Oğuz Çelikkol

Birleşmiş Milletler ve uluslararası sistem

26 Eylül 2019
Dünya kamuoyunun dikkatleri bir kez daha Birleşmiş Milletlere çevrilmiş durumda. Ülke liderleri BM Genel Kurul’u yıllık olağan toplantısı sebebiyle her sene Eylül ayının son iki haftasında New York’ta toplanıyor.

Genel Kurul BM’nin üç ana organından biri. Genel Kurul’da tüm ülkeler eşit bir şekilde temsil ediliyor ve burada yapılan oylamalarda her ülkenin bir oyu var. Kararlar ya basit çoğunlukla ya da (önemli konularda) üçte iki çoğunlukla alınıyor.

BM Genel Kurul’u normal şartlarda senede bir kere Eylül ve Aralık ayları arasında toplanıyor. Dünya’yı ilgilendiren gündemindeki tüm konuları ele alıyor ve bu konularda BM üyesi ülkelerin görüşlerini yansıtan kararları kabul ediyor. Bu karar tasarıları ilk önce Genel Kurul’a bağlı yine tüm ülkelerin temsil ettiği Komitelerde ele alınıyor ve tartışılıyor, oylanıyor ve daha sonra BM Genel Kurul’una sevk ediliyor.

BM’nin diğer iki ana organı Güvenlik Konseyi ile Ekonomik ve Sosyal Konsey (EKOSOK). BM Yasası Dünya’da “barış ve güvenliği” koruma görevini Güvenlik Konseyi’ne bırakmış. Ancak BM Güvenlik Konseyi’nde bütün ülkeler temsil edilmiyor. Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi var. Bunlardan 5’i (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin) daimi üye, 10 ülke ise 2 yıllık sürelerle Güvenlik Konseyi’nde temsil ediliyor.

Güvenlik Konseyi’nin 10 üyesi (iki yıllık bir dönem için) coğrafi temsil temelinde BM Genel Kurulu tarafından üçte iki çoğunlukla seçiliyor. Güvenlik Konseyi üyesi olmak ülkelere prestij ve görünürlük kazandırıyor, onun için arzu edilen bir şey. Ancak BM’in 193 üyesi var ve Güvenlik Konseyi seçimlerini kazanmak o kadar kolay değil. Ülkeler arasında doğal olarak bir sıra oluşmuş vaziyette ve Güvenlik Konseyi üyeliği için rekabet yaşanıyor.

EKOSOK’un ise 54 üyesi var ve daha çok (adının gösterdiği şekilde) uluslararası ekonomik ve sosyal konulara yoğunlaşmış durumda. EKOSOK üyelerinin tamamı da BM Genel Kurul’u tarafından 2 yıllık bir dönem için seçiliyor. EKOSOK toplantılarının bir kısmı New York’ta yapılırken, toplantıların önemli bir bölümü BM’nin Cenevre’deki merkezinde gerçekleştiriliyor.

BM Genel Kurulu ile Güvenlik Konseyi’nin arasındaki tek fark bu organlardaki temsil edilen ülke sayısı değil. Genel Kurul kararları BM üyesi ülkeler için “tavsiye” niteliğindeyken, Güvenlik Konseyi kararları “bağlayıcı” bir nitelik taşıyor. Bir anlamda BM Genel Kurul’u uluslararası sistemin “demokratik” yönünü “gösterirken”, Güvenlik Konseyi Dünya’daki güç dengesini BM sistemine yansıtıyor.

Güvenlik Konseyi’nin diğer bir özelliği de 5 daimi üyenin  “veto yetkisinin” bulunması. Yani Güvenlik Konseyi’nin karar alabilmesi için 5 daimi üyeden hiçbirinin olumsuz oy kullanmaması gerekiyor. Güvenlik Konseyi’nde kararlar (en az) 8 olumlu oyla alınıyor. Veto yetkisi sebebiyle 5 daimi üyeden biri bile olumsuz oy kullanarak Güvenlik Konseyini “paralize” edebiliyor, karar almasını engelleyebiliyor.

BM üyesi ülkeler Güvenlik Konseyi’nin bir konuda karar alamaması durumunda o konuyu Genel Kurul gündemine taşıyabiliyorlar, bu forumda tartışılmasını ve karar alınmasını sağlayabiliyorlar. Bunun için BM üyesi ülkelerin çoğunluğunun desteği gerekiyor. Genel Kurul’un önemli konularda karar alma kuralları burada (olağanüstü toplantılarda) da geçerli ve karar alınabilmesi için üçte iki çoğunluk gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

İsrail seçimleri ve Netanyahu

24 Eylül 2019
İsrail 16 Ekimde Parlamento seçimini tamamladı. Bu İsrail’in 5 ay içinde yaptığı 2. seçimdi. Kısa bir süre önce, 6 Nisan’da yapılan seçimlerden sonra oluşan İsrail Parlamentosu’ndan bir hükümet çıkmadığı için İsrail bu sene içinde tekrar seçime gitmek zorunda kaldı.

