GeriOğuz Çelikkol NATO 70 yaşında
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

NATO 70 yaşında

Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) 1949 yılında kurulmuş, 70 yıldan bu yana varlığını sürdüren bir güvenlik kuruluşudur. Kuzey Atlantik ve Avrupa’da yer alan ülkeler güvenliklerini bu örgüte bağlamışlardır.

 

NATO hemen 2. Dünya Savaşı’ndan sonra 1949 yılında 12 ülke (ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, Lüksemburg, Norveç, Portekiz, Danimarka ve İzlanda) tarafından oluşturulmuştur. NATO bu ülkeler tarafından 1949 yılında imzalanan Vaşington Anlaşması’yla kurulmuştur.  Bir üye ülkeye yapılacak saldırının tüm ülkelere yapılmış sayılacağını belirten ve saldırıya uğrayan ülke veya ülkelere yardımı öngören 5. maddesi ise Vaşington Anlaşması’nın temelini oluşturmaktadır.

2. Dünya Savaşı’nın esas galipleri ABD ve Sovyetler Birliği’dir. Bu iki ülke Dünya’yı saran ve Avrupa ile Uzak Doğu ülkelerinde büyük yıkıma ve insan kaybına yol açan bir savaşın sonunda uluslararası sistemde güç merkezleri olarak ortaya çıkmışlardır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce çok kutuplu (çok merkezli) olan uluslararası sistem de savaştan sonra değişmiş ve Vaşington ile Moskova merkezli, iki kutuplu bir görünüm almıştır.

2. Dünya Savaşı sırasında (Nazi Almanya’sına karşı) müttefik olan ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler savaşın bitimiyle birlikte hemen değişmiş, iki ülke arasında ciddi bir rekabet, nüfuz mücadelesi ve çekişme başlamıştır. Vaşington ve Moskova arasındaki bu mücadeleye “Soğuk Savaş” adı verilmiştir.

Vaşington ile Moskova arasında 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra başlayan ve 1990 yılına kadar devam eden mücadele, yerel olarak bazı bölgelerde sıcak çatışmalara ve lokal savaşlara dönüşmekle beraber, “soğuk” olarak kalmış ve Dünya 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında yaşananlara benzer bir “felaketle” karşı karşıya kalmamıştır.

Vaşington ile Moskova arasında yaşanan mücadelenin bir özelliği ideolojik temeli olmuştur. “Soğuk Savaş” demokrasi ile yönetilen serbest piyasa ekonomisine sahip ABD (ve müttefikleri) ile tek parti tarafından yönetilen komünist ekonomiye sahip Sovyetler Birliği arasında yaşanmış, mücadele sadece iki başkent (Vaşington ve Moskova) arasında değil tamamen farklı iki  (Batı ve Doğu) ideoloji arasında meydana gelmiştir.    

Vaşington ile Moskova arasındaki mücadelenin yerel (sıcak) savaşlara dönüştüğü yerler arasında ilk akla gelenler Kore, Vietnam ve Afganistan’dır. Savaştan sonra Yunanistan ve Çin gibi ülkelerde de (milliyetçi ve komünist güçler arasında) iç savaşlar patlak vermiştir. ABD-Sovyetler Birliği mücadelesinin en çekişmeli yaşandığı kıta Avrupa olmuş, 2. Dünya Savaşı sırasında 4’lü (Sovyetler Birliği, ABD, İngiltere ve Fransa) işgale uğrayan Almanya ve başkenti Berlin adeta Soğuk Savaş’ın bir sembolü haline dönüşmüştür. Doğu ve Batı Berlin arasındaki duvarın Avrupa’yı ikiye bölen “Demir Perde” içindeki sembolik rolünün “Soğuk Savaş’a” da damgasını vurduğunu söylemek mümkündür.

İşte NATO, 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin, Dünya Barışını korumak için kurulan Birleşmiş Milletlere rağmen, hızla bozulduğu bir dönemde 1949 yılında kurulmuş, varlığını bugüne kadar( 70 yıl) sürdürebilmiştir. NATO üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları 4 ve 5 Nisan tarihlerinde Vaşington’da toplanarak, İttifakı kuran Vaşington Anlaşması’nın 4 Nisan 1949 yılında imzalanmasının 70. yılını anmakta ve kutlamaktadır.

NATO ittifakının bugün 29 üyesi bulunmaktadır. Bu sayı “Kuzey” Makedonya’nın bu yıl ittifaka tam üye olarak alınmasıyla 30’a çıkacaktır. 70 yıllık geçmişi içinde NATO 7 kere genişlemiştir. 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan, 1955 yılında Batı Almanya ve 1982 yılında İspanya NATO üyesi olmuşlardır.

Ancak NATO’nun esas genişlemesi 1999 ve 2004 yıllarında gerçekleşmiş, bu tarihlerde eski Doğu Avrupa ülkeleri İttifak’a üye kabul edilmişlerdir. 1999 yılında Çekya, Macaristan ve Polonya, 2004 yılında ise Bulgaristan, Romanya, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovakya ve Slovenya NATO üyeliğine alınmıştır. NATO’nun diğer iki genişlemesi 2009 ve 2017 yıllarında gerçekleşmiş; 2009 yılında Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017 yılında ise Karadağ NATO üyesi olmuşlardır. Bu yıl Kuzey Makedonya’nın alınmasıyla NATO’nun üye sayısı 30 olacaktır.

Geçmişe bakıldığında NATO için önemli bazı dönüm noktaları göze çarpmaktadır. Bunlardan biri 1955 yılında Batı Almanya’nın NATO üyeliğine alınmasıdır. Sovyetler Birliği Batı (bölünmüş) Almanya’nın NATO’ya alınmasına sert tepki göstermiş, Varşova Paktı’nı kurmuş, 2. Dünya Savaşı sırasında işgal ettiği ülkeleri (Polonya, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan) bu Pakt’a sokmuş, böylece “Soğuk Savaş” iki İttifak arasında (NATO ve Varşova Paktı) arasında yaşanmaya başlamıştır.

NATO için büyük bir dönüm noktası 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Varşova Paktı’nın çökmesidir. Böylece NATO Varşova Paktı’na karşı savaşı kazanmış, Moskova’nın büyük bir çalkantı içine girmesi, komünist sistemin çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD Dünya’daki (tek) egemen güç haline gelmiş, en azından bir süre Dünya tek kutuplu (Vaşington) bir sistem görünümü kazanmıştır.

NATO için 2001 yılında 11 Eylül terörist saldırılarından sonra ABD’nin Vaşington Anlaşmasının 5. maddesi çerçevesinde İttifak’a yaptığı başvuru önemli bir gelişme teşkil etmiş, ABD’nin Vaşington Anlaşmasının 5. maddesini işletmesi NATO’nun Afganistan misyonunu başlatmış, NATO’nun görev tanımı ve çerçevesi fiili olarak değişme sürecine girmiştir.

Esasen Sovyetler Birliği’nin dağılması, Varşova Paktı’nın sona ermesi, (Batı ve Doğu) Almanya’nın birleşmesi, eski Varşova Paktı üyeleri ile eski Sovyetler Birliği üyesi 3 Baltık ülkesinin (Letonya, Estonya ve Litvanya’nın) NATO üyesi olmasından sonra NATO’nun varlık sebebi konusunda da düşünce ve tartışmalar büyüme eğilimi göstermeye başlamış, NATO’nun amacı konusunda farklı yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır. NATO’nun kimlik arayışı bazılarına göre bugün de devam etmekte, ABD Başkanı Trump NATO’yu “modası geçmiş”, süresi dolmuş, eski bir örgüt olarak nitelendirebilmektedir.

Uluslararası sistemdeki değişim bugün de sürmektedir. 1990’larda kısa bir süre ABD tek küresel hakim güç, Vaşington tek güç merkezi, kutup olarak kalmış görünse de, şimdi durum oldukça farklıdır. Her şeyden önce Putin’in iktidara gelmesinden sonra Rusya tekrar küresel bir güç merkezi olarak ortaya çıkmıştır. Putin’in ABD’nin tek küresel güç merkezi olmasına karşı çıktığı, Dünya’yı çok merkezli bir uluslararası sistem olarak gördüğü esasen bilinmektedir.

Bazılarına göre bugün Dünya’da Çin de küresel siyasi, askeri ve ekonomik bir güçtür. Pekin’in küresel bir güç merkezi olarak Dünya’daki statüsü her geçen gün büyümektedir. Almanya ve Fransa ekseninde Avrupa Birliği ve Japonya ekonomik birer küresel güç merkezi haline dönüşmüşlerdir. Hatta Başkan Trump, küresel birer güç merkezi olarak büyüyen Brüksel (AB), Pekin ve Tokyo’yu Dünya’daki ABD rolü ve etkisi bakımından (askeri bir güç merkezi olduğuna şüphe olmayan) Moskova’dan bile daha önemli birer rakip, hatta hasım olarak gördüğünü ortaya koyan açıklamalar yapmaya devam etmektedir.

NATO’nun Doğu Avrupa’da başlangıçta sınırlarına doğru genişlemesine pek fazla ses çıkartmayan Rusya’nın “kırmızı çizgiyi” Gürcistan’da, Moldova’da ve Ukrayna’da koyduğu, Putin Yönetimi’ndeki Rusya’nın 2 eski Sovyetler Birliği üyesi ülkenin daha NATO’ya üye yanılmasına aktif bir şekilde karşı çıktığı izlenmektedir. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’daki ayrılıkçı hareketleri desteklemesi, Kırım’ı ilhakı sadece Tiflis ve Kiev’e değil Brüksel’e karşı yapılmış bir “uyarı” niteliğindedir.

Geçmişe baktığımızda NATO’nun iç sorunlar da yaşadığı görülmektedir. ABD ile görüş ayrılıkları yaşayan Cumhurbaşkanı De Gaul yönetimindeki Fransa 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılmış, Fransa NATO’ya 2009 yılında tekrar tam olarak dönmüştür. Fransa’nın NATO askeri kanadına üye olmadığı dönemde NATO’nun merkezi Paris’ten Belçika’nın başkenti Brüksel’e taşınmıştır.

Yunanistan da Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesini gerekçe olarak göstererek 1974 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılmıştır. Yunanistan, Türkiye’deki 1980 askeri darbesinin adından, Ankara’da askeri bir yönetim bulunduğu bir dönemde, 1981 yılında (hiçbir karşılık almadan) Türkiye’nin vetosunu kaldırması üzerine NATO askeri kanadına tekrar dönmüştür.

Soğuk Savaş’ın esas galibinin kim olduğu konuşulan ve tartışılan konulardan biridir. Almanya 1991 yılında birleşmiş, Almanya’nın başkenti Bonn’dan Berlin’e taşınmıştır. Başkan Trump sıklıkla geçmişte ve bugün NATO’nun mali yükünü ABD’nin taşıdığını, ancak NATO’nun başarısının sonuçta ABD’ye fazla bir şey getirmediğini vurgulamaya çalışmaktadır. ABD’de NATO’nun yükünün büyük kısmını gereksiz yere ABD’nin taşıdığına, Avrupa’nın kendi savunması için gerekli finansal yükü üstlenmediğine inanların sayısı oldukça fazladır.

Avrupa’da bugün sadece NATO genişlemesi yaşanmamaktadır. Almanya-Fransa eksenli Avrupa Birliği de üye sayısını arttırmakta, sınırlarını Rusya yönünde ve Balkanlar’da genişletmektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un geçen yıl Fransa Parlamentosu’nda yaptığı ve NATO ile AB’nin Balkanlar’da hızlı hareket etmesi gerektiğini vurgulayan, Rusya ile Türkiye’yi Balkanlar’da rakip ve hatta hasım olarak gördüğünü belirten konuşmasının hem Moskova hem de Ankara’da yankı yaptığı kesindir. Fransa’nın Rusya’yı rakip olarak görmesini anlamak mümkün olsa da,  NATO üyesi (ve AB üyeliğine aday) diğer bir ülkeyi “rakip” kategorisine niye soktuğu cevaplandırılması gereken ciddi bir sual olarak ortaya çıkmaktadır.

“Kuzey” Makedonya’nın bu yıl NATO üyesi olması ve bu ülkeyi AB’ye bağlamak üzere hazırlanan anlaşmalar Cumhurbaşkanı Macron’un “hızlı hareket” çağrısının uygulamaya konulduğuna işaret etmektedir. Almanya ve Fransa’nın ağır baskıları üzerine (ekonomik kriz yaşayan) Yunanistan, Makedonya “isim sorununu” halletmek zorunda bırakılmış, böylece Makedonya’nın Brüksel’e bağlanması yolu açılmıştır. Brüksel için Balkanlar’da sırada eski Yugoslavya’dan geride kalan “sorunlu” ülkeler (Bosna ve Kosova) ile (Rusya ile kültürel ve tarihi ilişkileri olan) Sırbistan kalmaktadır.

