Şeytani zekâ sınıra takıldı

Gümrük kapılarında ele geçirilen kaçak eşyaların saklanma yöntemleri, her zaman ilgi çeken haberlerdendir.

Pizza kutusunda su kaplumbağası, yangın tüpünde eroin, ayakkabı tabanında afyon kaçakçılığı gibi yaratıcılıkta sınır tanımayan yöntemleri duymuşsunuzdur. Son iki yıl içerisinde sınır kapılarında yakalanan eşyaların tutarının 5 milyar liraya ulaştığı ortaya çıktı. Yakalanamayıp yurda girenlerin tutarını ise bilen yok.

Umut Erdem’in aktardığına göre CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun kaçakçılıkla ilgili soru önergesine Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın verdiği yanıtta, 1 Ocak 2018-30 Haziran 2020 tarihleri arasında, toplam 4 milyar 831 milyon 218 bin 476 TL piyasa değerli ticari eşya yasal olmayan yollarla yurda sokulmaya çalışılırken ele geçirildiği belirtildi. Bu ekonomik değere sahip kaçak mallar arasında 4 bin 257 adet dayanıklı tüketim malı olduğu da haberlere konu oldu. Bakan yanıtında, “Tüm sınır kapılarımızda kullanılan teknik cihaz ve sistemler değişen teknoloji ile her geçen gün yenilenmekte, var olan cihazların sayıları arttırılmakta, personelimize düzenli eğitimler verilmekte ve yasal altyapıyı güçlendirmek amacıyla çalışmalar yapılarak kaçakçılıkla mücadele kapsamında önemli faaliyetler yürütülmektedir” dedi.

Şeytani zekâ sınıra takıldı

GÜMRÜKLERDE BEKLEME

Bakanlığın çalışmaları, kaçakçıların hayal gücüne yetişir mi bilmiyoruz. Bu süreçte öğrendik ki, ALO 136 Gümrük Muhafaza İhbar Hattı fena iş görmüyor. Buraya gelen ihbarların büyük bölümünden olumlu sonuç alındığını ortaya çıktı. Ayrıca, uluslararası kuruluşlarla istihbarat paylaşımı sonucunda, “nokta operasyonlar” yapıldığını biliyoruz.

Ama gümrüklerde yaşanan başka bir ciddi sorun, yasal yollarla gelen malların gereğinden fazla bekletilmesi olarak ortaya çıkıyor. Bu konu, birden fazla soru önergesine konu olurken, Bakan Pekcan verdiği yanıtlarda, “Bakanlığımızca gümrük idaresindeki işlemlerin mümkün olduğu ölçüde hızlanması, idarelerdeki yığılmaların önlenmesi ve dış ticaret erbabına kaliteli ve hızlı hizmet sunulması amacıyla risk analizi ve hedefleme teknikleri kullanılmaktadır” durumu özetliyor.

Gümrüklerde yaşanan sorunların sık sık Meclis’e taşınmasından anlaşılıyor ki; tek beklenti kaçakçılığın ortadan kaldırılması değil, sınır kapılarındaki yığılmanın da önlenmesi.

ÖZEL GÜVENLİK ETKİLİ İLETİŞİM ÖĞRENİYOR

ARTIK, günlük hayatımızın bir parçası olan, nereye gidersek gidelim her an karşılaştığımız “özel güvenlik” elemanlarıyla ilgili şikâyetler, eksikler ve iletişim sorunları önemli bir çalışmanın başlığı oldu. Emniyet Genel Müdürlüğü, kimilerin ‘üçüncü ordu’ olarak imalı biçimde nitelendirdiği ve gittikçe kalabalıklaşan bu grubu, polislerle birlikte ‘etkili iletişimi, etkin işbirliği’ eğitimine alıyor.

Adına KAAN denilen proje, geçtiğimiz ay tüm illerde uygulamaya başlandı. Buna neden ihtiyaç duyulduğu da bizim bu konuya tüm yönleriyle bakmamızı sağladı. Tarihi 1800’lü yıllarda ABD atlı posta arabalarına verilen özel koruma görevlilerine kadar giden bu meslek, yaklaşık 1500 şirket, 420 bin personelle yürütülüyor.

Şeytani zekâ sınıra takıldı

KAAN PROJESİNİN HEDEFİ

Özel güvenlik sektöründe hizmet veren şirketleri kuranlardan tutun da özel güvenlik personelinin eğitiminin yetersizliği, sertifikasız olmaları, yasaları yeterince bilmemeleri, düşük maaşla çalıştırmaları gibi sorunlar sık sık haber konusu yapılıyor. Silah kullanma yetkisi olan özel güvenlik görevlilerinin her ay terapiye alınması öneriliyor. Hatta, çeteleşen bazı özel güvenlik mensuplarından varlığından sözedenler bile var.

Yeniden KAAN projesine dönersek, ülke genelinde 2 bin 503 ayrı noktada 68 bin 727 özel güvenlik görevlisi ve 11 bin 574 genel kolluk personeliyle yürütülmeye başlanan çalışmanın asıl amacı önemli tabii. Yapılan açıklamada, bu projeyle kamu hastaneleri, eğitim kurumları, havalimanları, alışveriş merkezleri, park ve bahçeler ile toplu taşıma alanlarında ‘etkin, verimli, sürdürülebilir, ölçülebilir ve denetlenebilir’ güvenlik hizmetinin sunulmasının hedeflendiği dile getiriliyor. Vatandaşa sunulan hizmetin kalitesini arttırmak da önemli bir başlık olanak sıralanıyor. Böyle bir çalışmaya yukarda saydığımız sorunlar nedeniyle gerek duyulduğunu öğrendik. Bazı güvenlik görevlilerinin müdahale etmeleri gereken olaylarda profesyonellikten uzak, sokak kavgası görüntüsü verdikleri de aktarılan bilgiler arasında.

