GeriÖmür Kurt Cin Ali’nin müzesi açıldı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Cin Ali’nin müzesi açıldı

Eğitim tarihimize damgasını vuran ‘Cin Ali’ kitapları, 7’den 70’e herkesin hafızasında önemli yere sahip. Karakterin yaratıcısı Rasim Kaygusuz’un kızları, bir hayali gerçekleştirip Cin Ali Vakfı’nı kurdu. Ardından da müzesini... Nevin ve Nesrin Kaygusuz ile hem Cin Ali’yi hem de müzeyi konuştuk.

Cin Ali karakteri nasıl ortaya çıkmıştı?

Babamız, öğretmen Rasim Kaygusuz, Köy Enstitüsü çıkışlı aydın bir öğretmen olarak toplumun sorunlarına çözüm önerileri arayan bir insandı. Çocukların okumasını ve yazmasını kolaylaştırmak için ‘oyunla okuma yöntemi’ni geliştirdi. ‘Cin Ali’ kitapları da böyle ortaya çıktı.

Cin Ali’nin müzesi açıldı
Vakfı kurmaya nasıl karar verdiniz peki?

Cin Ali 1968’den beri sadece bir karakter değil, aynı zamanda kuşaklar arasındaki bağ. Herkesin bu kitaplara sahip çıkması ve elinden geleni yapmak istediğini söylemesi bizi vakıf kurma fikrine itti. Çünkü Cin Ali artık sadece Rasim Kaygusuz’un değil onu okuyan herkesin... Kitap fuarlarında her yaştan ziyaretçi, eski bir dostu görmenin mutluluğuyla standa geliyor.

Müze fikri nasıl ortaya çıktı?

‘Cin Ali’yi kimin yazdığı biliniyor ama hikâyesi bilinmiyor. Acaba neden kitapların adını ‘Cin Ali’ koymuş? Bu sorular bitmiyordu. Biz de müze kurup bu soruların yanıtını orada vermeyi düşündük. Müzenin kurulmasının amacı çağdaş eğitimle ilgili çalışmaları desteklemek.

Cin Ali’nin müzesi açıldı
Müzede neler var?

Müzeyi ziyaret edenler her köşede Cin Ali ve karakterin yaratıcısı Rasim Kaygusuz’un hikâyesiyle karşılaşıyor. Bir bölümde okul ve tahta sıralarla o döneme ait eşyalar, diğer bir bölümde oyunla öğrenme yöntemlerini gösteren araç-gereçler, Cin Ali filmleri, dönemin Ankara’sı, Cin Ali eşyaları ve daha pek çok eser var.

Cin Ali’nin müzesi açıldı
Nesrin ve Nevin Kaygusuz

KARNEYİ ÖDÜLLENDİRMEMEK İÇİN 5 SEBEP

Çocuklar dün karne aldı. Peki, karneyi ödüllendirmek veya cezalandırmak doğru mu? Prof. Dr. Arzu Yükselen açıklıyor:

- Çocuğun karnesini ödüllendirirseniz, ödül vermeyi bıraktığınızda o da çalışmayı bırakır.
- Okul çocuğun görevidir. Ödül veya ceza vermek yerine sorumluluğunu hatırlatın.
- “Karnen neden kötü?” demek yerine “Şu derslerine biraz daha çalışmalısın” deyin.
- Başarılıysa onu tebrik etmekten çekinmeyin ama başarısız olduysa yermeyin!
- Karne sonucuna değil, çalışma azmine ve isteğine odaklanın.

SINAV SONUÇLARI BAŞARI ÖLÇÜTÜ MÜDÜR?

Çocukların sınavlarda aldıkları notlarla okulda başarılı olup olmadıkları ölçülüyor. Peki, bu doğru mu? Hürriyet Gazetesi aile-çocuk yazarı Ömür Kurt soruyor, Pedagog Prof. Dr. Norma Razon yanıtlıyor…

X

Ona ‘sakar’ demeyin

Çocuklar küçük kazalar yaptığında aileleri bunu ‘sakarlık’ olarak görüyor, “Seni sakar seni”, “Ah benim sakar çocuğum” diyerek kimi zaman alaya alıyor, kimi zaman kızıyorlar. Oysa çocuğa ‘sakar’ demek, onun kendini beceriksiz ve değersiz hissetmesine sebep oluyor. Bakın uzmanlar ne diyor?

Çocukların kazayla bir şeyleri kırıp dökmesi, çoğu zaman ‘sakarlık’ olarak nitelendiriliyor. Buna sakarlık denir mi?

Uzman psikolog Dr. Serap Duygulu: Bebeklikten ilk çocukluk evresine geçişte ve sonrasında ergenlikten erişkinliğe geçişte beden büyümesi genellikle orantısız olur. Elleri, kolları, ayakları, bacakları vücudun diğer bölgelerine göre daha hızlı uzadığından çocuklar el-göz koordinasyonunu sağlamakta zorluk çekebilirler; eşyaları ellerinden düşürebilirler veya çevredeki eşyalara, dolap köşelerine çarpabilirler. Bu tip sakarlıklar üzerinde çok durulmamalıdır. Dikkat edilmesi gereken, bir göz bozukluğu, işitme
ya da nörolojik bir sorunu olup olmadığıdır.

Uzman klinik psikolog Börte Özdemir: Çocuklar genellikle yaşlarını takip eden gelişim evrelerine göre çeşitli beceriler kazanırlar. Öte yandan beceri kazanımı için önemli olan diğer bir nokta deneyimdir. Beden gelişimi yaşına uygun olan bir çocuğun bu becerileri deneyerek otomatik olarak kazanması beklenir. Ancak her beceri gibi uzmanlaşma sürecinde de bazı aksilikler olacaktır. Belirli beceriler, örneğin bir bardağı devirmemek, düz yolda sendelememek ya da bir nesneye çarpmamak gibi öğrenildikten sonra otomatikleşen beceriler için çocukların zihin ve bedenlerinin uyumlu çalışması gerekir.  

Ailelerin çocuklarına “Sakar çocuğum, gene mi sakarlık yaptın” gibi sözler söylemesi nelere sebep olur?

Dr. Serap Duygulu: Ebeveynlerin bu yöndeki sürekli eleştirileri bir süre sonra çocukta yetersiz ve beceriksiz olduğuna dair bazı olumsuz algıların yerleşmesine
yol açabilir.

Sürekli sakarlığıyla eleştirilmek çocuğun geleceğini nasıl etkiler?

Yazının Devamını Oku

Koronavirüsle ‘oyun’ olur mu?

Bir yanda COVID-19 önlemleri, öte yanda çocukların sınırsız oyun isteği... Uzmanlar “Maske-mesafe-hijyen” diyor, 1.5 yıldır arkadaşlarından uzak kalan çocuklarsa oyuna doymak istiyor ama COVID-19 gölgesinde nasıl ve hangi oyunları oynayacaklar?

Pandemi sürecinde ‘oyun’ kavramı değişti mi?

Prof. Dr. Belma Tuğrul (İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi): Çocukların oyuna olan ilgisi ve gereksinimi her zaman, her koşulda devam eder. Ancak COVID-19 koşullarıyla oyun içerikleri, materyalleri, mekânları ve oyun arkadaşları değişti. Oyun içeriklerinde ve kullandıkları sözel ifadelerde virüs, mikrop, doktor, karantina, hastalık, ölüm, aşı, maske, temizlik, yasaklar, kurallar gibi yansıtıcı tepkiler verdikleri dikkati çekiyor. Çocuklar olup bitenin farkında; oyunlar aracılığıyla içlerini dökerek kendilerine bir çıkış yolu buluyorlar. Risklere duyarlılığı yüksek olan bu grubun kendini koruma ve iyileştirmeyle ilgili çok güçlü bir yatkınlığı vardır, bunun yolu da yine oyundur. Oyun, çocukların zor zamanlarda yaralarının sarılmasına eşlik eden, olumsuzluklardan daha az etkilenmelerinde onları bir kalkan gibi koruyan en güvenli alandır. Yani oyun çocukların refahı, iyi olma halidir.

Çocuklar oyun oynarken her şeyi unuturlar, onlara kendilerini korumaları gerektiğini nasıl anlatacağız?