Türkiye 67 yıldır NATO üyesidir. NATO’ya ilk genişlemede 1952 yılında, Yunanistan’la birlikte, üye olmuştur. O dönemde bile Türkiye’nin NATO üyeliğine bazı Avrupa ülkelerinden itirazlar geldiği, ancak bu itirazların Vaşington tarafından dinlenmediği bilinmektedir. NATO üyeliği dün de bugün de Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin temelini oluşturmuş, hem Türkiye hem de Batı için önemli olmuş ve önemini korumaktadır.

Almanya ve Fransa’nın dış politika öncelikleri ve tercihlerine göre, Yunanistan başta olmak üzere, diğer Balkan ve Doğu ülkelerinin sırayla Avrupa Birliği üyeliğine (bazen hem siyasi hem de ekonomik olarak hazır bile olmadan) alındıkları bir dönemde, NATO üyeliğinin Türkiye’yi Batı’ya bağlayan önemli bir zemini oluşturmaya devam ettiği ortadadır.

Almanya ve Fransa eksenindeki AB’nin Türkiye’ye karşı çok uzun bir zamandan beri devam eden ayrımcı politikalarının ve çifte standartlarının Ankara’da zaman zaman tepki ve zaman zaman üzüntü yarattığı açıktır. Ankara, eski Varşova Paktı üyelerinin, hatta bölünmüş bir Kıbrıs Adası’nın (Güney Kıbrıs’ın) AB üyeliğine alınmasını, Brüksel’in Kıbrıs sorununun masa başında uzlaşma ile federal bir devlet içinde çözümünü de imkansız hale getirmesini izlemiştir.

Halen Türkiye-AB ilişkilerinde, Avrupa’da yükselen ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamafobya nedeniyle, Brüksel’in Türkiye’ye yönelik ayrımcı ve çifte standartlı politikalarının arttığı ve Türkiye’nin AB üyeliği önüne (açık ve kapalı) aşılamaz kültürel engellerin konulduğu, gümrük birliğinin genişletilmesi gibi iki tarafın da çıkarına olacak adımların bile atılmasının (neredeyse) imkansızlaştırıldığı bir dönemden geçilmektedir. Ancak AB ve AB ülkeleri arasındaki ilişkiler de farklı bir sürece girmiş olup, Avrupa’nın görünümü de değişmektedir.

NATO ittifakının 70. kuruluş yıldönümü Kuzey Atlantik’te ilişkilerin değişim içinde olduğu, ABD ile Avrupalı üyeler arasında sorunların büyüdüğü bir dönemde kutlanmakta, ancak NATO’ya olan ihtiyaç herkes için devam etmektedir.    

 

 

 

                         

                        

 

X

İdlib'de mutabakat

Moskova’da yapılan Erdoğan-Putin görüşmesinin anlaşma ile sonuçlanması ve Türkiye ile Rusya arasında 3 maddelik yeni bir İdlib mutabakatının imzalanması hemen hemen bütün Dünya’ya rahat bir “nefes” aldırdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 5 Mart tarihinde Rusya’ya gitti ve Rusya Devlet Başkanı Putin’le yüz yüze bir görüşme daha gerçekleştirdi. Sonuç İdlib’te ateşkesin ilan edilmesi idi. İki Devlet Başkanının tek tek ve heyetler halinde gerçekleştirdikleri görüşmeler 6 saat kadar devam etti. Bu görüşmelerin sonucunda varılan mutabakat “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’ndeki Durumun İstikrarlaştırılmasına ilişkin Muhtıraya ek Protokol” adını taşıyor. Muhtırada daha önce (4 Mayıs 2017 ve 17 Eylül 2018 tarihlerinde) İdlib konusunda Türkiye ve Rusya arasında varılan 2 mutabakatın geçerli olduğuna atıf yapılıyor ve üzerinde anlaşmaya varılan yeni 3 madde açıklanıyor.

Her şeyden önce İdlib’te tehlikeli bir şekilde tırmanan çarpışmalara son veriliyor ve “ateşkes” ilan ediliyor. Üzerinde mutabakata varılan diğer 2 madde ise Lazkiye’yi Halep’e bağlayan M-4 karayolu ile ilgili. M-4 Karayolunun İdlib Çatışmasızlık Bölgesi içinden geçen bölümünün kuzey ve güneyinde altışar kilometre derinliğinde (Trumba’dan Ain El Havr’a kadar olan kesimi boyunca)  bir güvenlik koridoru oluşturuluyor.  Bu koridorda güvenliğin Türk-Rus ortak askeri devriyelerince sağlanması da kararlaştırılıyor.

Varılan Mutabakata göre “Güvenlik Koridorunun” işleyişine (ortak askeri devriyelere) dair ayrıntılı esas ve usullerin 7 gün içinde Türk ve Rus askeri makamları tarafından tespit edilmesi gerekiyor. Bu çerçevede M-4 karayolu üzerinde Türk-Rus ortak askeri devriyelerin 15 Mart tarihinde başlayacağı da “ek protokolde” belirtiliyor. Anlaşmanın hayata geçirilmesi için Türk ve Rus askeri görüşmeleri de bu hafta içinde başlamış durumda. Bu amaçla bir Rus askeri heyeti Ankara’da bulunuyor.

Ek protokolün imzasından bu yana İdlib’ten gelen haberler, Şam rejimi unsurlarının gerçekleştirdiği bazı “ufak-tefek” ihlallere rağmen, genelde ateşkese uyulduğu yönünde. İdlib’te ateşkese bu kez uyulacağı ve ateşkesin kalıcı hale getirilebileceği “ümit” ediliyor. İdlib’te daha fazla kan dökülmeyeceği, sivil halk üzerindeki Şam rejimi  “terörünün” nihayet sona erdirilebileceği beklentisi bu şekilde büyüyor.

Türk yetkililerin verdikleri bilgiler İdlib’te (yoğun çatışmaların meydana geldiği) son bir ay içinde 59 şehit verdiğimizi, İdlib’te askerlerimize saldıran Şam rejimi unsurlarından 3.400 kişinin ise etkisiz hale getirildiğini gösteriyor. Birleşmiş Milletler, İdlib’teki sivil halkın Şam rejim saldırılarından büyük ölçüde etkilendiğini, 2 milyon kadar kişinin çatışma bölgelerinden kaçarak Türkiye sınırındaki “derme-çatma” kamplara yerleşmek zorunda kaldıklarını bildiriyor.

Bu bakımdan varılan ateşkes önemli ve ateşkesin “kalıcı” hale gelmesi İdlib’te yaşayan sivil halka İdlib’te kalma ve (en azından Suriye soruna siyasi bir çözüm bulununcaya kadar) yaşamlarını burada (kendi ülkelerinde) devam ettirme imkanı tanıyor.  Rusya ile 5 Mart tarihinde varılan mutabakatın Türkiye için en büyük önemi Suriye’den (İdlib’ten) Türkiye’ye yönelik yeni bir sığınmacılar “krizini” önlemesi olarak ortaya çıkıyor.  Şam rejiminin ateşkese uyması (ateşkesin kalıcı hale gelmesi) ve İdlib konusunun askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini anlaması için Rusya’nın ve diğer küresel güçlerin rejim üzerinde etkilerini kullanmaları zorunlu.

5 Mart Mutabakatının Türkiye’nin Suriye’de (siyasi çözüm çabalarında) elini güçlendirdiğini söylemek mümkün. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye’de Şam rejiminin değil Suriye halkının daveti üzerine bulunduğumuzu, bu çerçevede Suriye’den Suriye sorununa Suriye halkının tümünün kabul edebileceği bir çözüm bulunması halinde çekileceğimizi ifade eden sözlerini bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.

Eğer Şam’daki rejim gerçekten Suriye’yi tekrar birleştirmek ve ülkenin toprak bütünlüğü kadar siyasi birliğini de kurmak istiyorsa, ülkede tüm Suriye halkının kabul edeceği siyasi ve ekonomik reformları gerçekleştirmek zorundadır. Suriye sorununu ne askeri şiddet yoluyla ne de eski “alışkanlıklara” devam ederek, demokratik ve çoğulcu olmayan, Suriye halkının gerçek siyasi eğilimlerini ortaya koymayan diktatörlük yöntemleriyle çözmek imkanı bulunmamaktadır

Yazının Devamını Oku

İki Ülkede Seçim

Geçen hafta Türkiye’nin İdlib, Dünya’nın ise Korona virüsü salgınına odaklandığı bir dönemde İsrail’de 2 Mart tarihinde Parlamento seçimi yapıldı. ABD’de ise eyalet düzeyinde gerçekleştirilen ön seçimlerle Demokrat Parti’nin Başkan adayını seçme süreci büyük ölçüde hızlandı.

ABD’de Demokrat Parti’nin Başkan adayını belirlemek için gerçekleştirdiği önseçim süreci 3 Şubat tarihinde başlamıştı. Parti şimdiye kadar 18 eyalette ön seçimleri tamamladı. Özellikle “Süper Salı” adı verilen ve 14 eyalette ön seçimlerin yapıldığı 3 Mart tarihi önemliydi. Beklendiği gibi 3 Marttan sonra “başarısız” Başkan aday adayları bir bir “yarıştan”  çekildiklerini açıkladılar.

Yarıştan çekilen Demokrat Parti Başkan aday adayları arasında Pete Buttigieg ve Amy Kloburg, Micheal Bloomberg ile Elizabeth Warren de bulunuyor. Böylece mevcut durumda Demokrat Parti’de Başkan adaylığını kazanma “ümidi” olan 2 aday kalmış oluyor. Özellikle milyarder iş adamı (eski New York Belediye Başkanı) Bloomberg’in seçim sürecinden çekilmesinin ABD’de seçimlerin para ile “satın alınmasının” ne kadar zor olduğuna işaret edenler bulunuyor. Bloomberg’ın seçim sürecine “geç” girdiğine işaret ederek, “başarısızlığını” buna bağlayanlar da bulunuyor.

Yarışta kalanlar ise (Obama döneminde) Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan eski senatör Joe Biden ve halen senatörlük görevini sürdüren Bernie Sanders. Senatör Sanders’in adını 2016 seçimlerinde (Hillary Clinton’a karşı) Demokrat Parti Başkan adaylığı yarışında olmasından da hatırlıyoruz.

Başkan aday adaylığı yarışında çekilenlerin yarışta kalanlardan kimi “onaylayacakları”, kime destek verecekleri önemli görülüyor. Buttigieg ve Kloburg şimdiden Joe Biden’ı desteklediklerini açıkladılar. Senatör Elizabeth Warren, iki adaydan hangisini (Biden’ı mı Sanders’ı mı) destekleyeceği ise daha açıklamadı. Warren’in (“ilerici” görüş ve eğilimlerine yakın olduğu bilinen)  Sanders’ı destekleyebileceği, bu desteğin Sanders için “önemli” olabileceği de konuşuluyor.  

Demokrat Parti’nin 50 eyalette gerçekleştireceği ön seçim sürecini Haziran ayına kadar tamamlaması bekleniyor. Demokrat Parti başkan adayının “resmen” ilan edileceği Parti Kongresi ise 13-16 Temmuz tarihlerinde Wisconsin eyaletinde Milwaukee kentinde yapılacak. Ancak Demokrat Partinin başkan adayını öğrenmek için Temmuz ayına kadar beklememize gerek olmayacağı anlaşılıyor.

Mart veya en geç Nisan ayları içinde yapılacak ön seçimlerde Joe Biden veya Bernie Sanders’ten birinin öne çıkması ve Demokrat Parti adayının kim olacağının daha açık bir şekilde görülebileceği ifade ediliyor. Bu iki ay içinde ön seçimini tamamlayacak eyaletler arasında (nüfusu kalabalık) Florida ve New York’un da bulunması bu görüşe kuvvet kazandırıyor.

Cumhuriyetçi Parti tarafında Başkan adayının Donald Trump olacağı ise kesin. Amerikan sisteminde mevcut Başkan ikinci dönem için seçime gitmek isterse Partisinin adaylığını almasına kesin gözüyle bakılıyor. Böyle bir gelenek yerleşmiş durumda. ABD’de iki parti sistemi işliyor ve Başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti adayları yarışıyor. Şartları yerine getirmeleri halinde başka adayların da seçime katılmaları tabii ki mümkün ama seçimi kazanmaları imkanı yok gibi.

Şimdiki Başkan Trump’ın 3 Kasım Başkanlık seçiminde partisinin (Cumhuriyetçi Parti) adayı olacağı kesin ama Parti Kongresi yine yapılacak. Cumhuriyetçi Parti Kongresinin 24-27 Ağustos tarihinde Kuzey Karolina eyaletinin Charlotte şehrinde yapılması planlanıyor. O tarihten sonra 3 Kasım Başkanlık seçiminin daha da “kızışması”, Dünya kamuoyunun dikkatlerinin ABD Başkanlık seçimine odaklanması bekleniyor.

