İdlib ve Suriye

Suriye’deki hızlı gelişmeler Türkiye bakımından birçok açıdan sorun olmaya devam ediyor. Suriye’de savaş 8. yılında ve ülke fiilen 4 parçaya bölünmüş durumda.

Haberin Devamı

Türkiye için Suriye konusunun ortaya çıkarttığı en acil sorun güvenlik konusunda; 911 km kadar uzunluğundaki Türkiye-Suriye sınırının 4 parçaya bölünmüş Suriye tarafı farklı güçler tarafından kontrol ediliyor.

Türkiye-Suriye sınırının Akdeniz’den Idlib’e kadar uzanan kısa bir bölümü Şam rejimi kontrolünde. Burada Yayladağ sınır kapısı da bulunuyor; sınırın bu kısa bölümü Türkiye’nin Şam rejimi ile doğrudan temasta olduğu tek bölge.

Sınırın Hatay ilimize komşu olan diğer bölümünde (Astana Süreci içinde oluşturulan) İdlib çatışmasızlık bölgesi var. Burada kontrol çeşitli örgütlerin elinde; bunlar arasında (El Kaide tabanlı) Heyeti Tahriri Şam ve Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu ön plana çıkıyor.

Türkiye’nin İdlib çatışmasızlık bölgesinde kurduğu 12 gözlem noktası ve askerleri bulunuyor. Bu gözlem noktalarının kurulma amacı İdlib’te ateşkesi izlemek ve ateşkesin devamını sağlamak. Ama İdlib’te ateşkes bir türlü kalıcı hale getirilemiyor. İlan edilen ateşkeslere rağmen bu bölgede savaş devam ediyor, Şam rejimi ve Rusya’nın havadan bombardımanları sivil halkı ciddi şekilde etkiliyor, kayıplara neden oluyor; sivil halkı göçe zorluyor.

Haberin Devamı

Sınırın İdlip’ten Fırat Nehrine kadar olan uzun bir bölümü Türkiye desteğiyle Özgür Suriye Ordusu tarafından kontrol ediliyor. Bu bölge Türkiye’nin iki askeri operasyonla DEAŞ ve PYD/YPG’den temizlediği bölgeler. Azez-Cerablus-El Bab üçgeni ile Afrin’i içine alan bu bölgenin büyüklüğü 4 bin km2 kadar.

Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafında kalan diğer kısmını (Türkiye’nin PKK’nın Suriye uzantısı olarak gördüğü) PYD/YPG kontrol ediyor. Sınırın Fırat Nehrinden Irak’a kadar olan 550 km kadar uzunluktaki bir bölümünün (ve Suriye’nin % 30 kadarının) PYD/YPG tarafından kontrol edilmesi Ankara açısından kabul edilemez bir durum ve Türkiye için ciddi güvenlik riskleri oluşturuyor.

Ankara için hem İdlib’de bir türlü devam ettirilemeyen ateşkes ve kötüleşen durum hem de sınırının büyük bir bölümünde Türkiye’ye meydan okumaya çalışan PYD/YPG büyük bir sorun teşkil ediyor. Geçen hafta bu iki güvenlik sorunu da Ankara’yı uğraştırmaya devam etti. Türkiye-Suriye sınırının tamamının PYD/YPG kontrolünden çıkartılması (Güvenli Bölge kurulması) yönünde meydana

Haberin Devamı

gelen gelişmeler Türkiye için olumlu; İdlib’te ortaya çıkan durum ise olumsuz bir şekilde gelişti.

İdlib “çatışmasızlık bölgesinde” yaşayan nüfusun Suriye savaşı sırasında 2 milyonun çok üzerine çıktığı belirtiliyor. Rejimin (Rusya desteğiyle) İdlib’e yönelik başlatacağı topyekün bir saldırının Türkiye sınırına yönelik olarak büyük bir göçü başlatabileceğinden ve Türkiye’nin yeni bir Suriyeli sığınmacı krizi ile karşı karşıya kalacağından endişe ediliyor.

