Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Günümüz çocukları yaşıtlarına karşı acımasız ve birbirlerinin eksik yönleriyle dalga geçiyorlar. Bu durum baskın karakterdeki çocuklar için şiddet eğilimine, kurban konumundaki çocuklar için ise içe kapanmaya sebep oluyor. Usta yazar Feyza Hepçilingirler, çocuklar arasındaki bu sorunların aileleriyle ilgili olduğunu söylüyor ve çözüm olarak farklı olanı kabul etmeyi içselleştirmelerini öneriyor. Yazarla buluştuk, Doğan Egmont’tan çıkan son kitapları ‘Ezber Bozan Hatice Teyze’ ve ‘Kara Kargalar ile Ak Martılar’ı konuştuk.

Farklılıkları kabul etmeyi anne babalara değil de çocuklara söylüyorsunuz. Neden?

Çocuklar daha hızlı öğreniyor da ondan. Anne babalar, çocukların birbirlerine karşı çok acımasız olduğundan şikâyetçi! Ancak bilinmesi gerekir ki, bu eğitim ile giderilebilecek bir şeydir. Biz eğitim ile biyolojik varlığımızı düzene sokarız. Hâlbuki o acımasızlık insanın doğasında var. Biz eğitim ile onu terbiye ederiz. Üstelik ne kadar terbiye edersek o kadar insan haline dönüşürüz.

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Özellikle okulda farklı olan acı çeken oluyor. Bir çocuğun ayağı sakatsa, boyu çok uzunsa, kısaysa veya sesi inceyse zorbalığa uğraması kaçınılmaz! Sizce çocukların birbirlerinin eksiğini arama ihtiyacı neden kaynaklanıyor?

İnsan yaştan yaşa değişir. Çocukken kendine fren koymaz ama büyüdükçe kendini denetlemeye, frenlemeye, aklına her geleni söylememeye başlar. Bir insan çocukken “Nasıl ifade edersem karşımdaki yara almaz?” diye sormaz. Örneğin, saçları olmayan birini gördüğünde “Aaa kele bak!” der. Bu çocuğun doğasındaki dürüstlükten de kaynaklı. Çünkü büyüklerdeki sahtecilik çocuklarda yok. Büyükler saklar, ama çocuklar düşündüğünü söyler.

Ama bu durum onların da yaşamını zorlaştırıyor…

Evet. Ancak çocuklara bunu yapan da bizleriz. Aslında çocuğun gözlemlediği veya bizim ona gösterdiğimiz her davranış, onun dersler aldığı ve fikirler çıkardığı şeylerdir. Yani çocuk, büyüklerine baka baka kendini biçimlendirir. Çocuk, “Aaaa kele bak!” dediğinde ona kızarsak, onu yalana teşvik etmiş oluruz. Aile içinde de bir sorun yaşadığımızda “Bunu babana söyleme!” derken bir yandan sır tutmayı öğretmiş ama diğer yandan da yalana teşvik etmiş oluruz. “Baban gelirse görürsün!” demek bile yanlıştır. Bir korku unsuru yaratmak yanlıştır. Bu, çocuklara ikiyüzlülüğü öğretir.

Peki, kitaplarla çocuklara ne söylemek istiyorsunuz?

Kabul etmenin önemini anlatıyorum. Dürüstlüğü, sorgulayıcı bakmayı anlatmak istiyorum. Bu noktada ‘Ezber Bozan Hatice Teyze’ kitabı, bize öğretilen ezberlerin aslında öyle olmadığını sorgulatırken, ‘Kara Kargalar ile Ak Martılar’ kitabı ise birbirinden farklı olanların aynı ağaçta bir arada var olabileceğini gösteriyor.

Anne babalara önerileriniz neler?

Günümüzde çocuklar, yetişkinlerden daha çok kitap okuyor, ama yaşı ilerledikçe okuma alışkanlığı azalıyor. Azalmaması için örnek aldığı kişilerin de yani anne-babaların da kitap okumaları lazım. Çocuk görecek ki uygulasın! Ayrıca kültürü de sadece okula bırakmamak gerekir. Ailenin, yaşam biçimi içinde, farklılıkları çocuğa aşılaması şarttır. Biri yaşlıdır diğeri genç, biri sağcıdır biri solcu, biri dindardır diğeri değildir. Anne ve baba herkesin her türlü özelliğini olağan karşılamayı öğrenirse çocuk da yapar. Çocukta şikâyet ettiğimiz her şey bizim suçumuzdur, çocukların değil. Unutulmaması gereken budur.

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Bir yandan da ülkemizde çocuklara çok kötü davranıldığına şahit oluyoruz. Dünyada çocuk hakları konusunda ilk büyük atılımları yapan bir ülkede bunların olması çok acı veriyor insana…

Hakikaten öyle... Büyüklerin ikiyüzlülüklerinden biri de “Çocuklar geleceğimizdir” söylemi! Hem bunu söylüyoruz hem de çocuklara çok kötü davranıyoruz. İtilip kakılıyor çocuklar ve insan gibi davranılmıyor çocuklara. Ben doğurdum ne istersem yaparım, ben babasıyım ne istersem yaparım, diyorlar. Çocuk tamamen yetişkinin ‘emri’ altında!

Bu durum biraz da yetişkinlerin dili ile ilgili sanırım… Sözcüklerimizi özenle seçerek konuşmuyoruz. Dilimiz değişti, düşünce yapımız değişti.

Bu da biraz eğitim sistemiyle ilgili…

Gelişmiş ülkeler, kendi çocuklarına ülkenin anadilini ve dilinin özelliklerini iyice öğretmeden yabancı bir dil öğretmiyor. Ne zaman ki çocuk, kendi dilinin inceliklerini öğrenip de yeterli sözcük hazinesini anlıyor, işte o zaman ikinci bir dil eğitimine başlanıyor. Bu nedenle ilköğretimde çok tercih edilen bir şey değil ikinci dil eğitimi… Fakat bizim ülkemizde durum tam tersi! Şu an anaokullarında bile “İngilizce düşün! İngilizce konuş!” tanıtımları her yerde. Bir Türk çocuğu Türkçe düşünmeden kendisini nasıl ifade edecek?

İngiliz gibi düşünmenin düşünce coğrafyasına hiçbir katkısı olmaz. İngilizler İngiliz gibi düşünüyor zaten, biz İngiliz gibi düşünmeyelim! Bir çocuk hangi dilin içine girmişse, o dilin kendine sağladığı olanaklarla düşünür. Bir İngiliz ile bir Türk’ün düşünce yapısı farklıdır. Çünkü cümle yapısı farklıdır. İngiliz, söyleyeceğini en başta söyler, gerisini sonra tamamlar. İngilizcede özne ve yüklem baştadır. Biz ise lafa başlarız, yavaş yavaş eksiğini gediğini toparlarız, en sonuna da noktayı koyarız. Bu yapı düşünce farklılığını da getiren bir yapıdır. Böyle yazan böyle konuşan bir insan farklı düşünemez. İngiliz gibi neden düşünelim? İngiliz’in kendisi var. Biz, Türkçe yazan insanlar olarak Türk gibi düşünelim. Dilde en çok kendini gösteren durum bu, ama aslında kimliğimizi kaybediyoruz! Meselâ son olarak cadılar bayramı kutlayan okullarımız olduğunu gördük. Cadılar bayramı nereden çıktı? Neden var? Nasıl kutlanır? Nerelerde kutlanıyor? Bunu hiç bilmiyoruz! Sadece özenti. Aslında bizim de çocuklarla ilgili bir yığın etkinliğimiz var. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı biz bulduk. Biraz daha kurcalayacak olursak bir sürü unutmaya terk ettiğimiz geleneğimiz var. Bu geleneklerden uzaklaştığımız zaman sadece çocuklar değil büyükler de köksüzleşiyor. O zaman rüzgâr nereden eserse insanlar oraya yöneliyor! Şu anda Amerika’dan esiyor rüzgâr! Bizdeki bir kısım insanlar cadılar bayramını kutluyor. Belli çevrelerde ise bu yadırganıyor. Ama böyle giderse buna da alışılacak ve cadılar bayramı da 23 Nisan gibi kutlanacak. İşte bu köksüzleşmedir.

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Günümüz çocuklarını ‘dijital çocuklar’ olarak tanımlamakta yarar var. Tarih boyunca hep yetişkinler çocuklara bir şeyler öğretti, ama bu çağda çocuklar yetişkinlere öğretiyor. Bu çok önemli! Ancak böyle bir çağda geleneksel yapıdaki insanlar çocuklara yasaklar koyarak onları engellemeye çalışıyor, karşıt görüşte olanlar da her şeyi serbest bırakmak istiyor. Ne yapılmalı?

Ben yasaklara oldum olası karşıyım. Yasağın kışkırtıcı yanı çok daha güçlüdür. Yasakladığımız bir şeye yönelir insan. Ben de öyleyim. “Şunu yapma!” dedikleri zaman inadına yapmak isterim. Benim gibi düşünen bir yığın insan var. Az önceki İngilizce konusunu kurcalamakta da yarar var! Çocuklara İngilizce öğretmeye çalışıyoruz. Evet, çocuğun İngilizce bilmesi bu dijital ortamda şart. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama Türkçeyi önemsiz kılarak öğrenmek doğru değil. “İngilizce çok önemli, İngilizce öğrenmemiz lazım” dersek çocuk “Türkçe önemli değil” diye algılayacak. İşte bu tarihsel bir yanılgıdır. Türkçe önemlidir. Türkçe çok önemlidir!

