"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Büyükelçinin olmaması ne fark eder?

Türkiye’nin aralarında Mısır, Suriye ve İsrail’in de bulunduğu bazı önemli ülkelerde Büyükelçisi bulunmuyor. ABD’nin aralarında Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da bulunduğu çok sayıda ülkede uzun bir süredir Büyükelçisi yoktu. Trump Yönetimi Ankara’ya yeni bir Büyükelçi atadı, ama ABD’de Büyükelçilerin ABD Senatosu’ndaki onay işlemi oldukça uzun sürüyor. ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi de ancak bu onay işlemi tamamlandıktan sonra Türkiye’deki görevine başlayabilecek.

Bir ülkenin diğer bir ülkede Büyükelçi seviyesinde temsil edilmemesi ne anlama geliyor? Diplomatik ilişkilerin Büyükelçi seviyesinde yürütülmemesi iki ülke arasındaki ilişkileri nasıl etkiler? Bu öğrencilerim ve okurlarım tarafından bana sıklıkla sorulan bir soru.

Ülkeler arasındaki diplomatik ilişkiler esasen “tanıma” ile başlar. Bir ülke bağımsızlığını kazandıktan sonra diğer ülkeler tarafından “tanınır” ve o ülke ile diğer ülkeler arasındaki diplomatik temaslar da bu “tanımadan” sonra kurulur. Eğer ilişkilerin mevcut seviyesi “gerektiriyorsa” söz konusu iki ülke birbirlerinin Başkentlerinde Büyükelçilik açma yoluna giderler.

Birbirlerini “tanıyan” ve diplomatik ilişki kuran ülkelerin açtıkları Büyükelçiliğin başına Büyükelçi atamaları ise daha da “özel” bir anlam ifade eder. Bu söz konusu ülkelerin kurdukları diplomatik ilişkileri “en üst düzeyde” sürdürmek istedikleri, birbirlerinin Başkentinde “en üst düzeyde” temsil edilmek istedikleri anlamına gelir.

Büyükelçi atamaları da diğer diplomatların atanmalarından farklı bir yöntem gerektirir. Diğer diplomatların atamaları kabul eden ülkeye yazılı bir şekilde (notayla) bildirilirken, Büyükelçi atamalarında Büyükelçinin atandığı ülkenin izninin önceden yazılı bir şekilde alınması gerekmektedir. Yani Büyükelçiyi atayan ülke Büyükelçiyi atayacağı ülkenin bu atama konusundaki “iznini” atamadan önce yazılı bir şekilde ister ve yazılı bir şekilde alır. Bu işlem “agreman” istemektir.

Büyükelçinin atandığı da ancak “agreman istenmesi” işlemi tamamlandıktan sonra açıklanır. Çünkü ülkelerin (değişik sebeplerden dolayı) Büyükelçi atanmak isteyen kimselere geçmişte “agreman” vermedikleri bilinmektedir. Büyükelçi olarak atanmak isteyen kişiye “kabul eden ülke” tarafından “agreman” verilmemesi durumunda atama işlemi tamamlanamaz ve “atayan ülkenin” yeni bir kişiyi Büyükelçi olarak seçmesi ve yine yazılı olarak “kabul eden ülkeden” agreman istemesi zorunluluğu ortaya çıkar.

Büyükelçilerin “kabul eden” ülkede göreve başlamaları da bazı diplomatik kurallar içinde gerçekleşir. Bu kuralların içinde “protokol” yönünden en göze çarpanı “Güven Mektubunun” sunulması törenidir. Büyükelçi yanında getirdiği kendi Devlet Başkanı tarafından imzalanan “Güven Mektubunu” törenle kabul eden ülkenin Devlet Başkanı’na sunar.

Bu tören sırasında söz konusu Başkentte göreve başlamakta olan Büyükelçi kabul eden ülkenin Devlet Başkanı tarafından kabul edilir ve yanındaki “Güven Mektubunu” tören sırasında takdim eder. Bu törenin ayrıntıları ve protokol yönü ülkeden ülkeye değişmekle beraber amacı aynıdır ve Büyükelçinin görevi (kural olarak) Güven Mektubunu sunmasından sonra başlar.

Birçok ülkede Büyükelçiler için “Güven Mektubunu” sunma törenin düzenlenmesi zaman almaktadır. Bu nedenle Büyükelçinin kabul eden ülkedeki görevlerinin “Güven Mektubunun” bir örneğini (kabul eden ülkenin) Dışişleri Bakanına (veya o ülkedeki en üst protokol yetkilisine) sunmasından sonra fiilen başladığı kabul edilmektedir.

“Güven Mektubu” esasen “gönderen ülkenin” Devlet Başkanının “kabul eden ülkenin” Devlet Başkanına yazdığı ve imzaladığı bir mektuptur. Bu mektupta Büyükelçi takdim edilmekte ve gönderen ülkenin kabul eden ülke ile iyi ilişkiler kurmak istediği vurgulanmaktadır. Büyükelçinin atanması, kabulü, göreve başlaması ve görevin son bulmasında uygulanan tüm katı kurallar esasen Büyükelçi değişimi yapan ülkeler arasındaki diplomatik ilişkilerin en üst düzeyde tesis edildiğini simgelemek amacı taşımaktadır.

