Paylaş
O zamana dek okuyorum, post, reels ve story’lerden sıkı sıkıya takip ediyorum.
Bakışları, duruşu, dansları, şarkıları...
Bu bir konser yazısı değil, o gelecek.
Bu bir zamansız Tarkan yazısı.
İstanbul’da Tarkan konseri dendiğinde mesele artık sadece müzik değil.
Asıl mesele şu: Bir insan, bir kuşakla, hatta bir ruh haliyle nasıl bu kadar uzun süre bağ kurabilir?
Konserleri sadece hayranlardan değil magazin, basın, iş ve sosyete dünyasından da büyük ilgi görüyor.
Her gidenin ağzı kulaklarında, enerji full, belli ki iyi geliyor.
Tarkan’la ilgili eleştiri yazısı neredeyse yok.
Kocaman bir iyilik algısı yayıyor etrafına.
Seviliyor, çok seviliyor.
Çaba harcamadan başarıyor bunu üstelik.
Olduğu haliyle.
Bu sadece müzik, sadece şarkılar değil, başka bir şey.
Ve her ne ise iyi ki var.
Tembellik yapmayın
İlk cümlede belirteyim, kendimi hiç tembel saymam.
Çocukluğumdan beri okulun “inek” diye tabir edilen öğrencilerinden biriydim.
Okul yok diye hafta sonlarını pek sevmezdim; cumartesi–pazar bile çalışırdım.
O derece yani.
Bunun bir kısmı muhtemelen öğretmen çocuğu olmaktan geliyor.
Çünkü daha en baştan görünmez bir sorumluluk yükleniyor insan; öğretmenin çocuğu başarısız olamaz.
İdeal öğrenci olmalısın, örnek olmalısın...
Belki de bu yüzden, belki de tamamen içimden geldiği için, hayatım boyunca çalıştım.
Ve hâlâ başarının çalışmaktan geçtiğine inanıyorum.
Ama bütün bunlara rağmen, benim bile zaman zaman “yeterince çalışmıyorum” diye kendimi sorguladığım, tembelleştiğimi düşündüğüm anlar oluyor.
Dışarıdan bakınca pek çok kişiye komik gelebilir ama insan en çok kendine yükleniyor.
Tam da böyle bir ruh halindeyken karşıma “Japonların B7 tekniği” diye bir şey çıktı.
Artık dijital dünya mı beynimi okuyor, algoritmalar mı ruh halimi yakalıyor bilmiyorum ama zamanlaması manidardı.
Japonya’da tembellik bir karakter kusuru değil, çoğu zaman geçici bir durum ya da bedensel-zihinsel bir yüklenme olarak görülüyormuş.
Ve bunun için yedi basit ama etkili yöntem öneriyorlar.
Okurken fark ettim; bunların bazılarını zaten hayatımda uyguluyorum, bazılarını ise hiç yapmıyorum.
İşte “tamam” dedim, deneme zamanı.
İlki 1 dakika kuralı. Büyük hedeflerle gözünü korkutmak yerine, sadece 1 dakika. Bir sayfa, bir cümle, tek bir hareket. Araştırmalar küçük alışkanlıkların zihinsel direnci kırdığını söylüyor. Baskı değil, ilerleme yaratıyor.
İkincisi amaç edinme. Japonlar “Ne iş yapıyorsun?” diye sormaz, “Sabahları neden uyanıyorsun?” diye sorarmış. Amaç duygusu, enerjiyi ve disiplini ciddi şekilde artırıyor. Sebebin netse, çaba daha hafif geliyor.
Üçüncüsü yemekle ve doymamakla ilgili. Tam doymadan, yüzde 80’lerdeyken sofradan kalkmak. Aşırı yemek odaklanmayı, ruh halini ve motivasyonu düşürüyor. Hafif bir beden, daha berrak bir zihin demek.
Dördüncüsü alanı temizlemek. Dağınık bir oda, dağınık bir zihin. Japon kültüründe dağınıklık neredeyse bir kirlilik sayılıyor. Buna sosyal medyayı da ekliyorlar: Sana gerçekten katkı sağlayan içerikleri takip et, zihinsel gürültü yaratanları hayatından çıkar.
Beşincisi çok tanıdık; kusurlu da olsa bitir. Tembellik çoğu zaman başarısızlık korkusunun arkasına saklanıyor. Oysa kusurlar hata değil, gelişimin parçası. Bitir, sonra düzelt.
Altıncısı çalış-dinlen kuralı. 25 dakika çalış, 5 dakika dinlen. Ama bu geçişlere küçük bir ritüel ekle: Bir nefes, bir hareket, bir ses. Beyin buna çok hızlı koşullanıyor.
Yedincisi ise belki de en vurucusu; mükemmel olmadan harekete geç. Japonlar ideal koşulları beklemez. Ellerinde ne varsa onunla yola çıkarlar. Çünkü hareket netlik yaratır. Ve ertelemenin çoğu, aslında sabır kılığına bürünmüş bir korkudur.
Ben bu yedi kuralın hepsini harfiyen uyguluyor muyum? Hayır.
Ama artık hangilerini yapmadığımı biliyorum. Siz hangilerini yapıyorsunuz ya da yapmıyorsunuz bilmiyorum.
Ama belki bu yazıdan sonra, listedeki yedi maddeden biri bile sizde bir şeyleri harekete geçirir. Bazen 1 dakika yeter.
Paylaş