"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Türkiye-ABD ilişkilerinde son gelişmeler.....

Türkiye - ABD ilişkileri iki ülke için de önemli ve çok boyutlu.

Güvenliği, dış politikayı ve ekonomik ilişkileri kapsayan yanları var. Ama Türkiye ile ABD arasında bir süreden beri sorunlar yaşanıyor ve Ankara ile Vaşington arasında, örneği geçmişte görünmeyen bir şekilde, ciddi bir güven eksikliği ortaya çıkmış durumda.


Türkiye ile ABD arasında yakınlaşma 2. Dünya Savaşı sırasında başlıyor. Dönemin Başbakanı İnönü’nün savaş sırasında, 1943 yılı Aralık ayı başında, Kahire’de ABD Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill ile yaptığı görüşmenin  Türkiye-ABD arasındaki yakınlaşmayı fitillediği, ABD’nin İncirlik’te hava üssü fikriyle bu sıralarda ilgilenmeye başladığı biliniyor.


Türkiye-ABD ilişkilerindeki yakınlaşma  2.Dünya Savaşı’ndan sonra hızlanıyor. Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılmasıyla yeni bir boyuta, Türkiye’nin 1952 yılında NATO üyesi olmasıyla “müttefiklik” düzeyine çıkıyor. Vaşingon ile Moskova arasında yaşanan “Soğuk Savaş” döneminde Türkiye-ABD ilişkileri çok yakın, Ankara dış politikasını büyük ölçüde NATO üyeliğine ve Vaşington’la ilişkilerine endeksliyor, bağlıyor.


Türkiye’nin bu dönemlerdeki Bağdad Paktı (daha sonra CENTO), Balkan Paktı gibi girişimleri ABD ve NATO ile ilişkilerinin bölgesel uzatıları olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’nin (Yunanistan dahil) komşu ülkelerle ikili ilişkileri de bu dönemde Ankara’nın dış politikasındaki genel ABD ve Batı’ya olan  eğilimden büyük ölçüde etkileniyor.


Türkiye-ABD ilişkilerinde ilk “yol kazası” 1960 Küba krizinde görülüyor. Vaşington , Sovyetler Birliği ile Küba’da anlaşmak için, Ankara ile hiçbir istişare yapmadan Jüpiter füzelerini Türkiye’den kaldırıyor. Bu durum  ABD’nin Türkiye’nin görüşlerini (ve menfaatlerini) dikkate almadan hareket edebileceğini (ilk kez) göstermesi bakımından Ankara’da ciddi bir endişe yaratıyor.


Kıbrıs Sorunu ise Türkiye-ABD ilişkilerinde esas dönüm noktası. “Meşhur” Johnson mektubunun Ankara’da yarattığı düşük kırıklığı ABD’ye bakış açısından Türk dış politikası üzerinde (izleri bugüne kadar gelen) etkileyici bir rol oynuyor. Kıbrıs sorunuyla birlikte Vaşington’da (Türkiye karşıtı) etnik lobilerin rolü de ortaya çıkıyor. Amerikan Rum lobisinin “itmesiyle” ABD Kongresi’nin Türkiye’ye (1974-1977 yılları arasında) uyguladığı silah ambargosu (bir NATO müttefikine uygulanması sebebiyle) ABD tarihinde bir ilki (ve tek örneği) teşkil ediyor.


1980’lı ve 90’lı yıllarda Vaşington’daki Türkiye karşıtı faaliyetlere 1915 Olaylarını “soykırım” olarak kabul ettirme gerekçesiyle ortaya çıkan Ermeni lobisinin katıldığını görüyoruz. Ermeni lobisinin ABD’de bu dönemde Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini federe ve federal düzeyde hızlandırdığı, federal düzeyde başarılı olamazken, Türkiye-ABD ilişkilerinde ciddi bir yıpranmaya sebep olduğu izlenmektedir. Rum ve Ermeni lobilerinin ABD’de (özellikle Kongre’de) gördüğü desteğin 70,80 ve 90’lı yıllarda Türkiye’deki ABD imajının zedelenmesinde ve Türk kamuoyunda ortaya çıkan ABD aleyhtarı eğilimlerin başlamasında önemli rolü bulunmaktadır.