İrem Polat (Klinik psikolog): Çocuklara bir şey öğretmenin en ideal yolu da oyun. Çocukların didaktik, nasihate dayalı, tepeden inme, zorlama konuları içselleştirmesi çok güç. Öte yandan eğlenerek öğrendikleri, amacını kavradıkları şeyleri hayata geçirme ihtimalleri çok yüksek. Çocuklara kendilerini korumayı öğretmenin en önemli adımlarından biri onlara yeterince iyi bir model olmak. Sonra da onları korkutmadan önlemleri anlatmak... Çocukların fikirlerini almak da çok etkili olur. “Sence COVID-19’a elveda demek için neler yapabiliriz” gibi sorularla çocukların çözüme katkıda bulunmalarına alan yaratabiliriz. Etkin ve katılımcı bir konumda olmak işbirliği ihtimalini arttıracaktır. Öte yandan bazı kuralları zaman zaman unutmak çok doğal. Böyle zamanlarda onları rencide etmemek mühim. Belki eğlenceli bir hatırlatma kelimesi belirlenebilir. ‘Pelerin’ dendiğinde maskesini geri takması gibi...

Risksiz oyun önerileriniz var mı?

Prof. Dr. Belma Tuğrul: Kime göre riskli oyun? Genellikle bu konuda aileler, öğretmenler ve çocuklar aynı fikirde değil. Yetişkinlerin ‘koruyuculuk’ eğilimi nedeniyle çocukların koşması, çamurla oynaması, yükseğe tırmanması, makasla kesmesi gibi birçok şey riskli bulunabilir. Oysaki oyunun en önemli kazanımları arasında çocukların risklerle baş etmesi, kendini koruması, ortama uyum sağlaması, alışılmamış durumlara karşı tolerans göstermesi, dayanıklılık, düşüncede ve eylemde esneklik gibi becerilerin gelişmesine katkı sağlaması var. Bu durum COVID-19 nedeniyle çocukların birlikte oyun oynama gereksiniminden dolayı ortaya çıkan riskler için de geçerli. Oyun çocuklar arasında çok güçlü bir bağ inşa edilmesine neden olur. Fiziksel olarak temas edilmeden oynanan oyunlar bile çocuklar arasında muhteşem bir temas fırsatı demektir. Bu nedenle çocuklar eğer bir arada oynuyorlarsa mutlaka birbirleriyle temas halindedirler. Oyunsuz, arkadaşsız, etkileşimsiz, paylaşımsız kalmak çok daha büyük risktir.

İrem Polat:

Yazının Devamını Oku

Çocukların yaratıcılığı nasıl güçlenir?

“Zıplayan bir ayakkabın olsaydı ne yapardın”, “Uçan bir şemsiyen olsaydı onunla nereye gitmek isterdin”... Uzmanlar, çocuklara bunlar gibi açık uçlu sorular sormanın, onların yaratıcılığını beslemek için çok önemli olduğunu söylüyor.

Çocukların yaratıcılığını güçlendirmek için hangi sözcükleri kullanmamalıyız?

Ezgi Katı (Psikolojik danışman): Yaratıcılık, çocuğun özgürlük alanıyla ve kendine olan inancıyla doğru orantılı. 2 yaş sonrası, çocuğun anneden ayrıldığı, özerkliğini keşfetmeye çalıştığı, fiziksel olarak da bakım vereninden öteye gitmeye çalıştığı dönem. Bu dönemde başlayan özerklik desteği ve bunu denemesine fırsat vermek, yaratıcılığın temel taşlarını inşa eder. Özellikle “Dur, sen yapamazsın”, “Bırak onu, bir şey olur”, “Girme oraya”, “Gitme, beni bekle” gibi cümleler çocuğun sınırlarını daraltır, üretmeye dair potansiyelini engeller.

Göksu Telmaç (Uzman klinik psikolog): Çocukların yaratıcılığını güçlendirmek için onları özgür ve özgün düşünme konusunda cesaretlendirmeliyiz. Dilimize yerleşmiş “Saçma, ayıp, yasak” gibi kelimelerden, “Sana ne derler, insanlar ne düşünür, hiç öyle hayal olur mu” gibi geri bildirimlerden kaçınmak gerek.

Yaratıcı çocuklarda gözlenen davranışlar neler?

Göksu Telmaç: Yaratıcı zihinler detayları, içerikleri, olasılıkları da çok iyi ele alırlar. Böylece hem güçlü bir farkındalık hem de icat becerileri gelişir. Yaratıcı yönü güçlü çocuklar sıklıkla çok düşünür, sorar ve konuşurlar. Küçük bir şişeyi atmak yerine ondan bir şey tasarlayabilir ya da durmadan sorular sorarak detayları kavramaya çalışabilirler. Tasarıma, sanata ya da teknolojiye güçlü eğilimler gösterebilirler. Anne-babalar çocuğa hayal gücünü harekete geçirecek ortam ve uyaranlar sunmalı. Bir diğer fırsatsa ‘sıkılmak’tır. Çocuklar sıkıldıklarında onlara anında seçenek ve uyaran sunmak yerine bu sıkılmayı yönetmesini sağlamalıyız.

Ezgi Katı: Bu çocuklar hem kendisinin hem de çevresinin ihtiyaçlarını fark edebilen, empatik düşünebilen çocuklar olur ki bu da sosyal ilişkilerini daha güçlü kılar. Yaratıcı düşünce katılığı ve sabitliği yıkar, travmatik olay karşısında duygusal olarak daha esnek kalmasını ve yıkılmamasını sağlar. Yaratıcılık ihtiyaçtan doğar. Çocuğun her ihtiyacının hemen  karşılanmaması gerekir. Çocuğun kendi uğraşı motive edilmeli, öz inancı arttırılmalıdır.

ONUN DUYGULARINI ANLAMANIZI SAĞLAYIP YARATICILIĞINI ARTTIRACAK BAZI ÖRNEK SORULAR

EZGİ KATI

Yazının Devamını Oku

Tehditle çocuk büyütülmez

Bizde yaygın bazı cümleler var. “Baban gelince bütün yaptıklarını anlatacağım”, “Beni üzmeye devam edersen hasta olurum”, “Böyle yaparsan bir gün çeker giderim, sen de kalakalırsın”, “Sen ne sakar çocuksun!” Bu tür cümleler çocuğun ruhunda onulmaz yaralar açıyor.

Tehditler çocukları nasıl etkiliyor?

Dr. Sabri Yurdakul (Çocuk ve ergen psikiyatrı): Çocuklar 10 yaşına kadar söylenenleri somut olarak algılarlar ve söylenen her sözü çok ciddiye alırlar. “Beni üzmeye devam edersen hasta olurum” derseniz, sahiden onun yüzünden hasta olacağınızı düşünürler. Ayrıca “Babana söyleyeceğim” gibi tehditler çocukların sürekli cezalandırılma korkusuyla yaşamalarına, babalarının sevgisi yerine korkusunun ağır basmasına neden olur.

Ali Orhan (Psikolog): Duygusal şiddet, en az fiziksel şiddet kadar yaralayıcıdır. Aileler, duygusal şiddetle çocukları ‘hizaya getireceğini’ düşünür ama bunun etkileri çocuklukta da yetişkinlikte de devam eder. Örneğin “Ben öleyim de annesiz kal, senin annen olmayacağım artık” gibi kendinden mahrum etmekle korkutmak, çocuğa küsmek çocuğun ruhsal dünyasında ciddi travmalara neden olur, çünkü çocuklar için bunlar ‘gerçek’tir.

Bunların yerine ne söylemeli?

Dr. Sabri Yurdakul: Korku hatayı engellemez; ceza ve tehdit öğretici değildir. Çocuğun hatayı fark etmesini sağlayın ve ceza vermek yerine konuşun. Anne- babanın görevi, istenmeyen davranışı çocuğa neden-sonuç ilişkisi içinde açıklamaktır. Çocuk saatlerdir bilgisayar başındaysa “Seni babana şikâyet edeceğim” demek yerine “Bu kadar uzun süre ekran başında kalmak hem sağlığına zarar veriyor hem de birlikte vakit geçirmemizi engelliyor. Artık kapat ve dışarı çıkalım!” gibi cümlelerle olan biten açıklanabilir.