Üstelik şu an anaokullarının bile pazarlama çalışmalarına yabancı dili koymayan yok!

“Anadiliniz İngilizce” diye reklamlar gördüm ben. Hayır! Anadilimiz İngilizce olamaz. Türkçenin içine doğmuş bir çocuğun anadili İngilizce olmaz. Olmasın! Çünkü çocuk o dil ile biçimlenecek ve zihni, düşünce yapısı da o dile göre şekillenecek. Dolayısıyla eğer anadilini iyi bilmezse, İngilizce bilgisi de yarım yamalak olur. Kaldı ki, kendine güvenmek İngilizceyi çok iyi bilmekle de mümkün değildir. Eğer bir insan “Ben dilimi doğru dürüst konuşuyorum dilimde anlatamadığım hiçbir şey yok” diyebiliyorsa özgüveni yüksektir. Ama kendi dilini bilmiyorsa, bocalıyorsa, yarım yamalak İngilizcesiyle hiçbir şeyi olmaz! Yabancı dilde eğitim de bir başka sorun. Her ülkenin eğitim dili kendi dilidir. Bizde neden pek çok okulda İngilizcedir, anlamak mümkün değil!

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Çocuklara doğru düşünmeyi nasıl öğreteceğiz peki?

Onlara öncelikle kitap ile ulaşmayı denemeliyiz. Çünkü sanıldığının tersine çocuklar iyi kitap okuyor. Yetişkinler okumuyor. Ve çocuğun yaşı büyüdükçe okuma alışkanlığı azalıyor. İlkokulda okuyorlar, ortaokulda azalıyor, lisede kitap okumayı ‘çocuk işi’ gibi görmeye başlıyorlar ve üniversitede ise “Mezun olunca okurum” deyip ertelemeler başlıyor. Belki kitap okumanın eksikliğini en fazla üniversitede hissediyorlar. Yetişmemiş olduklarını fark ediyorlar. Bizim anne ve babalar olarak üzerimize düşen çok önemli görevler var. Bir kere kesinlikle kültür işini sadece okula bırakmayacağız. “Çocuğum kitap okumuyor” diye yakınmayacağız, önce biz okuyacağız ki çocuğumuz da görecek ve okuyacak! Çocuğumuzla ilgileneceğiz. Sohbet edeceğiz. Sorunlarını gidereceğiz. Birlikte karar vereceğiz. Yasaklar koymak yerine, ne yaptığını bilmesini sağlayacağız. Karşılıklı güven ilişkisi geliştireceğiz. En önemlisi de köklerimizi iyi öğreteceğiz. Kökünü bilen, geleceğe sağlam bakar.

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

ÇOCUKLAR ERGENLİKTE NEDEN HIRÇINLAŞIR?

HADİ ANNE GİDELİM

TÜYAP Kitap Fuarı’nda buluşalım

Yarın saat 11.00’de Doğan Egmont Yayınları’nda çocuk kitaplarımı imzalayacağım. Saat 14.30'da ise Kınalıada Salonu'nda Ayrıntı Yayınları'nın düzenlediği "Çocukların dili büyüklerin dili" adlı söyleşimiz var. Herkesi bekleriz.

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Bir varmış bir cazmış

Çocuklar önce caz şarkıları dinleyecek, sonra da kil ve oyun hamurlarıyla birbirinden güzel heykeller yapacak ve doğaçlama öyküler oluşturacaklar.

Yer: İstanbul-Akbank Sanat
Tarih: Bugün
Saat: 15.00
Fiyat: 25 TL
Tel: (0212) 252 35 00

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Karikatür atölyesi

Bu atölyede çocuklar temel karikatür bilgilerini ve çizim tekniklerini öğrenecek ve kendi karikatürlerini çizecek.

Yer: İstanbul-Akasya AVM
Tarih: Bugün/Yarın
Saat: 14.00
Fiyat: Ücretsiz
Tel: (0216) 504 37 98

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

LEGO’larla oyunlar

LEGO parçalarıyla oyun oynamak isteyen çocuklar hem LEGO parçalarından kendi oyuncaklarını yapacak hem de dev LEGO’larla fotoğraf çektirecek.

Yer: İstanbul-Zorlu Center
Tarih: Bugün/Yarın
Saat: 12.00
Fiyat: Ücretsiz
Tel: (0850) 222 6776

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Bremen mızıkacıları sahnede

Oyun, sahiplerini kendilerine kötü davrandığı için evden kaçan bir eşek, bir köpek, bir kedi ve bir horozun Bremen'e gidip orada müzisyenlik yapma düşlerini anlatıyor.

Yer: Tekirdağ-Çorlu M.Ş. Esendal Sahnesi
Tarih: Yarın
Saat: 15.00
Fiyat: 18 TL
Tel: (0282) 684 76 87

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Nasreddin Hoca renkler ülkesinde

Nasreddin Hoca’nın eğlenceli masallarının da yer aldığı oyunda çocuklar renklerin hayatımız için neden önemli olduğunu öğrenecek.

Yer: Ankara-Antares Sanat Merkezi
Tarih: Bugün
Saat: 15.30
Fiyat: 15.00
Tel: (0312) 322 13 16

Çocuğunuza ‘farklı olanı sevmeyi’ öğretin

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Evde geçen tatile ‘tatil’ denir mi?

Uzaktan eğitim sürecinin ilk yarıyıl tatili başladı. Dijital eğitim gören çocuklar karnelerini aldı. Tatilden önce evdelerdi, tatilde de çoğunluk evde. Evde kalan çocukların bu zamanı ‘tatil’ gibi algılamaları için neler yapılmalı, karne konusunda onlarla nasıl konuşulmalı? Uzmanlardan öneriler...

Çocuklar okul zamanında da evdelerdi, tatilde de evde olacaklar. Peki, bu süreci iyi bir şekilde geçirmek için neler yapmak gerekiyor?

Ufkun Dikmen (Uzman Psikolog): Aylardır çoğunlukla evde zaman geçiren çocukların en büyük ihtiyaçlarından biri hareket etmek. Bu nedenle onlara enerjilerini atabilecekleri alanlar açmak, evde hareket etme imkânlarını geliştirmek hayati önemde. Gün içinde dans etmek, zıplamak, takla atmak, sandalyeler minderlerle parkurlar yapıp birlikte oynamak, yastık savaşı yapmak, el ele tutuşup dönmek, deve-cüce oynamak gibi hareket içeren oyunlara mutlaka zaman ayrılmalı. Bunlara ek olarak gün içinde bir sanatsal aktivite, bir ev işini birlikte yapmak, biraz kitap zamanı planlamak ve çocuğun seçeceği herhangi bir oyunu birlikte oynamak destekleyici olacaktır. Tüm günün saat saat planını yapmak yerine, genel bir programı çocukla birlikte hazırlamak kâfi. Fırsat buldukça da önlem alarak dışarı çıkmak, yürüyüş yapmak çok önemli. 

Dr. Gülden Dönmez (Eğitim Bilimci): Çocukların kaliteli zaman geçirmeye çok ihtiyacı var. Kaygısız bir şekilde, bolca oyun ve eğlenceyle geçirebilecekleri her an çok değerli. Bu sebeple her ebeveynin kendi çocuğunun özelliklerini de bilerek hareket etmesi, onların ihtiyacını anlaması ve onları “Derslerinden geri kalacaksın, çalış; ödev yap, kitap oku” gibi zorlayıcı cümlelerle sıkmaması gerekiyor. 

Çocuklar ilk kez 'pandemi zamanında' karne alacaklar. Böyle bir ortamda karnenin anlamı nedir? 

Dr. Fırat Hamidi (Çocuk ve Ergen Psikiyatrı): Maalesef ki bu yarıyıl döneminde karne almak daha önceki zamanlara göre daha buruk ve daha az heyecan verici olacak. Böyle bir ortamda karnenin anlamı, ev içinde uzaktan eğitimlere katılma çabası olmalıdır. Karnedeki notların düşük ya da yüksek olmasına takılmadan, gerekirse çocuğun zorlandığı ders notları düşük de gelse onları göz ardı ederek, dediğim gibi tüm bu süreçteki çabaları bizim onları takdir etmemiz için yeterli olmalıdır.

Dr. Gülden Dönmez: Karne, bir eğitim döneminin artı ve eksilerinin değerlendirilmesidir. Uzaktan eğitim süreci, çocukları notla değerlendirmek için hiç de doğru bir yaklaşım olmadığını öğretti bize. Önemli olan çocuğun çabasıydı. Aileler bunu görmeli. Eğer çocuk bu süreçte elinden geleni yaptıysa, her gün uzaktan eğitime katılıp, tüm çabasıyla süreci iyi değerlendirmeye çalıştıysa, notlara bakmaksızın çocuğu tebrik etmek gerekir. Notları yüksek gelen çocukları tebrik etmek, düşük gelenleri yargılamaktan kaçınmak çok çok önemli. 

Peki, notları yüksek veya düşük gelen çocuklarla konuşurken hangi cümleleri kurmak iyi olur?

Yazının Devamını Oku

Mutlu olmak için evinizde ‘nezaket kültürü’ geliştirin

Anne-babalar çocuklarının güvenli bir ortamda yetişmesini istiyor, ancak unutmayalım ki hiç kimse toplumdan bağımsız yaşayamaz. Daha uygar ve uyumlu bir yaşam için karşılıklı anlayış şart... Uzmanlar “Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için yapabileceğimiz en iyi şey evimizde bir nezaket kültürü geliştirmek” diyor. Peki ama nasıl?