Soğuk Savaşın bitmesi, Sovyetler Birliği ile Varşova Paktı’nın ortadan kalkması Vaşington’un Türkiye’ye bakışını ve Türkiye-ABD ilişkilerinin önemini “fazlaca” değiştirmemiştir. Batı’daki Türkiye karşıtı grupların beklentilerinin aksine, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla uluslararası sistemde meydana gelen değişmeler Türkiye’nin jeostratejik önemini  azaltmamış, Vaşington açısından Orta Doğu, Kafkasya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de çok stratejik bir coğrafyada yer alan Türkiye ile ilişkiler önemini korumuştur.


Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD için Orta Doğu’daki gelişmelerin önem kazandığı, Vaşington’un (nükleer programı nedeniyle artan) İran tehdidini ciddiye aldığı izlenmektedir. Vaşington’un Tahran’daki ABD Büyükelçiliğinin işgali ve Amerikan diplomatlarının esir alınması olayını hiçbir zaman unutmadığı, İran’ın bölgedeki Amerikan menfaatleri (ve İsrail) için ciddi bir tehdit haline gelmesinin Vaşington açısından  Orta Doğu’nun ve (doğal olarak Türkiye’nin önemini) devam ettirdiği görülmektedir.


Ankara-Vaşington ilişkilerinde geçmişte de inişler ve çıkışlar yaşanmakla beraber, Türkiye-ABD ilişkilerinde (etkileri bugün de görülen) sorun 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgaliyle patlak vermiştir. ABD’nin bütün kaynakları ve petrol gelirleri Birleşmiş Milletler kontrolü altındaki Irak’ı niye işgal ettiği (aradan geçen 15 yıl sonra) bugün bile tam olarak açık değildir. Ortaya çıkan bütün veriler (işgal için gerekçe olarak kullanılmasına rağmen) Irak’ın kitle imha silahları programı olmadığını ortaya koymaktadır.


Irak petrollerinin ele geçirilmesi, İsrail karşıtı Arap cehpesinin bölünmesi gibi nedenler ABD’nin Irak’a 2.müdahalesinin “gerçek” nedenleri olarak gösterilmiştir. 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının (Bağdad yanlış adres olsa da)  intikamının alınması arzusunun Irak’ın işgalinde önemli bir rol oynadığına inananlar çoğunluktadır.


Sebebi ne olursa olsun Orta Doğu’daki dengeler açısından ABD’nin Irak’ı işgalinden en karlı çıkan ülkenin İran olduğu konusunda bugün hemen herkes hem fikirdir. 2003 Irak işgaliyle ABD’nin büyük bir hata yaptığı ve Irak’ın İran’ı dengeleme rolünü ortadan kaldırarak bölgede dengeleri altüst ettiği gerçeği artık genel kabul görmektedir.


Haklı sebeplere dayanan (Kuveyt’in Irak işgalinden kurtarılması) ABD’nin 1990 yılındaki ilk Irak müdahalesinde Vaşington ile çok yakın  işbirliği kurabilen Türkiye, 2003 yılında ABD’nin 2. Irak savaşında farklı bir tutum almış, ABD’nin Irak’ı işgali ve işgalden sonra yanlış politikalarda ısrarı Ankara ile Vaşington arasında ciddi görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Vaşington’un yanlış politikalarda ısrarına rağmen bu dönemde Türkiye, işgal sonrasında Irak’ta istikrarı sağlayabilmesi  için, ABD’ye yardım etmeye gayret göstermiştir.


Türkiye ile ABD’nin (Filistin sorununun nasıl çözümleneceği, Montrö anlaşmasının uygulanması gibi) bazı konularda farklı görüşlerde olduğu, Ankara ile Vaşington arasındaki bu görüş ayrılıklarının zaman zaman büyüdüğü bilinmektedir. “Müttefik” ve “dost” olsalar da ülkelerin zaman zaman farklı konularda farklı görüşte olmaları doğaldır. Ancak ABD’nin ilk önce Irak’ta ve (daha da önemlisi) şimdi Suriye’de uyguladığı “yanlış” politikalar Türkiye’nin iç ve dış güvenliği ile Orta Doğu’daki çıkarlarını ve “hayati” menfaatlerini tehlikeye düşüren şekiller almıştır.