Ali Orhan: Her çocuk anne-babası tarafından koşulsuz olarak sevilmek ve onları sevmek ister. Ama korkuyla sevgi yan yana gelemez. Bir yerde korku varsa orada sevgiden değil, ancak itaatten bahsedebiliriz. Çocuklar deneyimleyerek öğrenir. Ebeveynlerinin önerilerini yerine getirmemeleri kasıtlı değildir; sadece bazı şeyleri kendisi deneyimlemek ister. Anne-babalar çocuğu cezalandırmak yerine davranışını düzeltmesini sağlayacak bir yaklaşımda bulunmalıdır. Örneğin “İnsanların içinde benden yapamayacağım isteklerde bulunman beni üzüyor” gibi asıl duygunun çocuğa iletilmesi esastır. Ayrıca hata yapmak çocuklara, hoşgörü göstermek anne-babalara düşer.

HAFTANIN KİTABI

Yazının Devamını Oku

Başkasının çocuğunu uyarmak doğru mu?

Bir okurum yere çöp atan bir çocuğu görüp annesinin de buna ses çıkarmadığını fark edince “Onu yere değil, çöpe atsan daha iyi olur” demiş. Ve anneden oldukça sert bir tepki görmüş. Ben de konuyu uzmanlara sordum.

Birinin çocuğunu uyarmak bazen ‘saldırı’ gibi algılanıyor. Bunu engellemek için ne yapmalı?

Gülşah Ergin (Klinik psikolog): Aslında 21’inci yüzyıl ebeveynleri olarak ‘iyi anne-baba olma’ ve ‘her şeyi tam olan çocuklar yetiştirme’ konularında oldukça hassas ve kaygılıyız. Uyarılar anne-babaya, kendisiyle ilgili ‘yetersiz ebeveyn’, çocuğuyla ilgili ‘yanlış ya da eksikleri olan çocuk’ mesajı verebiliyor. Dolayısıyla anne-baba sert tepkiler gösterebiliyor. Ama her ailenin standartları ve çocukları için uyguladıkları disiplin farklıdır. Kendi yöntemlerimizi tüm çocuklar üzerinde uygulamaya çalışmak uygun değildir. Bazen bu uyarma eylemini yapmamayı ‘kötü bir yetişkinlik’ olarak yorumluyoruz. Bu bakış açısını değiştirmemiz gerekir. Burada ‘sınırlar’ konusu önem kazanır.

Peki sınırımız nedir?

Gülşah Ergin: Tehlikeli bir hal ve zarar verme davranışı söz konusuysa ‘güvenlik’ her şeyden önce gelir. Eğer çocuk kendisine, bize, çocuğumuza, başka birine, bir hayvana ya da eşyaya zarar veriyorsa uyarmak yerinde bir davranış olacaktır. Sadece böyle durumlarda müdahale etmek uygun bir yetişkin davranışıdır. Yoksa kimseye karışma hakkına sahip olmadığımızı bilmemiz gerekir.

Cevher Sönmez (Uzman psikolog): Her ebeveynin çocuk yetiştirme şekli farklıdır ama sosyal alanları etkileyen konularda herkes söz sahibidir. Kamu yararı gözetilen konularda, mümkünse yetişkinle konuşmak, değilse çocuğu azarlamak yerine, ona öğretmek gerek.

Peki, birini uyarırken nelere dikkat etmeliyiz?

Cevher Sönmez: Önce olumlu ifadeler kullanıp sonra uyarıyı yapabiliriz: “Ne kadar tatlı bir insansın. Çöpünü attığın çimenler de çok tatlı. Orayı kirletmesen daha iyi olmaz mı?” gibi. Eğer birisi sizin çocuğunuzu uyardıysa ve uyaran kişi haklıysa, çocuğunuza arka çıkmak yerine “Abla doğru söylüyor. Çöpünü yerden alıp çöpe at!” demek gerek. Çünkü çocuğunuz sizden öğrendiği bu davranışı tüm yaşamında tekrarlar. Çocuğa sorumluluk bilinci aşılamak, bir ebeveynin ona verebileceği en güzel hediyedir.

Gülşah Ergin:

Yazının Devamını Oku

‘Seni ne mutlu eder’ diye sorun

Eğitim, pek çoğumuz için okulla ilişkili bir kavram. Oysa en temeli aile ortamında gerçekleşiyor. Uzmanlar bir aile için en önemli eğitimin ‘mutluluk’ olduğunu ve bunun ev ortamında kazanılabileceğini söylüyor.

Mutluluk eğitimi nedir?

Prof. Dr. Yıldız Dilek Ertürk (Psikolog): Aile içindeki etkileşim, çocukları ‘değerlilik’ veya ‘değersizlik’ duygusuna götürür. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur. Olumlu yaklaşımları ve duyguları öne çıkararak davranmak huzur ortamını sağlar ve mutluluğu sürekli kılar. Sevgi ve bireysel farklılıklar ailelerin mutluluğu için önemlidir. Mutluluk için fazladan bir şeye gerek yok. Hoşgörü ve saygı ortamı içinde kendilerini doğru ifade edebilen yetişkinler, çocuklarını da mutlu edeceklerdir. Böylece ‘mutluluk eğitimi’ sağlanmış olacaktır.

Mutluluk eğitimi için neler gerekir?

Dolunay Kadıoğlu (Psikolojik danışman): Çocuklarınızı yetiştirirken hangi değerlere göre yetiştiriyorsunuz? Başarı, para, çalışma, hırs gibi değerler mi yoksa işbirliği, paylaşım, sevgi, neşe, mutluluk gibi değerler mi? Onların tazecik beyinlerine rekabet, yarış, kazanma hırsı mı aşılıyorsunuz? Yoksa mutluluk, arkadaşlık, nezaket, dürüstlük, azim ve çalışkanlık mı? Çocuklara alınan pahalı oyuncaklardan, cep telefonlarından daha değerli ve önemli olan şey anne-babalarının kendileriyle oynaması, dinlemesi, ‘evet’ ve ‘hayır’larına saygı duymasıdır. Çocukları mutlu eden, en güçlü şey hissettiren sevgi ve ilgidir. Anne-babalar çocuklarının mutlu, iyi, sevecen, hayattan keyif alan, topluma yararlı insanlar olmasını istiyorsa şu noktalara dikkat etmeli: Ona “Seni gerçekten ne mutlu eder” diye sorun. Ne istediğini öğrenmeye çalışın. Kendisini keşfetmesi için alan açın. Gerçek mutluluk üzerine sohbet edin. Her koşulda sevin, ilgi gösterin. Onlarla bol bol oynayın, kahkaha atın. Çocuklar ‘an’dadır ve ‘şimdi’yi yaşarlar. Siz de onlarla ‘an’ı deneyimleyin ve mutlu edin, mutlu olun. Çocuklar birer yetişkin olduklarında akıllarında kendilerine alınan pahalı hediyeler değil sizlerle geçirdikleri anlar kalır, unutmayın.

Yazının Devamını Oku

Felaket korkusunu birlikte atın

Peşi sıra gelen doğal afetler ve ülkemizin dört bir yanını saran yangınlar hepimizi derin bir üzüntüye boğdu, çocuklarıysa çok korkuttu. Uzmanlar bu süreçte çocuklarla yapılacak bazı etkinliklerin onların korkusunu ve kaygısını hafifleteceğini belirtiyor.

Vicdani sorumluluk duyguları yeşertilmeli

Psikolojik danışman Filiz Budak

Bugünlerde çocukla bol bol konuşmak, onları ekrandan uzak tutmak, sorduğu soruları açıklıkla cevaplamak ve korkusunu yenmesi için onu etkinlik ve oyunlara yönlendirmek çok önemli. Yaşadıklarımız bizim için de travmatik. Bu sebeple tepkilerimizde dikkatli olmalı, çocuğun bilgi ihtiyacını gidermeliyiz. Yaşadığı olayları anlamaya başlayan ve diğerlerinin, özellikle güvendiği ebeveyn veya yetişkinlerin duygularını gözlemlemeye başlayan çocuğun, yaşadığı duyguları ifade etmesi için uygun araçlar ve ortamların sağlanması da önemli. Bu araçlar bir oyun hamuru, parmak boyası, kuru boya, bazen de sözlerimiz olabilir. Çocuk, olumlu-olumsuz ayırt etmeksizin tüm duygularını ifade ettikten sonra yaşına ve gelişim düzeyine uygun olarak ağaç dikmek, eşya-oyuncak bağışında bulunmak gibi sosyal faaliyet ve görevlendirmelerle toplumun bir bireyi olarak, vicdani sorumluluk, güven ve aidiyet duygularının yeniden yeşertilmesi konusunda teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.