NEZAKET NEDİR?

Prof. Dr. Aynur Bütün Ayhan (Ankara Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü): Bir yaşama kültürüdür. Çocukluktan itibaren kazanılır ve yaşam boyu sürmesi arzulanır. Nezaket aslında bir tür empati/halden anlama biçimidir. Birine ‘merhaba’ demek, otobüste yer vermek, sıraya girmek veya gülümsemektir. Daha iyi ve uygar bir dünyada yaşamanın yolu evde bir ‘nezaket kültürü’ geliştirmekten geçiyor. Bunu sağlamanın yolu da örnek olmak! Çocuklara nezaketli olmanın altın kurallarını öğretmek ve bu kuralları içselleştirmek gerekiyor. Ebeveynler, çocuklarının iyiliğin ne anlama geldiğini anlamasını sağlamalı. Çocuklara nezaket kurallarını öğretirken, neden böyle davranılması gerektiği de vurgulanmalı. 

EVDE GÖRDÜĞÜ NAZİK DAVRANIŞLAR DIŞARIDA NE İŞİNE YARACAK?

Banu Savu (Çocuklar için görgü, nezaket ve doğru davranış kitapları yazarı): Evinde nezaket kültürüne önem verilen çocuk, iyi ve nazik olmayı kural olarak görmez. Onu içselleştirir. Kurallar çocuklara sıkıcı gelebilir. Onlara davranışlarla örnek olmak gerekir. Evde gördüğü iyi ve nazik davranışları toplum içinde uygulayan çocuk, insan ilişkilerinde ve iletişimde başarılı olur. İletişimi iyi olan çocuğa hem akademik hem de sosyal anlamda her kapı kolaylıkla açılır.

ÇOCUKLARA ÖRNEK OLMAMIZ GEREKEN TEMEL KURALLAR

◊ “Lütfen, teşekkür ederim, özür dilerim, yardım edebilir miyim?” gibi cümleleri her gün kullanın. Eğer çocuk ailesinin birbirlerine ve diğer insanlara karşı nazik davrandığını gözlemlerse o da benzer davranışları sergiler. 

◊ Onlara, gündelik yaşantı deneyimlerinden yararlanarak nezaketi anlatın. Örneğin arkadaşı elindeki yiyeceği düşürdüğünde ona kendi yiyeceğinden uzatan çocuğunuza “Arkadaşına kendi yiyeceğini vermen harika bir davranıştı” deyin.

◊ Onunla başkalarının duygularını fark etmelerini sağlayacak sembolik oyunlar oynayın. Oyunda “Bebeğin düştü ve dizini çok acıttı. Sence şimdi ne yapmalıyız?” gibi sorular sorabilirsiniz. Çocuğunuz büyüdükçe daha gerçekçi durumlar üzerinde konuşabilirsiniz. Örneğin “Tekerlekli sandalyede otobüse binmek ne kadar zor olmalı!” gibi.

Yazının Devamını Oku

İçerik kaliteli bile olsa ekran süresinde denge önemli

Pandemi süresince çocuklarla ilgili en temel kaygılardan biri ‘ekran süresi’ oldu. Ebeveynlere göre çocuk, ekranı ders çalışmak için kullandığında sorun yok ama oyun oynadığında hemen tartışma başlıyor. Uzmanlarsa “Yararlı diye çocuğunuzun sabaha kadar ekran karşısında ders çalışmasını da isteyemezsiniz” diyor.

Türkiye’de ekran süresi hâlâ ciddi bir tartışma konusu. Ekran süresinden korkmalı mıyız?Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Selçuk Özdemir: Türkiye gibi özgün düşünce, bilim ve teknoloji üretiminde verimlilik sorunu yaşayan ülkeler günümüz ekonomik ve sosyal yapısının her bileşenine sirayet eden dijital teknolojilerin yarattığı dönüşümü şaşkınlık, panik ve korku içerisinde izlerken, bu teknolojileri ortaya çıkarma kapasitesi yüksek toplumlar olabilecek dönüşümleri önceden başladıkları tartışmalarla tahmin ediyor ve çözümler üretebiliyorlar. Bu tür önden yapılan tartışmaların sıfır noktasını ise felsefe, sosyoloji ve psikoloji alanları oluşturuyor. Dönüşümün farkında olan ülkelerin özellikle son 10 yıldır eğitim alanında yoğun şekilde düşünce üretip, tartışıp ve Ar-Ge yatırımları yaparak en iyiyi bulmaya çalıştığı dönemde, ülkemiz eğitimcileri ve anne-babalar, ne yazık ki teknoloji olarak sadece mobil cihazlara ve onların olumsuz yönlerine odaklandılar. Hâlbuki hayallerimizi ete-kemiğe büründürmenin en ucuz, en kolay ve en zengin fırsatlarını sunan bilgisayar ve türevi cihazların okullarda yapamadıklarımızı gerçekleştirebileceğimiz ‘bu dönemin üretim teknolojileri’ olduğunu anlamamız gerekir. Akıllı telefon, tablet, PC gibi cihazları bilinçsiz kullanımımız yüzünden çocuklarımızın düşmanı gibi algılamak yerine mümkün olduğunca kaliteli, çeşitliliğe sahip, yaş gruplarına ve ilgi alanlarına uygun ‘multimedya öğrenme içerikleri’ geliştirmek gerekir.

Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yavuz Samur: Yıllardır, ekran süresinden ziyade çocukların ekranda ne yaptığının daha önemli olduğunu vurguluyorum. Eğer çocuğunuz ekran karşısında "En uzağa giden uçak nasıl yapılır?" videosu izliyorsa, bu bir ‘ekran tüketimidir’, ancak aynı anda önünde kağıtlarla bir yandan o uçağı yapmaya çalışıyorsa, bu da ‘üretimdir!’ Dolayısıyla ‘üretim için tüketimi’ ve bunun önemini her zaman dile getiriyorum. Ancak bu, "Çocuğum ekran karşısında akşama kadar uçak yapsın!" demek de değildir. Çocuklar kodlama, çeşitli deneyler vb. ‘üretim için tüketim’ etkinlikleri yapsınlar evet ama sürekli olarak ekran karşısında etkinlikler yapmak veya her fırsatta ekran karşısında etkinlikler yapmak istemek de doğru değildir. Her zaman denge olmalıdır. Çocuğunuz ne kadar ‘ekranlı etkinlik’ yapıyorsa bir o kadar da ‘ekransız etkinlik’ yapmalıdır. Aksi halde, uzun vadede, hep ekran karşısında etkinlik yapmaya alışkın çocuklarla karşılaşabiliriz. Dolayısıyla sürekli ekrandan mutlu olmaya çalışan bir nesil istemiyorsak, yaklaşımımızı şu şekilde değiştirmeliyiz, ekranda geçirdiği süreden bağımsız olarak, ekranda hangi kaliteli etkinliği yaptığına ve ekransız da ne kadar kaliteli etkinlik yaptığına bakmalıyız.

Ne tür içerikler gerekiyor?Prof. Dr. Selçuk Özdemir: Öğretmenlerin yüz yüze anlatmakta zorlandıkları ve artık tüm dünyada ağır eleştiri altında olan klasik okul eğitimi kazanımlarını istediğiniz en renkli dijital içerikler haline getirin çocukların bunları kullanmalarını sağlamamız çok zor. Mobil cihazlarda kullanılması için tavsiye ettiğim içerikler: Çocuğun kendi sorularını sormasını sağlayacak sorgulama içine gireceği, ardından kendi sorduğu sorunun cevabını merakla ve sabırla aramaya başlayacağı, düşündüğü cevabı deneme-yanılma yöntemi ve hatalarından öğrenerek bulacağı içeriklerdir. Eğitim uzmanları olarak bizler 150 yıldır yaptığımız hatayı bir kenara bırakıp, çocuklara kendi bulduğumuz soruların mutlak doğru cevaplarını ezberlettiğimiz eğitim içerikleri geliştirmeyi unutup, bugün dünyanın ‘21. Yüzyıl Sosyal ve Duygusal Becerileri’ olarak adlandırdığı ama özünde aslında binlerce yıllık insanlık tarihinin ‘kadim becerileri’ olan sabrı, sorgulamayı, merak etmeyi ve hata yapmaktan korkmadan inisiyatif kullanmalarını sağlayacak yepyeni eğitsel yaklaşımlar geliştirmeliyiz.

Anne-babalar, çocuklara "Ders çalış" derken ekran başından kalkmalarını istemiyor, ama çocuk oyun oynarken "Yeter artık kalk!" deniyor. Bu yaklaşım doğru mu?Doç. Dr. Yavuz Samur: Eğitim ile ilgili geçen süre, ekran süresinden sayılmıyor, burada bağlılık ve bağımlılık arasındaki fark ön plana çıkıyor. Yani çocuğun oyun oynadığı, sosyal medyada takıldığı, çizgi film ve video sitelerine baktığı süreler ‘keyfi ekran süresi’ olarak devreye giriyor ve evet bunun bir sınırı olmalı. Bu sınır da günlük şeker tüketiminiz gibidir. Fazlası fazladır, sınırsız olmamalıdır. Bu yüzden ebeveynlerin "Yeter artık, kalk artık, çok oldu!" demelerinde bir sakınca yok, aksine "Dışsal durdurucular!” özellikle bağımlılığa daha yatkın olduğumuz bu dönemde çocuklar için gereklidir. Yani aslında içerik de tek başına yeterli değildir. Örneğin çocuğumuza "Sabaha kadar ders çalış!" gibi bir cümle de söyleyemeyiz. Bu da adil değil. Yani içerik çok kaliteli bile olsa dengeyi sağlamak önemlidir.