Yazının Devamını Oku

İdlib'te endişe verici gelişmeler

Geçen hafta, 28 Şubat Cuma günü İstanbul Kültür Üniversitesi, Kültürel Siyasi Eğilimler Birimi (GPOT) tarafından Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye soydaş göçünün kimlik ve kültürel etkisinin çeşitli yönleriyle ele alındığı ve tartışıldığı “Türk Dünyası ve Göç Çalıştayı” yapıldı.

Çalıştay’da aralarında Kazaklar, Kırgızlar, Ahıska Türkleri, Uygurlar, Tatarlar’ın da bulunduğu farklı soydaş topluluklarında göç olgusuna bakıldı.  Moderatörlüğünü yaptığım paneldeki ilginç başlıklardan birisi de “Bulgaristan’dan Türk Göçleriydi”.

Komşumuz Bulgaristan’da Komünist Yönetimin son yıllarında bu ülkede yaşayan Türk toplumuna karşı başlatılan baskı ve etnik temizlik hareketi hala hatırlardadır. Bulgaristan’daki Komünist rejim 1984 yılında ülkedeki Türk toplumuna karşı yoğun bir baskı ve zorla asimilasyon politikası başlatmıştır.

Bulgaristan yönetimi o dönemde Türk toplumuna ibadeti, Türkçe konuşmayı ve Müslüman isimlerini kullanmayı yasaklamış,  Türk okulları kapatılmıştır. Türk toplumunun bu baskılara karşı koyması üzerine Todor Jirkov rejimi şiddete başvurmuştur. Bulgaristan Komünist Partisi rejiminin zorla asimilasyon politikası daha sonra Türk toplumunun göçe zorlanmasıyla etnik temizliğe dönüşmüştür.

Todor Jirkov rejiminin Türk toplumu üzerindeki baskı ve şiddeti 1984-1989 yılları arasında artarak sürmüş, Türkler kalabalık gruplar halinde Türkiye’ye göçe zorlanmıştır. Sırf 1989 yılında 360 bin Türk Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakılmıştır.

Türkler üzerindeki baskı ve etnik temizlik politikaları 1989 yılında Bulgaristan’da Komünist rejimin çökmesiyle nihayet bulmuş; 35 yıllık Jirkov diktatörlüğü 1989 Kasım ayında sona ermiştir. Bulgaristan’ın o dönemlerde Türk toplumuna karşı uyguladığı politikalar Avrupa tarihinde karşılaşılan en büyük etnik temizlik hareketlerinden biridir. Böyle bir olayın sadece 30 yıl kadar önce Avrupa’da Dünya’nın gözü önünde yaşanması gerçekten ibret verici bir gelişmedir.

Esasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki çekilişi sırasında Müslümanların etnik kıyıma uğraması yeni bir olgu değildir. Amerikalı bilim adamı Justin McCarty, “Death and Exile-the etnic cleansing of the Ottoman Muslims 1821-1922” (“Ölüm ve Sürgün-Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı 1821-1922”)  adlı kitabında bu durumu ve Balkanlar’daki Müslüman nüfusun yok edilmesi sürecini yaptığı çalışmayla ortaya koymaktadır.

McCarty’nin kitabında ortaya koyduğu çok ilgi çekici bir durum da Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki kontrolünü kaybetmesine paralel olarak bu durumdan Müslüman topluluklar kadar Yahudi nüfusun da olumsuz bir şekilde etkilenmesi ve etnik temizliğe uğramasıdır. Osmanlı döneminin bitmesiyle birlikte Balkan ülkelerindeki Yahudi varlığı da eritilme sürecine sokulmuş, bu süreç Balkanların 2. Dünya Savaşı sırasında Faşist İtalya ve Nazi Almanyası’nın kontrolüne geçmesiyle büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Günümüzde, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra uluslararası bir suç olarak tanımlanmasına rağmen, etnik temizlik hareketlerinin bittiğini düşünmek çok yanlış olacaktır. Kısa bir süre önce Myanmar askeri yönetiminin ülkedeki Rohinga Müslümanlarına karşı savaş suçları ve soykırımı suçu işlediği bilinmektedir.

Yazının Devamını Oku

Dört önemli gelişme

Uluslararası Sağlık Örgütü yeni tip korona virüsüne “Covid-19” adını taktı. Adı ne olursa olsun korona virüsü salgını giderek yayılıyor ve uluslararası işbirliğini tehdit eden bir hal almaya başlamış vaziyette.

Artık konu sadece Çin’i ilgilendirmiyor. Korona salgınının Çin’den Güney Kore, İran, Irak ve İtalya’ya yayıldığı haberleri durumun vahametini giderek arttırıyor. Yani Türkiye’den bakıldığında salgın artık “uzakta” değil, “kapıya gelmiş” görünüyor. Orta Doğu ülkelerinden tek tek gelen haberler virüsünün Kuveyt, Ürdün ve İsrail’de ülke dışından gelenlerde “görüldüğü” yönünde.

Korona virüsünden İran’da etkilenenlerin ve hayatını kaybedenlerin sayısının hızla yükselmesi, Türkiye dahil, bölge ülkelerini alınan tedbirleri arttırmaya zorluyor, İran’ın komşularından tecrit edilmesi süreci hızlanıyor. Bir ölçüde İtalya için de benzer bir durum söz konusu.

Türkiye, İran’la olan 3 sınır kapısını geçici olarak kapattığını bu hafta başında açıkladı. Ağrı-Gürbulak, Van-Kapıköy ve Hakkari-Esentepe sınır kapılarından Türk vatandaşı olmayanların Türkiye’ye girişine izin verilmiyor. Buna Ağrı’dan Nahçıvan’a açılan Dilucu sınır kapısı da eklenince kapanan gümrük kapısı sayısı 4 oluyor. Türkiye’den İran’a yapılan tren seferleri de durdurulmuş ve Van-Kapıköy tren yolu kapısı da geçici olarak kapatılmış durumda.

Türkiye ile İran arasındaki hava trafiği de, Türk Hava Yolları’nın Tahran dışındaki şehirlere yaptığı seferleri durdurmasıyla, aksıyor. Türk Hava Yolları Tahran’a yaptığı sefer sayısını önemli ölçüde azalttığını açıkladı. Türkiye hava yoluyla gelen İranlı yolcuları da kabul etmiyor. İran’dan gelen Türk vatandaşlarının da, 14 günlük karantina dahil, Türkiye’ye girişine kurallar getirildiği izleniyor.

İran’ın diğer komşuları (Irak, Pakistan, Afganistan ve Ermenistan) da benzer tedbirleri uyguluyor. Bu ülkeler İran’la olan sınır kapılarını kapatmış durumdalar. Korona virüsü salgınıyla ilgili haberler 30’u aşkın ülkeden geliyor. Bunlar arasında İtalya da bulunuyor. Avrupa Birliği kurallarına ve Schengen Anlaşması ve kurallarına rağmen AB içindeki komşuları bile İtalya’ya karşı “korumacı” tedbirler alıyor.

Avusturya’nın İtalya’dan gelen bir treni ülkesine sokmaması ve İtalya ile sınırını kapatması bu durumu açıkça gösteriyor. Korona virüsü salgınının ortaya çıkarttığı gerçek ciddi durum ve yayılan panik havası el ele büyüyor. Turizm başta olmak üzere ülkeler arasındaki ekonomik ve kültürel işbirliğinin yayılan salgından olumsuz bir şekilde etkilenmemesi artık imkansız gibi görülüyor. İş insanları seyahat etmekten çekiniyor, salgının turizm ve ulaştırma sektörüne verdiği zarar şimdiden ortaya çıkmış gibi görünüyor.

Çin, Güney Kore ve İtalya’nın salgından etkilenen ülkeler arasında bulunması korona virüsü salgınının Dünya ekonomisi üzerinde yapacağı olumsuz etkiler üzerindeki endişeleri büyütüyor. Bu üç ülke de Dünya’daki en büyük ekonomiler arasında bulunuyor. Korona virüsü salgınının Dünya ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisinin salgının ve yayılmasının ne zaman önlenebileceğine bağlı olduğuna işaret ediliyor.

Şubat ayı başında yazdığım yazıda (13 Şubat- Korona Salgını ve Uluslararası Tepkiler) salgının yaz aylarında Tokyo’da yapılacak Olimpiyatları bile olumsuz şekilde etkileyebileceğine değinmiştim. Mevcut görüntü bu ihtimali arttırmaktadır. Virüsten etkilenen ülkelerde önemli ulusal ve uluslararası etkinlikler arka arkaya iptal edilmektedir.

Yazının Devamını Oku

Partenon Heykelleri

Birleşik Krallık nihayet 31 Ocak 2020 tarihi itibariyle Avrupa Birliği’nden çıktı.

AB artık 28 değil, 27 üye ülkeden oluşuyor. Büyük bir ülkenin AB’den ayrılmasının sonuçlarını ve Brexit’in uluslararası ilişkilerdeki dengelere yaptığı etkiyi önümüzdeki dönemde daha iyi göreceğiz.

Birleşik Krallığın AB’den ayrılması (Brexit) hiç de kolay olmadı ve “çalkantılı” Brexit süreci 3 sene 7 ay sürdü. Birleşik Krallıkta Brexit referandumu 23 Haziran 2016’da yapıldı, Brexit ise 31 Ocak 2020’da gerçekleşti. Bu dönemde Birleşik Krallık 3 Başbakan değiştirdi ve 2 erken seçim yapmak zorunda kaldı.

Sonuçta Birleşik Krallık halkı son sözü söyledi. 12 Aralık 2019 da yapılan seçimi Brexit yanlısı Başbakan Boris Johnson’un Muhafazakar Partisi kazandı ve Birleşik Krallık Parlamentosu Brexit Anlaşmasını onayladı ve Birleşik Krallık AB’den çıktı. Ancak Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin nasıl bir şekil alacağı henüz belli değil. Brexit gerçekleşti ama Birleşik Krallık hala AB kurallarını uyguluyor. Bu durum bir sene daha sürecek.

Birleşik Krallığın AB’den ayrılmasını sağlayan Brexit Anlaşması, ilişkilerin yürütülmesi için bir senelik bir geçiş dönemini öngörüyor. Bu geçiş döneminde Birleşik Krallık-AB ticareti de AB kurallarına göre yürütülecek. Geçiş dönemi içinde Birleşik Krallık ile AB’nin ilişkilerinin tüm veçhelerini kapsayan bir anlaşma yapmaları ve ticaret dahil tüm ilişkilerini bu anlaşma üzerine oturtmaları planlanıyor.

Bu sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Doğal olarak Birleşik Krallığın anlaşma müzakereleri için ek zaman istemesi ve AB’nin bu durumu onaylaması mümkün. Ancak Başbakan Boris Johnson şimdiden anlaşmaya varılması için ek zaman istemeyeceği sinyallerini veriyor. Bu durumda Birleşik Krallığın AB’den ayrılması “sert”, yani anlaşmasız Brexit’e dönüşecek. Birleşik Krallık-AB ilişkileri özel bir anlaşma ile değil, uluslararası kurallara göre yürütülecek.

Bunun ticari ilişkilerdeki anlamı Birleşik Krallık ile AB arasında artık AB kuralları uygulanmayacağına göre ikili ticari ilişkilerin Dünya Ticaret Örgütü kurallarına göre yürütüleceği. Bir senelik geçiş döneminden sonra anlaşmasız (sert) bir Brexit’in iki taraf için de “kötü” sonuçlar yaratacağına işaret edenlerin sayısı oldukça fazla. Ama bir sene içinde Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin tüm boyutlarını kapsayacak bir anlaşmanın yapılmasının da çok “zor bir iş” olduğuna inanılıyor.

Geçen hafta Brüksel’den gelen bir haber Birleşik Krallık-AB anlaşması müzakerelerinin ne kadar zor geçeceğinin anlamlı bir işareti oldu. Basında verilen haberlere göre bu müzakereler sırasında Yunanistan yasa dışı, kaçak olarak ülkeden çıkarılan kültürel eserler konusunu gündeme getirdi ve Birleşik Krallık-AB anlaşmasına bu konuda bir madde girmesini istedi.

Yunanistan’ın bu istediği Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İspanya tarafından da desteklendi. Yunanistan’ın bu isteğinin ne “anlama” geldiğini gayet iyi bilen Birleşik Krallığın ise anlaşmada böyle bir madde yer almasına sıcak bakmadığı ve Yunanistan’ın iadesini istediği tarihi eserleri iade etmeye yanaşmayacağı yine basında verilen haberlerden anlaşılıyor.

Yazının Devamını Oku

İdlib neden önemli?