ETKİNLİK ÖNERİLERİ OKULÖNCESİ EĞİTİMCİSİ MEHTAP GÜR

Evinizdeki tohumları biraz toprak ve suyla karıştırarak yoğurun. Boş arazilere tohum toplarınızı fırlatın. 

Evinizde mama kapları yapın, atık ekmek ve yiyeceklerle mahallenizdeki hayvanları besleyin. Çocuğunuzun ekmekleri küçük parçalara ayırmasına ve hayvanları beslemesine fırsat tanıyın.

Atık süt kutularının ortasına bir oyuk açarak içine kuşların sevebileceği pirinç, bulgur, buğday gibi yiyeceklerden koyun ve kutunun tepesinden bir ip geçirip bahçenizdeki ağaçlara asın. Sık sık yiyecekleri yenilemek için kuş yuvalarınızı kontrol etmeyi unutmayın.

Yazının Devamını Oku

Söz verirken dikkatli olun

Birçok ebeveyn, gün içinde çocuklarına defalarca söz veriyor. Peki, ama söz vermek gelişigüzel yapılacak bir davranış mı? Uzmanlar, çocuğa bir söz verirken çok dikkatli olunması gerektiğini, aksi halde yerine getirilmeyen her sözün çocuğun güvenini zedeleyeceğini belirtiyor.

Söz vermek neden önemli?

Simge Soydan (Çocuk Gelişimi Uzmanı): Aslında çocuklar, anne babanın ağzından çıkan her cümleyi ‘söz’ olarak kabul ediyor. Örneğin sohbet sırasında “Yaz gelsin de seni denize götüreyim” demek anne baba için ‘iyi dilek’ ama çocuğu beklentiye sokacak bir ‘söz’ niteliğinde. İlerleyen günlerde anne baba bu cümleyi unutsa da çocuk unutmaz ve “Haydi, ne zaman denize gideceğiz? Söz vermiştin!” der. Tabii bu gibi günlük konuşmaların dışında açıkça verilen sözler de en az bu kadar önemlidir.

Bayram Deleş (Ardahan Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü): Çocuklar ebeveynlerinin davranışlarını taklit ederek öğrenir. Herhangi bir konuda çocuğa verdiğimiz sözleri yerine getirdiğimizde onun ileride daha iyi bir eş, daha iyi bir işveren, daha iyi bir çalışan ve daha iyi bir arkadaş olmasına dolaylı yoldan katkı sağlamış oluruz. Çocuğumuzun hem bize hem de çevresine karşı güven duymasını istiyorsak verdiğimiz sözleri tutmalıyız.

Söz verirken nelere dikkat etmek gerek peki?

Simge Soydan: Verilen sözler mutlaka ‘tutulabilir sözler’ olmalı. Ayrıca, verilen sözün ne zaman gerçekleştirileceği de vurgulanmalı.

Bayram Deleş: Söz verirken bir kesinlikle bir koşul koyulmamalı. “Eğer kitap okursan seni parka götürürüm” veya “Eğer uslu durursan tabletle oynamana izin veririm” vb. cümleler son derece sakıncalı. Bu ödül-ceza sistemine dönüşür ki çocuk için ‘ödül’ aslında bir ‘rüşvet’ haline gelir. Bu yaklaşım özellikle uzun vadede çocukları olumsuz etkileyebilir. Bilgisayar oyunları, tablet veya telefon alma vb. maliyeti yüksek hediyeler alma sözü vermek uzun vadede çocuğun her davranışının ardından maddi getirisi yüksek hediyeler beklentisine girmesine ve zamanla doyumsuz bir birey olmasına neden olabilir.

Verilen sözlerin tutulmasının çocuğa yararları neler?

Bayram Deleş:

Yazının Devamını Oku

Takıntısını bir de siz büyütmeyin

Araştırmalar her 20 çocuktan 1’inin takıntılı olduğunu gösteriyor. Bilimsel adı ‘obsesif kompülsif bozukluk’ olan bu durumun kalıcı hale gelmesinin sebeplerinden biri anne-babaların çocuklara takıntılarıyla ilgili çok sert tepkiler vermesi. Uzmanlar “Teşhisi siz koymayın” diyor.

Takıntılı olma durumunu nasıl açıklamalı?

Pelin Ankay (klinik psikolog): Takıntı, çocuğun isteği dışında gelişen, tedirginlik yaratan ve zihinden uzaklaştırılamayan, tekrarlayan düşüncelerdir.

Dr. Fırat Hamidi (çocuk ve genç psikiyatri uzmanı): Obsesyonlar, bazen zihinde canlanan bir sahne, gerçekleşebileceğini düşündüğü hayali olaylar da olabilir.
Bu rahatsız edici etkiden kurtulmak için kişinin yaptığı her türlü eyleme ‘kompülsiyon’ yani ‘zorlantı’ deniyor.

Çocuklarda en çok nasıl görülür?

Pelin Ankay: Kirlilik, hastalık, birinin öleceği korkusu, simetri, cinsel veya şiddet içeren düşünceler, saldırganlık, nesneleri sayma gibi sıralayabiliriz.

Dr. Fırat Hamidi: Çocuğun her davranışı ‘takıntılı olma’ durumunu içermez. Örneğin, çocuğun şanslı ve uğurlu sayılarının olması, çizgilere basarak veya basmadan yürümesi... 1-3 yaşlarında görülen ve birçok hareketin tekrar tekrar yapılması da takıntı değildir, gelişimin bir parçasıdır. Çocuklarda görülen takıntılı olma durumunda zihne gelen düşünceler rahatsız edicidir. Çocuk bu düşüncelerin vermiş olduğu sıkıntıdan kurtulmak için abartılı, aşırı, işlevsel olmayan davranışlar sergiler. Örneğin, eve hırsız girip kendisini ya da aileden birini kaçıracağına dair zihinsel senaryoların yarattığı kaygılardan rahatsızlık hisseden bir çocuğun bunu önleyeceğine inandığı ritüeli defalarca tekrarlaması işlevselliği bozan, hastalık boyutunda bir obsesyondur.

Anne-babaların yaptığı en temel hatalar neler?

Yazının Devamını Oku

‘Yemek yememe sorununu kaygılı ebeveyn yaratıyor’

‘Yaz iştahsızlığı’, anne-babaları endişelendirebiliyor. Elinde tabakla çocuğunun arkasından koşturanlar görüyoruz. Ancak bu tutum, çocukların yemek yeme davranışını olumsuz etkiliyor.

 

Ebeveynler, çocuğuna sürekli yemek yemesini hatırlatırsa çocuk yemek yemeyi sorun haline getirebilir.ÇOCUKLARDA YAZ İŞTAHSIZLIĞI NEDEN OLUR?

Diyetisyen Zeynep Çapay: Yazın çocuklar hep dışarıdadır ve kendilerini oyuna kaptırarak çoğu zaman acıktıklarını ve susadıklarını bile fark etmezler. Genelde sıvı tüketimini de yemekten önce yaptıkları için masada hemen “Doydum” derler. Anne-babaysa çocuğunun yemediğini, yaşıtlarına göre yetersiz beslendiğini düşünür. Ama kıyaslama yapmak doğru değil, çünkü her çocuğun büyüme hızı farklıdır ve onu kendi ihtiyaçlarına göre değerlendirmek gerekir.

PEKİ GENEL OLARAK YEMEK YEMEME DAVRANIŞININ SEBEBİ NEDİR?

Psikolog Ali Orhan: Yemek yememe davranışı, yaygın olarak aşırı korumacı yetiştirilen ilk çocuklar, tek çocuklar veya geç gelen çocuklarda görülür. Kalabalık ailelerde yetişen çocuklarda yemek yememe davranışı pek görülmez. Aslında fiziksel veya biyolojik hastalıklar gibi çok özel durumlar dışında çocuklarda yememe sorunu yoktur. Bu sorunu kaygılı ebeveynler yaratırlar. Çocuğuna sürekli bir şeyler yedirme derdinde olan ebeveyn, çocukta yanlış bir algı oluşmasına sebep olur. Çocuk, yemeği annesi için yediğini düşünür ve yemek yemediğinde annesinin kaygısını gördüğünden bunu kendi istekleri için bir araç olarak kullanmaya başlar. 