İsrail 17 Eylülde Parlamento seçimini tamamladı. Bu İsrail’in 5 ay içinde yaptığı 2. seçimdi. Kısa bir süre önce, 9 Nisan’da yapılan seçimlerden sonra oluşan İsrail Parlamentosu’ndan bir hükümet çıkmadığı için İsrail bu sene içinde tekrar seçime gitmek zorunda kaldı.

İsrail’de 120 üyeli Parlamento (Knesset) için seçimler 4 yılda bir yapılıyor. Esasen İsrail Knesset seçiminin bu yılın Kasım ayında yapılması gerekiyordu. Ama Likud Partisi liderliğindeki 6 Partiden oluşan İsrail Hükümeti içinde çatlaklar meydana geldiği için, Başbakan Netanyahu İsrail’i erken seçime götürdü ve 6 Nisan seçimleri yapıldı.

İsrail Hükümeti içindeki sorun Likud ile birlikte koalisyon içinde yer alan 4 dinci (Haredi) Parti ile Avigtor Liberman’ın (aşırı sağcı ama seküler) İsrail Evimiz Partisinin anlaşamaması idi. Liberman askerlik kanununun tüm Yahudi İsraillileri kapsamasını isterken, hükümetteki 4 din ağırlıklı parti aşırı dinci Yahudilere tanınan askerden muaf olma ayrıcalığının devamı savunuyordu. Bu anlaşmazlıkta Başbakan Netanyahu dinci partilerin yanında yer alınca İsrail Evimiz Partisi koalisyon hükümetinden ayrıldı.

Knesset’teki çoğunluğunun 61 milletvekiline düşmesi üzerine Başbakan Netanyahu erken seçim kararı aldı. 9 Nisan seçimlerinden Netanyahu’nun beklentisi yeni Parlamentoda kendi partisi Likud’un dinici partilerle birlikte daha rahat bir çoğunluğu sağlaması ve yeni İsrail hükümetini kurabilmekti. Ancak 6 Nisan seçimleri tam Netanyahu’nun istediği şekilde sonuçlanmadı.

Her ne kadar seçimlerden Likud (35 milletvekili ile) birinci parti olarak çıktıysa da Likud’un Knesset’e girebilen diğer 4 dinci parti ile sandalye sayısı hükümet kurmak için gerekli 61 sayısına ulaşamadı. Netanyahu’nun yine hükümeti oluşturabilmek için İsrail Evimiz Partisine ihtiyacı vardı ve yine askerlik kanunu ana sorun olarak ortaya çıkıyordu.

İsrail Cumhurbaşkanı Revlin, 9 Nisan seçimlerinden sonra yeni hükümeti kurma görevini Likud Partisi lideri olarak Netanyahu’ya vermişti. Netanyahu’nun yeni hükümeti kurma görevini yerine getiremeyeceğinin ortaya çıkmasından sonra bu görevin bu kez Mavi Beyaz Partisi lideri Benny Gantz’a verilmesi gerekiyordu. Başbakan Netanyahu bunu engelleyebilmek için yeni Parlamento’ya kendisini fes etme kararı aldırdı ve tekrar seçime gitti.

Bu sene içindeki 2. İsrail Parlamento seçimi 17 Eylül tarihinde yapıldı. Bu seçimin Başbakan Netanyahu için daha da büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Her şeyden

önce Likud, Knesset’te birinci Parti olmaktan çıktı. Son seçimde % 25.92 oy oranıyla Mavi Beyaz Partisi 33 milletvekili çıkarttı; buna karşılık Likud Partisi % 25.14 oy oranıyla ancak 31 milletvekili çıkartabildi.

Yazının Devamını Oku

Üçlü zirve, Suriye ve Orta Doğu

19 Eylül 2019
16 Eylül Pazartesi günü Ankara’da Astana Süreci çerçevesinde gerçekleştirilen üçlü zirvelerin beşincisi yapıldı. Zirvenin gündemi doğal olarak Suriye üzerine odaklanmıştı.

Ankara Zirvesi Türkiye, Rusya ve İran Devlet Başkanlarını bir kez daha bir araya getirdi. Üçlü Zirve’den önce üç ülke lideri ikili görüşmelerde de bulundular. Zirveden çıkan en önemli sonuç, uzun bir süreden sonra, nihayet Suriye Anayasa Komitesi’nin oluşturulması oldu.