Büyükelçi “kabul eden” ülkedeki görevinin başlamasından sonra o ülkedeki (Devlet Başkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı ve diğer Bakanlar dahil) tüm yetkililerden randevu isteyerek görüşme imkanı elde etmektedir. Bu Büyükelçiye görev gördüğü ülkede çok geniş bir temas imkanı, görevlerini yerine getirmede ciddi bir kolaylık sağlamaktadır.

Büyükelçi olmaması, atanmaması durumunda yerine “Maslahatgüzar” bakmaktadır. Eğer Büyükelçi kısa bir süreliğine görev gördüğü ülkede bulunmuyorsa yerini “Geçici” Maslahatgüzara bırakır. Maslahatgüzarların görev gördükleri ülkede görüşme yapabilecekleri yetkililerin düzeyi  (Büyükelçi ile karşılaştırıldığında) düşüktür, Bakan düzeyinde bile kabulleri kural değil istisnadır.

Bu çerçevede bir ülkenin önemli bir Başkentte Büyükelçisinin bulunmaması en azından diplomatik temasların seviyesi bakımından sonuçlar doğurur. Büyükelçiler görev gördükleri ülkelerde her seviyede randevu isteyip görüşme imkanına sahipken, (Maslahatgüzarlar dahil) diğer diplomatların görüşme yapabilecekleri yetkililer sınırlı düzeyde kalabilir. Bu sebeple ülkeler diğer bir ülkeye diplomatik bir mesaj vermek isterlerse Büyükelçilerini “istişareler” için kısa, orta ve uzun süreli olarak geri çekerler ve diplomatik temsil seviyesini düşürürler.

Maslahatgüzarın kıdemli veya kıdemsiz bir diplomat olması bile ülkelerin birbirlerine “mesaj” vermek için kullandıkları bir yoldur. Eğer ülkeler diplomatik temasları en düşük düzeyde tutmak isterlerse diplomatik temsili de en düşük düzeye indirebilirler. Diplomatik unvanlar esasen (ülkeler arasındaki diplomatik ilişkileri düzenleyen) 1961 tarihli Viyana Sözleşmesi’nde sıralanmıştır. Bir ülke diğer bir ülkeyle diplomatik temsil düzeyini en alt düzeye indirmek isterse Büyükelçinin yerine bir 2. veya 3. Katibi Maslahatgüzar olarak bırakabilir.

Büyükelçi gönderilmemesi veya geri çekilmesi bir ülkenin diğer bir ülkeye diplomatik temsil düzeyinin alt seviyelerde tutmayı tercih ettiğini bildirmesi anlamına gelmektedir. Bir Büyükelçi görev gördüğü ülkede kendi ülkesini, halkını, hükümetini ve devlet başkanını temsil ettiğinden, bulunmaması da kaçınılmaz olarak temsil konusunda sonuçlar doğurur.

Eğer ülkeler birbirleriyle artık diplomatik ilişki devam ettirmek istemiyorlarsa bu kez Büyükelçiliklerini tamamen kapatarak, diplomatik ilişkileri “keserler”. Ancak bu da 2 ülke arasındaki diplomatik temasların tamamen bittiği anlamına gelmeyebilir. Üçüncü bir ülke araya girer ve söz konusu 2 ülke arasında diplomatik bir rol üstlenir; söz konusu 2 ülkenin başkentlerinde diğer ülkenin “menfaatlerini” koruma görevini üstlenir.

Bu duruma birçok örnek verilebilir. Örneğin ABD ve İran arasında 1979 yılından beri diplomatik ilişki bulunmamaktadır. Buna karşılık İsviçre, Tahran ve Vaşington’da ABD ve İran menfaatlerini takip etme görevini üstlenmiştir. ABD ve İran, bu çerçevede İsviçre aracılığıyla gerek duydukları zaman birçok konuda “haberleşebilmektedir”.

Türkiye de geçmişte diplomatik ilişkileri kesen ülkeler arasında “diplomatik temsil” görevini üstlenmiştir. 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında Ankara, Tahran ve Bağdat’ta İran ve Irak menfaatlerini takip etme görevini 8 sene yürütmüş, İran ile Irak arasındaki “diplomatik haberleşme” bu başkentlerdeki Türkiye Büyükelçiliği aracılığıyla sağlanabilmiştir.

Ulaşım ve haberleşme imkanlarının büyük ölçüde arttığı Dünyamızda bile diplomatik ilişkilerin en üst düzeyde sürdürülmesi hala önem taşımakta, Büyükelçilikler ve özellikle Büyükelçiler bir ülkenin ülke dışında gözü, kulağı ve sesi olma görevlerini, bu görevlerin öneminde azalma olmadan, sürdürmektedir.