Şimdi bu projenin polis-özel güvenlik dayanışmasına hizmet etmesi bekleniyor. Umarız bundan hizmet alan vatandaş kârlı çıkar ve halkla iletişim konusunda her iki meslek grubunun da eksikleri giderilir.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Başkentte ince hesaplar! Villa buluşması ipi kopardı

AK Parti’nin bir süreden beri pandeminin gölgesinde devam eden kongrelerinde, beklenmeyen ve bilinmeyen bir gelişme yaşanmıyor. Görevden alınacak il ve ilçe başkanları önceden istifa ettirildiği için, kimin gidip kimin kalacağı zaten biliniyor. Delege de salona gidip, kendisine gösterilen adaya oy veriyor.

Tüm partilerde olduğu gibi, AK Parti’de de İstanbul ve Ankara il yönetimleri özel bir hassasiyetle belirleniyor. İşte, bizim anlatacağımız hikâye, Başkent Ankara’da olup bitenleri anlatıyor. Partinin gençlik kollarından yetişen Ankara İl Başkanı Hakan Han Özcan’ın, beraberinde il başkan yardımcısıyla birlikte, Beysukent’te bir villada Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’la yaptığı görüşme, kulislerde bir süreden beri konuşuluyor.

AK Parti kurmayları, bu görüşmenin resmi mekânlarda kamuoyuyla paylaşılarak yapılması yerine, bir işinsanının ofisinde gerçekleşmesinin yarattığı rahatsızlıktan söz ediyorlar. Buluşmayı, işinsanı olan bu siyasilerin, Ankara Belediyesi’yle iş yapma çabası olarak nitelendirenler de var.

İşte ne olduysa bu görüşmenin sosyal medyaya düşmesinden sonra oluyor. Ankara için belirlenen kongre takvimi bir anda değişiyor. Tüm ilçe kongreleri erteleniyor. Çünkü yeni il başkanı ve çalışacağı ilçe başkanları bir bütün olarak hesaba katıldığı için süreç donduruluyor. Dosya Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın önüne gidiyor. Şimdi Ankara’nın AK Parti il yönetiminin sil baştan yenilenmesi bekleniyor.

Kongreler nedeniyle süren hazırlıklar, AK Parti’nin neredeyse her MYK ve MKYK toplantısının ana konusunu oluşturuyor. Aylardan beri parti, tabanı canlandırmak ve Türkiye genelinde yeni ekip kurmak için çalışıyor.Tabandaki değişiklik, her kongrede genellikle yüzde 50 oranında gerçekleşiyor. Bu süreçte partinin il yönetimi, il milletvekilleri ve belediye başkanlarının uyum içinde çalışmasına da sürekli vurgu yapılıyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partideki son toplantıda bunun önemine vurgu yaparak, rekabet değil, uyum içinde olmanın önemini tekrarladı. Hatta, milletvekillerinin genel merkezin kararlarına saygı göstermesini isteyerek, Ankara’ya kadar ulaşan çekişmelere işaret etti.

Partinin kongre sürecinde kafa yorduğu bir başka çalışmayı yeni üye yazımı oluşturuyor. Özellikle kadın ve gençlerin ilgisini dinç tutmayı planlayan parti yönetiminin, sosyal medya üzerinden yeni çalışmalar yapacağını öğrendik. Çünkü, özellikle genç tabanda kayma olduğu belirtiliyor. Bu konu partide ciddi şekilde kafa yorulan bir konu, bunu da iletelim.

Sonuçta AK Parti 2021’de yapacağı büyük kongresine, sağlam il yönetimi, sağlam delege yapısıyla gitmek istiyor. Erdoğan’ın zor süreçte, güçlü bir yapı oluşturmaya çalışması anlaşılır. Bu nedenle hem İstanbul, hem başkent yönetimi çok önemli.

Ve özellikle bu iki ilde, il yönetiminin milletvekilleriyle uyumuna değil, genel başkanla uyumuna bakılır.

Yazının Devamını Oku

Pancar yoksa dezenfektan da yok

Şekerpancarı ile dezenfektan arasındaki ilişkiyi eskiden sadece kimya sektöründeki uzmanlar bilirken, pandemi yüzünden hepimiz öğrendik.

Her yılın bu aylarında, milletvekilleri kendi seçim bölgeleri için hayati önem taşıyan tarım ürünlerinin taban fiyatları konusunda yarışa girer ve en yüksek fiyatın verilmesi için kulis yaparlar. Bu kez siyasiler, şeker pancarını daha yüksek tondan savunmaya başladılar. Çünkü pancar yoksa dezenfektan da yok demek. Ne talihsizliktir ki pancar üreticisinin yıllardır gündem bile oluşturmayan sorunları “pandemi-dezenfektan” ilişkisi yüzünden dikkat çekti.

CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, şekerpancarı sökümü yapanları ziyaret ettiğinde, çiftçiler şeker fabrikalarındaki alım kampanyasının başlatılmasına rağmen hâlâ fiyat açıklanmamasından dert yandı. Her yıl eylül başında değerlendirmelerin yapıldığı pancar fiyatlarına ilişkin bu yıl bir açıklama yapılmaması çiftçiyi mağdur etti.

Çakırözer, üreticiyi mağdur etmeyecek taban fiyatı açıklanması isterken, şeker pancarının koronavirüsle mücadeledeki yerine yaptığı vurgu, herkes kadar bizim de ilgimizi çekti. Çakırözer, pandemide hayati öneme sahip kolonya ve dezenfektanın ana bileşeni olan “etanol”ün önemli bir kısmının şeker pancarından sağlandığına dikkat çekti.

Çakırözer, “Koronavirüs salgınıyla mücadelede Kazım Taşkent Eskişehir Şeker Fabrikası da elini taşın altına koyarak, bu üretim katkıda bulunmuştu. Fabrika yöneticilerinin bu yöndeki açıklamalarını hep birlikte okuduk. Bu zorlu süreçte eğer eli nasırlı pancar üreticimiz üretmeseydi bugün belki de etil alkol bulamayacaktık. Tüm bunlar göz önünde bulundurularak, çiftçimiz daha fazla mağdur edilmemeli. Pancarda taban fiyatları çiftçimizin talepleri doğrultusunda açıklanmalıdır” dedi.