Zirve’de üç ülke lideri de Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine verdikleri önemi vurguladılar, Suriye’de “çözümün” yolunun siyasi uzlaşıdan geçtiğinin altını çizdiler. İşte Anayasa Komitesi bu bakımdan önemli görülüyor. Suriye’yi birleştirebilecek olan ülkede siyasi ve ekonomik reformların gerçekleştirilebilmesi; bunun yolu da Suriye’de yeni bir Anayasa’dan geçiyor.

Suriye’de 2021 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılması gerekiyor. Ülkede Cumhurbaşkanı 7 sene görev görüyor. Yeni Suriye Anayasası’nın bir an önce ortaya çıkartılması, ülkedeki “yeni” siyasi düzenin bu Anayasaya göre şekillendirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin “yeni” Anayasa’ya göre gerçekleştirilmesi Suriye için yeni bir başlangıç imkanı doğurabilecek.

Yeni Anayasa’nın çok daha demokratik, çoğulcu olması ve Suriye halkının yönetime katılmasını sağlaması gerekiyor. Ancak bu hiç de kolay bir iş değil. Suriye’de siyasi ve ekonomik reformlar çok uzun bir süreden beri yapılamıyor; Suriye kendisini yenileyemiyor.

Zaten Suriye’de 8 yıldan beri süren savaşın sebebi de bu. Şam rejimi zamanında Suriye halkının isteklerini reformlarla karşılayabilseydi, kendi halkına karşı alışkanlık edindiği şekilde şiddete başvurmasaydı büyük ihtimalle Suriye yıkıcı bir savaşa sürüklenmeyecekti. Herkesin aklına gelen soru 8 sene önce bu reformları gerçekleştiremeyen Suriye’nin şimdi bu reformları yapıp yapamayacağı ve Suriye halkını birleştirecek, Suriye halkının kabul edeceği bir Anayasa ortaya çıkartıp çıkartamayacağı.

Türkiye ve Batı, (kendi halkına karşı sınırsız şiddete başvuran) Şam rejimini meşru kabul etmiyor. Arap ülkelerinin ve Dünya’nın büyük bir bölümü de aynı görüşte. Suriye’nin Arap Ligi’ndeki üyeliği bile askıya alınmış durumda. Ancak Rusya ve İran aynı şekilde düşünmüyor; Şam rejimini meşru olarak kabul ediyor ve güçlendirmeye çalışıyor.

Suriye’nin uluslararası sistemdeki yerini almasının, Suriye halkının (ve ülkenin) birleştirilebilmesinin tek yolu Suriye’de siyasi reformlardan ve halkın destekleyebileceği bir Anayasa’dan (siyasi ve ekonomik reformlardan) geçiyor. Şimdi Anayasa Komitesi’nin kurulduğu ve çalışmaya başlayacağı açıklandığına göre bütün dikkatler demokratik ve çoğulcu bir Anayasanın gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği üzerinde olacak.

Türkiye, İran ve Rusya’nın Suriye’deki durumu aynı gözlerle görmedikleri açık olarak ortada. Ankara’nın, Suriye’de ciddi reformlar yapılmasını ve Suriye’yi birleştirecek, Suriye halkının desteklediği “meşru” bir yönetimin Şam’da iktidara gelmesini istediği biliniyor. Ankara bu sebeple yeni Suriye Anayasası’nın daha çoğulcu ve demokratik olmasını istiyor.

Yazının Devamını Oku

11 Eylül

17 Eylül 2019
ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde 19 terörist tarafından koordineli bir şekilde düzenlenen saldırıların üzerinden uzun bir zaman geçti. Ama bu saldırının ABD ve Amerikan dış politikası üzerinde yaptığı büyük etki hala devam ediyor. 11 Eylül saldırılarından bu yana ABD’de hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığına işaret ediliyor.

Geçen hafta ABD’de 11 Eylül terörist saldırılarının 18. yıldönümüydü. Anma törenlerinin merkezleri de saldırıların hedefi olan New York ve Vaşington şehirleriydi. Anma törenleri New York’da her zamanki gibi saldırılarda yıkılan Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz binalarının bulunduğu alanda olaylarda hayatlarını kaybedenler için yapılan anıt çevresinde, Vaşington’da ise ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ve Beyaz Saray’da yapıldı.

ABD’nin 11 Eylül saldırılarını unutamaması ve bu saldırıların Amerikan toplum psikolojisinde bu ölçülerde etki yapması ve iz bırakmasının sebebi ABD tarihinde bir ilki teşkil etmesidir. Kıta Amerikası bütün Dünya’yı sarsan 2. Dünya Savaşı sırasında bile “dokunulmazlığını” korumuş, savaş sırasında savaşa giren tüm ülkelerin toprakları büyük yıkıma uğrarken, ABD toprakları (Büyük Okyanus’daki Hawaii dışında) savaştan fiziken hiç etkilenmeden (yıkıma uğramadan) çıkmıştır.

