Paylaş
Annesi tarafından reddedilmiş, sürüsünden dışlanmış minicik bir şempanze yavrusu...
Kocaman gözleriyle etrafına bakıyor ve sonra kendisine verilen pelüş oyuncağa sarılıyor.
Öyle sıkı sarılıyor ki, sanki o oyuncak düşerse dünyası tamamen yıkılacak.
Dünyanın çeşitli hayvanat bahçelerinde, annesi tarafından reddedilen veya insan müdahalesi nedeniyle bağ kuramayan sayısız primat yavrusu var. Çünkü esaret altındaki yaşam, doğadaki sosyal düzeni parçalar. Gürültü, stres, dar alanlar, yapay grup dinamikleri... Bunların hepsi annelik davranışlarını bile bozabiliyor.
O pelüş aslında oyuncak değil. Bir annenin yerini tutması için verilmiş bir “ikame sevgi nesnesi”. Bilim insanları buna comfort object diyor. Yavru, yalnızlığını azaltmak için ona sarılıyor.
Korktuğunda ona tutunuyor.
Uyurken onunla uyuyor. Çünkü başka hiçbir şey yok.
Bu yavru için “iyi haber” şu:
Görüntülerde daha sonra başka şempanzelerin bulunduğu bir gruba kabul edildiği, hatta bir bakıcı ya da koruyucu tarafından sahiplenildiği söyleniyor. Sarılan, temas eden, onu dışlamayan yeni bir “aile” bulmuş.
Mutlu son gibi görünüyor, değil mi?
Ama asıl hikâye burada bitmiyor.
Çünkü o yavru en başta doğasından koparılmamış olsaydı, hiçbir zaman bir pelüşe sarılmak zorunda kalmayacaktı.
Bu görüntü bana şunu düşündürdü:
Biz o videoyu izlerken “Ne tatlı!” diyoruz. Oysa o sahne, aslında derin bir travmanın görüntüsü.
Hayvanat bahçeleri çoğu zaman “eğitim”, “koruma”, “bilim” gibi kavramlarla meşrulaştırılıyor.
Elbette gerçek rehabilitasyon merkezleri, nesli tükenmekte olan türler için çalışan kurumlar var.
Ancak dünyanın büyük bölümünde hayvanat bahçeleri hala insanların eğlenmesi için hayvanların sergilendiği yerler olmaktan öteye geçemiyor.
Beton zeminler, dar alanlar, yapay kayalar, cam duvarlar... Ve camın diğer tarafında selfie çeken insanlar.
Biz buna “doğayı görmek” diyoruz.
Aslında gördüğümüz şey, doğanın yok edilmiş hali.
Bir şempanze yavrusunun pelüşe sarılması, insanlığın başarısı değil, başarısızlığıdır.
Çünkü o oyuncak, kaybedilmiş bir dünyanın yerine konmuş ucuz bir teselliden başka bir şey değil.
Yapılabilecek en basit ama en etkili şey bu düzeni beslememek.
Bilet almamak.
“Gezilecek yer” listelerinden çıkarmak.
Çocuklarımıza hayvan sevgisini, onları tutsak ederek değil; doğaya saygı duyarak öğretmek.
Beynimden geçenleri gördüm
Dijital ve teknoloji odaklı sanat, artık yalnızca geleceğin değil, bugünün de en güçlü ifade biçimlerinden biri.
Küresel arenada olduğu kadar ülkemizde de giderek büyüyen bu alan, sanatın sınırlarını yeniden çiziyor.
The Cube’da, Ouchhh imzasını taşıyan DataCube sergisinin açılışına katıldım.
Altı ay boyunca ziyaret edilebilecek bu deneyim, klasik bir sergiden çok daha fazlası.
Burada ışık, veri ve mekân birbirinden ayrı unsurlar değil; aynı anda nefes alan tek bir organizma gibi.
En etkileyici an ise özel bir başlık takarak beyin dalgalarımın anlık olarak okunmasıydı.
Düşüncelerimin, duygularımın ve zihnimden geçen o görünmez akışın ışık ve renklerle somut görüntülere dönüşmesini izlemek.
Sanki beynimin içinden geçenler ilk kez görünür olmuştu.
Bir sanat eserine bakmak yerine, o eserin bizzat parçası olmak... İşte deneyimin en çarpıcı tarafı buydu.
Dijital çağda sanat artık sadece izlenen değil, yaşanan bir deneyim.
Belki de gelecekte müzeler, duvarlara asılmış tablolar yerine, zihnimizin içini yansıtan evrenlerden oluşacak.
Paylaş