Bu, yıllardır dikim alanları daraltılan, yabancı gıda şirketlerinin üzerine oynadığı oyuna ilişkin yüzlerce senaryonun anlatıldığı pancar üreticisinin bu kez farklı nedenle dikkat çekmesini sağladı. Gübre, elektrik, mazot maliyetleri yüzde 100’e yakın arttığı için yüksek taban fiyatı isteyen pancar üreticisinin, sağlıklı gıda ve sağlıklı hayat için ne kadar önemli işlevi olduğunu bir kez daha gördük.

Yazının Devamını Oku

Dünür kriteri sorunu - ‘Devlete uygun kayınpeder’ aranıyor

İktidar Partisi’nin iki yıldan beri yasalaştırmaya çalıştığı Güvenlik Soruşturması teklifi, kapalı kapılar ardında yeni bir tartışmanın konusu oldu.

Teklif, 2018’den beri farklı biçim ve içeriklerde TBMM’nin önüne geldi. Ancak hem AYM’nin uyarıları hem AK Parti ve muhalefet milletvekillerinin itirazları nedeniyle yasalaşamadı. Şimdi ise kapıda yeni bir sorun var, o da kamuda işe gireceklerin, kayınvalide ve kayınpederlerinin soruşturulması konusu.

TBMM’nin yeni yasama döneminde öncelikli olarak gündeme getirilmesi planan Güvenlik Soruşturması teklifi, geçen haziran ayında Meclis İçişleri Komisyonu’nda uzun tartışmalardan sonra kabul edilmişti. Ancak, ortaya çıkan metin çok da “ideal” bir düzenlemeye dönüşmedi. Kamu çalışanı olmak için “Sadakat, işbirliği, devlete bağlılık” gibi soyut ifadeler ayıklansa da hem güvenlik soruşturması hem de arşiv araştırması neredeyse devletin her biriminde çalışacaklar için zorunlu hale getirildi. Yani sadece güvenlik soruşturması kanunundaki özellikleri taşımak yeterli olmaktan çıktı. Daha derin bir araştırma tercih edildi.

Düzenlemeyle, arşiv araştırmasında kişinin adli sicil kaydının yanı sıra, kolluk kuvvetleri tarafından aranıp aranmadığına, hakkında bir tahdit olup olmadığına, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar ile hakkında daha önce kamu görevinden çıkarılma ya da kesinleşmiş memurluktan çıkarma cezası olup olmadığına bakılabilecek.

Güvenlik soruşturmasında ise arşiv araştırmasındaki konulara ek olarak kişinin, görevin gerektirdiği niteliklerle ilgili kolluk kuvvetleri ve istihbarat birimlerindeki olgusal verilerinin, yabancı devlet kurumları ve yabancılarla ilişiğinin, terör örgütleri veya organize suç örgüleriyle eylem birliği, irtibatı olup olmadığının tespiti amacıyla yapılabilecek.

Özetle teklif, muhalefetin “fişleme yapıldığı” itirazları arasında komisyonda kabul edildi. Kabul edilen metinde en çok dikkat çeken madde ise güvenlik soruşturmasına, kişinin eşi, çocukları ve birinci derece kan bağı olan akrabalarının yanı sıra “sıhri hısımlarının” yani eşinin anne ve babasının da dahil edilmesi oldu. Yani kayınvalide ve kayınpederler de soruşturma konusu yapıldı. Hürriyet’te bunu ‘dünür kriteri’ olarak gündeme taşıdı.

İşte bu teklif ve ‘dünür maddesi’ yeni dönemin sorunu olarak yeniden karşımıza çıktı. Muhalefet parti temsilcilerinin, “suçun şahsiliği” ilkesine dikkat çekerek, böyle bir durumda, kişinin sadece eş değil, dünür de seçmek zorunda kalacağı itirazları, iktidar partisi yönetimi tarafından dikkat çekici bulunmuştu. Bu hükmün, teklifin Genel Kurul görüşmelerinde yasadan çıkartılması noktasına gelindi. Ancak, İçişleri Bakanlığı’nın bu tür değişikliklere itiraz ettiğini öğrendik. Ayrıca, teklifte daha da güvenlikçi bir bakışla bazı değişiklik yapılmak istendiği de anlatılıyor.

Yazının Devamını Oku

Merkel’in ilginç Ankara kadrosu

Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in, inişli çıkışlı Türkiye-AB ilişkilerinde kopma yaşanmaması için çaba gösterdiğini söylemek yanlış olmaz. Hele son dönemde Doğu Akdeniz’de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yaşanan gerginlik dikkate alındığında, Merkel’in AB içinde Türkiye açısından önemi daha da belirgin hale geldi.

Merkel göreve başladığı 2005’den itibaren Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı olduğunu söylese de Ankara ile ilişkilerin sağduyu çerçevesinde devamından yana. Bu tutumunda elbette Alman siyasetinin temel taşlarından “pragmatik anlayış” önemli rol oynuyor. Merkel, AB’nin “korkulu rüyası” yasadışı göçün önlenmesinde Türkiye’nin öneminin farkında. Nitekim Federal Meclis’te geçen çarşamba yaptığı konuşmada da bu konuda Türkiye’nin oynadığı rolü dile getirmekten çekinmedi. İşte bu kapsamda Ankara’daki AB Türkiye Delegasyonu Temsilciliği ile Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’ne yeni atanan büyükelçilerin geçmişteki görevlerine baktığımızda, karşımıza her iki Alman diplomatın da  Merkel’le yakın mesai içinde oldukları çıkıyor.

Sırayla gidersek; Almanya’nın yeni Ankara Büyükelçiliği’ne atanan Jürgen Schulz, Türkiye’ye gelmeden önce New York’ta BM Daimi Temsilciliği´nde Almanya´nın Daimi Temsilci Yardımcısı olarak görev yapıyordu. Almanya Dışişleri’nde Orta, Güney Doğu ve Doğu Avrupa, Güney Kafkasya ve Orta Asya, ABD, Kanada, Türkiye, Batı, Güney ve Kuzey Avrupa ile güvenlik ve silahsızlanma politikaları gibi oldukça geniş bir yelpazede kariyere sahip Büyükelçi Schulz’un, 2008-2013 yılları arasında tam beş yıl Federal Başbakanlık’ta Merkel’le birlikte çalışan önemli diplomatlardan biri olduğunu hatırlatmakta fayda var.