Türk dış politikasının odak noktasını bir süreden beri İdlib oluşturuyor. İdlib 9 seneye yakın bir süredir devam eden Suriye Savaşı’nda her şeyin önüne geçmiş gibi görünüyor. Bunun haklı sebepleri var.

 

İlk olarak İdlib’te insanı bir kriz yaşanıyor. İdlib’te yaşayan insanların üçte ikisinden fazlasını kadın ve çocuklar oluşturuyor. Şam rejiminin İblib’te sürdürdüğü askeri harekat, hava operasyonları sivil halkı çok olumsuz bir şekilde etkiliyor, rejimin kendi halkına karşı savaş suçları işlemeye devam ettiğini Dünya’ya gösteriyor. Şam rejimini havadan ve karadan destekleyen Rusya ve İran da kaçınılmaz bir şekilde bu savaş suçlarının parçası olmaya devam ediyor.

İdlib’te bugün 4 milyon civarında bir nüfus yaşıyor. İdlib vilayetinin normal nüfusu 1,5 ila 2 milyon arasında. Nüfusun bu ölçüde şişmesinin sebebi Şam rejimi ve destekçilerinden kaçanların bu bölgeye sığınmış olması. İdlib esasen Astana Süreci içinde ilan edilen 4 çatışmasızlık bölgesinden sadece birisi. Ancak, Şam rejimi diğer 3 bölgeyi askeri yöntemlerle yutarken ve bundan önce de, Rusya ile İran desteğiyle ülkede kontrolünü genişletirken, rejim muhalifi halk ile rejimle savaşan milisler İdlib’e kaçmışlardı.

“Kaçma” lafı belki çok doğru da değil. Esasen İdlib’e sonradan gelen nüfusun büyük bölümünün rejim ve Rusya’nın bilgisi ve onayıyla İdlib’e gitmelerine izin verildiği biliniyor. Yani gerek Şam rejimi, gerekse Rusya İdlib’te yaşayan nüfusun Suriye’ye siyasi bakışını (rejim muhalifi olduklarını), bu nüfus içinde silahlı milislerin de bulunduğunu İdlib 2017 yılında Çatışmasızlık Bölgesi ilan edilirken gayet iyi biliyorlardı.

Şimdi Şam rejiminin İdlib sorununu (diğer çatışmasızlık bölgelerine yaptığı gibi) şiddet yoluyla ve askeri yöntemlerle çözmek istediği görülüyor. Yani rejim İdlib’i de zorla kontrolü altına almak istiyor. Ancak burada yaşayan halkın büyük bir bölümü, Suriye sorunu çözülmeden, Şam’ın kontrolü altına girmek istemiyor. Şam rejiminin askeri hareketliliği burada yaşayan nüfusu Türkiye sınırına doğru hareketlendiriyor; Türkiye’yi yeni bir Suriyeli sığınmacılar krizi ile karşılaşmaya zorluyor.

Rejimin son olarak Şam-Hama-Halep (M-5) Karayolu’nu ele geçirmeye çalışmasının 1 milyona yakın insanı bir kez daha evlerinden ettiği, sınıra yığılan insan sayısının 2 milyona yaklaştığı ifade ediliyor. Bu insanlar ağır kış şartlarında Türkiye sınırına yakın bölgelerdeki derme çatma kamplarda hayata tutunmaya çalışıyorlar. Şam rejiminin, Rusya’nın hava desteğiyle İdlib’te sebep olduğu tahribatın boyutları büyük. Ama Şam rejimi kendi halkına karşı insanlık ve savaş suçları işlemeye çok da aldırmıyor.

Şam rejiminin isteğinin İdlib’i de rejim karşıtı olarak gördüğü ve herkesi “terörist” olarak ilan ettiği nüfustan temizlemek istediği açık. Bu rejimin işine de geliyor, böylece Suriye rejim karşıtı nüfustan “temizlenmiş” oluyor. Zaten 6 milyon Suriyeli ülkelerini terk etmiş, komşu ülkelere ve Avrupa’ya kaçmış durumda. Bütün işaretler Şam rejiminin ülke dışına kaçan bu 6 milyona şimdi de İdlib’te yaşayan 4 milyonun büyük bölümünü eklemeye hazır olduğunu gösteriyor.

Bu durum da akla Suriye Savaşı’nın başında Mahir Esad’ın söylediği basında yer alan, Suriye’nin nüfusunun (babası) Hafız Esad döneminde 8 milyon olduğunu, gerekirse Suriye’nin bu nüfusa geri dönebileceğini vurgulayan sözlerini getiriyor. Bu tabii tam olarak bir etnik temizlik harekatı. Suriye nüfusu rejim tarafından rejim muhaliflerinden temizleniyor. Tahran’ın Şam rejiminin bu etnik temizlik suçunu işlemesine aktif bir şekilde yardım ettiği ve destek sağladığı da açık.

Yazının Devamını Oku

Filistin ve İsviçre peyniri

Açıklandığından bu yana Filistinliler ABD’in Çözüm Planı’na uluslararası bir tepki oluşturmaya çalışıyorlar. Filistin Yönetimi ilk önce Arap Ligi ve daha sonra İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Afrika Birliği örgütlerinden arka arkaya Trump Filistin Çözüm Planı’nı reddeden ve 1967 Savaşı öncesi sınırlarda “gerçek” bir Filistin Devletinin kurulmasını destekleyen kararlar çıkartmada başarılı oldular.

Geçen hafta başında da konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne getirildi. Amaç Güvenlik Konseyi’nden de Trump Planı’nın Filistin Sorununu çözmede esas alınamayacağı ve uluslararası toplumun (eskisi gibi) “gerçek” 2 devletli bir çözümü desteklediğini vurgulayan bir karar çıkartmaktı. ABD (ve muhtemelen Birleşik Krallığın) kararı veto edecekleri zaten tahmin edilmekte, böylece Trump Yönetiminin Konsey’de “yalnız” bırakılması da planlanmaktaydı.

Bu durumda atılacak adım, büyük ihtimalle, BM Genel Kurulu’nun olağanüstü toplantıya çağrılması ve aynı nitelikte bir kararın Genel Kurul’da kabul edilmesinin sağlanarak Trump Yönetimi’nin “yalnızlığının” Dünya’ya bir kez daha gösterilmesi olacaktı. Ancak, Birleşmiş Milletlerde işler tam planlandığı gibi gitmedi. Trump Yönetimi’nin üye ülkeler üzerindeki ağır baskısı ve mevcut üye yapısı Güvenlik Konseyi’nden bir karar çıkarılmasını ve ABD’nin bu kararın geçmesini ancak veto yoluyla engellemesini önledi.

Filistin Yönetimi Başkanı Abbas’ın Güvenlik Konseyi toplantısında yaptığı konuşma uluslararası alanda geniş ilgi topladı. Abbas, Trump Yönetimi Planının gerçek 2 devletli bir çözümü önlediğini, Filistin halkının meşru hak ve taleplerini görmezlikten geldiğini vurguladı; Plan’da kurulması öngörülen bölünmüş, bütünlüğünü tamamen kaybetmiş Filistin Devletini “İsviçre peynirine” benzetti.

Güvenlik Konseyi’nin hemen hemen tüm üyeleri yaptıkları konuşmalarda Abbas’ı destekleyen bir tutum aldılar ve Trump Planı’nda kurulması öngörülen parçalara bölünmüş, başkenti Doğu Kudüs olmayan, ekonomisini, su kaynaklarını, sınırlarını, hava ve deniz sahasını bile kontrol hakkı verilmeyen bir Filistin Devletinin kurulmasının BM ve uluslararası toplumun “beklentilerini” karşılamayacağını ifade ettiler.

ABD ile işbirliği içine girebileceği düşünülen Birleşik Krallık temsilcisi bile ülkesinin gerçek bir Filistin Devleti’ni ve bu devletin 1967 savaşı öncesi sınırları esas olarak alarak kurulmasını desteklediğini açıkladı. Ancak konu bir karar tasarısının kabulüne gelince durum değişti ve ABD’nin baskısı kendisini gösterdi. BM Güvenlik Konseyi’ne Trump Planını reddeden bir karar tasarısı sunan Endonezya ve Tunus, bu karar tasarılarını, geçmesi için gerekli olan 9 oyu toplayamayacağının anlaşılması üzerine, geri çekmek zorunda kaldılar.

Doğal olarak Güvenlik Konseyi’ne daha ılımlı hale getirilmiş bir karar tasarısı sunulması hala mümkün. Ancak bunun olmayacağı, Filistin Yönetiminin şimdilik Trump Planı’nın BM’de reddedilmesi fikrinden vazgeçtiği, bu çerçevede BM Genel Kurul’unun olağanüstü toplantıya çağrılmasının da şimdilik “ertelendiği” anlaşılıyor.

Bu durumun bir yandan BM Güvenlik Konseyi reformunun ne kadar gerekli olduğunu ve mevcut yapısı ile Güvenlik Konseyi’nin uluslararası toplumu temsil edemediğini gösterdiğini düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Ancak konunun bir de ABD’nin etkisini ve diğer ülkeleri (ABD’ye karşı) daha dikkatli “davranmaya” iten gücünü ortaya koyduğunu görmek gerekiyor. Trump döneminde bu “etkinin” ABD’nin Avrupalı müttefiklerine karşı da kullanıldığı, Almanya ile Fransa gibi ülkelerin bile Trump Yönetimi ile çok da fazla “ters” düşmemeye çalıştıkları izleniyor.

Bilindiği gibi BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa) var. Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesinden 10’u ise Genel Kurul tarafından 2 sene için coğrafi temsil esası üzerinden seçiliyor. Bu 10 ülke 2020 yılı için Belçika, Almanya, Estonya, Nijer, Güney Afrika, Tunus, Vietnam, Endonezya, Dominik Cumhuriyeti ile Saint Vincent ve Grenadinler. Güvenlik Konseyinin bu mevcut yapısı ABD baskısına açık durumunu da çok belirgin bir şekilde gösteriyor.

Yazının Devamını Oku

Korona salgını ve uluslararası tepkiler

Çin’in Vuhan Eyaletinde patlak veren Korona virüsü salgını ilk önce bütün Çin’i, daha sonra Uzak Doğu ve Dünya’yı tehdit ediyor gözüküyor. Dünya’nın 2. büyük ekonomisi olan Çin Halk Cumhuriyeti Korona virüsü salgınıyla baş edebilmekte büyük ölçüde zorlanıyor, vaka sayısı arttıkça Çin’in izole edilmesi süreci hızlanıyor.

Bütün ülkeler virüsün ilk görüldüğü ve salgının başladığı Vuhan eyaletindeki vatandaşlarını geri çekmekte, Çin’e yapılan uçak seferleri iptal edilmekte, ülkeler Çinli turistleri artık istememektedir. Alınan bütün tedbirlere rağmen virüsün diğer ülkelere yayılma eğilimi içinde olması virüsle ilgili “panik” havasını arttırmakta, yönetimlerinin virüsün kendi ülkelerine “yayılmaması” için tedbir üzerine tedbir aldıkları dikkat çekmektedir.

Rakamlar gerçekten de kötü bir tablo ile karşı karşıya bulunulduğunu, virüsün yayılmasının ve salgının önlenememesi halinde, uluslararası işbirliğinin ve dünya ekonomisinin olumsuz bir şekilde etkileneceği yönündeki işaretler artmaktadır. Sayılar her gün değişmekle ve artmakla beraber halen Çin’de virüsten hastalananların sayısının 43 binin üzerinde olduğunu, salgın nedeniyle ölenlerin sayısının binin üzerine çıktığını, Çin dışında Korona virüsü nedeniyle hastalananların sayısının 300’ü geçtiğini göstermektedir.

Eğer kontrol altına alınmazsa dünya nüfusunun % 60 kadarının salgından etkilenebileceği gibi çok da gerçekçi olmadıkları akla gelen tahminler bulunmaktadır.  Ancak insanlık tarihine baktığımızda bulaşıcı hastalık ve salgınların Dünya nüfusunu çok olumsuz bir şekilde etkilediği de bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.

Sırf 20. yüzyıldaki grip salgınlarına baktığımızda 1950’lı yılların ortalarında başlayan Asya Gribi salgınının 2 milyon, Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra başlayan grip salgınının milyonlarca kişiyi etkilediği, 19 ve 20 yüzyıllarda yaşanan veba, kolera ve çiçek salgınlarında yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği görülmektedir.

İnsanlık tarihinin çok yakın geçmişine bakıldığında bile HIV, SARS gibi virüslerden kaynaklanan salgınların sebep olduğu insan kaybı bugün karşılaştığımız Korona virüsü “paniğini” anlamamıza yardımcı olmaktadır. İnsanlık tarihi büyük ihtimalle savaşlardan çok daha fazla sayıda insanı salgın hastalıklara kurban vermiştir.      