Teknolojik gelişmelerin ülkeler arasındaki diplomatik temasların “şeklini” de değiştirdiği açıktır. Bir ülkenin dış politika konusunda karar alıcılarının diğer ülkelerdeki karşıtlarıyla sıklıkla yüz yüze görüşebilmektedir. Ancak bu ziyaretlerin de alt yapısının hala Büyükelçiler ve Büyükelçilikler vasıtasıyla yapıldığının unutulmaması gerekmektedir.

Geçen hafta ABD-İran gerginliğinin artmasına paralel olarak bölgemizdeki diplomatik “temaslarda” da artış müşahede edilmiştir. ABD Beyaz Saray Miili Güvenlik Danışmanı John Bolton İsrail’de temaslar yürütürken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) ziyaret etmiştir.

ABD’nin İran’a karşı uluslararası bir “cephe” ortaya çıkartmaya çalıştığı ifade edilmektedir. Ancak İsrail, Suudi Arabistan ve BAE esasen İran konusunda Trump Yönetimi gibi düşünmekte; hatta bu 3 ülkenin Trump Yönetimini İran’a karşı daha da sertleşme yönünde teşvik ettikleri anlaşılmaktadır. Buna karşılık ABD’nin Avrupa’daki “geleneksel” müttefikleri İran konusunda ABD ile aynı görüşleri paylaşmamakta, Avrupa Birliği’nin önde gelen ülkeleri Trump Yönetimi’nin İran politikasına ağır eleştiriler yöneltmektedir.

ABD-İran gerginliğinde bölgemiz için “iyi” bir haber Vaşington ve Tahran’ın gerginliğin “askeri bir çatışmaya” dönüşmemesi konusunda “dikkatli” davranmalarıdır. ABD geçen hafta sonu İran’ın bir Amerikan İnsansız Hava Aracını düşürmesine askeri misillemede bulunmaktan son anda vazgeçmiş; İran da içinde 35 kişi bulunan bir Amerikan askeri uçağını (İran hava sahasını ihlal ettiğinin anlaşılmasına rağmen) düşürmediğini açıklamıştır.

Hem Vaşington hem Tahran sıklıkla askeri bir çatışma istemediklerini “açıklamaktadır”. Ancak Körfez’de durumun bu kadar gerginleştiren gelişmelerin “kazara” da olsa askeri bir çatışmaya dönüşmesi ihtimali hala çok yüksektir. Ayrıca Trump Yönetimi İran’ı istediği noktaya getirme “hedefinden” vazgeçmemiş, tam tersine Tahran üzerindeki siyasi ve ekonomik baskıyı arttırma yönünde harekete geçmiştir.

Trump Yönetimi’nin bu hafta içinde İran’a karşı getirdiği “yeni yaptırımların” doğrudan İran dini lideri Hameyni’yi ve çevresindeki kişileri hedef alması ilginçtir. Trump Yönetimi Tahran’dan istediklerini almak için çok ağır ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulamaya devam etmekte ve bütün ülkeleri de bu yaptırımlara uymaya zorlamaktadır.

ABD ekonomik ve siyasi yaptırımlarının ağır baskısı altındaki İran’ın ne yapabileceği merak konusu olmakta, ABD karşısında İran’ın elindeki “kozların” ne olduğu geniş şekilde tartışılmaktadır. (Bu konuya bir sonraki yazımda tekrar döneceğim). Aynı şekilde Rusya ve Çin’in İran’a ne ölçüde “arka çıkacakları” ve destek olacakları da konunun merak edilen diğer bir yüzüdür. İran’ın Trump Yönetimi’nin ekonomik ve siyasi baskılarına karşı koyabilmesinde Moskova ve Pekin’in tutumları giderek önem kazanmaktadır.

ABD-İran çatışmasının tırmanması nedeniyle Dünya’nın dikkatlerinin bir kez daha Orta Doğu’ya çevrildiği bir sırada 28-29 Haziran tarihlerinde Japonya’nın Osaka şehrinde G-20 Zirvesi toplanmaktadır. Dünya’nın en büyük 19 ekonomisi ile AB’nin oluşturduğu G-20’nin düzenlediği zirveler her zaman uluslararası dikkatleri üzerinde toplamıştır. Ancak uluslararası ilişkilerdeki mevcut şartlar nedeniyle G-20 Osaka Zirvesi marjında yapılacak ikili temasların şimdi çok daha önem kazandığı açıktır.  

Osaka’da Trump’ın hem Rusya Devlet Başkanı Putin hem de Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping  ile görüşmesi beklenmektedir. Trump-Putin görüşmesinde İran konusu ağırlıklı olarak gündemde olacaktır. Trump-Xi Jinping görüşmesinde ise ABD-Çin arasındaki ekonomik konuların, başlayan “ticaret savaşının” ve Kuzey Kore sorununun, İran konusu ile birlikte ağırlıklı olarak görüşülmesi beklenmektedir.

Türkiye açısından, ABD’nin S-400/F-35 konularındaki tutumu sebebiyle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osaka’da ABD Başkanı Trump ile yapacağı görüşme ön plana çıkmıştır. BM kaşıkçı raporu ertesinde Osaka’da Suudi Arabistan’ı kimin temsi edeceği ve yapacağı ikili temaslar da ilgiyle izlenecektir.      

X