AB’nin Türkiye Delegasyonu Temcilciliği’ne atanan yeni Büyükelçi Nikolaus Meyer-Landrut da, Merkel’le daha içli dışlı çalışmış bir diplomat. Ankara’ya gelmeden önce Almanya’nın Paris Büyükelçisi ünvanına sahip Meyer-Landrut, 2006-2011 yılları arasında Federal Başbakanlık’ta AB İlişkileri Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapmış. Meyer-Landrut, 2011-2015 yılları arasında ise cebinde “Şansölye Merkel’in AB’den sorumlu Başdanışmanı” kartvizitini taşıyordu.

Batı ve Doğu’nun birleşmesinin (Deutsche Einheit) 30’uncu yılını kutlayan Almanya’nın Büyükelçisi Schulz’un, AB Türkiye Delagasyonu Temsilcisi Büyükelçisi Meyer-Landrut onuruna kısa süre önce Almanya Büyükelçiliği’nde “Hoş geldin” resepsiyonu vermesi dikkat çekiciydi. Bu resepsiyon, başkentin diplomasi kulislerinde “Dış politikada Merkel’in yakın mesai arkadaşları, Ankara’da da yakın çalışma içinde olacak” şeklinde yorumlandı. Öyle görünüyor ki, Türk Dışişleri önümüzdeki dönemde bu ikiliyle oldukça yoğun mesai geçirecek.

ÖNCELİK PANDEMİDE
İHALELERE DE VİRÜS BULAŞTI

KORONAVİRÜS,

Yazının Devamını Oku

Pandemi fırsatçılığı

Hükümetin tam da yeni yasaklar yerine, kurallara uymayanlara ceza uygulamasını benimsediği yeni pandemi mücadelesinde, karar vericilerin derhal gündemine almaları gerektiğini iki konuyu iletiyoruz.

Biri korumayan sahte maske üretimi, diğeri hijyen içeriği olmayan sahte dezenfektanlar. Çünkü, TCK’nın ilgili maddeleri, ‘bulaşıcı hastalığın yayılmasına neden olan, bundan kar sağlayan fırsatçılara’ ilişkin hapis cezası öngörüyor. Tek yapılacak işlem, ortaya çıkarıp cezalandırılmak. Bu konuda kamuoyu yaratmaya çalışan son derece duyarlı uzmanların seslerine kulak verelim.



Aysel Alp’in aktardığına göre, Duyarlı İnsanlar Vakfı (DİVA) Başkanı Eczacı Mehmet Şapçı, hastaneler başta olmak üzere piyasada satılan sahte dezenfektan üretiminin yasaklanarak, toplatılması için Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya mektup yazdı. Şapçı, mektubunda hastanelerde ölen 3 kişiden 2’sinin tıbbi hata kapsamında sayılan hastane mikrobundan öldüğüne dikkat çekerek, bazı hastanelerin sahte antiseptik-dezenfektan aldığını iddia etti.

Başka bir çığlık ise Tüketici Hakları Derneği’nden... Maskelerin kalitesine ilişkin yapılan araştırmanın sonuçları vahim tabloyu ortaya koydu. 3 kat diye satılan maskelerde virüsü filtreleyen meltblown kumaşın fiyatı yüksek olduğu için kullanılmadığı, bunun yerine ‘sponbond’ kumaş kullanıldığı anlaşıldı.

Araştırmayı yapan THD Gaziantep Şube Başkanı Eczacı Bülent Yılmaz, “Meltblown kumaşların kilosu 15-16 dolardan satılırken, sponbond kumaşların kilosu 4-5 dolar. Hatta salgının ilk ortaya çıktığı mart-nisan aylarında meltblown kumaşın fiyatı 35 dolara kadar çıkmıştı. Salgının hızla yayılmasında bu koruyucu sanılan maskelerin büyük etkisi olduğunu düşünüyoruz” diyor. Yılmaz, piyasaya maske üreten firmalardan “

Yazının Devamını Oku

İyi niyet ve İstanbul Sözleşmesi

Uluslararası ilişkilerde “niyet beyanı” veya “niyet mektubu” deyimlerinin önemli karşılıkları vardır.

Konu bir uluslararası sözleşmedeki tutumunuzsa, “Biz altına imza attığımız şu maddeleri, böyle anlıyor, böyle yorumluyor ve böyle uyguluyoruz” demektir. Yani, bundan sonrası sizin iyi niyetinize kalmıştır.

Aylardan beri tartıştığımız, bir süredir “derin değerlendirmeler” için kapalı kapılar arkasına çekilen, şiddetin önlenmesine ilişkin İstanbul Sözleşmesi konusunda ilgililerin kafası iyiden iyiye karıştı. Gelinen noktayı ve gelişmeleri size aktarırken, bilgi kirliliğinden de söz etmek istiyoruz.

Türkiye’nin 2011 yılında imzaladığı, şiddetin önlenmesine yönelik son derece anlamlı hükümler içeren İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalarda son noktaya gelindi. Çözüm olarak, “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” gibi ifadelerin olduğu, aslında tamamen yanlış yorumlanan dördüncü maddeyi Türkiye’nin nasıl anladığı ve nasıl uygulayacağına ilişkin “niyet mektubu” gönderilmesi düşünülüyor.

Şimdiye kadar alternatif diye ortaya atılanların ne hukuki, ne teknik açıdan geçerliliği var. Şöyle ki; Türkiye’nin şu aşamada sözleşmeye ‘şerh’ veya ‘çekince’ koyması mümkün değil. Bu tür itirazlar, ancak sözleşmeye imza atılmadan ve parlamentolarda onaylanmadan önce yapılabiliyor. Ayrıca, sözleşme maddesinin birini çıkmak veya maddeyi değiştirmek de hukuken söz konusu değil.