AİLELERE ÖNERİLERİNİZ NELER?

Ali Orhan: Yemek yemek, nefes almak kadar doğal ve gerekli bir ihtiyaçtır. Bu sebeple anne-babalar rahat olsunlar. Çocuk nefes aldığında, su içtiğinde nasıl ‘normal’ davranılıyorsa yemek yerken de aynı tepkiyi vermek gerekir. Gelişim dönemine uygun olan yemeği, önüne koymanız yeterlidir. Kaşık tutabilecek, sofrada oturabilecek fiziki duruma geldiğinde sofraya oturtun. Kendisinin yemesine izin verin. İlk zamanlarda çevreyi kirletebilir, sabırlı olun. “Aferin” demeyin.

Zeynep Çapay:

Yazının Devamını Oku

‘Kendiyle barışık’ olması için değerli olduğunu hissetmeli

Son yıllarda çocukların ve ergenlerin ‘kendiyle kavgalı’ olduğunu gözlemliyoruz. Kimi kilosundan memnun değil, kimi yüzünü beğenmiyor, kimi boyunu. Oysaki her insanın kendisini olduğu gibi kabul etmesi ve sevmesi güzel. Uzmanlar, “Bunun için anne-babalar davranış ve tutumlarına özen göstermeli” diyor.

ÇOCUKLARIN KENDİYLE BARIŞIK OLMAMASININ TEMEL SEBEBİ NEDİR?

Prof. Dr. Eyüp Sabri Ercan (Çocuk ve ergen psikiyatrı): Çocukla iletişimimiz, ona biçtiğimiz değer ve ev ortamındaki sohbetlerimiz belirleyicidir. Ruh sağlığı yerinde, kendiyle barışık, mutlu, duyarlı, özgüvenli ve üretken çocuk yetiştirmek için etkili anne-baba olmak gerekir. Etkili ebeveynler, çocuğunun farklı bir birey olduğunu kabul eder, çocuğunu sadece ama sadece ‘kendisi’ olduğu için değerli olduğunu hissettirir.

Ezgi Katı (Psikolojik danışman): Burada doğal kabul, yani olduğu gibi kabul edilme ve sevilme çok önemlidir. Bunu yaşamayan çocuk, anne-babasının ‘istediği o kişi’ olamadığı için her an utanç, suçluluk ve yalnızlık yaşar. Bu çatışma en çok ergenlik döneminde yaşanır ve ergen birey her türlü duygusunu bedenine yansıtır.

ÇOCUK EVDE HANGİ DEĞERLERİ KAZANIR?

Prof. Dr. Eyüp Sabri Ercan:

* Farklı bir birey olduğunu bilen çocuk kendisini ve yaşamı doğru algılar, yani farkındalığı yüksektir.

* Sadece kendisi olduğu için değerli olduğundan emin olan çocuk yaşam boyunca kendisinin değerli olup olmadığını test etmeye gerek duymaz.

* İhtiyaçları önemsenen ve zamanında karşılanan çocuğun güven duygusu sağlamdır.

Yazının Devamını Oku

Çocukların bu yaz eğlenmeye ihtiyacı var

Son 1.5 yılımızı pandeminin kıskacında geçirdik. Bu süreçten en çok çocukların etkilendiği ortada. Okullar yaz tatiline de girdi, şimdi ne yapacaklar? Uzmanlar tatil dönemini ailece bir arada ve eğlenerek geçirmek gerektiğinin altını çiziyor.

ANI BİRİKTİRMEK ÇOK ÖNEMLİProf. Dr. Şehnaz Ceylan (Karabük Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü)

Çocukların bu süreçte eğlenmesi çok önemli. Ancak bu eğlenceye aileler de dahil olmalı. Birlikte oyun oynamak, gülmek ve güzel anılar biriktirmek için fırsat yaratılmalı.

- Bisiklet turu yapın, araba yıkayın

Bisiklet sürmek, çocuğunuzun motor gelişimi ve enerjisini atmak için oldukça iyi bir etkinliktir. Ayrıca arabanızı, bisikletinizi çocuğunuzla birlikte yıkayabilirsiniz. Çocuklar her zaman su ve köpüklerle oynamaktan büyük keyif alırlar. Bu eğlenceli etkinlik çocukların özgüven duygusunu da geliştirir.

- Yeni tarifler deneyin

Çocuğunuzla birlikte yaz aylarının vazgeçilmezi limonata, dondurma gibi tarifler deneyebilirsiniz. Böylece küçük bir şef olma yolundaki ilk adımlarını atmış olurlar. Bu çocuklar için hem eğlenceli hem de el-göz koordinasyonunu, ince motor becerilerini geliştirici bir aktivitedir.

- Müze gezin, sergilere gidin

Yaz tatilinde yaşadığınız ya da gittiğiniz bölgelerde müzeleri, galerileri, sergileri ziyaret edin. Bu ziyaretler çocuğun estetik duygusunun oluşması için ilk adımdır. Çocuklar için ilginç, eğlenceli, eğitici olmanın yanı sıra çevresini keşfetmesi açısından da önemli.

Yazının Devamını Oku

Çocuğu tanımanın yolu sohbetten geçer

"Kendinde en sevdiğin üç özellik nedir?", "Annenin keşke olmasa dediğin üç özelliği nedir?", "Babanı diğer babalardan ayıran şey sence nedir?" Basit gibi görünen bu sorular bize çocukların düşünceleri ve duyguları hakkında fikir verir. Bunları onlara oyun içinde sorarsanız, samimi cevaplara ulaşmanız da kolaylaşacaktır. Soru sormanın önemini işin uzmanlarına sorduk.

Çocukları daha yakından tanımak için neler yapmak gerek? 

Prof. Dr. Figen Turan (Hacettepe Üniversitesi, Çocuk Gelişimi): Duyarlı ebeveynlik çok önemli. Sevgi, şefkat, ilgi, güven, sınır, kural ve pozitif disiplin duyarlı iletişimin en temel faktörleri. Duyarlılık, ebeveynin çocuğun duygusal işaretlerini zamanında algılama, doğru yorumlama ve bu işaretlere uygun cevap verme becerisidir. Ebeveynlerin ilişki temelli doğal yaklaşımla, çocuklarıyla bazen oyun esnasında, bazen de birlikte kitap okuma aktivitelerinde ya da günlük yaşamsal rutinlerde göz kontağı kurarak, çocukların ilgisini izleyerek jestler, taklitler ve sıralı iletişim ile ortak ilgi kurarak eğlenceli bir rol almaları nitelikli bir iletişim ortamını sunmaktadır. Bunun anahtarı da bol bol sohbet etmektir.

Şerife İbiş (Çocuk Gelişimi Uzmanı): Çocukları doğal akışında gözlemlemek çok önemli. Onlarla daha çok zaman geçirmek, düşüncelerini ifade etmelerine olanak tanımak ve birlikte bol bol oyun oynamak gerekiyor. Nitekim oyun biz yetişkinlerin düşündüğü kadar basit bir eylem değildir. Çocuğun en önemli işidir. Dünyayla bağ kurma, dünyayı anlama ve öğrenme deneyimidir. Oyun çocuk için amaç iken biz ebeveynler için çocuğu daha yakından tanımak için bir araçtır. Elbette bu süreçte bol bol sohbet etmek ve çocuğa bazı basit sorular sormak lazım.

Ne gibi sorular?

Şerife İbiş (Çocuk Gelişimi Uzmanı): Bazen basit gibi görünen sorular bize çocuklarımızın duygu ve düşünceleri hakkında fikir verirken bazen de beklemediğimiz gerçeklerle yüzleşmemizi sağlar. Bu soru örneklerini çocuklarınıza sorabilirsiniz. Ancak bu soruları sorarken özellikle karşınıza oturtup sınav yapar gibi değil de doğal akış içinde hatta mümkünse oyun içinde sorarsanız samimi cevaplara ulaşabilmeniz daha kolay olacaktır. Bazen beklemediğiniz yanıtlar alabilirsiniz ancak bunu çocuğunuzu tanımak adına bir avantaj gibi düşünebilirsiniz.

- Kendinde en sevdiğin üç özelliğin nedir?

- Kendinde değiştirmek istediğin üç özelliğin nedir?

