorsa sert cisimleri ortadan kaldırın: Emeklemeyi ve yürümeyi düşmeden öğrenmek imkânsızdır ama çocuğun düşerken çarpmaması için sivri köşeli eşyaların kaldırılması veya sivri köşelerinin kapatılması gerek.

* Mutfakta dikkat: Yemek pişirirken bebek ve küçük çocuklar mutfaktan uzak tutulmalı. Eğer mutfakta olacaksa da sevdiği oyuncaklarla kendine ait bir köşede olması sağlanmalı.

* Kesici, elektrikli, yanıcı aletler: Bıçak, çatal, makas gibi keskin delici aletler kilitli bir çekmecede tutulmalı. Elektrikli aletler kullanılmadığında fişten çekilmeli. Kabloları da bebeğin uzanıp çekemeyeceği yerlerde olmalı. Ocak üzerinde duran tencere, tava ya da cezveler bebeğin uzanamaması için sapları içerde olacak şekilde yerleştirilmeli. Kibrit ve çakmaklar da çocukların erişemeyeceği yerlerde durmalı.

* Temizlik maddeleri: Bulaşık deterjanları dahil tüm temizlik malzemeleri çocuğun göremeyeceği ve erişemeyeceği üst dolaplara yerleştirilmeli. Eğer bu malzemeleri lavabo altındaki dolapta tutmak zorundaysanız mutlaka ‘çocuk kilidi’ takılmalı. Çamaşır suyu gibi tehlikeli kimyasal maddeler içeren temizlik ürünleri kendi orijinal ambalajlarında saklanmalı. Bunların yiyecek ve içecek kaplarına konması, plastik su şişelerine doldurulması, çocuklar tarafından yanlışlıkla içilmesine sebep olabilir.

* Ütüyü fişten çekin: Fırın kapağı asla açık bırakılmamalı. Çocuğun elini yakmaması için kaloriferlerin yüzeylerinin sıcaklıkları kontrol edilmeli. Yangın en çok mutfakta çıktığından bir yangın söndürücü burada yer almalı. Ütüler fişte bırakılmamalı, ütü esnasında çocuk odada bulunmamalı. Evde yangın dedektörü sistemi kurulmalı.

Yazının Devamını Oku

Çocukluk unutulmaz

Yetersiz sevilmiş çocuklar hayatı eksik yaşarlar. Çünkü çocukluğu yaşam boyu onunladır. Dününü hatırlamaz ama çocukluğu aklından hiç çıkmaz. Anneannem bir asırlık yaşına eriştiğinde, sabah yediği yemeği hatırlamaz olmuştu, ama ona çocukluğunu sorduğunuzda nefes bile almaksızın heyecanla ve eksiksiz anlatırdı. Çocukluk unutulmaz…

Benim anneannem de ‘yetersiz sevilmiş’ bir çocuktu. Kurtuluş Savaşı’nda annesi onu ardında bırakamamış, beşiğiyle dağlara kaçırmış, sonra savaşa gidip onu da köydeki ahretliğine bırakmış. Savaş kazanılmış ama annesini bir daha görememiş. Köyde bırakıldığı evin bir oğlan çocuğu olmuş. Onu büyütmüş, giydirmiş ve kendisinin bile gidemediği Cumhuriyet ilkokuluna onu göndermiş anneannem! Ve sonra da onunla evlenmiş…

Bu ülkede kadınların çektiği çileyi kimse çekmemiştir. Ancak kadının kadına ettiği eziyeti de kimse etmemiştir herhâlde… Anneannem, bir kadının dizinin dibinden ayrılmadan çalışmış da çalışmış. Annesi başını okşayamamış, babası başını okşayamamış, “Büyütürsün gelinin olur” diye verildiği evde de başı okşanmamış. Eskiden çocuklar erken büyürlerdi. Onun çocukluğuna dair hatırladığı en sarsıcı şey, annesinin onu bıraktığı an. Ancak o anı anlatırken bile ağladığını hiç görmemiştik.