İKİ SEÇENEK VAR

Yani iki seçenek var. Biri sözleşmeden tamamen çekilmek, diğeri tartışmalı maddeyi nasıl uygulayacağınıza dair niyet beyanında bulunmak. O çok tartışılan 4. madde de öyle cinsel yönelimle ilgili sanıldığı gibi zemin sağlamadığı gibi “insan olma temelinden bakılarak, kim olursa olsun devletin her türlü şiddete karşı önlem alması gerektiğini” söylüyor, o kadar.

Şimdi, Türkiye’nin Strazburg’a mektup göndererek, 4. maddeyi nasıl anladığı ve nasıl uygulayacağını anlatacağı konuşuluyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da bu görüşe sıcak baktığı ifade ediliyor. Tabii son dakikada görüş değişikliği olmazsa. AK Parti kurmayları da aslında maddede bir sorun olmadığını bile bile, yaratılan yanlış algının kurbanı olduklarını şu sözlerle ne güzel anlatıyorlar:

YANLIŞ ANLAŞILDI

Yazının Devamını Oku

Daha evrakı yazmadan çıkıyorlar...

İnfaz düzenlemesinden sonra, işlenen suçlarda artış olacağı iddiaları, yasa çalışmaları boyunca en çok konuşulan konuyu oluşturmuştu.

Düzenlemeden yararlanan yaklaşık 100 bin kişinin üçte birinin hırsızlık suçundan yatanlar olduğu da o dönem dile getirilmişti.

Son günlerde hırsızlık ve kadına yönelik şiddet olaylarındaki artış, af düzenlemesinden yararlanarak cezaevinden çıkanlara bağlanıyor. Hatta, polis memurlarının en büyük derdi, son günlerde bu. Ankara’da yaşanan bir hırsızlık olayında polisin, “Valla bulsak bile, biz daha olayın evraklarını tamamlamadan onlar karakoldan çıkmış ve otobüslerde evlerine gidiyor oluyorlar” sözleri kulaklarımda hâlâ çınlıyor.

Bu alan, sık sık milletvekilleri açısından gündem konusu yapılmaya devam ediyor. Cezaevleri, adalet sistemindeki uygulama sonuçları, TBMM’de en çok konuşulan ve sorgulanan konular arasında.

Örneğin, Adalet Bakanlığı, CHP Ankara Milletvekili Murat Emir’in sorusu üzerine, cezaevinden firar edenlerin rakamlarını açıkladı. Öğrendik ki, son 5 yılda cezaevlerinden 52 hükümlü ve tutuklu kaçmış. Bakanlık firarilerden kaçının yakalandığı ve hangi cezaevlerinden firar ettiklerine ilişkin soruyu ise “ayrıntılı istatistiki bilgi bulunmadığı” açıklamasıyla geçiştirmiş.

Başka bir soru önergesinde, elektronik kelepçe uygulaması gündeme getirildi. Bakanlık, elektronik izleme sisteminin kullanılmaya başlandığı 2013 yılından bugüne kadar 44 bin 521 şüphelinin elektronik kelepçeyle takip edildiğini, bunların 37’sinin 18 yaşın altında olduğunu açıkladı. Bu uygulamanın daha çok, aile içi şiddet suçundan mahkûm olan hükümlülerin takibinde kullanıldığı da bu yanıtla ortaya çıktı.

Şimdi milletvekillerinin yakından izlediği konu, infaz düzenlemesinden yararlanarak dışarı çıkanlardan kaç kişinin yeniden suç işlediği. Olayı, özellikle hırsızlık ve kadına şiddet vakalarındaki artışla ilişkilendirenler bulunuyor. Buna en iyi yanıtı verecek kişi de Adalet Bakanı.

KONGRE İLKELERİ 90 SANTİM MESAFE 38 DERECE ATEŞSiyasi

Yazının Devamını Oku

Erken seçime kim inanır?

Türk siyasetinde genel seçimlerin üzerinden bir yıl geçmeye görsün, erken seçim senaryoları konuşulmaya başlar.

Buna ihtimal vermeyenler bile bu rüzgâra kapılıp, “Siyasette 24 saat bile çok uzundur. Her şey olabilir” noktasına gelir.

Geçmişte siyasetçilerin erken seçimle ilgili karneleri pek iyi olmadığından, “Seçim zamanında yapılacaktır, partimizin gündeminde erken seçim yoktur” gibi açıklamalara şüpheyle bakılır. “Zaten baskın seçim yapacak biri, elini önceden niye açık etsin ki” diye düşünülür. Geçmişte yaşananlara bakılınca, bunlar pek de boş yorumlar değildir.

2020’nın Kasım ayında erken seçime gidileceğine dair iddialar konuşuladursun, seçmenin bu senaryolara inanıp inanmadığını soran araştırmacılar oldu. Yapılan araştırmada, seçmene “Erken seçim olacağına inanıyor musunuz?” diye soru yöneltildi.

Katılımcıların, yüzde 30’u erken seçim olacağına inandığını dile getirdi. Erken seçime gidilmesini olası bulmayanların oranı yüzde 37 olarak belirlendi. Bu konuda görüşü olmayanlar ise yüzde 32’de kaldı.

Araştırmaya baktığınızda, seçmenin neredeyse üçe bölündüğü görülüyor. Yani çıkan tablo, siyasetçilerin durumu gibi.

Siyasete baktığınızda, seçim isteyenler, olmayacak diyenler ve sessiz kalanlar neredeyse aynı.

KAMYONCULARIN MECLİS ŞUBESİSİYASETTE

Yazının Devamını Oku

Bilimkurgu filmi gibi - Yeni bir küresel afete hazır mıyız?

Bilimkurgu filmlerinde izlediğimiz, virüsün tüm dünyayı etkisi altına almasına ilişkin senaryolar gerçek olunca, bu ve benzeri yaygın afetlerin yönetimi için “altyapı” çalışmaları başlatıldı.

Üniversiteler ve ilgili kurumlar, pandemi için “dijital yönetim ittifakı” oluşturdu. Bu küresel bir salgında, devletin tüm kurumlarının alacağı pozisyonları gösteren önemli bir çalışma olacak.