Vaşington’un Suriye’deki politikalarını Ankara ile istişare etmeden uygulaması,  Ankara’ya karşı “oyalayıcı” taktiklere baş vurması ve verdiği sözleri yerine getirilmemesinin Ankara’da (Vaşington’un Suriye’deki gerçek amaçlarının ne olduğu konusunda) ciddi bir tedirginlik yarattığı ve bugün  iki ülke ilişkilerinde karşılaşılan “güven sorununun” ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadığı açıktır.


Feto terör örgütünün ABD’deki yapılanması  ve ABD’nin (veya ABD içindeki bazı kesim ve grupların) geçen yılki başarısız darbe girişimindeki rolü konusunda ortaya çıkan soru işaretleri nedeniyle zaten gergin olan Ankara-Vaşington  ilişkilerine, bir de ABD’nin Suriye’de Ankara’nın görüşlerini ve menfaatlerini hiçbir şekilde dikkate almayan uygulama ve tutumlara girmesinin eklenmesi bugün Türkiye ile ABD arasında yaşanan “güven bunalımının” temelinde yatmaktadır.


ABD’nin Suriye’de terör örgütü PKK’nin Suriye uzantısı PYD/YPG ile, DEAŞ terör örgütüyle mücadele gerekçesi kullanılarak, girdiği (Suriye için de sonuçları çok şüpheli) işbirliğini Türkiye’nin kabul etmesinin imkansızlığının Vaşington  tarafından bilinmemesi veya “görülmemesi” Ankara-Vaşington ilişkileri açısından çok talihsiz bir gelişmedir. Türkiye’den bakıldığında DEAŞ’la mücadele, bölgedeki İran etkisinin azaltılması gibi gerekçeler Vaşington’un PYD/YPG’ye verdiği destek için kesinlikle gerekçe olamaz. Yine Ankara’dan bakıldığında (hakikaten önem veriyorsa) Vaşington için bu konularda izlenebilecek “doğru yol” bölgedeki “gerçek müttefiki” Türkiye ile işbirliğinden geçmektedir.


Obama Yönetimi’nin Suriye politikası 2013 yılı başlarından itibaren Ankara için “anlaşılmaz” ve “yanlış” bir yola girmiştir. Suriye politikasına Şam rejiminin meşruluğunu kaybettiği ve değişmesi lazım geldiği söylemleriyle başlayan Obama Yönetimi, sahada Suriye’de rejim değişikliği için gerekenleri yapmamış, rejimin hava üstünlüğüyle (varil bombalarıyla) Suriye halkını terörize etmesine, sivil halka karşı kimyasal silah kullanmasına, ilk önce İran daha sonra Rusya’nın Suriye iç savaşına doğrudan müdahale etmelerine göz yummuştur. ABD’nin ciddi ve kapsamlı bir Suriye stratejisi ortaya koymaması Suriye’deki bugünkü tablonun ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır.


ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları’ndaki PYD/YPG ile işbirliğine dayanan Suriye’deki Amerikan tutum ve mevcudiyetinin devamını savunduğu anlaşılan bir kadroya rağmen, Başkan Trump’ın  ABD’nın Suriye’deki “çıkmazını” gördüğü ve Trump’ın (ne ölçüde ve nasıl uygulanacağı açık olmayan) son çekilme kararını bu şekilde açıkladığı anlaşılmaktadır. Bu Suriye bağlamında Türkiye ile ABD arasında bir uzlaşıya varılabileceği ve Tillerman’ın Ankara ziyareti ve sonrasında ortaya çıkarılan “ anlayışın” ve “yol haritasının” kesinleştirilebileceği ve sahada uygulanabileceği ümidini arttırmıştır. Böyle Suriye bağlamında Ankara ile Vaşington arasında işbirliği yolu yeniden açılmış olacaktır.

X
YAZARIN DİĞER YAZILARI