11 Eylül 2001’de, 2. Dünya Savaşı’nda Almanya ve Japonya tarafından yapılamayanın çok daha fazlası 19 terörist tarafından gerçekleştirilmiş; ABD kendi topraklarında saldırıya uğramış; büyük kayıplar vermiştir. 11 Eylül saldırılarında 2. 996 kişi hayatını kaybetmiş, 3 binden fazla kişi yaralanmıştır. Teröristlerin New York ve Vaşington’daki sembolik hedefleri seçmeleri saldırıların ABD’de yarattığı “şoku” daha da fazla arttırmıştır.

15’i Suudi Arabistan vatandaşı olan 19 terörist 11 Eylül 2001 tarihinde 4 uçak kaçırmışlar ve bu uçaklarla New York ve Vaşington’daki hedeflere saldırmışlardır. Kaçırılan 2 uçak New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin iki dev binasına çarptırılmış; ikiz kulelerin çarpmanın etkisiyle yıkılması görüntüleri ABD’de olduğu gibi bütün Dünya’da da kalıcı etkiler bırakmıştır.

Teröristlerin kaçırdığı 3. uçak Vaşington’da ABD Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) çarptırılmış; bu saldırıda Pentagon’un bir bölümü yıkılmış ve binada yangın çıkmıştır. Kaçırılan ve Vaşington’a gitmekte olan 4. uçak ise Pennsylvania’da düşmüştür. Uçağın içinde yolcularla teröristler arasında mücadele çıkmış; uçağın nasıl düştüğü konusunda sonradan çeşitli görüşler ortaya atılmıştır.

Düşen 4. uçağın hedefi konusunda da çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Teröristlerin, eğer düşmeseydi bu uçakla Beyaz Saray, ABD Kongre binası veya Camp David’deki ABD Başkanı’na ait binalardan birini hedef alacakları tahmin edilmektedir.

11 Eylül’de meydana gelenlerin tarihin en büyük terör saldırılarından biri olduğuna şüphe bulunmamaktadır. 11 Eylül’den hemen sonra ABD terör saldırılarının arkasındakilerin peşine düşmüş; teröristlerin El Kaide terör örgütü ile ilişkileri ve Afganistan bağlantısı ortaya çıkartılmıştır. ABD’nin hedefine ilk önce Taliban tarafından yönetilen Afganistan girmiştir. ABD, Taliban Yönetiminden 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu Osama Bin Ladin’i istemiş; Taliban bu isteği kabul etmemiştir. 

11 Eylül saldırılarının dış politikadaki ilk sonucu ABD’nin Afganistan’ı işgali ve Kabil’deki Taliban yönetimine son vermesi olmuştur. ABD’nin Taliban’a karşı askeri operasyonu çok uzun sürmemiş, Ekim ayı ilk haftasında Kabil alınarak Afganistan’ın işgali tamamlanmıştır. Her ne kadar Taliban Kabil’de iktidardan uzaklaştırıldıysa da, aradan 18 yıl geçmesine rağmen ABD, Taliban’ı ortadan kaldıramamış, Afganistan’daki savaş bitmemiş, ABD desteğiyle kurulan Afganistan yönetimi Afganistan’ın tümünü kontrolü altına alamamıştır.

Yazının Devamını Oku

Güvenli bölge

12 Eylül 2019
Türkiye’nin komşusu Suriye ile 911 km uzunluğunda bir sınırı bulunuyor. Suriye’de ise savaş 8 yıldan bu yana sürüyor. Bu durum Türkiye için Suriye sınırının güvenliği konusunda acil ve ciddi sorunlar yaratıyor.

Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafı bugün 4 ayrı güç tarafından kontrol ediliyor. Akdeniz’den İdlib’e kadar bir bölge Şam rejiminin elinde. İdlib büyük bölümü aşırı grupların kontrolündeki bir çatışmasızlık bölgesi; ama burada devamlı, sürdürülebilir bir ateşkes bir türlü sağlanamıyor. Şam rejiminin (Rusya ve İran’ın desteğiyle) İdlib’e yönelik topyekün bir saldırısının (bölgeden Türkiye’ye yönelik) yeni bir göç dalgasını başlatmasından endişe ediliyor. Bölgede Türkiye’nin 12 tane gözlem noktası var ve buralardaki askerlerin güvenliği de Ankara’nın endişe kaynağı.