Yazının Devamını Oku

Başımızı ekrandan kaldırdığımız an görmeye başlıyoruz

Uzun yıllar boyunca çocuk kitabı editörlüğü yapan Sinem Çelebioğlu, yılların deneyimini bir çocuk kitabıyla taçlandırdı. 25m2 Kitap’tan çıkan “Çevremde Kimler Varmış?” kitabı çocukların başlarını ekrandan kaldırdığında çevresinde olup bitenleri fark etmeye başladığını gösteren bir öykü. Kitabı vesilesiyle bir araya geldiğimiz Çelebioğlu ile hem kitapları hem de yayıncılıktaki hızın kitap içeriklerini nasıl etkilediğini konuştuk.

Son günlerde kiminle karşılaşsak "Benim de kitabım yakında çıkıyor" lafını duyuyoruz. Kitap yayımlamak öylesine sıradanlaştı ki iyi esere nasıl ulaşacağız, bilemiyorum. Sizin öneriniz nedir?

Aslında sadece yayın cephesinden değil yazım sürecinden de bakarsak, son günlerde kitap yazma hızımız çok arttı. Araştırmadan, içimize sinmeden, ön okuma yapmadan yazmak, sonrasında da yayınevlerine dosya göndermek popüler hale geldi. Yayıncı tarafındaysak iyi yazılan dosyaları ayıklamalı, okur tarafındaysak editör ekibinin yetkin olduğu yayınevlerinin kitapları tercih etmeli, yazar tarafındaysak da hem teknik hem içerik gelişim için iyi örnekleri çok çok okumalıyız.

Çocuk kitaplarında da tekrarlar ve hızlı üretimden kaynaklanan nitelik düşüşü gözlemliyoruz. Önerileriniz neler?

“Çocuk kitaplarının sayfası az ve kolayca yazılır” düşüncesiyle hareket ettiğimiz noktada yanılırız. Tam tersine çocuğa görelik ilkesiyle hareket ederek yazmamız gereken metinlerdeki sorumluluğumuzun farkında olmalıyız. Merak, hayal gücü ve sınırsız bir sözcük kapasitesine sahip olan ve bir hazine olarak tanımlayabileceğimiz çocuğun dünyasına ait bir kurgu oluşturmak birincil hedefimiz olmalı. Çocuksu olmaktan kaçınmalıyız.

Siz yılların editörü olarak kitap yazmakta epey temkinliydiniz. Sonunda ilk çocuk kitabınız geldi. Neden cesaret aldınız?

On beş yıldır yayıncılık dünyasındayım ve son on yıldır çocuk ve gençlik kitapları alanında pek çok değerli yazarla çocuk kitapları üzerine çalıştım. Birlikte kurgular ürettik, metinleri geliştirdik ve çocuklara ulaştık. 2019’dan beri tüm deneyimimi ve çocuk kitapları yazarken bilmemiz gereken teknikleri 25m2 Akademi’de düzenlediğimiz Çocuk Kitabı Yazma Atölyesi buluşmalarında yazar ve yazar adaylarıyla paylaşıyorum. Bir çocuk kitabında olması gereken çatışma, önerme, dönüşüm, rehber, tema, kazanım gibi kavramları kendi kitabımda da görmek istedim. Bu yüzden büyük bir keyifle yazdım.

İlk çocuk kitabınız ‘Çevremde Kimler Varmış?’ nasıl ortaya çıktı?

Yazının Devamını Oku

Resimlerinin sesine ‘kulak verin’...

Çocukların yaptıkları resimlerde kullandıkları renkler ve çizdikleri figürler iç dünyalarına dair yol göstericidir. Uzmanlar “Duygular, düşünceler, korkular ve travmalar çizime yansır. Çocuklarınızın yaptığı resimleri ciddiye alın” diyor.

Çocukların resim yapması neden önemli?

Ramazan S. Şimşek (Uzman psikolog): Resim yapmak zihinsel ve duygusal gelişimi destekler. Zira her çocuk duygularını, düşüncelerini, hayallerini, zekâsını, korkularını hatta travmalarını resme yansıtır. Öfke, korku, sevinç, neşe, haz, heyecan, üzüntü, kaygı, hayal kırıklığı... Çocuk bunları çizdiği şekillerle, nesnelerle, çizme biçimiyle, renklerle ifade eder.

Ezgi Katı (Psikolojik danışman): Çocuk kelimelerin eksik kalan yerini rengârenk sembollerle doldurur. Bu nedenle boyama kitaplarına değil, boş bir kâğıda ve renkli kalemlere ihtiyacı vardır. Böylelikle kendi özel dünyalarını sınırlandırmadan kâğıda dökebilirler.

Anne-babalar resimleri nasıl yorumlamalı?

Ramazan S. Şimşek: Çocuğun çizimlerini, çabalarını desteklemek gerekir. Olumsuz yorumlar ve aşırı övgüler çocuğun çizim isteğine ve doğallığına sekte vurabilir. Çocuktan, çizdiği resmi anlatmasını istemek iyi bir yoldur çünkü çocuğun anlatımı daha önemli bilgiler barındırabilir.

Ezgi Katı: Çocuğun çizdiği semboller ‘kahve falı’ gibi analiz edilmemeli. O sembollerin resimdeki işlevi, hikâyesi, çocuğun geçmiş yaşantısı içinde bambaşka anlamlar taşıyabilir. Sembolleri takip ederek çocukların ihtiyaçlarını, beklentilerini, endişelerini görebilir ve yardımcı olmaya çalışabiliriz. Ebeveyn olarak resimlerini önemsemeli ama kendi yorumlarımızla yanlış sonuçlar çıkarmamalıyız. Endişe veren bir resimle karşılaştığımızda mutlaka bir uzmandan yardım almalıyız.

ÇOCUKLARIN YAPTIĞI HANGİ FİGÜR NE ANLAMA GELİR?

Yazının Devamını Oku

Mutlaka anlayacağı şekilde anlatmalıyız

UNICEF pandemi kısıtlamalarıyla birlikte çocuklara yönelik şiddet, istismar, sömürü ve ihmal riskinin hızla arttığını açıklamıştı. Uzmanlara çocukları istismardan nasıl koruyacağımızı sorduk.

Pandemi dönemindeki istismar uyarılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Nilgün Sarp (İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, Çocuk Gelişimi bölümü): İstismarın fiziksel, duygusal, ruhsal, cinsel olmak üzere birçok çeşidi var. Pandeminin yarattığı koşulların ağırlaşması, her istismar türünün artmasına sebep oldu, özellikle kalabalık ailelerde çocuklar istismarcılarıyla aynı ortamda bulunmak zorunda kaldılar.

Doç. Dr. Ebru Güzel (Fenerbahçe Üniversitesi Öğretim Üyesi, Yeni Medya bölümü): Pandemi sürecinde İngiltere’de de istismara uğrayan çocukların sayısında yüzde 25 artış olduğu raporlandı. Bu yalnızca bildiğimiz sayı çünkü eve kapanmalar geri bildirimleri azalttı. Örneğin İzmir Barosu, pandemi sonrası çocuk istismarı suçu için yapılan görevlendirme sayısında da önemli bir düşüş yaşandığını ama bunun yanıltıcı olduğunu bildirdi. Çocuklar okula gidemiyorken ve öğretmenler çocuğu izleyemiyorken zaten faillerin genelde hane içinde olduğu bir istismar düzeninde çocuklar yaşadıkları sorunları kime anlatacak? Pandemiyle birlikte işsizlik, gıda güvensizliği ve yoksulluğun artışı, çocukların yüz yüze iletişimden yoksun kalması, ebeveynlerin kontrolünün azalmasına karşılık dijital risklerin artması, sosyal desteğin sekteye uğraması, sosyal yaşamın durması ve aile büyüklerinin alkol ve madde kullanımının artması gibi sebepler yüzünden çocuklara yönelik ihmal ve istismar vakaları artıyor.

Çocuklar kendilerini nasıl koruyabilir?

Prof. Dr. Nilgün Sarp: Çocuklar küçük yaştan itibaren bedenini tanımalı, bedenine anne veya doktor gibi ‘özel’ kişilerin dışında kimsenin dokunmasına izin vermemeli, “Hayır!” demeyi öğrenmeli. Bunlar çocuğa anlayabileceği şekilde anlatılmalı; çocuğun yaşayabileceği bu tür bir sıkıntı durumunda mutlaka konuyu anne-babasına söylemekten korkmamayı öğrenmesi gerekli. Bu, ergenler için de geçerli. Çünkü gençler bazı istismar durumlarında kendilerini suçlayabiliyor. Oysa bunun asla kendi suçları olmadığını bilmeliler ki başlarına gelen herhangi bir olaydan korkup söylemekten kaçınmasınlar.