Hacer Boyacıoğlu’nun aktardığına göre, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ) bünyesindeki çalışma, pandemi ve benzeri yaygın afet süreçlerinin idaresinde, dijital yönetim modellerini araştıracak ve hayata geçirilmesini sağlayacak. Tabii bu çalışmanın birden fazla tarafı ve destekçisi bulunuyor. Yaygın Afetler Dijital Yönetim İttifakı’na TOBB Üniversitesi’nin yanı sıra, Ante Group, ASELSAN, Bahçeşehir Üniversitesi, ODTÜ, SAS, Softtech, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) ile Hollanda’nın Wageningen Üniversitesi’nin temsilcileri de katılıyor.

Projeyi yöneten Prof. Dr. Mehmet Akşit, koronavirüs de olduğu gibi yaygın afetlerin gelecekte de oluşacağını, bunlara hazırlanmanın en etkili adımının ülke çapında afetleri yönetebilecek dijital bir kurumsal sistemin kurulması olduğunu söyledi. Prof. Dr. Mehmet Akşit, “Biz standartlar ve ekosistem çatısı sayesinde etkin ve verimli bir şekilde herkesin katkılarını vereceklerini düşünüyoruz. Ayrı ayrı çalışılsaydı israf ve verimsizlik olurdu” dedi.

Olası bir küresel afette kullanılacak dijital alt yapıların, doğru çalışması, arızaya dayanıklı, güvenli, emniyetli olması gerektiği belirtiliyor. Bu nedenle, yaygın afetlerle mücadelede kullanılacak sistemler, stratejik düzeyde kritik önem taşıyor. Yapılacak planlama, devlet yönetiminin hemen her yönünü, toplumsal süreçleri ve kişisel hayatlarımızı etkileyecek.

Şimdi bilimkurgu filminden bir kare gibi görünen bu çalışmalara katkı sağlayan bilim insanlarına teşekkür etmek gerekiyor.

HAYDARPAŞA MUAMMASI SEKİZ YILDIR BEKLENİYORİstanbul’un tarihi sembollerinden olan Galata Kulesi’ndeki restorasyon ayıbı, günlerden beri kamuoyunu meşgul ederken, bir başka sembolle ilgili gelişmeler de merak konusu. Haydarpaşa Garı’nın yeniden açılması ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına ilişkin verilen hiçbir tarih de tutmadı. Sekiz yılı aşan çalışmalarda gelinen nokta, sık sık TBMM’de gündem maddesi oldu.

Yazının Devamını Oku

‘N’apıyorsunuz kardeşim’

Tarımsal üretim konusundaki tartışmalara, “Venezuela peyniri” eklendiğinde, sadece muhalefet partilerinin milletvekilleri değil, süt ve peynir üretiminde önde gelen illerin tüm vekilleri “eyvah” dedi.

AK Parti milletvekilleri, açıktan olmasa da bu karara tepki gösterip bakanlığın bürokratlarına, “N’apıyorsunuz? Üreticilere bu durumu nasıl anlatacağız kardeşim” diye isyan ettiler. Tepki gösterenlerin daha çok Çanakkale ve Balıkesir bölgesi vekilleri olduklarını ilave edelim.

CHP’nin 81 ilde eylem yapmasına neden olan karar, Türkiye’nin Venezuela’dan sıfır gümrükle tarım ürünleri ithal etmesine kapı aralayan Cumhurbaşkanlığı kararı. Bu karara göre, Venezuela’dan “500 ton taze peynir, 500 ton eritme peynir, 500 ton diğer peynir, bin ton pirinç, 2 bin ton yulaf, 400 ton yerfıstığı, 5 bin ton ayçiçeği tohumu, 2 bin ton hint yağı tohumu, 2 bin ton susam tohumu” gibi birçok tarımsal ürün ithal edilecek. Liste uzayıp gidiyor.

CHP Çanakkale Milletvekili Özgür Ceylan konuyu Meclis gündemine taşırken, bu kararın çiğ süt üreticilerine büyük zarar vereceğini, sürekli “yerli ve milli” vurgusu yapan iktidarın kendisiyle çeliştiğini söyledi. Ceylan, bölge milletvekillerinin birçoğu gibi, “Türkiye’de süt tüketimi yaklaşık olarak kişi başı yıllık 34 kilogram. Avrupa’da ise bu ortalama kişi başı 60, Amerika kıtasında ise 58 kilogram. Bu rakamları gelişmiş ülkeler seviyesine çıkaracak yapısal önlemleri konuşmamız gerekirken, süt ve peynir üreticisine darbe vuruluyor” diye itiraz etti.

Bunlar tartışılırken, yerli üreticinin güçlendirilmesi, kaybedilen tarım arazilerin yeniden tarıma kazandırılmasını amaçlayan yasa çalışması askıda bekliyor. TBMM tatile girmeden önce yasalaşması planlanan metin, her ne olduysa yeni döneme ertelendi. Fazla söze gerek yok sanırım.

BOYU POSU YERİNDE SEMAZEN, SEMA YÖNETECEK POSTNİŞİNSIKICI kamu ilanları bazen gazetecileri şaşırtan bilgiler içerirler. “Orantılı boy ve kilo ölçülerine sahip semazen aranıyor” ilanı bunlardan biri. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tasavvuf, İrfan ve Meydan Meşkleri Bölümü için sema yönetecek stajyer postnişin ile semazenler arıyor. Sadece bununla kalmıyor. Bendir, ney ve klasik kemençe çalanlar da ilanın konuları arasında.

Umut Erdem’in aktardığına göre Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün duyurduğu ilanda, bir sema gösterisinin olmazsa olmazlarını içeren tüm unsurlar sıralanıyor. Bakanlık, semayı yöneten postnişin, semazenbaşı ve semazen, erkek ses sanatçısı, ritim çalgıları bendir, ney, klasik kemençe ve bağlama çalabilen 19 stajyer sanatçı alacağını duyurdu. Tabii bunun için gerekli özellikler öyle sıradan değil.

Örneğin, stajyer postnişin adayları için

Yazının Devamını Oku

Balık yerine plastik yemek

Mikroplastik kelimesini, günlük hayatımızda sık sık duymaya başlamamız yeni sayılır. İnsan sağlığı açısından ifade ettiği şey ise dehşet verici. Herhangi bir besinle birlikte, plastik yediğimiz düşüncesi yeterince korkunç.

