Paylaş
Çünkü bir romanı, öyküyü ya da başka bir edebiyat eserini beyazperdeye taşımak, yalnızca hikâyeyi görüntülere dönüştürmek değil bir dünyayı başka bir sanatın diliyle yeniden kurmak demek.
Bu nedenle 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında düzenlenen Edebiyat Uyarlaması Uzun Metraj Senaryo Yarışması’nı çok değerli buluyorum.
26 Eylül–4 Ekim tarihleri arasında yapılacak festivalin bu yarışması, edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlanmasını teşvik ediyor.
Türk edebiyatı, sinemanın hâlâ keşfetmediği inanılmaz bir hazineye sahip.
Geçmişten bugüne yüzlerce romanımız, öykümüz, karakterimiz ve anlatılmayı bekleyen hikâyemiz var.
Yarışmanın jürisinde edebiyat dünyasının önemli isimlerinden Murat Gülsoy, “Borç” ve “Bildiğin Gibi Değil” filmlerinin yönetmeni Vuslat Saraçoğlu ve Türk sinemasının uluslararası alandaki önemli yapımcılarından Zeynep Atakan yer alıyor.
Ön jüri ise sinema eleştirmeni ve senarist Burak Göral, yazar ve senarist Doğu Yücel ile romanlarıyla kendine özgü bir dünya kuran Hakan Bıçakcı’dan oluşuyor.
Bence bu isimlerin bir araya gelmesi yarışmanın amacını da çok güzel anlatıyor: Bir tarafta edebiyat, bir tarafta sinema ve ikisinin arasında o çok önemli köprüyü kuran senaryo...
Türkiye’de çoğu zaman “Neden bizim romanlarımızdan daha fazla film yapılmıyor?” diye konuşuyoruz.
Oysa bunun gerçekleşebilmesi için yalnızca iyi romanlara değil, o romanları sinemanın diline çevirebilecek güçlü senaryolara ve bu projelerin önünü açacak platformlara da ihtiyaç var.
Altın Koza’nın yaptığı tam olarak bu.
Belki de bugün bu yarışmaya gönderilen dosyalardan biri, birkaç yıl sonra hepimizin konuştuğu bir filme dönüşecek.
Belki bir romanın yıllardır sayfalar arasında yaşayan kahramanı ilk kez karşımıza ete kemiğe bürünmüş olarak çıkacak.
İşte festivallerin yalnızca film gösterilen organizasyonlar olmaktan çıkıp yeni filmlerin doğmasına alan açması bu yüzden çok önemli.
Kazanan proje, 3 Ekim’de festivalin kapanış ve ödül töreninde açıklanacak.
Ben şimdiden hangi edebiyat eserlerinin senaristlere ilham verdiğini, hangi hikâyelerin beyazperde yolculuğuna çıkacağını merak ediyorum.
Hafta sonu neydi?
Cumartesi sabahı uyandığımızda alarmı kapatmanın, biraz geç kahvaltı etmenin, arkadaşlarla buluşmanın, çocuklarla vakit geçirmenin, sinemaya gitmenin ya da hiçbir şey yapmadan evde oturmanın ne kadar doğal olduğunu düşünüyoruz.
Sanki hafta sonu insanlık tarihi kadar eskiymiş gibi...
Oysa değil.
The Guardian’da okuduğum bir yazı beni bu konuda epey şaşırttı.
Bugün bildiğimiz anlamıyla iki günlük hafta sonunun yaygınlaşmasının hikâyesi yaklaşık 100 yıllık.
Ve bu iki günün arkasında işçi hareketlerinden sanayicilere, üretim hesaplarından aile hayatına kadar uzanan acayip bir tarih var.
Hikâyenin en bilinen dönüm noktalarından biri 1926.
Henry Ford, fabrikalarında beş günlük, 40 saatlik çalışma haftasını uygulamaya koyuyor. Üstelik mesele yalnızca çalışanların daha fazla dinlenmesi değil.
Ford çok basit bir ekonomik gerçeği de görüyor: İnsanlara boş zaman vermezseniz, ürettiğiniz şeyleri tüketmeye de zamanları olmuyor.
Yani hafta sonunun arkasında hem insani hem de son derece kapitalist bir fikir var:
Dinlenen insan yalnızca daha iyi çalışmıyor; yaşamayömür a ve harcamaya da zaman buluyor.
Ama hikâyenin beni asıl etkileyen kısmı Sovyetler Birliği’nde yaşanıyor.
1929’da çok tuhaf bir deney başlatılıyor.
Amaç fabrikaların hiç durmaması. İnsanların ortak dinlenme günleri yerine farklı günlerde izin yapacağı bir sistem kuruluyor. İşçiler gruplara ayrılıyor; biri dinlenirken diğerleri çalışıyor. Böylece makineler sürekli çalışacak, üretim hiç kesilmeyecek.
Kâğıt üzerinde müthiş bir verimlilik hesabı.
Ama hesaba katılmayan bir şey var:
İnsan.
Sen izinlisin ama eşin çalışıyor.
Eşin izinli ama sen fabrikadasın.
Çocuğun okulda. Arkadaşların işte.
Akrabaların başka bir gün izinli.
İzin günün var ama o günü paylaşacağın kimse yok.
Dönemin bir işçisinin şikâyeti aslında bütün sistemi özetliyor: Eşi fabrikada, çocukları okuldayken evde tek başına ne yapacaktı?
Tek başına geçirilen tatil, tatil miydi?
Sistem yıllar içinde değiştirildi ve 1940’ta tamamen terk edildi. Beklenen verimlilik mucizesi de gerçekleşmedi. Hatta sürekli kullanım makinelerde sorunlara yol açtı; çalışanların moralinin bozulması da cabasıydı.
İşte burada hafta sonunun aslında ne olduğunu anlıyoruz.
Hafta sonu sadece çalışmamak değilmiş.
Aynı anda çalışmamakmış.
Paylaş