Korona virüsünün havadan bulaşması, virüsün “kuluçka” süresinin 12-24 gün arasında olduğu yönündeki bilgiler paniği arttırmakta, daha önce de benzer salgınlarla karşılaşan dünya’daki “tedirginlik” yükselmektedir. Türkiye gibi ülkeler Korona Salgınını tedirginlikle izlerken, Japonya gibi Çin’e coğrafi olarak daha yakın ve Çin’le işbirliği daha yoğun ülkeler için Korona Salgını artık kapıda görünmektedir.

Özellikle Japonya için, Tokyo yakınlarındaki bir limanda bulunan “Diamond Princess” adlı lüks yolcu gemisinin karantina altındaki yolcularının artan bir şekilde Korona virüsü kaptıklarının ortaya çıkması, şu ana kadar yapılan testlerde 135 kadar yolcuda virüse rastlanılması, salgının ortaya çıkarttığı “tehdidin” artması anlamına gelmektedir. Dünya ve Japon basınında 56 ülkeden 3.700 yolcusuyla karantina altında tutulan yolcu gemisiyle ilgili çok sayıda haber çıkmaktadır.

Dünya basınında henüz tek tük çıkan haberlerde, henüz ne ölçüde gerçekleşeceği belirsiz olsa da, Korona virüsü salgınının 24 Temmuz-9 Ağustos 2020 tarihlerinde Tokyo’da yapılacak Yaz Olimpiyatlarına yapabileceği etki de konuşulmaya başlamıştır. Doğal olarak yaz ortalarına kadar oldukça uzun (altı ay kadar) bir zaman bulunmakta, o zamana kadar Korona Salgınının ve doğurduğu olumsuz etkilerin geçmesi beklentisi bulunmaktadır. Çoğunluğun beklentisi bahar aylarında havaların ısınmasıyla salgının da etkisini kaybetmesi ve son bulması yönündedir.

Yazının Devamını Oku

ABD’de neler oluyor?

Geçtiğimiz hafta gözler Vaşington’daydı. Vaşington’dan gelen en önemli haber Senato’da sürdürülen Azil Duruşmasının Başkan Trump’ın suçsuz bulunması ile bitmesi oldu. Böylece ABD’de muhalefette olan Demokrat Partinin Kongre üst yönetimince başlatılan Başkan Trump’ı “Azil Süreci” başarısızlıkla sonuçlandı. Bu durum Başkan Trump ve destekçileri tarafından “zafer” olarak yorumlandı.

Vaşington’dan gelen en “çarpıcı” haber ve görüntüler ise Başkan Trump ile Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi arasındaki “köprülerin” tamamen atıldığına işaret ediyordu. Başkan Trump, ABD Kongresi’nde yaptığı “Birliğin Durumu” konuşması sırasında, Temsilciler Başkanı Pelosi’nin uzattığı eli sıkmadı; bunun üzerine Pelosi de Trump’ın kendisine verdiği konuşmanın metnini yırttı.

Vaşington’dan gelen üçüncü haber ise Demokrat Parti Başkan adayı ön seçiminin yapıldığı Iowa eyaletinden geldi. Iowa ön seçim sonuçlarının teknik nedenler sonucu uzun süre açıklanamaması Demokrat Parti’nin ciddi bir “hazırlıksızlık” içinde olduğunun, Parti içindeki “dağınıklığın” yayıldığının işareti olarak alındı. Partinin Başkan adaylarından birinin hala öne çıkamaması ve Parti içi mücadelenin devam etmesinin Cumhuriyetçi Parti ve Başkan Trump’ın işine yaradığını düşünenlerin sayısı oldukça fazla.

Dünya kamuoyunun dikkatlerinin ABD’de süren azil sürecinde olması çok doğaldır. ABD’nin 243 yıllık tarihinde Başkan Trump’ın dışında sadece 2 ABD Başkanı (1868’de Andrew Johnson ve 1998’de Bill Clinton) görevden uzaklaştırılmak için ABD Kongresi tarafından yargılanmıştır. Azil için yargılanan 3 ABD Başkanından hiçbiri ABD Senatosu tarafından suçlu bulunmamış, 3 Başkan da yargılama sonucu “aklanmıştır”.

Daha önceki yazılarımda da altını çizdiğim gibi, Başkan Trump için Demokrat Parti kontrolündeki Temsilciler Meclisi tarafından başlatılan azil sürecinin, Cumhuriyetçi Parti kontrolündeki Senato’da başarı şansı olmadığı zaten tahmin edilmekteydi. Nitekim Senato, Başkan Trump’ı “görevini kötüye kullanmak” ve “Kongre’nin işleyişini engellemek” suçlamalarıyla yargılandığı iki davada da suçsuz bulmuştur.

İlk davanın oylamasında 100 Senatörden 48’i suçlu, 52’si suçsuz; ikinci davanın oylamasında 47’si suçlu, 53’ü suçsuz oyu kullanmıştır. Bu azil oylamaları Senato’nun Parti (Demokrat/Cumhuriyetçi) çizgilerinde bölündüğünü, Cumhuriyetçi Partinin Başkan Trump’ın arkasında durduğunu göstermektedir. Nitekim Başkan Trump daha sonra yaptığı konuşmada Senato Cumhuriyetçi Parti Çoğunluk Lideri Senatör Mitch McConnell’a teşekkür etmiştir. Cumhuriyetçi Parti ilk oylamada bir fire vermiş, Utah Senatörü Mitt Romney suçlu oyu kullanmış, Başkan Trump’ın eleştiri oklarına hedef olmuştur.

Senato, Başkan Trump’ı aklamadan önce, yaptığı başka bir oylamada 51’e karşı 49 oyla azil davasında yeni şahitler dinlenilmesi ve deliller kabul edilmesini de reddetmiş; böylece Demokrat Partinin azil sürecini uzatma ve Başkan Trump’ı “yıpratma” isteği de gerçekleşmemiştir.  Beyaz Saray eski Güvenlik Başdanışmanı John Bolton’un, Senato’da Başkan Trump aleyhine şahitlik yapabileceği yönündeki beklenti de böylece gerçekleşmemiştir.

Doğal olarak, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin, Senato’da sonuç alınmasının çok zor olacağını bilmesine rağmen azil sürecini neden başlattığı sorusu akla gelmektedir. Burada bu sorunun yanıtının Pelosi’nin Başkan Trump’la ilişkilerinde ve 3 Kasım’da yapılacak ABD Başkanlık ve Kongre seçimilerinde yattığı anlaşılmaktadır.

2018 Kasım ayında yapılan Kongre seçimlerinde Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun Demokrat Partiye geçmesinden sonra Nancy Pelosi Temsilciler Meclisi Başkanlığına seçilmiştir. Daha ilk andan itibaren Pelosi ile Başkan Trump arasında çekişme başlamış, ABD yönetiminde en üst sıralarda yer alan bu iki şahsiyet arasındaki ilişkiler giderek “çatışmaya” ve “düşmanlığa” dönüşmüştür.

Yazının Devamını Oku

Asrın çözüm planı mı, kurtarma operasyonu mu?

Trump Yönetiminin Filistin “Barış” Planı nihayet açıklandı. Epey uzun bir zamandan beri ABD’nin bu planı hazırladığı biliniyordu. Planın açıklanması daha önce birkaç kere ertelenmiş, Planla ilgili spekülasyonlar basında geniş şekilde yer almıştı.

Başkan Trump iktidarda bulunduğu 3 yıl kadar süre içinde, arka arkaya, o kadar Filistin aleyhtarı karara imza attı ki, bu Plan’ın da Filistinliler aleyhine olacağı zaten biliniyordu. Beklendiği gibi oldu, spekülasyonlar doğru çıktı ve Planın tamamen İsrail Başbakanı Netanyahu’nun istediği, onun kabul edebileceği şekilde hazırlandığı ortaya çıktı.

Her şeyden önce Plan’da, Filistin tarafı bütün toprak kayıplarını kabul etse de, Filistin Devleti bugün kurulmuyor. Plan’da Filistinlilere yine devlet kurma vaadi yapılıyor, ama Filistin Devletinin kurulması fiilen 4 sene sonraya bırakılıyor, Filistinlilerin ağır şartları yerine getirmesine bağlanıyor. Bu 4 sene içinde İsrail ve ABD’nin Filistinlileri kontrol edeceği ve kurulacak Filistin Devleti’nin İsrail için bir “güvenlik” tehdidi olmayacağından tamamen emin olunmasının amaçlandığı anlaşılıyor.

Zaten kurulması vaat edilen Filistin Devleti topraklarına da sahip olmayacak. Ordu kurma hakkı yok. Sınırlarını, ekonomisini, su kaynaklarını, elektrik üretimini kontrol edemeyen, hatta vergi toplama hakkı bile olmayan bir Filistin “Devleti” kurulması amaçlanıyor. Yani kurulacak “Devlet” tamamen İsrail’in kontrolünde olacak. İstenilenin bugünkü durumu resmileştirmek olduğu çok açık olarak görülüyor. Yani Filistin’deki mevcut durum “devlet” adı altında, ağır şartlar eklenerek, Filistinlilere kabul ettirilmek isteniyor.

Plan ayrıca Filistinlilerin önemli toprak kayıplarını kabul etmesini öngörüyor. Doğu Kudüs tamamen İsrail’e bırakıldığı gibi, Filistinlilerden şimdi Batı Şeria’daki uluslararası hukuka aykırı olarak kurulan Yahudi yerleşim birimlerinin olduğu tüm bölgelerden ve Batı Şeria’nın Ürdün’le sınırını oluşturan Şeria Nehri Vadisinin batı yakasından da vazgeçmesi isteniyor.

Planla İsrail’e bırakılan bölgelerin Batı Şeria’nın % 30 kadarını oluşturduğu ifade ediliyor. Böylece kurulması öngörülen ve “Filistin Devleti” adı verilen birimin Ürdün ile olan irtibatı da tamamen kesilmiş ve İsrail’le tamamen sarılmış olması sağlanıyor. İsrail buna karşılık Necef Çölünde çok küçük iki alanı Filistinlilere bırakıyor, ama buraları zaten yerleşime uygun değil, bölgedeki bütün su kaynakları da İsrail’in kontrolünde olacağı için bir işe yaramaları da söz konusu bile değil.

Batı Şeria’daki Filistin toprakları büyük ölçüde bölündüğü ve yerleşim birimleri arasındaki irtibat ve ulaşım bile İsrail’in kontrolüne bırakıldığı gibi, kurulması vaat edilen Filistin “Devleti” toprakları da Batı Şeria, Gazze ve Necef Çölünde verileceği belirtilen 4 küçük alana bölünmektedir. Coğrafi bağlantıları koparılmış bu 4 toprak parçası arasında irtibat ve ulaşım (Batı Şeria ile Gazze arasında yapılacağından bahsedilen tünel dahil olmak üzere)  tamamen İsrail kontrolünde olup, böylece Filistin “Devleti” üzerindeki İsrail “hakimiyeti” tamamlanmaktadır.

Plan’da kurulacak Filistin Devleti’nin başkentinin Doğu Kudüs olarak isimlendirilmesi de Dünya kamuoyunun nasıl “aldatılmak” istendiğini yansıtmaktadır. Plan  (Haram-ı Şerif, eski Kudüs dahil olmak üzere) gerçek tüm Doğu Kudüs’ü İsrail’e bırakırken, Kudüs şehri dışında kalan Ebu Dis kasabasının Filistin Devletinin başkenti olmasını öngörmekte, böylece Filistinliler tarafından daha önce reddedilen bir öneriyi, tekrar gündeme getirmektedir.

Planda dikkat çeken çok tehlikeli bir madde de Haram-ı Şerif’in tüm dinlerden ibadet etmek isteyenlere açılacağı yönünde yer alan maddedir. Bir yandan Kudüs’teki tüm kutsal mekanlarda şu andaki yönetim düzeninin korunmasının öngörüldüğü belirtilirken, diğer yandan Yahudilere Haram-ı Şerif içinde ibadet etmenin yolu açılmak istenmekte; böylece Haram-ı Şerifle ilgili şimdiye kadar uygulanan ibadet kurallarının da değiştirileceği işareti verilmektedir.

Yazının Devamını Oku

İsrail seçimleri ve "Asrın çözüm planı"

İsrail 2 Mart’ta yeni bir seçime gidiyor. Bu, İsrail’in bir yıldan kısa bir zamanda yaptığı 3. Parlamento (Knesset) seçimi olacak. İsrail’deki bundan önceki iki seçim 9 Nisan ve 17 Eylül 2019 tarihlerinde yapılmıştı.

Nisan ve daha sonra yapılan Eylül 2019 Seçimlerinde oluşan İsrail Parlamentosu’ndan ülkeyi yönetecek bir hükümet çıkmaması üzerine, Knesset yeni bir seçim kararı almak zorunda kaldı. Şimdi İsrail, 2 Mart’ta bir hükümet kurulmasına izin verecek yeni bir Parlamento kurulması için bir kez daha İsrail seçmenine gidecek.