Sınırın İdlib’ten Fırat Nehrine kadar uzanan bölümü ise Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolünde. Bu bölge Türkiye’nin daha önce Suriye’de düzenlediği 2 başarılı askeri operasyonda DEAŞ (Azez-Cerablus-Bab üçgeni) ve PYD/YPG’den (Afrin) temizlenen yerler. Bu bölgenin genişliği 4 bin km2 kadar. Ankara açısından Türkiye-Suriye sınırının en güvenli kısmı burası oluyor.

Dikkatler Ağustos ayı içinde, Şam rejiminin bölgenin güneyindeki saldırıları nedeniyle, İdlib üzerindeydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ağustos ayı sonunda Rusya’da Putin’le görüşmesinden sonra İdlib üzerindeki baskı bir ölçüde de olsa azalmış gibi görülüyor. Ancak, İdlib bölgesinde 3 ila 4 milyon arasında sivilin yaşıyor ve (bölgeden Türkiye’ye yönelik) yeni bir sığınmacı krizi tehlikesi Türkiye’yi endişelendirmeye devam ediyor.

Eylül ayı başından beri ise basının dikkati sınırın Fırat Nehri’nden Irak’a kadar uzanan bölümü üzerine yoğunlaşmış durumda. Sınırın 480 km kadar uzunluğundaki bu bölümü ABD tarafından desteklenen ve Türkiye’nin PKK’nın Suriye uzantısı olarak gördüğü PYD/YPG’nın kontrolünde bulunuyor. PYD/YPG (ABD desteğiyle) Fırat nehrinin doğusundaki Suriye topraklarının tamamını kontrol ediyor. Başkan Trump’ın bütün “çekilme” açıklamalarına rağmen bu bölgede önemli sayıda ABD askeri bulunuyor.

ABD, PYD/YPG ile işbirliğini DEAŞ’la mücadele “gerekçesiyle” açıklıyor. Ancak, PYD/YPG’nin bölgeyi (ABD’den aldığı geniş destekle) DEAŞ’tan temizlemesine rağmen Vaşington’un PYD/YPG’ye “ilgisi” devam ediyor. ABD yaptığı açıklamalarda DEAŞ’in hala bir tehdit oluşturduğunu, PYD/YPG’nin DEAŞ’la “mücadelesinin” devam etmesi gerektiğini vurgulamaya “özen” gösteriyor.

Birçoklarına göre ise ABD’nin PYD/YPG’ye olan “ilgisini” sebebi çok daha farklı. ABD, Suriye’de kalıcı olmak niyetinde ve Suriye-Irak sınırının kontrolünü elinden bırakmak istemiyor. Vaşington’un Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini hedef aldığına, Irak ve Suriye’nin bir kısmını kapsayacak yeni bir (siyasi) oluşum peşinde koştuğuna inanların sayısı giderek artıyor.

ABD’nin Suriye ve Irak’ı “bölme” planlarının arkasında bölgedeki İran nüfuzu ile baş edebilme ve İsrail Başbakanı Netanhayu’nun bölge planlarını gerçekleştirme isteğinin bulunduğuna inananların sayısı oldukça fazla. Şam’da İsrail’in istemediği bir rejimin iktidara gelmesini “önlemek” için Batı Suriye’yi Rusya’ya bırakan ABD’nin, şimdi Doğu Suriye’yi “kopararak” İran’ın Akdeniz’e ulaşmasını engellemeye; İran, Şii Irak ve Şii Lübnan (Hizbullah) temasını “kesmeye” (Şii Hilali’ni önlemeye) ve İsrail üzerinde oluşacak İran “baskısını” azaltmaya çalıştığına işaret ediliyor.

Sebebi ne olursa olsun ABD’nin PYD/YPG ile temasları, “yerel ortak” olarak gördüğü bu terör örgütüne sağladığı “destek” Ankara’yı ciddi şekilde rahatsız ediyor. Türkiye’nin gerek Azez-Cerablus-Bab üçgeninde DEAŞ’a, gerekse Afrin’de PYD/YPG’ye karşı düzenlediği askeri operasyonların ve PYD/YPG kontrolünün Fırat Nehri’nin batısına geçerek Akdeniz’e doğru uzatılmasının engellenmesinin Vaşington’u (hiç de) memnun etmediği; Türkiye’nin bu iki askeri operasyonu Vaşington’un “karşı çıkmasına” rağmen yaptığı ve başarıyla bitirdiği biliniyor.