#EVDEKAL ETKİNLİĞİ

Yazının Devamını Oku

Kendileri küçük, hedefleri büyük

Pek çoğumuz ocak ayının ilk günlerinde kendine hedefler koyar, bununla ilgili kararlar alır, listeler hazırlar... Çocukların neyi eksik? Uzmanlardan onlar için yeni yıl kararı olabilecek öneriler istedik.

Gözde Erdoğan-Pedagog

1. ‘Hayal defteri’: Bir ‘hayal defteri’ edinip buna yapmak istediklerini yazsın. Böylece hem hayallerini kayda geçirmiş olacak hem de onları başarmanın yollarını aramaya başlayacaktır.

2. Masal saati uygulaması: Pandemi günleri de masallardaki gibi… Nasıl ki masallarda kötüyü görmeden iyiye eremiyoruz, pandemide de en kötüsünü gördük! Eğer dersler çıkarırsak iyiye erebiliriz. Evde masal saati uygulaması başlatabilirsiniz. Her gün birbirinize bir masal anlatın. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Her Güne Bir Masal’ kitabından faydalanabilirsiniz.

Dr. Bahar Eriş-Eğitimbilimci

3. Cep telefonu sınırlaması: Çocuklar zamanlarının çoğunu harcadıkları cep telefonlarına 2020’de daha da bağlandılar. Bu nedenle bu konuyla ilgili kararlar almak gerekiyor. Örneğin, “Ders çalışırken telefonumu yan odada tutacağım” veya “Yatmadan bir saat önce ekranla ilişkimi sona erdireceğim” gibi.

4. Kitap okuma alışkanlığı: Yeni yılda düzenli kitap okuma kararını vermek onun için büyük bir adım olacaktır. Her gün kitap okusun. Sayfa sayısının önemi yok. Önemli olan bunu düzenli bir alışkanlık haline getirmek.

Özge Selçuk Bozkurt-Çocuk gelişimi uzmanı

5. Her gün beş yeni kelime:

Yazının Devamını Oku

Saflığı kötülemek kötülüğe övgüdür

Bir insan saf ve iyi niyetli olduğu için alaya alınıyorsa, bencil olmak özendiriliyorsa, kötülük her şeyden hızlı örgütleniyorsa, orada çok ciddi sorunlar var demektir.

Son zamanlarda bazı cümleleri sıkça duyar oldum. İyi niyetinden dolayı küçümsenip “Yazııık, bu da amma saf!” diye iyiliğin, temizliğin alaya alındığı; “Bu kadar da saf olma!” diye saflığın kötülendiği cümleler bunlar…

Sürekli uyarı cümleleriyle karşılaşıyoruz: “Uyanık ol!”, “Akıllı ol!”, “Kendini ezdirme!”, “Saf olma!” Liste uzayıp gidiyor. Böylesine çok uyarının olduğu bir yerde insan kendini güvende hissedebilir mi?

Öte yandan çocukların iyi ve güvende olmasını istiyoruz, ama güvenlikten anladığımız yalnızca korunaklı mekânlar… Çünkü güvenin olmadığı bir yerde korunaklı mekânlara ihtiyaç artar! Oysaki gerçek ihtiyacımız yine insan kalbidir. Hem iyi insanlarla karşılaşmak isteyip hem de insanların saflığını temizliğini alaya aldığımızda, orada bir güven ortamı oluşturmamız olanaklı değildir.

Saflığı kötülemek, kötülüğe övgüdür! İyi bir dünyada yaşamak için iyi niyetli insanlara ihtiyacımız var. Bir kişi iyilikle karşılaştığında, bunu ‘enayilik’ olarak görüyorsa, kendi kalbini açığa çıkarmış olur aslında.

Bu nedenle iyiliği övmek, kötülüğü yermek gerekir. Çünkü kötülüğü düşüncelerimizle beslediğimizde, kötülükle karşılaşma ihtimâlimiz artar. Oysaki iyi bir dünyada yaşamak herkesin (yeni yıl) dileği değil mi?

İşte sosyal medyayı kasıp kavuran cümlelerden biri daha: “Canım kendim!” veya “Canım ben!”

Evet, elbette herkes kendini sevsin, evrendeki varlığına teşekkür etsin ama kimseyi yok saymadan…

Eskilerin güzel bir sözü vardır, “Ağzından çıkanı kulağın duysun!” derler. Biz ağzımızdan çıkan sözcüklere dikkat etmiyoruz. Kendimizi sevmeyi bile başkalarını sevmek için koşul sayar olduk.

Yazının Devamını Oku

Benim hâlâ umudum var

Şarkıyı hatırladınız mı? Mazhar Alanson’un unutulmaz şarkısı “Benim hâlâ umudum var” her şeye rağmen umut etmeyi hatırlatıyor bize… Bir 2020 şarkısı olarak dinlemeye ne dersiniz?

“Güzel günler bizi bekler, eyvallah dersin olur biter

Bıraksam kendimi şöyle oh ne rahat

Bu da geçer gülüm yaşamana bak

Alınacak dersler var sorulacak sorular

Bu da geçer gülüm bizden bu kadar”

2020 yirmi bir felâketler yılıydı, kabul ediyorum, ama benim hâlâ umudum var. Üstelik sadece benim değil, hepimizin umudu olmalı. Peki, ama acaba 2020 bizden neler götürdü, 2021’den neler bekliyoruz? Kurumsal koç ve yazar Şirin Yelmen Oktar’a kulak verelim:

“2020 bizden özgürlüğümüzü, kucaklamayı, sarılmayı, sosyal etkileşimi, iş ve okul hayatının mahremiyetini götürdü. 2021'den sağlık, umut, kapsayıcılık bekliyoruz. Ailecek mekân ve zaman esnekliğinin iş ve okul sistemlerine uyarlanmasını, sağlıklı iletişim kurarak birbirimizi kucaklamayı, birbirimizin yaşına ve yaşadıklarına saygı göstererek anlamaya çalışmayı, sağlıklı yaşamı hayatımızın bir parçası haline getirmeyi bekliyoruz. Ancak 2021’de bazı kararlar almak gerek. Örneğin ailece “Zor zamanlarda nasıl bir aile ortamı yaratmalıyız?” sorusunu konuşup, zor zamanlarla ilgili karar alma şeklimizi belirleyebiliriz. Birlikte “Yaratılan sınırlar ve esneklik hakkında konuşulan bir aile sistemine geçmek için nasıl bir ilişki kurmalıyız?” hakkında düşünüp bu konuda karar alabiliriz. “2021’de neye odaklanmalıyız?” sorusunun yanıtını bulup, o alana odaklanıp, o alanı geliştirebiliriz. Sağlıklı yaşam tarzını hayata geçirmek için ailecek sağlıklı yemekler yapabilir ve bu tarz faaliyetleri gelenekselleştirebiliriz.”

Yazının Devamını Oku

Hep tebessümle anacakları, hiç unutmayacakları bir gece yaşatın...

Pandemi yüzünden neredeyse bütün yılı evde geçirdik. Belki yılbaşında sevdiklerimizle bir araya geliriz diye umuyorduk ama maalesef o da mümkün görünmüyor. Ailece evdeyiz. Ama bu sıkılacağımız anlamına gelmiyor elbette! Çocuklu ailelere evde yılbaşı için öneriler...

Evi süsleyin

Çocuklar ev süslemelerini çok sever. Gün boyunca balonlar, süsler ve hediyeliklerle evi rengârenk bir parti mekânına dönüştürün.

Hediyeleri paketleyin

Beraber hediye hazırlamak hem eğlenceli hem de çok eğitici. Aldığınız hediyeleri renkli kâğıtlarla süsleyin, üstlerine notlar yazın... Çocuklar bayılacak bu işe.

Yeni yıl kartı gönderin

Kartpostal kültürünü yeniden canlandırmanın tam zamanı. Siz de çocuklarınızla birlikte kendi el emeği göz nuru kartlarınızı hazırlayıp uzaktaki sevdiklerinize yollayabilirsiniz.

Yemeği beraber yapın

Yazının Devamını Oku

Potansiyel, oyunla ortaya çıkar

Anne-babaların çoğu çocuklarına aşırı müdahaleci ve korumacı davranıyor; onları yönlendirme ihtiyacı duyuyor. Böyle olunca çocuk kendi potansiyelini nasıl keşfedecek? Eğitimbilimci Dr. Bahar Eriş yeni çıkan kitabı ‘Senin Yolun Hangisi?’nde “Onlara kaya gibi sağlam, su gibi akışkan, bambu gibi esnek olmayı öğretin” diyor.

Bu kitabı yazma fikri nereden çıktı?

Her insan, hayatındaki anlam arayışı için karakterine, kabiliyetine, kalbine uygun bir kariyer için uğraş vermesi gerekiyor. Sadece kariyer de değil mesele. Bence içinde yaşadığımız çağa hâkim görünen anlam boşluğunu aşmanın yolu içimizdeki potansiyeli keşfetmek, keşfettikten sonra inşa etmek, böylece dışımızdaki dünyaya katkı sağlamaktan geçiyor.

Kitapta kendini geliştirmenin 5 katmanından söz ediyoruz, nedir bunlar?