Kamuoyu yoklamaları bu kez de İsrail seçmeninin Likud ve Mavi-Beyaz partileri arasında hemen hemen eşit bir şekilde bölündüğünü; bu seçimde oluşacak Knesset’ten de bir hükümet çıkmamasının yüksek bir ihtimal olduğunu gösteriyor. Son kamuoyu yoklamasına göre Mavi-Beyaz Partisi oyların % 34, Likud ise % 31’ini alıyor. Kamuoyu yoklamalarına göre Knesett’e yine 8 veya 9 Partinin girmesi mümkün. Bu çerçevede oluşacak Knesset’in sandalye aritmetiği yine bir hükümetin kurulmasına izin vermeyecek gibi görünüyor.

İsrail Parlamentosu Knesset 120 milletvekilinden oluşuyor. Bu durumda kurulacak hükümetin Knesset’te, güvenoyu alabilmesi için, 61 sandalyeye sahip olması gerekiyor. İsrail seçimlerde % 3,25’lik bir seçim barajı uyguluyor. Buna rağmen İsrail iç siyasetinin bölünmüşlüğü nedeniyle çok sayıdaki parti Knesset’e girebiliyor. Şimdiki Knesset’te (17 Eylül Seçimlerinde barajı aşarak, Parlamento’ya giren) 9 Parti bulunuyor.

İsrail’deki seçim ve hükümet kurulamama krizinin temelinde Mavi-Beyaz Partisi ile Likud arasındaki çekişme yatıyor. Ancak daha dikkatli bakıldığında esasen mevcut Knesset’te sağcı-aşırı milliyetçi ve Ortodoks Yahudi partileri çoğunlukta. Sağçı Likud Partisinin bu partilerle milletvekili sayısı hükümet kurmak için gerekli 61 sayısının epey üzerine çıkıyor.

Başbakan Benjamin Netanyahu’nun Likud Partisi’nin mevcut Kneset’te 32 sandalyesi var. Buna 2 Ortodoks Yahudi partisinin ( Şas ve Birleşik Torah Yahudiliği) 16 (9+7) ve sağcı Yamina’nın 7 milletvekili eklendiğinde 55 yapıyor. Aşırı Yahudi milliyetçisi İsrail Evimiz Partisinin ise 8 milletvekili bulunuyor. Teoride bu sağcı-dinci ve milliyetçi partilerin sandalye sayısı 63 ve bu sayı rahatlıkla güvenoyu alacak bir hükümet kurmaya yetiyor.

Ancak İsrail Evimiz Partisi Başkanı Avigdor Lieberman’ın, geçmişte birçok kez aynı hükümette yer aldılarsa da, Başbakan Netanyahu ile ilişkilerinin “iyi” olduğunu

söylemek çok zor. Ama Knesset’teki sağ blokun hükümet kuramamasının, Lieberman’ın yeni bir Netanyahu hükümetine girmemesinin sebebi (aşırı milliyetçi) İsrail Evimiz Partisi’nin dinci-Ortodoks Yahudi Şas ve Birleşik Tora Yahudiliği Partileri ile askerlik kanunu konusunda bir süreden beri içine düştüğü uyuşmazlık.

İsrail Evimiz Partisi, Ultra-Ortodoks Yahudilerin dini okullarında (Yeşiva) eğitim gören öğrencilere askerlikten muafiyet tanınmasına kesinlikle karşı çıkıyor. Askerliğin erkek ve kızlar için zorunlu olduğu İsrail’de, yasalar 1950’lerden beri din eğitimi gören Ultra-Ortodoks din okulu öğrencilerine muafiyet tanıyor. İsrail Evimiz Partisi bu muafiyeti kaldıran bir askerlik kanunu çıkartmak isterken, Şas ve Birleşik Tora Yahudiliği Partileri yeni askerlik kanununa karşı çıkıyor ve din okullarında okuyan öğrenciler için tanınan askerlik muafiyetini kesinlikle korumak istiyor.

Yazının Devamını Oku

ABD Başkanlık seçimi ve azil süreci

ABD’de muhalefette olan Demokrat Parti, Başkan Trump için başlattığı Azil sürecini çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi’nden sonra şimdi Senato’da devam ettirmeye ve sonuçlandırmaya çalışıyor. Ancak bunda başarılı olma şansı hemen hemen yok gibi.

ABD Kongresi iki kanattan oluşuyor: 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi ve 100 sandalyeli Senato. Temsilciler Meclisi’nde Demokrat Parti çoğunlukta iken, Senato, Başkan Trump’ın partisi Cumhuriyetçilerin yönetiminde. Temsilciler Meclisi’nde Demokrat Parti 232, Cumhuriyetçi Parti 197 milletvekiline sahip; 1 bağımsız milletvekili var, 5 yer halen boş. Senato’da ise Cumhuriyetçi Parti’nin 53, Demokrat Parti’nin 47 Senatörü bulunuyor.

Temsilciler Meclisi geçen sene sonuna doğru Başkan Trump’ın 2 sebeple azil edilmesine karar vermiş, bu karar üzerine Senato’da azil duruşmaları başlamıştı.  ABD anayasasına göre, Senato azil mahkemesi görevini görüyor ve Başkanın görevinden azledilmesi ancak Senato’da alınacak karara bağlı. Temsilciler Meclisi’nin Başkan Trump’a yönelttiği suçlamalar ise “görevini kötüye kullanma” ve “Kongre’nin işleyişini engellemek”.

Konuyla ilgili gelişmelerin başlangıcını 2016 yılında Başkan Trump’ın Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’u yenerek, ABD Başkanı seçilmesine kadar götürenler var. Demokrat Parti ve Vaşington’daki siyasi “yapının” Trump’ı hiçbir zaman kabul etmedikleri ve başından beri bir “azil” konuşmasının Vaşington’da yayıldığı biliniyor.

Ancak esas dönüm noktası 2018 Kasım Kongre seçimleri. Bu seçimde Senato’nun 35 sandalyesi ve Temsilciler Meclisi’nin tüm sandalyeleri seçime girmiş ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk Demokrat Partiye geçmişti. İşte Temsilciler Meclisi’nde yönetimin el değiştirmesi ve Nancy Pelosi’nin Temsilciler Meclisi Başkanlığına tekrar seçilmesinden sonra Vaşington’da işler giderek kızışmaya, Trump-Pelosi ilişkileri de hızla kötüleşmeye başlamıştı.

2018 Kongre seçiminden sonra yazdığım yazılarda Vaşington’da işlerin daha da kötüleşeceği tahmininde bulunmuştum. Nitekim gelişmeler de bu şekilde oldu ve Başkan Trump için azil süreci Temsilciler Meclisi’nde geçen yıl Eylül ayında başlatıldı. Azil sürecinin başlatılması için temel alınan husus ise Başkan Trump’ın 25 Temmuz günü Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski ile yaptığı telefon konuşmasıydı.

Kongre’deki Demokrat Parti üyeleri Başkan Trump’a, Zelenski ile yaptığı bu telefon konuşmasında, “kendi çıkarlarını ABD’nin çıkarlarından üstün tuttuğu” suçlamasında bulundular. Demokratlara göre Başkan Trump, Zelenski’den Demokrat Partiden Başkanlık adaylığını açıklayan (eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Joe Biden ve ailesini araştırmasını ve (Biden’in oğlunun Ukrayna’daki iş bağları konusunda) bilgi toplamasını istemiş, bunun için de Ukrayna’ya yapılan askeri yardımı “şantaj” aracı olarak kullanmıştı.

Başkan Trump’ın suçlamaları reddetmesi ve Beyaz Saray’ın Trump-Zelenski telefon konuşmasının kayıtlarını açıklaması Demokrat Parti yönetiminin “kararlılığını” bozmadı ve Temsilciler Meclisi’nde Trump aleyhine azil soruşturmasının 24 Eylül’de başlatılmasını engellemedi. Başkan Trump ve Cumhuriyetçi Parti’nin “önde gelenleri” azil soruşturmasının başlatılmasını “cadı avı” olarak nitelendirdi.

Temsilciler Meclisi’nde çoğunlukta olan Demokrat Partili milletvekillerinin azil yargılamasının Senato’da başlatılması konusunda Temsilciler Meclisi’nde 18 Aralık 2019 tarihinde aldıkları karar sonucu Senato’da Başkan Trump’ın yargılanmasına 16 Ocak günü başlanılmıştır. Ancak Senato’daki yargılamanın Başkan Trump’ın görevden alınması şeklinde gelişmeyeceği çok açık bir şekilde görülmektedir.

Yazının Devamını Oku

Berlin zirvesi

Libya giderek uluslararası toplumun dikkatlerini daha fazla üzerine topluyor. Libya’nın yeni bir Suriye olmasından endişe duyulduğu belirtiliyor. Ancak, Libya’daki iç savaş zaten Suriye’dekine benzer bir şekilde gelişmiş durumda.

Libya’da çarpışan taraflar var. Bu çarpışan taraflar dış güçlerce açıkça destekleniyor. Baktığımızda dış güçlerin geçen yıl içinde General Haftar’ın Libya’da bir askeri “zafer” kazanmasını ve tüm Libya’yı kontrol altına almasını destekler bir tutum içine girdikleri görülüyor. Bu “dış güçler” içinde Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fransa başta geliyor.

General Haftar’ın Libya’yı ele geçirmesi bu ülkede demokratikleşme yönünde 2011’den bu yana beslenen bütün ümitlerin sonu anlamına geliyor. Eğer tüm Libya’yı ele geçirirse General Haftar’ın Kaddafi tipi totaliter bir rejim oluşturacağı, Libya’da yeni bir Kaddafi yönetiminin kurulacağı açık. Aynen Mısır’daki totaliter Sisi rejimi gibi dıştan destekli askeri bir yönetimin, şimdi General Haftar’la Libya’da kurulması amaçlanıyor.

Fransa gibi Batılı ülkeler Libya’da yeni totaliter bir rejim kurulmasından endişeli değiller. Libya’da da, aynen Mısır’da yaptıkları gibi, totaliter askeri bir diktatörlük rejimini desteklemeye hazır görünüyorlar. Zaten akıllarında olan Arap ülkelerinde “demokrasi, çoğulculuk, halkın yönetime katılması, serbest seçimler” değil. Libya’da da kendilerine “bağlı” ve “bağımlı” bir diktatörün “istikrar” sağlamasını ve bu ülkedeki kendi çıkarlarının devam etmesini istiyorlar.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’daki yönetimler zaten Arap Baharının ortaya çıkarttığı “fikirlerden” bir an önce kurtulmak, Arap Dünyası’ndaki statükonun devam etmesi taraftarı. Arap Baharı ile ortaya çıkan, Arap halklarının yönetime katılma ve demokrasi gibi taleplerini kendi ülkeleri için bir “tehdit” olarak algılıyorlar. Bu iki ülke baştan beri, Mısır’da Sisi yönetimi gibi, şimdi de Libya’da, Haftar askeri yönetimini ve diktatörlüğünü destekliyorlar.

Libya’da Haftar askeri yönetimini kurmak yönünde 2019 yılında ciddi adımlar atılıyor. Haftar geçen yılın Nisan ayından bu yana başkent Trablus’u ele geçirmeye çalışıyor. Güneyden ilerleyen Haftar güçleri Trablus’un dış banliyölerine kadar gelmiş durumda. Haftar Güçleri doğudan batıya doğru da ilerliyor. Kısa bir süre önce Sirte’nin Haftar güçlerinin eline geçmesi Trablus üzerindeki baskının büyüdüğü anlamına geliyor.

Ancak her geçen gün bir adım daha General Haftar lehine gelişen bu tablo geçen sene Kasım ayında değişmeye başlıyor. İlk önce Türkiye ile Trablus’taki “Ulusal

Uzlaşı Hükümeti” arasında 2 mutabakat imzalandığı haberi geliyor. Bu mutabakatlardan birisinin Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda olması Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetiminde “büyük” tepkiyle karşılanıyor. Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın General Haftar ile görüşmek üzere Bingazi’ye gittiği açıklanıyor.

Kasım ayından sonraki gelişmeler Türkiye’nin Trablus Hükümeti yanında yer almasını daha da hızlandırıyor ve Türkiye Trablus Hükümetinin düşmesine ve Libya’nın, Mısır’daki Sisi yönetimine benzer bir şekilde, General Haftar yönetiminin kontrolüne girmesine göz yummayacağını açıklıyor. 2 Ocak günü Türkiye Büyük Millet Meclis’in Hükümete Libya’ya asker gönderme yetkisi vermesi Ankara’nın bu konuda ne kadar ciddi olduğunu ortaya koyuyor.