Mahremiyet eğitiminde dikkat etmemiz gerekenler nelerdir peki?

Prof. Dr. Nilgün Sarp:

Yazının Devamını Oku

Gelişim hızına saygı gösterin

Dr. Bahar Eriş’in yeni kitabı, bir bebeğin hayatının ilk üç yılında iç dünyasından geçenleri anne-babasına esprili bir dille anlattığı mektuplardan oluşuyor. Eriş “Her çocuk kendi hızında ilerler” diyor.

Bir bebeğin ağzından anne- babaya mektup yazmak nereden geldi aklınıza?

Üç yıl önce sosyal medyada ‘2 yaş sendromu’ olarak bilinen, bebek gelişiminde önemli bir aşama olan bağımsızlaşma dönemiyle ilgili bir gönderi paylaştım. Bu gönderi bir bebeğin ağzından kaleme alınmıştı. “Keşke böyle kitap yazılsa, okumak ne zevkli olurdu” şeklinde sayısız yorum aldım ve “Neden olmasın” dedim.

Hayatın ilk üç yılı neden önemli?

Beynin en hızlı şekillendiği dönem. Bu dönemde ailenin çocuğa yaklaşımı, mutlu ve sağlıklı bir yetişkinlik için çok önemli. Elbette gelişim hayat boyu devam ediyor ama ilerideki arkadaşlık ilişkilerinden okul başarısına, sağlık durumundan zorluklarla başa çıkma becerisine birçok alanda, ilk üç yıl yapılanlar büyük fark yaratıyor. Tabii yaş da tek başına sağlıklı bir ölçüt değil. Her çocuk kendi hızında ve tarzında ilerliyor. ‘Ortalama çocuk’ diye bir şey yok. Ailelerin çocuğun gelişimine saygı göstermesi çok değerli. 

Kitapta “Anne-babaların kaygılarından beslenen bir pazar var” diyorsunuz...

Ailesiyle arasındaki sözel iletişim, çocuğun zekâ gelişimi açısından çok önemli. Bol ve çeşitli kelimeler kullanarak konuşmak erken dönemde avantaj yaratıyor. Bazı aileler bunu duyunca “Eyvah, çocuğumuzla yeterince konuşuyor muyuz acaba” diye kaygılanıyor. İşte o sırada bir oyuncak firması ellerini ovuşturuyor “Buyurun, dil geliştiren oyuncaklar, DVD’ler, videolar” diye... Aile bu sözde ‘geliştirici oyuncaklara’ büyük paralar saçıyor. Oysa bilimsel verilere göre bunların hiçbiri çocukla yüz yüze, göz göze iletişimin yerini tutmuyor. Yurtdışında bazı firmalara davalar açıldı, ‘zekâ geliştirici video’ iddialarını geri aldılar, para cezaları ödediler. 

Yazının Devamını Oku

Bir karpuzun öğrettikleri

Henüz ilkokul çağında bir çocuktum. Perşembe günleri babamın Yalova Çınarcık’taki mobilya dükkânının önüne pazar kurulurdu. Cadde boyunca uzayan pazardan insanlar gelir geçer, bağırışların arasında renkli görüntüler göze çarpardı. Severdim o hengâmeyi.

Sıcak bir yaz günüydü. Babam elime 20 lira tutuşturdu, "Hadi git şöyle güzel, sulu bir karpuz al da gel" dedi. Ben de pazarın sebze ve meyvelerin satıldığı kısmına doğru yürüdüm ve karpuz satılan bir tezgâhın önünde durdum. Adama parayı uzattım, sulu bir karpuz istedim. Adam bir karpuzu alelacele eline aldı ve poşete koyup bana uzattı. Paranın üstünü aldım, dükkâna gittim. Karpuzu poşetten çıkarıp dolaba koyacaktık ki ne görelim? Karpuz çürük ve bir kısmı da yarık. Babam bunu görünce biraz da kızarak "Hiç bakmadın mı alırken?" dedi. Ben omuzlarımı silktim. Ne bileyim? İnsan güveniyor işte... Karpuzu olduğu gibi poşete koydu. "Al bunu, o esnafa götür ve benim babam da esnaf, bana çürük karpuz vermenizi çok ayıplamış de!" dedi. Ben karpuzu elime aldım. Epeyce yürüdükten sonra tezgâhın başına geldim. Elimde karpuzla adama seslendim: "Amca bu karpuz çürük çıktı, değiştireceğim. Benim babam esnaf, dedi ki..." derken, adam sinirlenip "Sen onu benden almadın ki, neyi değiştiriyorsun hadi yallah!" demesin mi? Neye uğradığımı şaşırdım. Karşımdaki dev gibi adam gözümün içine baka baka bana yalan söylüyordu. "Hayır!" dedim, buradan aldım. Bak, poşet bile sizinkilerden... Diğer müşteriler bu olaya tanık oldu. Adam rezil olmayayım diye düşünmüş olacak ki, "Ben çürük karpuz satmam, ama gel madem ben sana yenisini vereyim" dedi. Eline bir karpuz aldı. Ben bu kez, poşete koymadan önce "Bakabilir miyim o karpuza?" dedim. Gene yüzü asıldı. Gösterdi. "Kesmece bu!" dedi, bir dilim kesip çıkardı. "Bak kıpkırmızı. Bizde hile olmaz!" deyip poşete koydu. Oysa gerçek bambaşkaydı, çocuğum diye bilmiyor muyum sanki? Uzatmadım, gerisin geri dükkâna gittim. Babam elimdeki karpuz poşetine baktı, “Ne yaptın?” deyince “Değiştirdim!” dedim, “Aferin!” dedi. Bir karpuz bana, güveni ve hakkını savunmayı öğretmişti. İşte bu sebeple, çocuklarınıza sorumluluk verin, yol yordam öğretin, onlara güvenin. Yanlış bir şey yaptıklarında da azarlamak yerine öğrenmesine önayak olacak bir davranış biçimi geliştirin. Benim babam öyle yapmıştı. 

Düşündüren bir kitap

Yaşam boyu özel düşük proteinli diyet tedavisi uygulamak zorunda olan fenilketonürili (PKU’lu) gençlerin ve çocukların ilham veren hikâyeleri, PKU Aile Derneği tarafından Hikayen Işığım Olsun kitabında bir araya getirildi. Türkiye’nin dört bir yanından ilk olarak 16 PKU’lu gencin ve çocuğun yaşam hikâyesini anlatan kitap, PKU’lu bireylerin tıbbi ve beslenme tedavisine uydukları takdirde her konuda başarılı olabileceklerini gözler önüne seriyor.

Anne ve babadan genler yoluyla geçen kalıtsal bir amino asit metabolizma bozukluğu olan PKU, karaciğerdeki bir enzimin eksik çalışması ya da hiç çalışmamasından kaynaklanıyor. Bu hastalıkta proteinler vücutta dönüşemediğinden kanda ve vücudun çeşitli dokularında birikiyor. Bu da kalıcı ve ilerleyici beyin hasarına neden olabiliyor. PKU tanısı, yenidoğan tarama testi ile belirleniyor. PKU’lu bireyler protein yönünden yüksek besinleri hayatları boyunca hiç tüketmezken bazı besinleri ise sınırlı olarak tüketebiliyor. Şeker, bal, reçel, pekmez, sıvı yağ ve özel düşük proteinli ürünler, PKU’lu bireylerin çoğunlukla serbest olarak tüketebildikleri besinler.  Kuru üzüm, kuru kayısı, kuru incir, kuru dut gibi kurutulmuş meyveler, uzman diyetisyen önerdiği takdirde sınırlı miktarda listeye eklenebiliyor. Kırmızı et ve et ürünleri, tavuk, balık, süt ve süt ürünleri, yumurta, kuruyemiş, soya, tofu ve aspartam içeren gıdalar ise tamamen yasak besinler arasında yer alıyor. PKU’lu bireyler yüksek protein içeriğine sahip besinleri alamadıkları için, yerine, özel tıbbi formulalar tüketiyor. Bu ürünler, bireyin büyüme ve gelişmesi için gereken uygun miktarda proteini sağlıyor. Türkiye, PKU’nun en sık görüldüğü ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından 2016 yılında paylaşılan bilgiye göre, Türkiye’de her 6.228 çocuktan biri PKU’lu olarak doğuyor. Ayrıca, her 20-25 kişiden biri, bu hastalığın taşıyıcısı durumda. Bu sebeple Türkiye, PKU hastalığının görülme sıklığı ve sahip olduğu hasta popülasyonu açısından dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Bu oranın yüksek olmasında akraba evliliği sıklığının da önemli bir payı bulunuyor.