Geçen hafta içinde Rusya desteğiyle Şam rejimi İdlib’e yönelik saldırılarını güney ve güneybatıdan arttırdı ve bölgenin güneyinde bulunan Han Şeyhun kasabası rejim güçlerinin eline geçti. Rejim güçlerinin saldırılarını sürdürmesi ve 8 ile 9 numaralı gözlem noktaları arasında bir bölgede Türk Silahlı Kuvvetler konvoyunun geçişi sırasında düzenlenen hava saldırısında bölgede yaşayan 3 sivilin hayatını kaybetmesi ve 11 sivilin yaralanması, İdlib konusunu Türkiye’de gündemin en ön sırasına oturttu.

Haberin Devamı

İdlib’deki gelişmelerin Ankara için önemi büyük ve birkaç boyutu var. İdlib’deki çatışmaların genişlemesinin ve Şam rejiminin bütün bölgeyi ele geçirmek istemesinin yeni ve büyük bir sığınmacılar krizi yaratmasından çekinildiği gibi Türkiye’nin bölgede kurduğu 12 gözlem noktasındaki askerlerimizin güvenliği de kaygı nedeni oluyor.

Konunun kaçınılmaz olarak Rusya ile ilişkileri ilgilendiren bir boyutu da ortaya çıkıyor. İdlib’de Rusya’nın Şam rejiminin ateşkesi bozan saldırılarını destekler bir tutum almasının Türkiye ile Rusya arasında Suriye’de yürütülen işbirliğini olumsuz şekilde etkileyebileceğini düşünenler var. İdlib’deki gelişmelerin Şam rejiminin sorunu askeri “yöntemlerle” çözmeye çalışması halinde Ankara ile Moskova arasında yeniden ciddi bir “güven” bunalımına neden olacağına sıklıkla işaret ediliyor.

Haberin Devamı

Rusya’dan konuyla ilgili gelen açıklamalar Moskova’nın ateşkesin İdlib’deki “terör gruplarını” kapsamadığı ve Heyet Tahriri Şam “tehlikesinin” ortadan kaldırılmasına kararlı olunduğuna işaret ediyor. Ama konunun geçmişe bakıldığında Rusya’nın tam olarak ne istediği çok açık değil.

Türkiye ile Rusya arasında İdlib konusunda görüşmelerin devam etmesi önemli. Geçen Cuma günü Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı telefon görüşmesinde ağırlıklı olarak İdlib’i görüşmüştü. İki Devlet Başkanının 27 Ağustos Salı günü Moskova’da bir araya gelecekleri ve masada İdlib konusunun bulunacağı açıklandı.

Rusya’nın İdib’te Şam rejimini kontrol etmesi ateş kesin tekrar uygulamaya konulması ve Rusya’nın Astana Sürecine bağlılığını yenilemesi gerekiyor. Şam rejimi güçlerinin İdlib bölgesinin güneyinde ilerlemesi sonucunda Morek kasabası yakınındaki 9. Türk Gözlem İstasyonunun etrafındaki toprakların rejim güçlerinin eline geçmesinin Ankara’yı harekete geçirdiği izleniyor.

Haberin Devamı

İdlib, Astana Süreci içinde 2017 yılı içinde kurulan 4 çatışmasızlık bölgesinden sadece birisi. Diğer 3 çatışmasızlık bölgesi ise bugün yok. Çünkü (Homs, Guta ve Ürdün sınırında bulunan diğer) 3 çatışmasızlık bölgesi de kurulduklarından kısa bir süre sonra Rusya’nın desteğiyle Şam rejimi tarafından saldırıya uğramış ve kontrol altına alınmış.

Konunun daha da ilginç yanı bu “çatışmasızlık bölgelerinde” bulunan bütün militanların varılan anlaşmalar çerçevesinde İdlib’e Rusya’nın bilgisi onayıyla taşınmış olması. Eldeki bilgiler Şam rejimi askeri operasyonlarla ele geçirdiğinde Humus, Doğu Guta ile Ürdün sınırındaki Deraa çatışmasızlık bölgelerinde 1,7 milyon insanın yaşadığını gösteriyor. Bu nüfusun (Rejime muhalif) önemli bir kısmının da sonuçta İdlib’e “kaçmasına” izin verildiği ve İdlib’teki nüfusun kasti olarak “şişmesinin” sağlandığı ortaya çıkıyor.