İnsanın potansiyelini gerçekleştirmesi hiçbir formüle sığmaz, ancak elimizdeki verilerden yola çıkarak bir anlam ve fayda üretmemiz gerekir. Kendini gerçekleştirmenin katmanları da burada ortaya çıkıyor:

İlk katman doğal eğilimlerimiz. Doğal eğilimlerimizi erken yaşta keşfetmek bir avantaj. Profesyonel anlamda belli kritik pencereleri kapanmadan yakalamak önemli olabilir. Amaç anlamlı bir hayat sürdürmekse, çoğu zaman bu kapı hayat boyu kapanmaz.

İkinci katman içsel ve sürdürülebilir motivasyon. Sürdürülebilir mutluluk ve başarı, sabah yataktan heyecanla uyanmakla yakından ilişkili. İşini aşkla yapmak çok değerli.

Üçüncü katman

Yazının Devamını Oku

Sanat eğitimi sadece internetten olur mu?

Koronavirüs tedbirleri kapsamında yeniden uzaktan eğitime geçtik. Sanat eğitimi alan öğrenciler için durum epey zor. Eğitimciler ve veliler çocukların geri kalacağından endişeli, bilim insanlarıysa biraz daha dişimizi sıkmamızı söylüyor. Pandemi süreci öğrenciler için oldukça zorlu geçiyor. Hele de sanat öğrencileri için... Çünkü sanat, uzaktan eğitime uyarlanması en zor branşlardan biri. Bu alanda eğitim veren kurslar yeni kısıtlamalar kapsamında yeniden kapatıldı. Artan vaka sayıları nedeniyle önlem almak kaçınılmaz olsa da sanat eğitimcileri bir ara formül bulunabileceğini düşünüyor. Tan Sağtürk: “Küçük öğrenci gruplarıyla zaman zaman uzaktan uygulamayı da kullanan bir sistem kurarak kurs programlarının devamlılığını sağlamak mümkün.”



‘ÜLKENİN SANAT EĞİTİMİ ONARILAMAYACAK KADAR HASAR ALABİLİR’

Tan Sağtürk (Balet, dans eğitmeni): Sanat okullarının yarısından çoğu pandemi yüzünden ayakta kalmakta zorlanıyor. Çünkü sanat eğitimi veren kurumlar, örgün eğitim veren kurumlar gibi devamlılığı kolay olmayan kurumlardır. Sürdürülebilirliğini sağlamak büyük fedakârlıklar gerektirir. Pandemi, sanat eğitimi veren özel eğitim kurumlarını etkilediği gibi sanat eğitimi veren çok sayıda sanatçı ve sanat eğitimcisinin de olumsuz etkiledi. Geçen yıl 14 Mart'ta uygulanan karantina döneminden itibaren kurslar ayakta durma mücadelesine 7 ay boyunca devam ettiler. Özellikle şimdi destekler son derece önemli yoksa ülkenin sanat eğitimi onarılamayacak kadar hasar almış olacak aynı zamanda toparlanmak uzun yılları alacak.

Sanat kursları ülkenin gelecek sanatçılarını bulur, hazırlar ve profesyonel sanatçı olabilmeleri için konservatuarlara teslim eder. Yani bu kurslar, konservatuvara altyapı oluşturur. Konservatuvarda ve bir kurs programında, eğitim almaya başlamış her sanat öğrencisi geçirdiği disiplinli, zorlu ve keyifli süreç boyunca edindikleri becerileri hayatlarının her alanında kullanabilirler. Yani hem ülkemizin gelecek sanatçılarının oluşmasında hem de profesyonel sanatçı olmayacak ve başka mesleklerle uğraşacak öğrencilerimiz için kurs programları hayati önem taşıyor. Geçirdiğimiz 7 zorlu ay boyunca Millî Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nın hijyen kılavuzu ve algoritmalarını uyguladık. Her okul, biliyorum ki gelen sağlık yönergelerine azami dikkat ediyor ve ötesinde önlemler almaya çalışıyorlar.  Bugün pandeminin artışıyla birlikte, küçük ve kontrollü öğrenci gruplarıyla çalışıp zaman zaman uzaktan uygulamayı kullanan bir sistemle kurs programlarının devamlılığını sağlamak mümkün olabilir. Sadece haftada bir saat katılım sağlayacak öğrencilerle gerekli tedbirlerin denetlenerek sanat eğitim kurumlarının yaşamlarını sürdürebilmesini sağlanabileceğini düşünüyorum. Sanat okulları ve kurslar geçtiğimiz 7 ay boyunca tüm hijyen kurallarına dikkat ettiler. Bu süreçten sonra da küçük ve kontrollü öğrenci gruplarıyla yüz yüze ve uzaktan eğitimi birlikte yürütebilirler.

Ben geçtiğimiz hafta bu konuları ele almak için

Yazının Devamını Oku

Kitap okumak özgürleştirir

Hepimiz çocuklarımızın kitap okumasını istiyoruz. Ancak onların kitap okumayı sevmesi için ne kadar doğru davranıyoruz? Çocuklar için yazdığı gezi kitaplarından sonra bu kez bir ‘kitap okuma’ öyküsüyle minik okurlarıyla buluşan Özge A. Lokmanhekim, kitap okumanın insanı özgürleştirdiğini söylüyor.

Böyle bir kitap fikri nasıl oluştu?

Teknolojinin hayatımızdaki yerinin artmasıyla daha az kitap okur olduk. Ancak araştırmalar, okuyarak öğrenmenin izleyerek öğrenmekten daha kalıcı olduğunu gösteriyor. Okumak kelime dağarcığını genişletmekle kalmıyor, çocukların empati kurma ve iletişim becerilerini de geliştiriyor ve kendilerini daha iyi ifade ediyorlar.  Çocuklara okumanın da oynadıkları oyunlar kadar eğlenceli olduğunu anlatmak istedim.

Alt mesajda ‘Kitap özgürlüktür’ fikri var...

Kitaplar bizi zamandan ve mekândan bağımsız kılar. Okumanın kendilerini ne kadar özgürleştirdiğini anlayan çocuklar zaten birer kitap kurdu oluveriyor.  

Kitap okumak bir baskı unsuru mu?Biz yetişkinler istediğimiz gibi kitap okuyabiliyorken, çocuklar için durum pek böyle değil. Biz onların okuma hakkını “Git odana kitabını oku” diyerek sınırlandırıyor, istedikleri kitabı okuma haklarını ellerinden alıyor ve kitapla aralarına mesafe koyuyoruz. Çocuklarımızın kendi çocukluğumuzda okuduğumuz kitapları okumasını istiyoruz. Fantastik kitaplara, çizgi romanlara ya da yaramazlık yapan çocukların olduğu kitaplara sıcak bakmıyoruz. Çocuk edebiyatı, adını okur kitlesinden alsa da okurla yazar arasında hep bir ebeveyn ya da öğretmen var. Bu otosansürü aşabilirse yazar, çocukla buluşabiliyor. Bu kitabın ebeveynlerin de bakış açısını değiştirerek, çocuklara okuma özgürlüğü kazandırması en büyük isteğim.

Küçük okurların haklarından söz ediyorsun. Nedir bunlar? Kitabın sonunda, hikâyede anlattığım Selin ve Alin’in -ve elbette ailelerinin- kitaplarla ve okumayla ilişkilerinden yola çıkarak ‘Küçük okurların hakları’ diye bir liste hazırladık. Örneğin, çocukların istediği kitabı okuyabileceği, yarıda bırakabileceği, sevdiği bir kitabı tekrar tekrar okuyabileceği gibi haklar... Çocukların, okumayı öğrenmiş olsalar da hâlâ bizlerin kendilerine kitap okumasını, birlikte vakit geçirmeyi isteme hakkıysa benim en önemsediğim haklardan biri.

Ben Bir Kitap Kurduyum, 

Yazının Devamını Oku

Kitap okumak ne ceza ne ödüldür

Çocuklara ara tatil için verilen ödevler içinde kitap okuma da var. Hatta dersleri yeterince iyi olmayanlara bu, bir ceza olarak bile veriliyor. Bunda bir yanlışlık yok mu? Çocuğumuzun kitap okuması için onu yüreklendirebiliriz? Uzmanlara sorduk.

Çocuklara okuma ödevi verilmesi doğru mu?

Klinik psikolog ve oyun terapisti Börte Özdemir: Çocukların başarılı olmaları için bilgiyi tekrar etmeleri, düzenli bir çalışma sistemi oturtmaları önemlidir. Ödevler de bu sistemi destekler. Ancak kitap okumak, yazı yazmak gibi çocuğun tüm hayatına yayılması beklenen hobiler bir zorunluluk olmadan, çocukların kendi motivasyonlarıyla ateşlenmesi gereken davranışlardır. Eğer kitap okumak sadece ödevle bağdaştırılırsa keyif vermemeye başlar.

Uzman psikolog Ayben Ertem: Ödev ‘öcü’ gibi görülse de çocukların öğrenmelerini pekiştirir, bu nedenle de faydalıdır. Burada önemli olan çocuğa ödevin anlamının açıklanması ve onu bıkkınlık düzeyine getirmemesidir. Zorla “Her gün üç saat okuyacaksın” demek hem gerçekçi değildir hem de çocuğu kitaptan soğutur. Ama günlük bir programı olursa okumak ödev gibi gelmez. Hatta ebeveyni de çocuğa katılabilir. Kitap hakkında sohbet etmek, zorunluluğu ortadan kaldırır, keyif vermeye başlar.

YAPTIRIM, MERAKI KISITLAR

Kitap okumamanın cezası olur mu?