Yazının Devamını Oku

NÜKLEER GÜÇ OLMAK

11 Eylül 2019
Bugün Dünya’da 195’i Birleşmiş Milletler üyesi (2’si gözlemci statüsünde) olan 200’ün üstünde devlet var. Bunlar arasında bugün sadece 9 tanesinin nükleer silah sahibi olduğu biliniyor. Yani Dünya’da nükleer silah üretebilen ülkeler çok küçük bir grubu oluşturuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta yaptığı bir konuşmada nükleer başlıklı füzelere yaptığı atıf ve konuya değinmesi son derece ilginçti ve (kaçınılmaz olarak) Türkiye’de büyük ilgi topladı. Bu açıklama uluslararası basında hemen geniş yankı bulmadı, ama birçok başkentte (çok) yakından izlendiğine hiçbir şüphe yok.

Türkiye’de konuyla ilgili yapılan yorumlarda Cumhurbaşkanının ifadelerini Türkiye’nin nükleer silahlara sahip olmak istediği olarak görenler de, Dünya’da bu konuda izlenen çifte standartlara karşı bir dikkat çekme ve uyarı olarak kabul edenler de oldu. Bütün yorumlarda nükleer silahlara sahip olma konusunun Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilmesinin önemi vurgulandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nükleer konudaki ifadelerinin Batının İran’la olan ilişkilerinde nükleer konunun tekrar alevlendiği, Kuzey Kore konusunun ABD’nin gündemindeki öneminin büyüdüğü bir sıraya gelmesi de ilgi çekiciydi. Doğal olarak Türkiye’nin nükleer silahlara sahip az sayıdaki ülke grubuna girmesinin bölgesel ve küresel dengeleri değiştirecek çok önemli bir gelişme olacağına işaret edenler bulunuyor.

Nükleer silah üretmenin gerektirdiği teknik bilgi birikimine değinenler, bunun (sürecin) Türkiye için her alanda yaratacağı zorluklara işaret edenler de var. Batının İran’a karşı aşırı tepkisine ve İran’ın yaşadığı (siyasi ve ekonomik) “zorluklara” da işaret ediliyor. İran’ın (kendisi kabul etmese de) nükleer programının askeri bir kanadı olduğu Dünya tarafından biliniyor. İran’ın nükleer silah elde etmesini ne pahasına olursa olsun önlemek, hatta bu programı kullanarak İran’ı her alanda “yola getirmek” isteyen güçler bulunuyor.

Konuya diğer bir yönden bakıldığında İran’a bugün nükleer programı nedeniyle büyük bir tepki gösteren Dünya’nın İsrail’in nükleer programını “sessizlik” içinde kabul ettiği ve İsrail’in Dünya’dan hiçbir tepki görmeden nükleer askeri bir güç durumuna geldiği de bir gerçek. Dünya’da başka bir nükleer askeri güç görmek istemeyen (BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi) 5 nükleer gücün İsrail’in 1950 yılları sonunda başlayan nükleer askeri programını (en azından) görmezlikten geldiği ortada ve uluslararası ilişkilerdeki bir “çifte standartı” gösteriyor.

Nükleer konu deyince akla hemen 1968 yılında imzalanan ve 1970 yılında yürürlüğe giren “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması” geliyor. Bu anlaşma ülkelerin barışçı amaçlarla nükleer enerjiyi kullanmalarının yolunu açık tutmakla beraber ülkelerin nükleer silah üretimini yasaklıyor. Bugün İran dahil hemen hemen Dünya’daki bütün ülkeler bu Anlaşmanın üyesi.

Nükleer konuya bakıldığında Dünya’daki en önemli uluslararası örgüt ise “Atom Enerjisi Ajansı”. Bu örgütün kurulma amacı ülkelerin nükleer enerjiyi barışçı amaçlarla kullanmalarının denetlenmesi. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına üye olan ülkeler barışçı nükleer enerjiden yararlanmak için kurdukları tesislerini bu Örgütün denetimine açmak zorunda bulunuyor.

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması Dünya’da 5 ülkenin nükleer silah üretmesini kabul ediyor; ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’yı askeri nükleer güç olarak tanıyor. Nükleer askeri güç olan diğer 4 ülke ise (Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail) Anlaşma tarafından nükleer askeri güç olarak tanınmıyor. Zaten Hindistan, Pakistan ve İsrail Anlaşmayı imzalamamışlar ve Anlaşmanın üyesi değiller.

Yazının Devamını Oku

“Dost” ve “düşman”

5 Eylül 2019
Uluslararası ilişkilerde her ülke diğer devletleri “dost” ve “düşman” olarak görür. Dost ve düşman nitelendirmeleri yanında diğer ülkeler “müttefik”, “ortak” “hasım” ve “rakip” gibi gruplar içinde de sınıflandırılır. Bu sınıflandırmalar ülkeler arası ilişkilerde olduğu gibi halklar arası ilişkiler için de geçerlidir.