Sam rejiminin de İdlib’te ne yapmak istediği çok açık değil. Moskova’dan gelen Heyet Tahriri Şam militanlarının Rus hedeflerine saldırdıkları yönündeki açıklamalar (Rus üslerine mesafe gibi sebeplerle) Dünya’ya fazla inandırıcı gelmiyor. Şam rejiminin Şam’ı Halep’e bağlayan ana yolu ele geçirmeye çalıştığı yönündeki tahminlerin de İdlib’deki şiddeti tek başına açıklaması kolay değil.

Bu durumda akla Şam rejiminin (Rusya’nın onayıyla) Batı Suriye’deki hakimiyetini tamamlamaya çalıştığı; İdlib çatışmasızlık bölgesinin de ele geçirilmesinden sonra Batı Suriye’deki rejim kontrolünün büyük ölçüde sağlanmış olacağı geliyor. Şam rejimi (ve muhtemelen Rusya) böylece Suriye’nin geleceğini tayin konusunda ellerinin güçleneceğini düşüyor olabilirler.

Konunun bir de Suriye nüfusunu, ülkedeki etnik, dini ve mezhepsel yapıyı ilgilendiren bir yönü olduğunu düşünmek gerekiyor. Burada Başar Esad’ın kardeşi Mahir Esad’ın Suriye savaşının başında sarf ettiği bildirilen sözler akla geliyor. Mahir Esad’ın babalarının (Hafız Esad) iktidara geldiğinde Suriye nüfusunun 8 milyon olduğunu, Suriye’nin bu nüfusa dönebileceğini vurguladığı hatırlanıyor.

Suriye’nin savaş öncesi nüfusunun 20 milyonun üzerinde olduğu biliniyor. Tahminler çoğu sivil olmak üzere savaş sırasında yarım milyona yakın Suriyelinin hayatını kaybettiği, 6 milyonun üzerinde Suriyelinin ülke dışına kaçmak zorunda

bırakıldığı yönünde. Şimdi Şam rejiminin İdlib bölgesinde yaşayan sayılarının 4 milyona yaklaştığı düşünülen nüfustan da kurtulmaya çalıştığını düşünmek o kadar zor değil.

Bu rakamlar bugünkü Suriye nüfusunun (İdlib de “temizlenirse”), Mahir Esad’ın istediği gibi, 10 milyon civarına çekilebileceğini gösteriyor. Ülkeden kaçmaya zorlananların etnik ve mezhepsel yapısı konusunda yapılan bilimsel bir çalışma yok. Ama bunların çoğunun “rejim aleyhtarı” ve “Sünni” olduğu ortaya çıkıyor, tahmin ediliyor.

Bu durumda ortaya Suriye’de etnik ve mezhepsel bir temizlik meydana geldiği ve Şam rejiminin istediği etnik ve mezhepsel yapıda bir Suriye nüfusu oluşturmaya çalıştığını düşünmek mümkün. Bu bakımdan bile (Suriye nüfusunun savaş öncesi yapısını koruması için) ülke dışına kaçan Suriyelilerin ülkelerine geri dönmeleri büyük önem taşıyor.

Konunun Suriye’deki siyasi reformları ilgilendiren yanı da büyük önem kazanıyor. Suriye’de siyasi ve ekonomik reformlar gerçekleştirilebilirse ve bu yönde yeni bir Anayasa ortaya çıkartılabilirse rejimin tekrar “meşrulaştırılabilmesinin” yolu uluslararası standartlara uygun gerçek bir seçim yapılabilmesinden geçiyor. Burada da hem Anayasa referandumu hem de onu takip edecek seçimlerde ülke dışında yaşayan Suriyelilerin oy kullanabilmeleri gerekiyor.

İdlib ve Doğu Suriye sorunlarını Suriye meselesine siyasi bir çözüm bulunmadan halletmek çok zor gözüküyor. Ama Batı ülkelerinden gelen cılız “itirazlara” ve açıklamalara rağmen, Batı’nın İdlib’e yönelik bir Rejim saldırısına karşı çıkmak için fazla bir şey yapmaya “hazır” olduğunu düşünmek yanlıştır. ABD’nin Daraa (Ürdün sınırı bölgesindeki) çatışmasızlık bölgesinin rejim tarafından ele geçirilirken gösterdiği pasif “tutum” buna iyi bir örnektir.