Çocukluğunu anlatırken bazen heyecanlı, bazen hüzünlü olurdu anneannem. Annesine hiçbir zaman “Beni bıraktı” diye de kızmamıştı. “Savaş yıllarıymış” der, geçerdi. Ancak çocukluğu… İşte onu garipserdi. Bir asırlık hayatının içinde, yalnızca çocukluğunda canı çekip de yiyemediği erik için ağlardı. Yüz yaşına gelmişti ama çocukluğunda işittiği bir azarın kursağında bıraktığı o erik, hâlâ gururunu incitiyordu. Bu nedenle olsa gerek sofrası çok boldu. Geleni geçeni yedirir içirir, en güzel yataklarda uyutur, herkesin gönlünü hoş ederek uğurlardı. Yaşlı kalbinin içinde bir çocuk saklardı.

İşte bu yüzden bir çocuğun yüzü gözyaşlarıyla ıslanmamalı! Ve incitilmemeli hiçbir çocuk, canı bir erik çekti diye… Ve asla ‘yetersiz sevilmemeli’ çocuklar! Çünkü çocukluk unutulmuyor.

Yazının Devamını Oku

Çocukları COVID-19 ile korkutmayın

Bu yıl ilk kez okula gidecek çocuklar, kimsenin alışık olmadığı bir deneyim yaşayacak. Maskeli öğretmenler, mesafeli sıralar ve sıkı hijyen kurallarıyla karşılaşacak çocuklar için aileler nelere dikkat etmeli, uzmanlar anlatıyor...

MEDİKAL HAZIRLIK

“GENEL SAĞLIK TARAMASINDAN GEÇSİNLER”Eğitimbilimci Dr. Gülden Dönmez

Okula yeni başlayan çocuklar ilk kez bu kadar kalabalık bir ortama girecekleri için daha sık hasta olurlar. Bu nedenle pandemi olmasa da velilerin okul
başlamadan çocuklarına alerji ve genel testleri yaptırmaları çok önemli.

“ÇİZGİ FİLM KARAKTERLİ MASKE TAKSIN”Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Tezer

- Okula gitmeden önce çocuğun ateşini evde ölçün.

- Hasta olan çocukları okula göndermeyin (38 derece üzerinde ateş, öksürük, burun akıntısı, ishal, kırgınlık, kas ağrısı, eklem ağrısı, ciltte döküntü gibi bulgular).

- Ailede solunum yolu şikâyetleri gelişen ya da COVID-19 tanısı olan biri varsa okula bilgi verin ve çocuğu okula göndermeyin.

Yazının Devamını Oku

Başarılı olmanın yolu yazmaktan geçiyor

Çocukların başarılı olmak için okuduğunu anlama, ifade etme, yorum yapma ve farklı konular arasında bağlantılar kurabilme becerilerini kazanması şart. Bunun en güzel yollarından biri de yaratıcı yazı... Çocuklar yazmayı nasıl sever? Uzmanlara sorduk. Onlara göre en kolay yol çocuğunuzu kitaplarla buluşturmak.

'Yaratıcı yazma’ deyince ne anlıyoruz?

Koray Avcı Çakman (yazar-eğitmen): Yaratıcı yazmada hedef, okuru bilgilendirmek değildir, estetik bakış açısı ön plandadır. İrlandalı yazar Bernard Shaw yaratmanın başlangıcının, düş gücü olduğunu söyler. Düş gücünüzle yazma becerinizi birleştirdiğinizde ortaya yaratıcı yazma çıkar.

Tülay Uğurludural (Bahçeşehir Okulları Ortaokul Türkçe Bölüm Başkanı): Yaratıcı yazma; duygu, düşünce, izlenim, olay ve hayalleri özgürce yazabilmek demektir. Amaç, okuru etkilemektir. Sözcüklerin büyüsüne kendini kaptırıp yaratıcı düşünme becerisini yazı yoluyla ortaya koymak, böylelikle kendini tanımak ve geliştirmektir. Tamamen özgün bir kurgusal yapı ve üslup ile yazmaktır. Bilgi vermekten öte, çocuğun duygularına ait olan metinlerdir bunlar.

Yaratıcı yazı çocukların hangi yönlerini geliştirir?