Konuya Türkiye açısından bakarsak örneğin Pakistan Türkiye için gerek devlet gerek halk düzeyinde daima “dost” olarak görülmüştür. ABD ile İngiltere arasında daima “özel ilişkiler” mevcut olmuş; ABD bağımsızlığını İngiltere’den kazanmasına rağmen, Amerikan ve İngiliz halkları arasındaki “kültürel yakınlık” daha sonra “müttefiklik” ve “ortaklık” ilişkisine dönüşmüştür.

İngiliz devlet adamı Winston Churchill’e atfedilen, uluslararası ilişkilerde “devamlı dostluklar ve düşmanlıklar yoktur, sadece devamlı menfaatler vardır” sözü büyük ölçüde sahadaki durumu yansıtmaktadır. Siyasi tarihe baktığımızda ülkelerin “dostları” ve “müttefikleri” sürekli olarak değişmekte, “dostlar ve müttefikler” “düşman ve hasıma” (veya tam tersine) dönüşebilmektedir.

ABD, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Japonya ile savaşmış, ama bu iki ülke savaş sonrasında ABD’nin en yakın “müttefiki ve ortağı” durumuna gelmiştir. 2. Dünya Savaşı sırasında ABD’nin “müttefiki” olan Sovyetler Birliği ise savaştan sonra Vaşington için en büyük “düşman” durumuna girmiş; ABD ile Sovyetler Birliği arasında “Soğuk Savaş” başlamıştır.

Siyasi tarihe baktığımızda ülkelerin “dost” ve “düşman” gruplarına soktukları ülkelerin devamlı olarak değiştiği doğrudur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Rusya “hasım” ülke olarak Osmanlı dış politikasının “odak” noktasında olmuş; Osmanlı İmparatorluğu ve Osmanlı toprak bütünlüğü için en büyük “tehdit” Rusya’dan gelmiştir.

Buna karşılık Batı emperyalizmine karşı verilen Türk İstiklal Mücadelesi sırasında Sovyetler Birliği “dost” ve “ortak” statüsüne gelmiştir. Bu durum 2. Dünya Savaşı sonrasında yeniden değişmiş, Türkiye “Soğuk Savaş” döneminde Batı kampı içinde yer almış; Ankara için Sovyetler Birliği tekrar “düşman” ve “hasım” grubuna girmiştir.

Ülkelerin “dost” ve “düşman” ile “ortak” ve “rakip” gruplandırmalarında “milli menfaatlerinin” başta rol oynadığı açıktır. Bir ülkenin “milli menfaatlerinin” ne olduğu ise o ülkeyi yönetenler tarafından tespit edilmektedir. Serbest seçimlerin yapıldığı, yönetimlerin “gerçek” seçimlerle geldiği, çok partili “demokratik” ülkelerde “milli menfaatlerin” tespitinde, böylece son sözü o ülkenin halkı söylerken; totaliter rejimlerde son söz “elit bir grubun”, bir “partinin”, bir “ailenin” veya bir “kişinin” eline bırakılabilmektedir.

Soğuk Savaş sırasında iki kutuplu bir Dünya’da ülkelerin “dost” ve “düşmanları” oluşturmalarının çok daha kolay göründüğü, Dünya’nın sadece siyasi üstünlük değil ideolojik üstünlük mücadelesine de sahne olduğu bu dönemde ülkelerin Vaşington ve Moskova çevresinde gruplaştıkları izlenmektedir. Ancak, Soğuk Savaşın bitmesinden ve Dünya’nın tekrar (2. Dünya Savaşı öncesi benzeri) çok kutuplu bir sisteme doğru değişmesinden sonra ülkelerin dış politikalarında “dost” ve “düşman” gruplaştırmaları da daha zorlaşmış, “çelişkili” bir görünüm almıştır.

Dünya’mızda zamanımızda da ülkeler arasında “dost”, “düşman”, “ortak”, “hasım” ve “rakip” gruplaması sıklıkla değişmekte, farklılaşmaktadır. Bu durumun iyi örneklerinden biri 70’lı yıllardan sonra ABD-Vietnam-Çin arasında yaşanmıştır. Vietnam Savaşı ABD’de derin izler bırakmış, ABD için “düşman” statüsündeki Vietnam, 1990’lı yıllarda Çin’e karşı işbirliği içine girebilecek “ortak”  bir ülke durumuna gelmiştir.

Yazının Devamını Oku

BORİS JOHNSON NE YAPMAK İSTİYOR?

4 Eylül 2019
Britanya’da Avrupa Birliği referandumu yapılmasının üzerinden tam 3 yıl 2 ay geçti; ama Britanya’nın AB’den ayrılma süreci bir türlü tamamlanamadı. Britanya 31 Ekim 2019 tarihine kadar AB üyesi olmaya devam edecek. 31 Ekimde AB’nin Britanya’ya verdiği ek süre doluyor.