Yazının Devamını Oku

Çocukla şakalaşmanın bir sınırı var

Toplumumuzda yaygın bir davranış biçimi var: Yetişkinler, çocukları “Seni çirkin!” diye seviyor, ona ait bir eşyayı alıp “Vermem vermem, bu benim işte” gibi cümlelerle çocukla inatlaşabiliyor. Sıradan gibi görünen bu durum çocuğu büyük hayal kırıklığına uğratıyor.

Çocukla şakalaşırken hangi ifadeler sakıncalı?

Prof. Dr. Mübeccel Sara Gönen (Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi): Örneğin oyuncağını alıp “Ben vermem, benim oldu!” gibi gereksiz şakalar, somut düşünme aşamasındaki çocuklar için kaygı verici ve korkutucu olabildiğinden, kesinlikle yapılmaması gereken davranışlardır. Bu durum çocuğun olumsuz duygusallık yaşamasına, ağlamasına yol açabilir.

Büşra Tarçalır (Uzman klinik psikolog): Çocuklarla nasıl iletişim kuracağımızı bilmiyoruz. Nedense toplumsal olarak çocukların canlarını sıkacak, itiraz edecekleri ifadeleri tercih ediyoruz, üstelik bu tepkileri de çok komik buluyoruz. Herhalde çocuğu sinir ettiğimizde tepki alacağımızdan emin oluyoruz! “Sen gel, benim oğlum ol!”, “Bu benim annem, sen başka anne bul!”, “Ben yiyeceğim hepsini, sana yok!”, “Sevgilin var mı, söyle bakalım!” gibi özellikle okul öncesi dönem çocuklarının anlamlandırmakta güçlük çektiği söylemlerde bulunuyoruz. Bu yaş grubundaki çocukların henüz soyut düşünme becerisi gelişmemiştir, dolayısıyla şakacı bir tutumla ortaya atılan bu sözleri gerçek zannederler. Sanki o kişi isterse onu ailesinden koparabilirmiş ve hatta annesini alabilirmiş gibi gelir ve büyük bir tehdit hisseder çocuk. Öte yandan bazı ifadeler oldukça indirgemeci ve mahremiyeti ihlal edici! Bir yetişkine yapamayacağınız şakayı, soramayacağınız soruyu çocuğa da soramazsınız. Şaka karşılıklı olduğunda komiktir, bir taraf bundan korkuyorsa, hoşlanmıyorsa işin eğlencesi kaçmıştır.

“Seni çirkin, seni tipsiz” vb. sözlerle çocuğu sevenler de bir hayli fazla. Bunlar doğru mu?

Prof. Dr. Mübeccel Gönen: Çocukla şakalaşırken “Nazar değmesin!” diyerek, eski bir inanışla ‘güzel’ yerine ‘çirkin’ ifadesini kullanmaya da halk arasında sıkça rastlanır. Bebekler bu ifadelerden zedelenmeyebilir ancak 2-3 yaştan sonra çocuklar bu ifadeler ve şakalardan hoşlanmayabilirler. Komik şakalar çocuğu eğlendirebilir ancak şakanın içeriği, yaşa uygunluğu, yapan kişinin çocukla iletişimi çok önemlidir. Yetişkinler bireysel farklara saygı ve özen göstermeli, çocuğa yönelik olumsuz konuşma ve etiketlemelerden kaçınmalı. Çocukla iletişim daima pozitif duygusal kalitede olmalı.

Büşra Tarçalır: Nedense çocukla doğrudan iletişime geçmek yerine dolambaçlı yolları tercih ediyoruz. Bir çocuğu güzel huylarıyla, becerileriyle ve varlığının size hissettirdiği duygularla sevmek o çocuğu şımartmaz, bu bir şehir efsanesi. Beyin deneyimle değişir, insan ilişkiyle iyileşir. Buradaki matematik hesabının şaşmayacağını garanti ederim. Çocuğa, “Çirkin, tipsiz, tombik, çiroz, safinaz, şaşkoloz” vb. dediğimizde sevgimizi ifade etmiş olmuyoruz, buradan sevgi dışında birçok şey çıkar ama üzgünüm sevgi çıkmaz. Sinirlendirme ihtimali de yukarıda sözünü ettiğim üzere, çocuğun katılım sağlamadığı, yetişkinin monolog olarak sürdürdüğü bir iletişim kuramama hali.

Anne-babalara ve ‘çocuk sevgisi içinden taşarak’ aşırıya kaçanlara önerileriniz neler?

Yazının Devamını Oku

“Boş ver, hayatı öğrensin!”

Kötü bir olayla karşılaştığımızda büyüklerimiz hep şöyle bir söz söylerler: “Boş ver, hayatı öğrensin!” Peki, hayatı öğrenmek için illâki kötü olaylarla mı karşılaşmamız gerekir?

Bir çocuk düşer, telaşlanırız ve onu hemen yerden kaldırırız. Bebeklikte, o sözü edilen hayatı ‘öğrenmesine’ pek izin vermeyiz. Ancak büyüyünce, hayal kırıklıkları yaşadıkça, hayatı öğrendiğinden söz ederiz. Bir çocuk, bir haksızlıkla karşı karşıya kalır, bunu kabullenemedikçe zorlanır, kendince savaşır. Bu mücadeleyi de ‘hayatı öğrenmek’ diye tanımlarız. Sonra çocuk kendi kendine “Bu hayat neden bu kadar zor?” der, bunalır…

Çocuklarını korkutarak onlara bir şeyler öğretmeye çalışan toplumların yetişkinleri de korkuyla yönetilir. Öğrendiği ‘korku kültürü’ itiraz etmesini ve kendi yolunu bulmasını engeller. Her zaman korkarak yaşar.

“Eğer oraya gidersen bacaklarını kırarım!” cümlesi size tanıdık geldi mi? Kendi korkumuzu çocuğa bu şekilde aktarmaya alışığız. Oysa istenmeyen yere neden gitmemesi gerektiğini açıklasaydık sonuç çok farklı olurdu. Sonra çocuk, annesi babası uyardığı halde o istenmeyen yere gider, başına kötü bir olay gelir. “Ben sana dememiş miydim?” der, kızarız. Sözlerimiz hep eksiktir böyle! Sebep sonuç içermez. Korkutarak engellemek isteriz.

Sonra o korkuyu da ‘hayatı öğrenmek’ olarak tanımlayıveririz. Madem ‘hayatı öğrenmek’ hep kötü tecrübelerle mümkün, o halde başkalarına nasıl güvenebiliriz ki? Herkes birbirine şüpheyle bakar… Nitekim bakıyor da!

Lütfen çocuklara hayatı iyi örneklerle öğretin. Güzel şeyler olduğunda hayatı öğrendiğini söyleyin. Dünya, iyiliği övüp kötülüğü yerdiğimizde gerçekten güzel bir yer olur… Korkunun olduğu her yer kötüdür!

PANDEMİ DÖNEMİNDE ÇOCUK İSTİSMARI VAKALARI ARTTI MI?

Unicef’in 20 Mart 2020 raporuna göre, pandemiyle birlikte getirilen kısıtlamalar hızla artarken çocuklara yönelik şiddet, istismar, sömürü ve ihmal riskinin de yükseldiği ifade edilmişti. 23 Nisan 2021 Çocuk Raporu’na göre ise son üç yılda 7 bin 466 çocuğun istismar edildiği açıklandı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dekanı Prof. Dr. Nilgün Sarp verilerin doğru olduğunu ifade ederken neler yapılması gerektiğini anlattı.

<iframe src='//www.hurriyet.com.tr/video/embed/?vid=41817263&resizable=1&autostart=scroll&playsinline=true&v_utm_source=haber_detay' width='580' height='326' frameborder='0' scrolling='no' allow='autoplay; fullscreen' allowfullscreen></iframe>

Yazının Devamını Oku