Koray Avcı Çakman: Hayal gücünü geliştirir, dilin etkili biçimde kullanılmasına katkı sağlar. Çocuk yazı aracılığıyla farklı bakış açılarını keşfeder. Her şeyden önemlisi de yaratıcı yazma çalışması sırasında kendini tanır, duygu ve düşüncelerini özgün ve özgür bir şekilde ifade etmeyi öğrenir.

Tülay Uğurludural: Çok küçük yaşlardan itibaren çocukların sözcük dağarcığını geliştirmek, öğrendikleri yeni sözcükleri yazılarında ve konuşmalarında kullanmalarını sağlamak için yazma etkinlikleri çok önemli. Dil hakimiyeti, planlı düşünme, neden sonuç ilişkileri kurabilme ve görüşleri derli toplu anlatabilme becerisi hayal gücünü geliştirir. Bu da iletişim ve ikna etme becerisinin gelişmesini sağlar. Üstelik yazmak bir tür terapidir ve çocuğun kendisini tanımasına da yardımcı olur.

Peki, ama çocuk yazı yazmayı sevmiyorsa…

Yazının Devamını Oku

Pratik zekâ için bulmaca ve mantık oyunları

Çocukların okul başarını her şeyin üstünde tutan anne babalar aslında büyük bir hata yapıyorlar. Saatlerce ders çalışıp sınavlarda başarılı olamayan çocukları suçlamak yersiz. Uzmanlar uyarıyor: “Çocuğun etkili çalışmayı ve hızlı çözüm bulmayı öğrenmesi için ona mantık oyunları oynatın, bulmaca çözdürün.”

Zekâ oyunlarını ve bulmacaları neden öneriyorsunuz?

Türk Beyin Takım Kaptanı Ferhat Çalapkulu: Ünlü psikolog Piaget zekâyı ‘uyum becerisi’ olarak tanımlar. Günümüzün hızla değişen dünyasına uyum sağlayabilmek için zekâmıza daha fazla ihtiyaç duyuyoruz ve duymaya da devam edeceğiz. Rutini tekrar eden işlerde çalışan kişiler, bir süre sonra rutin kalıplara sıkışır ve beyin kalıplar içerisinde düşünmeye başlar. Zekâ oyunlarında farklı sorularla karşılaştığınız için size öğretilen kalıpların dışında düşünmeye başlarsınız. Bu da yaratıcı düşünme becerisini geliştirerek, gerçek hayatta karşılaşılan problemlere de farklı açılardan bakmamızı sağlar. Zekâ oyunları kalıplara sıkışmış beyinleri özgürleştirir, bakış açınızı zenginleştirir.

Mantık Oyunları Yazarı Ümit Abacıoğlu: Zekâ oyunları ile uğraşmak, uzun süre konsantre olabilmeyi ve etkin düşünebilmeyi geliştirir. Uzun süreli konsantrasyon, odaklanmayı, derinlemesine düşünme becerisini geliştirmeye yardımcı olur. Zekâ oyunlarını çözebilmek için, yeri gelince detayları, yeri gelince büyük resmi, yeri gelince de aynı anda hem detayı hem de büyük resmi görmeyi gerektirir. Bu da çoklu algıyı ve dikkati güçlendirir; parça-bütün ilişkisi kurmayı öğretir.

Peki, çocuğun okul başarısına nasıl bir etkisi var?

Ferhat Çalapkulu: Zekâ oyunlarında ipuçlarını bulmak, doğru sırayla değerlendirmek ve çözüme giden yolu oluşturmayı öğrenirsiniz. Bu da kişiye sistemli düşünme alışkanlığı kazandırır, hayatın her alanında problem çözme becerisinin gelişmesini sağlar. Dolayısıyla olayların sebep-sonuç ilişkisini kavramak ve çözüm üretmekte hız ve kolaylık sağlar.

Ümit Abacıoğlu: Nasıl düzenli spor yaptığımızda forma giriyor, fiziki sağlımıza kavuşuyorsak; yani vücudumuzun fiziki sağlığı için jimnastik yapıyorsak; beynimizin formda olması, sağlıklı kalması için de düzenli olarak beyin jimnastiği yapmamız gerekir. İşte bu nedenle de bulmaca ve zekâ oyunları çok önemli ve gereklidir.

Ne tür bulmacalar çözülmeli peki?

Yazının Devamını Oku