Yazının Devamını Oku

Tahran'da trajedi

8 Ocak gecesi erken saatlerde İran, Irak’taki 2 ABD üssüne 16 füze attı. Bunlardan 12’si üslere ulaştı, ama üslerdeki zararın büyük olmadığı açıklandı. ABD, İran televizyonunda verilen füze saldırısı sırasında 80 Amerikan askerinin öldürüldüğü yönündeki haberleri kısa süre içinde yalanladı ve saldırıda insan kaybı yaşanmadığını bildirdi.

İran, Irak’taki 2 ABD üssüne yaptığı saldırının Kasım Süleymani’nin Irak’ta geçen yılın son günü ABD tarafından Bağdat Havaalanı yakınlarında bir roket saldırısı sonucu öldürülmesine bir karşılık olduğunu açıkladı. 8 Ocak günü Kasım Süleymani doğduğu şehir olan Kerman’da gömülmüş, İran üzerinde Süleymani’nin “intikamının” alınması yönündeki baskı artmıştı.

8 Ocak gecesi İran’ın Irak’taki Amerikan üslerine füze saldırısından hemen sonra meydana gelen bir olay dikkat çekti. Ukrayna Havayollarına ait 737 tipi bir uçak Tahran Havaalanından kalktıktan çok kısa bir süre sonra düştü ve uçaktaki 176 kişiden kurtulan olmadı. Sivil bir yolcu uçağının o gece yaşanan İran füze saldırısı sırasında düşmesi “ilginç” bir tesadüftü, ancak İran makamlarından gelen açıklamalar Ukrayna uçağının “teknik bir arıza” sebebiyle düştüğüne işaret etmekteydi.

Bununla birlikte ertesi günden (9 Ocak) itibaren Ukrayna Havayolları uçağının düşmesi ile 8 Ocak gecesi İran ve ABD arasında yaşanan çatışma arasında bir bağ bulunduğu; uçağın o gece düşmesinin bir “tesadüf” eseri olmadığı yönünde haberler yayılmaya, uçağın düşüş sebebiyle ilgili “şüpheler” artmaya başladı. Tahran ilk olarak bu haberleri “yalanladı”, uçağın İran tarafından füzeyle düşürüldüğü şeklinde yayılan suçlamaları reddetti.

Ancak, Tahran’dan, uçağın “kara kutusunun” çarpma sırasında büyük ölçüde hasara uğradığı ve İran’ın kara kutuyu incelenmek üzere ülke dışına göndermeyeceği yönünde gelen haberler, 737’in kalkıştan sadece 7 dakika sonra niye düştüğü yönündeki “şüphelere” ağırlık kazandırmaya başlamıştı. ABD kaynakları Ukrayna uçağının İran füzesiyle düşürüldüğüne işaret etmekteydi.

İlk 3 gün boyunca Ukrayna Havayolları uçağını Tahran’dan kalkmasından kısa bir süre sonra düşürdüğünü kabul etmeyen İran; 11 Ocak günü bir açıklama yapmak ve uçağın Tahran yakınlarında bulunan İran Devrim Muhafızları üssünden atılan 2 kısa menzilli füzeyle “yanlışlıkla” düşürüldüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Kendi başkentinden kalkan yabancı bir havayoluna ait sivil bir uçağı düşürmek, kaçınılmaz olarak, İran için ciddi bir prestij kaybı ve “mahcubiyet/rahatsızlık” kaynağı olmuştu.

Ukrayna Havayolları uçağında hayatını kaybeden 176 kişiden 82’si İran, 63’ü Kanada, 11’i Ukrayna, 10’u İsveç, 4’ü Afgan, 3’ü Alman ve 3’ü İngiliz vatandaşı idi. Diğer ülke vatandaşlarının çoğunun İran asıllı oldukları belirtildi.  Ukrayna uçağını “yanlışlıkla” düşürdüğünü kabul etmesinden sonra İran’ın uçak ve hayatını kaybeden yolcular için “tazminat” ödemesi zorunluluğu ve konunun Ukrayna ile İran arasında doğrudan görüşülerek sonuçlandırılması zorunluluğu ortaya çıkmaktaydı.

Ukrayna uçağının düşürülmesiyle ilgili gelişmeler İran’ı “zor” bir duruma sokarken; o zamana kadar, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin “çok sert” bir “misilleme” olması sebebiyle, İran lehine geliştiği izlenen uluslararası havanın Tahran rejimi aleyhine dönmekte olduğu, Tahran’ın kendisini savunma ihtiyacı içine girdiği izlenmektedir. İran’da rejim aleyhtarı sokak gösterilerinin yeniden başlaması, Dünya’da kendi içinde bölünmüş bir İran ve kendi halkına rağmen iktidarı bırakmayan teokratik bir rejim algılamasının tekrar ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Gerçekten de İran’ı kimin idare ettiği, İran’da kararların nasıl ve kimler tarafından alındığı yönünde cevapları zaten bilinen sorular, şimdi Dünya kamuoyu tarafından daha iyi değerlendirilebilmektedir. Cumhurbaşkanı Ruhani ve Dışişleri Bakanı Zarif gibi makamların ve isimlerin Tahran rejimi tarafından sadece ülkenin Batı ve Dünya kamuoyundaki imajının güçlendirilmesi için “sahte bir yüz” olarak kullanıldığı algısı güç kazanmaktadır.

Yazının Devamını Oku

DİPLOMASİ TRAFİĞİ

2020 yılının Türk dış politikası açısından çok yoğun geçeceği tahmin edilmekteydi. Nitekim yılın girişi de öyle oldu. Ocak ayının ilk yarısında Türkiye çok hızlı bir diplomasi trafiğine şahitlik etti.

 

Türkiye yeni yılın ilk haftası içinde Rusya Devlet Başkanı Putin’i ağırladı. Putin İstanbul’a, Karadeniz’in altından Türkiye’ye doğrudan döşenen ikinci Rus doğal gaz hattının ilk bölümünün tamamlanması sebebiyle geldi ve İstanbul’da bu amaçla düzenlenen törene katıldı. Tören için diğer 2 misafir, Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic ve Bulgaristan Başbakanı Boyko Borissov da, İstanbul’a geldiler.

Türk Akım projesi birbirine paralel olarak Rusya’dan Türkiye’ye Karadeniz’in tabanından gelen 2 boru hattından oluşuyor. 8 Ocak günü yapılan törenle projenin döşenmesi tamamlanan ilk boru hattının açılışı yapıldı. Bu boru hattı Türkiye’ye Rus doğal gazını doğrudan taşıyacak. İlkine paralel döşenen ikinci boru hattının tamamlanması ile Bulgaristan ve Sırbistan’ın da Türk Akım boru hattından doğrudan doğal gaz almaları imkan dahiline girecek.

Türk Akım boru hattının tamamlanmasıyla Rusya ve Türkiye’nin Ukrayna ve Balkanlar üzerinden Türkiye’ye gelen boru hattına ihtiyacı kalmıyor. Yani Rusya bir anlamda Ukrayna’yı devre dışı bırakıyor ve bu ülkeye doğal gaz boru hattının transit geçişi için yaptığı ödemeden kurtulmuş oluyor. Rus doğal gazını Türkiye’ye getiren diğer bir boru hattı da zaten yine Karadeniz’den doğrudan Sinop yakınlarında Türkiye’ye ulaşıyor.

Böylece şimdi Türkiye’ye Karadeniz’in altından gelen 2 Rus doğal gaz boru hattı var. Bu boru hatları hiçbir ülkeden transit geçmiyor ve Rus doğal gazını Karadeniz üzerinden doğrudan Türkiye’ye getiriyor. Türkiye’nin enerji ihtiyacının karşılanmasında Rus doğal gazı önemli bir rol oynuyor. Rusya ile Türkiye ekonomik ilişkilerindeki büyüme çok dikkat çekici.

Türkiye-Rusya dış ticareti 2019 yılında 25,5 milyar dolara ulaşmış; iki ülkenin karşılıklı yatırımları 20 milyar seviyesine gelmiş durumda. Türkiye ile Rusya ticaretlerini 100 milyar dolar seviyesine ulaştırmak istiyor. Ancak, bu hedefe ulaşılmasının zaman alacağı görülüyor. Türkiye-Rusya dış ticareti Rusya lehine açık veriyor, ama iki ülke arasındaki diğer alanlardaki ekonomik faaliyetler bu açığı kapatmaya yardımcı oluyor.

Türkiye’ye gelen Rus turist sayısı 2019 yılında 5,9 milyon seviyesine ulaşarak ciddi bir rekor kırmıştır. Türk müteahhitlik şirketleri Rusya’da 60 milyar dolar üzerinde 2000’e yakın projeyi gerçekleştirmişlerdir. Bu durum Türkiye-Rusya arasındaki ekonomik işbirliği ve ortaklığın hemen her alanda hızlı bir şekilde, iki ülke menfaatleri doğrultusunda, geliştiğini göstermektedir. Türkiye ve Rusya ekonomileri birbirini tamamlayabilmekte, bu da iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığa ciddi bir hız kazandırmaktadır.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in İstanbul’a Suriye’ye yaptığı günübirlik ziyaretten hemen sonra gelmesi Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında yapılacak görüşmelerde Suriye konusunun ağırlıklı olarak masada bulunacağının bir işareti olmuştur. Türkiye ile Rusya, farklı tarafları desteklemelerine rağmen, Suriye bağlamında iyi bir işbirliğini yürütebilmektedir. 8 Ocak’ta İstanbul’da yapılan Erdoğan-Putin görüşmesi de bu çerçevede geçmiş ve iki lider İdlib’te yeni bir ateşkes kararı alarak, İdlib konusunda Türkiye’de artan endişeleri karşılayabilmişlerdir.

Yazının Devamını Oku

Büyükelçiliklerin güvenliği ve deneyimlerim

ABD-İran çatışması geçen haftanın ikinci yarısından itibaren bir ölçüde de olsa yatışma sinyalleri göstermekte; bu durum Dünya’ya şimdilik rahat bir nefes aldırmışa benzemektedir. Öte yandan Başkan Trump’ın Kasım Süleymani’nin öldürülmesini İran’ın 4 ülkedeki ABD Büyükelçiliklerine saldırı düzenlemeye çalışmasına bağlaması diplomatik misyonların güvenliği konusunu tekrar gündeme getirmiştir.

Vaşington ve Tahran’dan gelen beyanlar iki tarafın da topyekün bir savaşa gidebilecek gelişmeleri istemediğine işaret etmekte; hem ABD hem İran’ın diğer tarafın “tırmanmayı” durdurmasını ve “misillemelerden” vazgeçmesini arzu ettiği anlaşılmaktadır. Dikkatler zaten İran’ın Tahran Havaalanından kalkan Ukrayna Havayollarına ait bir yolcu uçağını “hata” sonucu füzeyle düşürdüğünü “nihayet” (olaydan üç gün sonra) kabul etmesi ve Tahran’da yeniden başlayan rejim karşıtı sokak gösterileri üzerine odaklanmış gözükmektedir.

Trump Yönetimi’nin, İran’ın Irak’taki 2 üssüne yönelik düzenlediği son füze saldırılarına askeri yöntemlerle karşılık vermeyeceği anlaşılmaktadır. Vaşington, İran’a yönelik yeni ekonomik yaptırımlar açıklamıştır. ABD’nin yine siyasi ve ekonomik baskı yöntemi ile Tahran’ı “yola getirme” ve İran içinde rejim karşıtı muhalefeti güçlendirme stratejisine geri döndüğü ortaya çıkmaktadır.

Son olaylar Irak’taki ABD üslerine roketli saldırılar düzenlenmesi ile başlamıştır. Bu saldırılarda bir Amerikan vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Daha sonra Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği önünde (Şii milis gücü) Haşdi Şabi’nin bir kolu olan Ketaib Hizbullah tarafından düzenlenen gösteriler şiddet olaylarına dönüşmüş, bunun üzerine Vaşington Şam’dan Bağdat’a hava yoluyla gelen İran Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri Komutanı Kasım Süleymani’yi düzenlediği bir hava saldırısı ile Bağdat Havaalanı yakınlarında öldürmüştür. Süleymani’nin “intikamının alınması” için Tahran, Irak’taki 2 Amerikan üssüne 16 füze atmıştır.

İran kaynaklarınca 2 ABD üssünde 80 Amerikalı askerin öldürüldüğü yönünde verilen haberler daha sonra Amerikan yetkilileri tarafından doğrulanmamış; Başkan Trump ve ABD Savunma Bakanı İran füze saldırılarının üslerde yaptığı zararın küçük olduğunu ve hiçbir insan kaybı yaşanmadığını açıklamışlardır. ABD üslerinde insan kaybı yaşanmamasının Trump Yönetimi’ne tırmanmayı kontrol altına alma için bir fırsat tanıdığı ve Vaşington’un tekrar İran’a karşı ekonomik yaptırımlar stratejisine geri döndüğü ortaya çıkmaktadır.