Börte Özdemir: Kitap okumanın çocuklar açısından bir görev ya da sorumluluk olması çocuğun bu davranışı sadece belirli koşullar altında gerçekleştirmesine sebep olur. Ceza sistemleri çocuklara bu koşulların ne olacağı hakkında bilgi verir, davranışın kendi gelişimlerine olan katkısı hakkında herhangi bir şey öğretmez. Kitap okumak kişiyi düşünmeye, sevdiği ve sevmediği alanları belirlemeye, hayal kurmaya, okudukları hakkındaki hislerini anlamaya, yani iç dünyasıyla temasa yönlendirir. Dışarıdan gelen bir yaptırım okuma davranışı sırasındaki bu merakı ve öğrenmeyi kısıtlayacaktır.

Ayben Ertem: “Eğer oyun oynamak istiyorsan önce kitabını oku!” gibi cümleler de kurmamak gerekiyor. Bunlar çocuğu okumaktan soğutur, tüm hayatı boyunca okumak karşısına bir barikat olarak çıkar.

Peki kitap okuması için bir ödül verilebilir mi?

Yazının Devamını Oku

Çocuğunuza kendi masalınızı nasıl anlatırsınız?

Geleneksel masalları anlatmaktan sıkılan anne babalar kendi masallarını oluşturma telaşına girdi. Peki, ama siz kendi masalınızı nasıl yaratırsınız? Uzmanlara sorduk.

“Modern masallar hem yaratıcı hem gündelik hayattaki bazı sorunları ele almalı”

Judith Liberman (Masal anlatıcısı): Eskiden köylere giden halı satıcıları olurdu, köylülere “Siz bu eski püskü kilimlerden sıkılmadınız mı? Bize verin onları, biz size yeni halılardan veririz hem modern hem antibakteriyel!” diyerek eski kilimleri toplayıp onları şehirde antika diye satarlardı. Benim evimde hem modern halı hem geleneksel kilim var. Çocuklarımıza anlattığımız hikâyeler için de öyle olması gerektiğine inanırım; yeri gelince modern, yeri gelince geleneksel bir masal paylaşmak önemli. Geleneksel masalların kadim bir kültürle birlikle, çok derin bir bilgeliği de taşıdığına inanıyorum, onlardan vazgeçmek söz konusu değil bence. Ama uydurduğumuz modern masallar hem yaratıcı hem de gündelik hayattaki bazı sorunları ele alabildiği için bir çocuğa anlatılmalı.

Çocuğuna sıfırdan oluşturduğu bir masal anlatmak isteyen bir ebeveynin neye ihtiyacı var?

Judith Liberman (Masal anlatıcısı): Bence ilk önce temel bir masal iskeleti. Başlamak için bir karakter ve bir mekâna ihtiyacınız var, o kadar, her şey onunla başlar. Bir varmış bir yokmuş... Ormanda yaşayan bir peri ya da sınıfta sobanın arkasında yaşayan bir fare... Olasılıklar sonsuz, bırakın çocuğunuz seçsin. Sonra, bu karakterin, yaşadığı yerde, günlük bir yaşantısı olur, her gün belli şeyler yapar. Onları anlatma zamanı geldi... “Her gün fare... Heyecanla matematik dersini beklerdi, çünkü en sevdiği konuydu...” Genellikle en az üç ayrı alışkanlık anlatmanızı tavsiye ederim. Sonra, hazır bir giriş yaptınız, şimdi masalınızın dengesini bozmanız lazım, masal ancak bir şey ters gittiğinde başlar. Örnek: “Ta ki bir gün, hocanın matematik kitabı kayboluncaya kadar... Kitap kaybolunca, hoca dersi iptal etmiş...”  Şimdi rutini bozduğumuza göre karakter yola çıkabilecek. Macera ya köye bir yabancı geldiğinde ya da köyden biri yola çıkınca başlar. Yolda bizim kahramanımız, arayışı içinde çeşitli varlıklarla karşılaşır. Kimi ona yardım eder, kimi onu oyalar veya kandırır. En az üç ayrı kişi ile karşılaşmasını hayal edin. Her karşılaşma, eğlenceli bir karakter yaratma ve komik diyalog katmak için bir fırsat. Sonunda, kahraman aradığı çözüme ulaşır! Çözüme ulaşır ama masal bitmez; masal sınav gibi değil, sorun çözülünce bitmez. Önce kahramanın evine dönmesi lazım, bu başladığı nokta veya yeni yaşayacağı yer olabilir... Ve sonra orada bir fark yaratması lazım, macerasının bir mirası olsun diye. Bu çemberi tamamlayınca, masal biter. Bu yolu takip ederek sonsuz hikâye oluşturabilirsiniz. Zaten anlata anlata çocuğunuza masal anlatmayı de öğretmiş olursunuz. O nedenle belli bir zamandan sonra, siz değil hep onlar anlatırlar.

“Masalınıza ritmik bir tekerlemeyle başlayın”

Koray Avcı Çakman (Yazar-drama eğitmeni): Masalı halı dokumaya benzetebiliriz. Başlangıçta elimizde bir halı tezgâhı, renk renk iplikler ve ortaya çıkmasını istediğimiz bir desen vardır. Attığımız her bir ilmek motifi, motifler de deseni oluşturacaktır. Buna göre hangi renk ipliği nerede kullanacağımızı biliriz. Masallar da motiflerden oluşur. Masalın başındaki bir ögeyi bazen ortasında da görür “Bu, bu yüzden varmış,” deriz. Pamuk Prenses masalında sihirli ayna söylemeseydi, üvey anne Pamuk Prenses’in yaşadığını nereden bilecekti, değil mi? Masalları oluştururken sözcük ve konu seçimimiz çocuklarımızın yaş grubuna uygun olmalıdır. Masala ritmik bir tekerleme ile başlamak her zaman çocukların ilgisini çeker. Giriş tekerlemesi hayal dünyasının kapılarını aralar. Çocuklara adeta, “Seni alıp evvel zamana, ta Kaf Dağı’nın ardına götüreceğim,” der. Masalı ana hatları ile zihnimizde belirlersek işimiz kolaylaşır. Betimlemeler, ikilemelerle anlatı ilerler. Tabii ki her masalın bir, bazen de birden çok kahramanı vardır. Tılsımlı bir nesneye sahip olan biri mi? Şaşkın bir karakter mi? Yedi başlı bir ejder mi? Anlatırken işleri karıştırıp düğümleyelim ki çocukları heyecanlandıralım, meraklandıralım. Kafalarında soru işaretleri oluşsun. Masallar hayal gücümüzün özgürlük alanıdır. Kurgumuzda olağanüstü nesneleri kullanabilir, olmaz denileni oldurtabiliriz. Kahramanın başına neler gelecek? Neler olacak? İşler nasıl karışacak? Masalın sonuç kısmında sorunlar çözülsün, karmaşa sona ersin. Masalı nasıl düğümlediysek öyle açalım sözcük sözcük. Sıra geldi masalın bitiş tekerlemesine.  Gökten düşen üç elma çocukları dalıp gittikleri, sözcük sözcük adımladıkları düş âleminden gerçek dünyaya döndürmemizi sağlar. Düşlerin sonsuz, sınırsız olduğu bu dünyada her şey, herkes masalımızın konusu olabilir. Yeter ki sonunda iyiler ersin muradına.

Yazının Devamını Oku

Galata'nın hafızası konservatuvar olacak

Cenevizliler tarafından inşa edilen ve büyük İstanbul yangınından sonra 1700’lü yıllarda Fransız Sefarethanesi olarak yeniden inşa edilen Saint Pierre Han, Bahçeşehir Üniversitesi Konservatuvarı’nın binası oluyor. Yaklaşık 10 yıldır devam eden restorasyonda farklı dönemlere ait duvar resimleri, mozaikler ortaya çıkıyor. Bina duvarları kazındıkça ortaya çıkan Bandırma Vapuru da görülmesi gereken duvar resimlerinden biri. Binanın tarihi ve konservatuvar yapılanmasıyla ilgili Bahçeşehir Okulları Konservatuvar Müdürü Bülent Sezgin, Dış İlişkiler Koordinatörü Ömer Vatanartıran ve konservatuvarın ilk öğrencilerinden Efe Can Karakaya ile konuştuk.

Ömer Vatanartıran, Bülent Sezgin ve Efe Can Karakaya

St. Pierre Han'ın konservatuvara dönüşmesi nasıl oldu?

Ömer Vatanartıran (Dış İlişkiler Proje Koordinatörü – Diksiyon Eğitmeni): Saint Pierre Han, Cenevizlilerin inşa ettiği bir bina. Sırtını, Venediklilerden kalma bin yıllık duvarlara dayamış durumda. İstanbul’da çıkan yangınlardan birinde bina yıkılmış, 1700’lü yıllarda ise Fransızlar, Fransız Sefarethanesi olarak baştan inşa etmişler. Zaman içinde pek çok kez el değiştirmiş. Uzun yıllar Fransız tüccarlarına ve onların bankacılık işlerine merkezlik yapan Saint Pierre Hanı, 1863'te Osmanlı Bankası'nın kuruluş yeri olmuş. Bu nedenle binanın cephesinde ve içinde bazı değişiklikler yapılmış. Normalde iki katlı olan binaya üçüncü kat da bu dönemde ilave edilmiş. Osmanlı Bankası'nın hanı terk etmesinden sonra buradaki mekânlar, büro olarak kullanılmış. Ticaret yıllıklarındaki bilgilere göre 19. yüzyılda İstanbul Barosu ve İtalyan Ticaret Odası da bu binadaydı. Uzun zamandan beri tarihi değeriyle hiç örtüşmeyecek şekilde bazı atölye ve imalathanelere ev sahipliği yapan Saint Pierre Hanı, bugün Bahçeşehir Okulları’nın restorasyon sürecinde. Bir kültürel miras olarak gördüğümüz bu yapı, birçok sanatsal ve kültürel faaliyete ev sahipliği yapabilecek nitelikte. Bu nedenle de biz burayı konservatuvar olarak değerlendiriyoruz şimdi.