Bilim insanlarının, çevre kirliliğinin sonuçlarına ilişkin çalışmaları yeterince ses getirmezken, kendisini bu konuya adayan bir milletvekili, kamuoyunda duyarlılık yaratmaya çalışıyor. MHP İzmir Milletvekili Hasan Kalyoncu, mikroplastiklerin çevre kirleticilerin en tehlikeli sınıfı olduğunu anlatanlar arasında.

Umut Erdem’in aktardığına göre, kendisi biyolog olan Prof. Kalyoncu, “Mikroplastikler, insan tüketimine sunulan gıda maddelerinde, tuz, midye, balık gibi su ürünlerinde, şeker, bal, soda, su gibi yiyecek ve içeceklerde, iç, dış hava örneklerinde bulunabiliyor” diyerek, sorunu çok iyi özetliyor.

Kalyoncu’nun anlatımıyla, konuya birlikte bakalım.

“Çevresel kirleticiler incelendiğinde, plastikler ve sebep olduğu kirlilik önemli bir risk unsuru. Beş milimetreden küçük olanlar, mikroplastik olarak isimlendirilmektedir. Mikroplastikler, çevrede plastik kirleticilerin muhtemelen en tehlikeli sınıfıdır.

Mikroplastikler; akarsu, göl veya deniz gibi ortamlardaki özellikle suyu süzerek beslenen omurgasız canlılar ve balıklar gibi omurgalı canlılar vasıtasıyla besin piramidi içerisinde birikerek ve taşınarak insana kadar ulaşabilmektedir. İnsanlar dahil birçok canlıyı tehdit edici bir kirlilik oluşturmaktadırlar.

Tek bir sentetik giysi yıkanırken 1900 adet mikroplastik lif kanalizasyona geçebilir. Tek bir cilt temizleme ürünü 360 bin adet mikroboncuğu içerebilmektedir.

Solunması veya yutulması durumunda mikroplastikler vücudumuzda birikebilir ve bağışıklık sistemini etkileyerek parçacık zehirlenmesi gösterebilirler. Hızla gelişen sanayi ve nüfus, atık suların deşarjı ve çöplerin doğaya kontrolsüz bırakılması mikroplastik kirliliğinin ana kaynağıdır.”

Konunun önemi yeterince gözler önüne serilmiş durumda. Bugün görmezden gelinen bu sorun, yarın

Yazının Devamını Oku

Covıd-19 biyolojik bir silah mı? ‘Tıbbi istihbarat' birimi oluşturulmalı

Sekiz aydan beri ülkeler kasıp kavuruluyor.

Dünyanın en ileri laboratuvarları hem COVID-19’a çare arıyor, hem de kaynağını çözmeye çalışıyor. Ama en yetenekli bilim insanları ve istihbarat kurumları bile henüz o sorunun yanıtında uzlaşmış değil: “COVID-19 üretilmiş bir biyolojik silah mı?” Dünyaca saygın bazı bilim insanlarına göre “insana tutunan proteini laboratuvarda üretildi”. Ancak çoğu bilim insanına göre ise virüsün süreci “doğal”. Türk bilim insanları bu konuya kafa yoruyor. Ankara Üniversitesi öğretim üyesi, Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Hamit Hancı diğer yandan “daha ötesinin” görülmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Hancı, öncelikle COVID-19’un yolculuğunu yorumladı:

“Biyolojik bir silahın kullanılmasından ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına kadar geçen süre 1 gün ila 2 hafta arasındadır. Pencere dönemi denilen bu süre, ajanın kullanıldığı yerin ve etkilenenlerin süratle tespit edilmesini zorlaştırır. Dünyada yapılan ciddi araştırmalarda, COVID-19’un zaman içinde ve doğal yollardan mutasyona uğradığı, laboratuvarda bir amaç doğrultusunda oluşturulmadığı, yarasalarda ortaya çıktığı ve başka hayvan konakçılar aracılığıyla insana sıçradığına dair sonuçlara varıldı. Ancak bu, virüsün insana sıçrar sıçramaz hasta ettiği anlamına da gelmemektedir. Alternatif bir olasılığa göre virüs, hasta edecek şekilde değişmeden önce atlamış ve insanlar arasında sessizce beklemiş de olabilir.”

Bu soru yanıtını bulsa da bulmasa da devletleri bekleyen görevler var. “Biyolojik silah fabrika istemez” diyen Prof. Dr. Hancı uyarıyor ve öneriyor:

“Yapılacak en doğru hareket saldırganı ve silahlarını tanımak olacaktır. Antibiyotik, aşı, gıda ve içecek üretiminde kullanılan tesislerin birçoğu biyolojik silah hammaddesi yapımı için de kullanılabilir. Havada hissedilmezler, genetik mühendisliğiyle etkinliği arttırılabilir, kolay depolanabilir, kolay uygulanır. Yabancı ülkelerin sivil ve askeri sağlık kapasitelerinin izleneceği, kendi ihtiyaçlarımızın tespit edileceği tıbbi istihbarat birimi oluşturulmalı. Biyolojik ve kimyasal silahlara karşı savunma konseyi kurulmalı. Konseyde yer alacaklar sadece mikrobiyoloji alanından değil halk sağlığı, afet, biyoloji, adli tıp, acil tıp, ekonomi, güvenlik gibi alanlardan da olmalı. Sadece genel salgın boyutu değil, zirai ürünlere, gıdaya, hatta suya yapılacak saldırı boyutu ele alınmalı. Kimyasal, biyolojik silahlar konusunda köpekler hatta diğer hayvanlardan yararlanıp yararlanılmayacağı adli veteriner hekimliklerce incelenmeli. İçişleri Bakanlığı’na bağlı görev hayvanları daire başkanlığı kurulmalı.”

Yazının Devamını Oku

Maaşları on beş ay unutuldu

Yasa çalışmalarının altyapısının, “liyakatli, etkin ve güçlü bir uzman kadrosu” tarafından yapılmasının önemi, Meclis tarihinde binlerce kez yaşanan ‘hatalı ve eksik’ düzenlemelerle gözler önüne serilmiştir.