Esasen bugün ortaya çıkan bütün işaretler Rusya’nın 2015 yılında Suriye’ye müdahalesinin, Esad rejiminin çökmesi halinde Şam’da radikal İslamcı (Taliban benzeri) bir yönetimin iktidara gelmesinden “korkan”, Obama Yönetimi tarafından teşvik edildiğini göstermektedir. Suriye’deki halk isyanının kaderi bu isyan içinde ılımlıların (Suriye muhalefetinin) güç kaybederek; radikal, çağ dışı unsurların (Cihatçıları) ön plana çıkmasıyla değişmiştir. Batı, Şam’da rejim değişikliğini desteklemekten vazgeçmiş, ABD yerel “ortağı” olarak “tayin ettiği” PYD/YPG ile “farklı” bir Suriye politikasını uygulamaya başlamıştır.

Batı’nın meşruluğunu kaybettiği ve Suriye’yi yönetemeyeceği yönündeki bütün açıklamalarına rağmen, Şam’da bir rejim değişikliğini istediği yönünde hiçbir

işaret bulunmamaktadır. Tam tersine Şam’da kendi halkına karşı sınırsız şiddet kullanarak, dış destekle ayakta kalan ve meşruluğunu kaybetmiş bir rejimin iktidarını devam ettirmesi Batının (ve özellikle ABD’nin) Suriye’ye yaklaşımına uygun düşmekte, zayıf ve iç sorunlarla uğraşan bir Suriye, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Orta Doğu planlarına da uymaktadır.

ABD (ve Başbakan Netanyahu) için önemli olanın İran’ın Suriye’deki etkinliğinin artmaması ve İran’ın (Irak, Suriye ve Lübnan Hizbullah’ı üzerinden) Akdeniz’e ulaşmaması olduğuna sıklıkla işaret edilmektedir. Bu yönde Suriye’de meydana gelen İsrail-İran çatışmasının Irak’a da yayıldığı yönünde basında çıkan haberler ilgi çekicidir.

Basında İsrail savaş uçaklarının Irak’ta (İran yanlısı yerel Şii milis gücü) Haşdi Şabi’ye ait hedefleri vurduğuna dair çıkan haberler yoğunlaşmaktadır. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun geçen hafta Kiev’de yaptığı ziyaret sırasında “İran hiçbir yerde dokunulmaz değildir” açıklamasında bulunması, İsrail uçaklarının ABD’nin bilgisi dahilinde Irak’ta askeri operasyonlar düzenlediği şeklinde yorumlanmıştır.

İsrail savaş uçaklarının Irak hava sahasında uçmaları ve Haşdi Şabi hedefleri için istihbarat bilgilerinin ABD tarafından İsrail’e verilmiş olmasının hem Tahran’da hem de Bağdat’ta ciddi bir “tedirginlik” yarattığı izlenmektedir. Daha önceki yazılarımda Irak’taki ABD-İran mücadelesinin kızışacağını vurgulamıştım. Irak üzerinde yapılan bu Vaşington-Tahran mücadelesine şimdi de İsrail’in “doğrudan” karışması bir yandan Irak’ta gelişmelerin daha da büyüyeceğini gösterirken, diğer yandan ABD-İsrail “işbirliğinin” Orta Doğu’da aldığı şekli de ortaya koymaktadır.

İdlib’deki gelişmeler Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmekte, yeni kitlesel bir göç tehlikesini yaratmakta; Astana Sürecinin (Suriye’de siyasi çözüm arayışının) başarısız olduğu ve bittiği durumunu ortaya çıkartmaktadır. Halbuki Astana Süreci çerçevesinde Türkiye, Rusya ve İran Devlet Başkanlarını katılacağı yeni 3’lü Zirvenin 16 Eylülde Ankara’da yapılacağı açıklanmıştır. Şimdi bu zirveden önce İdlib’te kalıcı ateşkesi sağlayarak, Astana Sürecini kurtarmak Moskova’ya düşmektedir.

Yazarın Tüm Yazıları