Bahçeşehir Üniversitesi Dış İlişkiler Proje Koordinatörü ve Diksiyon Eğitmeni Ömer Vatanartıran

Restorasyon sonrasında bizi neler bekliyor peki?

Ömer Vatanartıran:

Yazının Devamını Oku

Şiddetin normalleştirilmesi çocukken başlıyor

Televizyon programlarından gazetelerin üçüncü sayfalarına kadar sıradanlaştırılan ‘şiddet’ haberlerinin kaynağı aileyi gösteriyor. Psikolog Prof. Dr. Yıldız Dilek Ertürk ve Doç. Dr. Seher Cesur Kılıçaslan’a “Şiddet eğilimi olmayan erkeğin nasıl yetiştirileceğini sorduk. Uzmanlara göre ‘şiddet’ cinsiyetle bağlantılı ve öğrenilen bir şey. Eğer şiddet bir sorun çözme yöntemi olarak görülürse ve ailede normalleşirse, çocuk da büyüyünce şiddet eğilimli oluyor.

“Şiddetin normalleştirilmesi ailede başlar”Psikolog Prof. Dr. Yıldız Dilek Ertürk: Şiddetin normalleştirilmesi ailede başlar. Şiddet öğrenilen bir davranıştır ve çocuk gördüğünü yapar. Bu nedenle anne babanın “Şunu yap, bunu yap” demesinden ziyade rol model olması gerekiyor. Eşlerin birbirine karşı konuşma tarzları, hitapları, küslükleri, barışmaları her şey rol modeldir. Ayrıca anne babanın, neyin şiddet olduğunu bilmesi de çok önemli. Sadece fiziksel veya sözlü şiddet yok, psikolojik şiddet de var. Burada annenin etkisi özellikle önemlidir. Babadan şiddet gören anne aynı şiddeti çocuğa gösterir, çocuk şiddet davranışını normal görür. “Kocamdır döver de sever de” anlayışı çocukların şiddeti öğrenmesinin baş gerekçesidir. Çünkü aileden gelen bir normalleştirme vardır. Aynı zamanda şiddetin çocuklardaki dürtüsel bir boyutunun da olduğunu biliyoruz. Örneğin, çocukta beklenmeyen bir vurma davranışı, bağırma, öfkelenme vb. bir durumda da psikiyatrik destek alınması gerekir. Oyuncak seçimi de çok önemli. Çocukları şiddete yönelten silah, savaş aleti vb. oyuncaklarla oynamamalı. Çünkü oyuncak öğreticidir. Ekran da çok önemli. Şiddet içerikli yayınlardan çocuklar uzak tutulmalı. Çocuğunun şiddete yönelmeyen bir birey olmasını isteyen aile empatik ve duyarlı çocuk yetiştirmeli.

“Şiddetle cinsiyetin bir bağlantısı var”Doç. Dr. Seher Cesur Kılıçaslan: Şiddetin ne yazık ki cinsiyetle bir bağlantısı var. Bu bağlantıda erkek, şiddet uygulaması, kadın ise şiddetin uygulanması beklenendir. Atasözlerimizde erkeklerin kadına şiddet uygulamasının öğütlendiğini görüyoruz: “Kadının sırtından sopayı karnından sıpayı (bebeği) eksik etme.” Kızlar eğitilirken dövülmelidir: “Kızını dövmeyen dizini döver.” Ayrıca erkek çocuklarının şiddete eğilim geliştirmesinde de iki önemli sebep var. İlki toplumda şiddetin bir erkeklik göstergesi olarak algılanması, diğeri ise şiddet kullanımının bir sorun çözme yöntemi olarak benimsenmesi. Öncelikle bu fikrin ortadan kaldırılması gerekiyor. Çocuk evinde, sosyal hayatında, medyada yetişkinlerin sorunlarını şiddet kullanarak çözdüklerini görüyor. Böylece şiddetin bir sorun çözme aracı olduğu yanılgısına kapılıyor. Doğal olarak, kendisi de sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi deniyor. Erkek çocuklarımıza hayata başladıkları andan itibaren erkeklik ile şiddet kullanımının bağdaşmadığını gösterirsek, onlara sorunlarını akıl yoluyla çözmeyi öğretirsek büyüdüklerinde daha uygar bireyler olacaklardır.

Yazının Devamını Oku

Güzel masal uydurmanın ve anlatmanın 10 altın kuralı

Günümüzün anne-babaları bazı klasik masalları beğenmiyor ya da hep aynı şeyleri anlatmak istemiyor. Bir yandan da gündelik hayattaki bazı sorunları aktarabilmek için kendi masallarını ‘uydurma’ peşindeler. Uzmanlara kendi eğlenceli ve etkileyici masalımızı nasıl yaratabileceğimizi sorduk, 10 maddelik bir plan çıktı.

TEMEL İSKELETİ OLUŞTURMAK GEREKİYOR
Masal anlatıcısı Judith Liberman

1) Geleneksel masalların kadim bir kültürle birlikle, çok derin bir bilgeliği de taşıdığına inanıyorum, onlardan vazgeçmek söz konusu değil bence. Ama kendi uydurduğumuz modern masallar da çocuklara anlatılabilir. Yaratıcı olmak ve gündelik hayattaki bazı sorunları ele almak önemli...

2) Bir masal oluşturabilmek için önce temel bir masal iskeleti gerekiyor. Başlamak için bir karakter ve bir mekâna ihtiyacınız var, o kadar. Her şey onunla başlar. Bir varmış bir yokmuş... Ormanda yaşayan bir peri ya da sınıfta sobanın arkasında yaşayan bir fare... Olasılıklar sonsuz, bırakın çocuğunuz seçsin.

3) Sonra bu karakterin, yaşadığı yerde, günlük bir yaşantısı olur, her gün belli şeyler yapar. Onları anlatma zamanı geldi... “Fare her gün... Heyecanla matematik dersini beklerdi, çünkü en sevdiği konuydu...” Genellikle en az üç ayrı alışkanlık anlatmanızı tavsiye ederim.

4) Masal ancak bir şey ters gittiğinde başlar. Örnek: “Ta ki bir gün, öğretmenin matematik kitabı kayboluncaya kadar... Kitap kaybolunca hoca dersi iptal etmiş...”

Yazının Devamını Oku

Kâğıtların heba olmasına dayanamadı öğrencileriyle atölye kurdu

MEB’de öğretmen olan Nebahat Kavak yıllar önce başladığı geri dönüşüm projesiyle artık kâğıtlardan defterler, zarflar, mektup kâğıtları üretiyor.

Öğrencilerine eskiyi değerlendirmeyi, yok etmek yerine üretmeyi öğretiyor. Yaptığı kâğıtları da @medeniyet_hamuru hesabından Instagram’da paylaşıyor.

Kâğıtları değerlendirmeye nasıl başladınız?

Özellikle okullarda her gün yüzlerce kâğıt harcanıyor, fotokopiler boşa gidiyor, çöpler kâğıt atıklarla doluyordu. Kâğıtları boşa harcamak istemiyordum ve öğrencilerimle bir araya gelerek kâğıtları dönüştürmek için bir çalışma gerçekleştirmeye karar verdik. Yalova Lisesi’nde koridorlara ‘kâğıt atık kutuları’ koyduk. Herkes atık kâğıtları orada topladı. Sonra öğrencilerimle birlikte Yalova’daki İbrahim Müteferrika Kâğıt Müzesi’ne gittik ve orada Kâğıt Ustası Aytekin Vural’dan kâğıt yapmayı öğrendik. Böylece okulumuzda bir geri dönüşüm atölyesi kurduk. O günden bu yana atık kâğıtları dönüştürüp yeniden kullanılır hâle getiriyoruz.

Peki, kâğıt üretirken hangi malzemeleri kullanıyorsunuz?

Plâstik tekne, eleme işlemi için üzerine sineklik gerilmiş bir çerçeve (elek), boş çerçeve, pamuklu bez, çırpıcı, mandal, ip, sünger, iki adet kalın keçe, rondo, atık kâğıt ve mısır nişastası…

Biz kendi kâğıtlarımızı nasıl yapacağız peki?

İşe atık kâğıtları biriktirerek başlayın. Biriken atık kâğıtları küçük küçük kırpın ve bir kovanın içine yarısı su, yarısı kâğıt olacak şekilde koyun. 24 saat boyunca bekleyin. Suda kalan kağıtları rondodan geçirin ve pamuksu bir kıvam alana kadar karıştırın.  Plastik tekneye 20 litre su koyun ve eleği bu temiz suya bir defa batırıp çıkarın. Teknenin yanına iki adet kalın keçe serin üzerine de pamuk bir bez yayın. Elde ettiğiniz hamurdan dört avuç alın ve tekneye koyun. Çırpıcıyla iyice karıştırın. Öte yandan üzerine tel gerdiğimiz çerçevenin (elek) üzerine, boş olan çerçeveyi koyarak yanlardan sıkıca tutun. Eleği suya daldırıp süzün, üstteki çerçeveyi çıkartın. Beze ters olarak yatırın, süngerle tersinden suyunu alın. Bezle bir kenarından bastırın ve eleği yavaşça kaldırın. Beze yapışan kâğıdı bezle birlikte gergin şekilde asın ve kurumaya bırakın. Ardından bir kâğıt daha yapmak için bir avuç hamuru tekneye atın ve aynı işlemleri tekrarlayın. Her kâğıt yapımından önce tekneyi çırpıcı ile karıştırmayı unutmayın. Kâğıdın sağlam olması için hamurun içine veya tekneye yarım su bardağı mısır nişastası koyun. Kâğıtlar kuruduktan sonra onları yavaşça bezden ayırın, yeni bir bez koyup buharlı ütüyle ütüleyin.