31 Ekim’den sonra ne olacağı da çok açık değil. Sürenin dolmasıyla Britanya’nın AB’den “anlaşmasız” ayrılması, yani “sert” Brexit’in gerçekleşmesi bekleniyor. Ama Brexit karşıtları bunu önlemeye çalışıyor. Bunun en iyi yolu da Parlamentodan anlaşmasız Brexit’i engelleyen bir yasa çıkartılması. İşte Britanya’daki Brexit karşıtlarının bunu yapmaya çalışacakları tahmin ediliyordu.

Ama Başbakan Boris Johnson geçen hafta beklenmedik, sürpriz bir adım attı. Parlamentoyu 9 Eylül-14 Ekim tarihleri arasında tatile soktu; yani Parlamentonun çalışmasını 5 hafta engelleme yönünde bir karar aldı. Parlamento 14 Ekim’de Kraliçe’nin konuşmasıyla açılacak, böylece 31 Ekime kadar Brexit’i “engelleyecek” bir yasa çıkartılması imkanı da (muhtemelen) engellenmiş olacak.

Başbakan Johnson’ın 31 Ekim’de anlaşmasız Brexit’i sağlamak için attığı bu adım Britanya’da büyük bir tepki ile karşılandı. Parlamentonun bir aydan fazla bir süre “tatile” sokulmasını İngiliz usulü “darbe” olarak niteleyenler bile çıktı. Parlamentonun bir ay çalışmasının engellenmesini “demokratik” bulmayanlara karşı bu durumun Britanya yasalarına göre “hukuki” olduğunu savunanlar da var. Üzerinde herkesin mutabık olduğu husus ise Parlamentonun çalışmasının “engellenmesi” uygulamasının çok az başvurulan bir yol olduğu ve modern Britanya tarihinde örneğinin bulunmadığı.

Bu durumda (Britanya hükümeti tarafından yeni bir uzatma istenmeyeceğine göre) 31 Ekimde Brexit’in “gerçekleşmesi” artık “büyük bir olasılık” olarak ortaya çıkıyor. Brexit karşıtları da bu arada boş durmuyor; düzenledikleri gösterilerle Johnson Hükümetini yıpratmaya, yargı yoluna giderek de Boris Johnson’un Parlamento’yu tatile sokma kararını iptal ettirmeye çalışıyorlar.

Önümüzdeki kısa dönemde Britanya ile AB arasında yeni bir anlaşma yapma imkanı da yok. Zaten AB yetkilileri de yeni bir anlaşma yapmak için Britanya ile masaya oturmayacaklarını açıklamış durumdalar. Britanya Parlamentosu eski Başbakan Theresa May zamanında, 2018 yılı Kasım ayında, uzun müzakerelerden sonra imzalanan Brexit Anlaşmasını 3 kere oylayıp reddettiğine göre, 31 Ekim’deki Brexit’in artık anlaşmasız (sert) olacağı düşünülüyor.

Britanya’nın AB üyeliğinin zor gerçekleştiği, ancak Fransa’nın vetosunu kaldırmasından ve 10 yıl devam eden (1963-1973) müzakerelerden sonra gerçekleştiği biliniyor. Birçokları Britanya’nın hiçbir zaman AB’ye tam uyum sağlayamadığına; Euro bölgesi dışında kalmasının da bunu gösterdiğine işaret ediyor.   Britanya’nın şimdi AB’den ayrılması da çok güç şartlarda gerçekleşiyor. Brexit, Britanya’yı tam anlamıyla karıştırmış, ülke siyasetini ve halkını bölmüş durumda.

Britanya için Brexit’in niye bu kadar “güç” olduğuna bakıldığında görülen, ülkenin Brexit konusunda bölünmüşlüğü ve bölünmenin parti sınırlarını da aşması. Bugün Britanya’yı Muhafazakar Parti yönetiyor; ama Muhafazakar Parti içinde de Brexit ve (özellikle) nasıl gerçekleştirileceği konusunda “açık” bir görüş birliği yok.

Esasen bakıldığında Brexit oylamasına giden süreçte de aynı durum izleniyor. Britanya’yı Brexit referandumuna götüren Muhafazakar Parti Başbakanı David Cameron’un esasında Brexit’e karşı olduğu biliniyor. David Cameron referandumdan AB içinde kalma yönünde bir karar çıkacağını umuyor ve o yönde çalışıyordu. Referandumu yapma amacı Muhafazakar Parti içindeki Brexit yanlılarını susturmak ve kontrol altına almaktı. Ama referandum sonucu istediği gibi olmadı ve Britanya halkı (küçük bir marjinle de olsa) AB’den çıkma yönünde karar aldı.

Yazının Devamını Oku