ABD-İran ilişkilerinde askeri tırmanmanın durdurulmasına rağmen Vaşington-Tahran arasında yaşanan “krizin” kontrol altına alındığını söylemek imkanı bulunmamaktadır. Her şeyden önce Tahran yaşanan son olaylar sırasında artık kendisini İran Nükleer Anlaşması ile bağlı görmediğini açıklamıştır. Bu ABD’den sonra İran’ın da Nükleer Anlaşmadan çekildiği, İran’ın “gizli” nükleer askeri programına tekrar geri dönebileceği anlamına gelmektedir.

Tahran bugüne kadar hep İran nükleer programının nükleer enerjinin barışçı amaçlarla kullanılmasına yönelik olduğunu, İran’ın nükleer silah üretmek amacı taşımadığını iddia etmiştir. Ama Dünya İran’ın askeri nükleer bir güç olmak istediğinden şüphe etmiş, İran’ın nükleer programının önemli bir bölümünü Dünya’dan saklamaya çalışması bu şüpheleri arttırmıştır. Batılı kaynaklara göre İran nükleer silah üretmekten sadece bir ile iki yıl, hatta aylar kadar uzaktır.

ABD’yi İran Nükleer Anlaşmasından çeken Trump, birçok kereler, İran’ın nükleer silah üretmesine izin vermeyeceğini açıklamış bulunmaktadır. İran’ın şimdi Nükleer Anlaşmadan tamamen çekilmesi, uranyum zenginleştirme faaliyetlerine, nükleer silah üretmesini sağlayacak şekilde, devam etmesi ABD-İran ilişkilerinde yaşanabilecek yeni bir tırmanmanın işareti olma riskini taşımaktadır.

ABD ilişkilerindeki sorunların geçmişi, bazılarına göre, 2. Dünya Savaşı’nın bitimine, ABD’nin İran’da İngiltere’nin oynadığı rolü devralmasına kadar gitmektedir. ABD, 1953 yılında CIA tarafından düzenlenen bir darbeyle Başbakan Musaddık’ı devirerek ve İran Şahı’na kayıtsız şartsız bir destek sağlayarak, Şah’ın ülke içinde ve dışardaki aşırılıklarına arka çıkarak 1979 ‘da kopan ABD-İran ilişkilerindeki sorunların temelini oluşturmuştur.

Yazının Devamını Oku

Tahran ve Bingazi’den Bağdat’a

İran ve ABD arasındaki çatışma karşılıklı misillemeler ve misilleme tehditleri ile büyüyor. Son olarak İran’ın Irak’taki ABD üslerine füze saldırıları düzenlediği yönünde haberler geliyor. Süleymani’nin intikamının mutlaka alınacağı yönünde İran’dan gelen beyanlara ABD Başkanı Trump karşı tehditlerle cevap veriyor.  Trump, İran’da 52 hedefin şimdiden seçildiğini, İran’ın ABD menfaatlerini hedef alması halinde bu hedeflere karşı harekete geçileceğini açıkça söylüyor.

ABD’nin İran’da misilleme için seçtiği hedefler arasında kültürel yapıların da bulunduğunun anlaşılması, İran’dan gelen ABD’nin uluslararası hukuku ihlal etmekte olduğu iddialarını arttırıyor. Başkan Trump ise İran’ın zaten uluslararası hukuku ihlal eden bir ülke olduğunu ve Tahran’ın bu yönde şikayetler ileri sürme “hakkı” olmadığını belirtiyor.

Başkan Trump, sadece İran’ı tehdit etmekle kalmıyor; Irak’taki ABD üslerinin ve askeri varlığının çekilmesi konusunda ısrarlı olması halinde Bağdat’ın da “ağır bir fiyat” ödeyeceğini ifade ediyor. Trump Yönetimi’nin (ABD askerlerinin ülkeden çekilmesini Vaşington’dan resmen istemesi halinde) Bağdat’a karşı İran’a uygulananlara benzer yaygın ekonomik yaptırımlara hazırlandığı anlaşılıyor. Başkan Trump, Irak’taki Amerikan üsleri için harcanan büyük meblağların dahi Irak tarafından Vaşington’a ödenmesi gerektiğinden bahsediyor.

Bundan önceki yazımda Bağdat’taki ABD Büyükelçiliğine yapılan Haşdi Şabi saldırısının Vaşington’da algılanış biçiminin farklı olabileceğine değinmiştim. Diplomatik misyonlar önünde barışçı gösterilerin yapılması olağandır ve Dünya’da birçok örneği bulunmaktadır. Ancak bu gösterilerin “barışçı” olmaktan çıkması ve şiddette dönüşmesi uluslararası hukukun açık bir şekilde ihlali anlamına gelmektedir.

Diplomatik misyonlar ve diplomatlar bulundukları ülkelerin koruması altındadır ve bunlara yöneltilen her türlü şiddet olayı doğrudan görev gördükleri ülkelerin sorumluluğu altındadır. Bağdat’ta ABD Büyükelçiliği önünde şiddete dönüşen gösterilerin kaçınılmaz olarak Vaşington’da akıllara 1979 yılında Tahran ve 2012 yılında Bingazi’de ABD diplomatik misyonlarını içine alan olayları getirdiğini düşünmek gerekmektedir.

İran’da Şah rejiminin devrilmesi ve yerine Şii teokrasisinin kurulmasından sonra ABD-İran ilişkileri hızla bozulmaya başlamış, Humeyni rejimi tarafından desteklenen ve öğrenci oldukları ifade edilen bir grup genç Tahran’daki ABD Büyükelçiliğine zorla girerek, Büyükelçilikteki 52 Amerikan diplomatını rehin almışlar ve Tahran ABD Büyükelçiliği krizi 444 gün sürmüştür. Daha sonra da birçok film ve romana konu olan bu krizin gölgesinin aradan geçen 30 yıla rağmen ABD-İran ilişkileri üzerinden kalktığını söylemek mümkün değildir.

Başkan Trump’ın İran’da 52 hedef seçildiğini ifade etmesi ile ABD Büyükelçiliğinde rehine alınan 52 Amerikalı diplomat arasındaki ilişki açıktır. Bu durum bile Amerikan yönetimleri ve Amerikan halkının 1979 Tahran Büyükelçilik krizini “unutmadığını”, bu olayın Vaşington ile Tahran arasındaki ilişkileri “zehirlemeye” devam ettiğini göstermektedir.

Tahran’daki ABD Büyükelçiliğinin Humeyni tarafından desteklenen bir grupça ele geçirilmesi ve rehine alınan Amerikalı diplomatların “casuslukla” suçlanmaları, diplomatların gözleri kapanmış resimleri kısa sürede ABD içinde bir iç politika sorunu haline de gelmiştir. Özellikle ABD’nin düzenlediği “kurtarma operasyonunun” (Kartal Pençesi Operasyonu) başarısızlıkla sonuçlanması, İran ortalarında bir çöle mecburi iniş yapmak zorunda kalan 2 helikopterin zarar görmesi ve başarısız operasyon sırasında 8 Amerikalı askerin hayatını kaybetmesi Amerikan iç politikasını iyice karıştırmıştır.

Uzun süren işgal sırasında İranlıların Büyükelçilikte kağıt kıyma makinesinden geçirilen gizli evrakları onardıkları ve bu yazışmaları Amerikalı diplomatlara karşı casusluk suçlamasıyla yapılacak yargılama sürecinde kullanacakları yönündeki haberler Vaşington-Tahran ilişkilerini daha da germiştir.

Yazının Devamını Oku

Irak'ta ABD-İran çatışması

Geçen yılın son günü Bağdat’taki ABD Büyükelçiliğinin saldırıya uğraması ve Büyükelçiliğin girişindeki güvenlik bölümünün yakılması dikkatleri bir kez daha Irak üzerine topladı. ABD bu saldırıdan doğrudan İran’ı sorumlu tuttu.

ABD’nin İran’a misillemesi gecikmeden hemen geldi; Bağdat Havaalanında düzenlediği roketli saldırıda İran Devrim Muhafızları komutanlarından, ismini daha önce sıklıkla duyduğumuz, Kasım Süleymani’yi ve Haşdi Şabi’nin (Halk Seferberlik Güçleri) önde gelen bazı yetkililerini öldürdü. ABD Savunma Bakanlığı, Kasım Süleymani’nin öldürülmesi yönündeki talimatın doğrudan Başkan Trump’tan geldiğini açıkladı.

Kasım Süleymani, İran ile Irak’taki Tahran’a bağlı Haşdi Şabi grupları arasında bağlantıyı kuran kişi olarak bilinmekteydi. Süleymani’nin İran dışındaki Devrim Muhafızları güçlerini yönettiği, bu kişinin Irak ile Lübnan ve Suriye’deki İran yanlısı milis güçleriyle Tahran arasındaki ilişkilerde kilit rol oynadığı bilinmekteydi.

ABD 2019 yılı içinde (İran devlet yapısı içinde bulunan) İran Devrim Muhafızlarını terörist örgüt olarak ilan ederek Dünya’yı şaşırtmış, İran da buna karşılık Orta Doğu’daki ABD kuvvetlerini terörist olarak kabul ettiğini açıklamıştı. Bu gelişmeden sonra Orta Doğu’da İran ile ABD arasındaki çatışmanın artacağı yönündeki işaretler arka arkaya gelmişti.

Irak ve Suriye’de ABD-İran çatışmasının hızlandığı yönünde olaylar 2019 yılı son aylarında arka arkaya gelmeye başladı. Haşdi Şabi’nin Bağdat’ta ABD Büyükelçiliğine düzenlediği saldırı, arkasından ABD’nin Bağdat Havaalanında Şii Dünyasında ve İran’da çok önemli bir isim olan Kasım Süleymani’yi Haşdi Şabi konvoyuna düzenlediği roketli saldırıda öldürmesi dikkatleri bundan sonra Irak, Suriye ve Lübnan’da neler yaşanacağına çevirmiş bulunuyor.

Kasım Süleymani İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’daki Şii gruplarla ilişkilerini düzenleyen, tüm Orta Doğu’daki İran politikalarının ve Orta Doğu’daki Şii-Sünni mezhepsel bölünmesinin arkasındaki kişi olarak tanınmaktadır. Bu nedenle öldürülmesi çok büyük bir gelişme olarak kabul edilmelidir. Şimdi gözler Tahran’ın Vaşington’a nasıl cevap vereceği üzerine toplanmıştır. 2020 Orta Doğu’ya çok hızlı ve tehlikeli bir şekilde girmiş görünmektedir. İşaretler Türkiye’nin güneyindeki Arap ülkelerinde hızlı gelişmelerin olmasının beklenmesi gerektiğini göstermektedir.

Diğer yandan İran Dini Lideri Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Süleymani’nin öldürülmesi olayı, dikkatlerin İran’ın bölge ülkelerinde uzun zamandır yürüttüğü mezhep temelinde bölünmelere dayanan politikalarının da tekrar mercek altına girmesine neden olmuş gibi görünmektedir. İran’ın Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Bahreyn gibi Arap ülkelerinde mezhepsel sorunları körüklediği, bu ülkelerde mezhep esasına dayanılarak oluşturulan milis güçlerine siyasi ve askeri destek sağladığı, yine mezhep esasına dayanan partilerle ilişki kurduğu suçlamaları gündemde ön sıralara çıkmaktadır.

Tahran, Irak ve Bahreyn gibi ülkelerde çoğunluk yönetimlerini destekler gibi görünürken, Suriye’de farklı bir tutum içerisine girebilmekte, seçimle iş başına gelmemiş totaliter bir rejimi, sadece mezhepsel nedenlerle desteklemekte bir sakınca görmemektedir. Bu durum da kaçınılmaz olarak İran’ın bölgede mezhepsel bölünmeleri kullanarak ve istismar ederek İran’dan Akdeniz’e bir Şii Hilali yaratmak istediği suçlamalarına ağırlık kazandırmaktadır.

Bu çerçevede Tahran’ın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e ulaşmak istediği, Arap ülkelerinin içişlerine karışarak bu ülkelerdeki istikrarsızlığı körüklediği düşünülmekte; İran’ın “yayılmacı ve saldırgan” dış politikasının Orta Doğu ve İslam Dünyası içindeki bölünmenin temelinde bulunduğu vurgulanmaktadır. İran’ın Arap Dünyasının içinden geçtiği bu çok zor durumda, bölgedeki kontrol ve etkisini arttırmak amacıyla karışmacı ve bölücü, Arap Dünyasındaki istikrarsızlığı arttırıcı politikalar uyguladığı suçlamaları Tahran’a karşı ABD’nin desteklediği güçlü bir Cephe yaratılmasına neden olmuştur.

Yazının Devamını Oku