Uygulama yaparken nelere dikkat etmeliyiz peki?

Yazının Devamını Oku

Oyuncak bebekle oynamak çok faydalı

Global oyuncak bebek markası Barbie’nin öncülüğünde dünyada ilk kez nörobilim teknikleri kullanılarak “Oyuncak bebekle oynamanın faydaları” araştırıldı. Mattel Türkiye tarafından Türkiye proje sözcüsü olarak konumlandırılan Klinik Psikolog ve Oyun Terapisti İrem Polat’la araştırmayı ve oyuncak bebeklerle ilgili merak edilenleri konuştuk.

“Oyuncak bebekle oynamanın faydaları” nasıl bir araştırma?

Global oyuncak bebek markası Barbie’nin öncülüğünde, Cardiff Üniversitesi’nden Dr. Sarah Gerson’un baş araştırmacı olduğu ve aynı üniversiteden kıdemli araştırmacıların katıldığı “Oyuncak Bebekle Oynamanın Faydaları” üzerine bir çalışma gerçekleştirildi. Yapılan bu araştırma oyuncak bebekle oynamanın çocuklar üzerindeki etkisinin araştırılması amacıyla nörobilimin kullanıldığı ilk bilimsel çalışma niteliğinde.

Peki araştırma nasıl yapıldı?

Çalışmanın öncesinde bir literatür taraması yapıldı. Ardından birincil araştırma olan Fonksiyonel Kızılötesine Yakın Spektroskopi Testi (fNIRS) yaklaşık 6 ay sürdü ve 2019 yılı boyunca aileler de çalışmaya dahil edildi. 4-8 yaş arası 42 çocuk (20 erkek ve 22 kız) ile gerçekleştirilen çalışmada veriler 33 çocuktan eksiksiz olarak toplandı. Testler, kontrollü bir test odasında serbest hareket etmeye olanak tanıyan ve kafaya takılan başlıklardan meydana gelen son teknoloji ürünü ‘fNIRS’ ekipmanı ile yapıldı. Her farklı oyun türüne ilişkin beyin aktivitesinin ayrı bir şekilde yakalanabilmesi için çocukların oyunları farklı kısımlara ayrıldı. Kendi başına oyuncak bebeklerle oynama, başka bir kişiyle oyuncak bebeklerle oynama, kendi başına tablet oyunuyla oynama ve başka bir kişiyle tablet oyunuyla oynama. Burada sözünü ettiğimiz ‘başka bir kişi’ araştırma görevlisiydi. Kullanılan oyuncak bebekler arasında ise çeşitli Barbie oyun setleri, Barbie’nin mesleklerine ait oyun grubunda bulunan kariyer oyun setleri, Barbie’nin Rüya Evi Oyun Seti ve Barbie’nin sevimli hayvan dostlarının olduğu bir oyun seti vardı. Deneyimde tutarlılık sağlanması için setler her çocuk teste başlamadan önce başlangıçtaki yerlerine konuldu.

Bu araştırma neyi kanıtladı?
Çocuk gelişimi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen Psikolog Piaget’in dönüm noktası niteliğindeki bilişsel gelişim kuramını yayımlamasından bu yana, hayali oyunun etkilerinin çocukların sosyal becerileri ve yaratıcılığı açısından olumlu olduğu düşünüldü, ancak hiçbir zaman beyin düzeyinde bilimsel anlamda kanıtlanmadı. Bu çalışma, çocuk gelişim biliminin duayeni olarak kabul edilen Jean Piaget’in oyun oynamanın sosyallik olduğu konusundaki bazı temel teorilerinin, önceden belirlenmiş bir hikâye olmadan oyuncak bebeklerle oynama esnasında beynin nasıl aktifleştiğini ortaya koyan ilk çalışmadır.

Nörobilime göre oyuncak bebekle oynamanın faydaları nelerdir peki?

Yazının Devamını Oku

Deprem korkusu yaşayan çocuğun duygularını anlayın

İzmir depreminden sonra yayımlanan görüntüler ve yetişkinlerin telaşlı konuşmaları çocukları çok korkuttu. Peki deprem hakkında çocuklarla nasıl konuşmalı, onların sorularını nasıl yanıtlamalıyız? Uzmanlar anlattı.

ONLARA DEPREMİ NASIL ANLATACAĞIZ?

Uzman klinik psikolog Esra Ezmeci: Depremin doğal bir olay olduğu, yerin altında büyük kayaların olduğu, bu kayaların bazen sıkışıp birbirini ittirdiği, bunun sonucunda yeryüzünde sarsıntılar olduğu anlatılabilir.

Uzman klinik psikolog Büşra Tarçalır: Depremi deneyimlemiş bir çocukla teoride depremi öğrenen bir çocuğa anlattığımız bilgi farklılaşır. Deneyim işin içine duyguları da dahil eder. Çocuğun depreme dair korkusunu, sevdiklerini kaybetme endişesini gözeterek anlatmak önemli.

SORULARINI, YAŞLARINA UYGUN OLARAK NASIL YANITLAMALI?

Esra Ezmeci: Okulöncesi çocukların algısını yetişkinlerin tepkileri etkiler. Bu yüzden yetişkinlerin soğukkanlı davranması çok önemli. Yaştan bağımsız tüm çocuklara, depreme karşı hazırlıklı olunabileceği ve güvenliği sağlama yollarının olduğu anlatılmalı.

Büşra Tarçalır: Çocuk kaç yaşında olursa olsun, söylemlerimiz gerçekçi olmalı ama umudu da kapsamalı. “Biz her zaman senin yanında olmaya ve seni korumaya çalışacağız” gibi cümleler hem gerçekçi hem de umut vericidir.

KORKTUYSA, ONU NASIL SAKİNLEŞTİRMEK GEREK?

Büşra Tarçalır

Yazının Devamını Oku

Nasıl daha iyi oluruz?

Değiştiren Adımlar Derneği’nin son yıllarda yaptığı çalışmalar oldukça dikkat çekici. Renkli Kampüs eğitimleriyle, toplumun farklı kesimlerinden birçok genci bir araya getiriyor, çeşitli alanlarda başarı sağlamış iş insanlarıyla, aydınlarla, eğitimcilerle buluşturuyor, çeşitli atölyeler düzenliyorlar.

Dernek çalışmalarıyla sosyal hayata ve eğitim gören gençlere katkı sağlayan Pınar Gökpınar, Ali Bakan ve Hale Yıldız’la hem derneği hem de uygar bir dünyada yaşamak için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

Öncelikle sizi tanıyalım…

Pınar Gökpınar: Değiştiren Adımlar Derneği’nin kurucularındanım. Üniversite dönemimde AIESEC Genel Merkez yönetim kurulu üyeliğiyle başlayan 2012 yılından beri de önce Renkli Kampüs programı ve sonrasında derneğimizin kuruluşuyla devam bir sivil toplum hayatım var. Her bireyin kendi hayatında birer sorumlu lider olduğuna ve kendi çevresinde değişim başlatacak adımları atacağına olan inançla ve enerjiyle çalışıyorum. 30 yıldır profesyonel iş hayatının içindeyim. Evliyim, biri lisede bir üniversitede okuyan iki oğlum var, pandemi dönemiyle birlikte evden çalışarak İstanbul ve Kocaköy, Ayvacık'taki iki evimiz arasında gidip geliyorum.

Ali Bakan: Değiştiren Adımlar Derneği’nin kurumsal iletişim sorumlusu olarak çalışıyorum. 7 yıl önce spikerlik yaptığım dönemde derneğimizin kurucularından Pınar Gökpınar ve İdil Ander’i haber bültenimde ağırlamıştım ve yaptıkları işlere hayran olmuştum. O gün bugündür bu ailenin bir parçasıyım. İş hayatıma ise uluslararası bir enerji şirketinde devam ediyorum. Toplumsal sorunlara her zaman duyarlı biri olmuşumdur. Daha iyi bir Türkiye’nin ve dünyanın geleceği için her alanda çalışmaya devam ediyorum.

Hale Yıldız: Bugün her ne kadar Değiştiren Adımlar Derneği yönetim kurulunun bir üyesi olsam da Renkli Kampüs’ün ilk mezunları arasındayım. Burada edindiğim kazanımlarla üç arkadaş olarak ‘Erişilebilir Her Şey’ adında bir Sosyal Girişim Platformu kurduk. Aynı zamanda engellenen bireylerin istihdamı için geliştirmiş olduğum projenin de başındayım. Tam bir deniz aşığı olmam sebebiyle, 2008 yılında geçirdiğim trafik kazasının ardından yüzmeyi bırakmadım, İBB Spor’da lisanslı engelli yüzücü kimliğimle 5 kez Türkiye birinciliği kazandım. 5 yılı aşkın bir zamandır da kurumsal bir firmada işe alım danışmanlığı yapıyorum. Bununla birlikte girişimcilik ruhuyla kurduğum ve hobi bahçeciliği adına satışa sunduğumuz bir e-ticaret markamız bulunmaktadır.

Yazının Devamını Oku