Bunun komik ve ilginç bir örneği, TBMM tatile girmeden önce yaşandı ve maaş verilmesi unutulan üç kişi için özel yasa çıkarıldı.

Hacer Boyacıoğlu’nun bilgisine göre, konu, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda tartışılırken, “TÜBA Başkanımız ve yardımcıları 15 aydan beri maaş alamıyor” diyen bürokratın sözleri, herkesi şaşkına çevirdi. Hikayenin aslı da sonraki tartışmalarda ortaya çıktı. Torba teklifine konulan bir maddeyle, Türkiye Bilimler Akademisi yönetiminin TÜBİTAK’taki haklardan yararlanması sağlandı. Buna neden gerek duyulduğunun sorulması üzerine, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş sürecinde yapılan “uyum düzenlemelerinde”, TÜBA yönetiminin unutulduğu ortaya çıktı.

Komisyon üyeleri, “Nasıl anlamadık, biz üç kişi için mi yasa çıkartıyoruz?” diye şaşkınlıklarını belirtirken, TÜBA Genel Sekreteri Mete Kurt, sorunun kaynağını şöyle anlattı:

“Cumhurbaşkanlığı Başkanlık Sistemi’ne geçiş döneminde, sehven yer almayan düzenleme nedeniyle TÜBA yönetiminin özlük haklarındaki mağduriyetin giderilmesi amaçlanmıştır. Akademi Başkanı ve üniversitelerden görevlendirilen iki akademisyen maaş almaktadır. Bu kişiler, sistem değişikliğinde yapılan yasal düzenlemelere konulmadığı için on beş aydan beri maaş alamamaktadır.”

Tabi milletvekilleri, sistemin nasıl işlediğini, eksik yasaları kimin hazırladığını da sorguladılar. TÜBA’nın profesyonel yönetimi, buradan maaş alırken, kadrolarının bulunduğu üniversitelerdeki ücretlerini de almaya devam ediyorlar. Yani, bu sürede aç ve açıkta kalmadılar. Hatalı ve kötü yasama nedeniyle olan kayıpları da on beş ay sonra telafi edilmiş oldu.

Bazı işler vardır ki; duyunca şaşkınlık yaratır. “Kedilerin, halkalanması için kurulan ağlardaki kuşları yemesini önleme nöbeti” bunlardan biri. Duyulduğunda “Nasıl ya?” dedirten bu görevin, hem bilimsel açıdan değeri var hem de büyük sıkıntıları.

Her yıl Türkiye’deki kuş türleri, göç rotaları, kalış sürelerinin belirlenmesi için çalışmalar yapılıyor. Bu bilimsel çalışmalar, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından gerçekleştiriliyor ve kuş bilimciler bunu “

Yazının Devamını Oku

Kamuflajlı mesaj

Askeri sembollerin, mesaj vermek için iyi birer araç olduğunu herkes bilmez. Siyasetin dili gibi, Silahlı Kuvvetler’in de sadece bu alanda uzman olanların anladığı bir dili var. Komutanların başlarına taktıkları bereden, ziyaretlerinde sivil veya askeri kıyafeti tercih etmelerine kadar dolaylı mesajları olabiliyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Azerbaycan’a tatbikat için yaptığı ziyaret, buna iyi bir örnek. Bakan, beraberinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal ile  Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırısından sonra başlayan ve iki haftayı bulan Türkiye-Azerbaycan (TurAz) ortak askeri tatbikatının “seçkin gözlemci” gününe katılıp izledi.

Bu ziyaret sırasında, Akar ve komutanların kıyafetleri tam da bahsettiğimiz askeri dilde mesaj içeriyordu. Akar ve TSK komuta kademesi, Azerbaycan’a gidişlerinde ve Bakü Havaalanı’nda muhatapları tarafından karşılanışında üzerlerindeki sivil kıyafetler dikkat çekti.

Ertesi gün ise kıyafetler değişti. Akar ve TSK komuta kademesi, resmi Bakü ziyaretine merhum Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in kabri ile Azerbaycan ve Türk Şehitliği’ni ziyaret ederek başladı. Ardından Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından kabul edildi. TSK komuta kademesinin bu ziyaretlerde “kamuflajlı” üniforma giymeleri ise anlamlı bulundu.

Akar ve komutanların kamuflajlı üniformalarla Ermenistan’a karşı TSK’nın kararlılığını gösterdiği ve komuta kademesinin sahada her zaman Azerbaycan’ın yanında olduğunu güçlü şekilde gösterdiği yorumları yapıldı.

Tabii doğal olarak, komutanların tatbikatı izleyecek olmaları nedeniyle kamuflajlı üniforma giydikleri belirtilse de, askeri gözlemciler, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in ziyareti de dahil, resmi ziyaretin tamamının aynı kıyafetlerle yapılmasının, Ermenistan’a verilmiş bir mesaj olduğu görüşünde.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta yine İnce konuşulacak

Her CHP Kurultayı’nın ardından, partinin yeni vitrininde kimlerin yer alacağı ve parti içi dengelerin nasıl kurulacağı tartışılırken, bu kez öyle olmadı.

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin partiyle yollarını ayırıp çıkmaya hazırlandığı “yolun” neresi olduğu konuşuluyor. İnce’nin yeni parti kurma hazırlıkları için nabız yoklama niteliği taşıyan bu çalışmasının sonuçlarını hep beraber göreceğiz. İnce’nin bu son hafta içerisinde kendisinin son kararını eleştiren herkese yanıt vermeye hazırlandığını öğrendik. İnce’nin sohbet ettiği basın mensuplarına, “Bana yöneltilen her türlü eleştiriyi dikkatle izliyorum. Hepsine haftaya Ankara’da bir basın toplantısıyla yanıt vereceğim” dediğini biliyoruz. Basın toplantısında söyleyeceklerinin de yeni tartışmalar yaratacağı kesin. Özellikle, Cumhur ittifakından kendisine yönelik “sempatik” açıklamalara, ne yanıt vereceği merak konusu.

BAŞKANLAR YANIT BEKLİYOR

CHP’li belediye başkanlarının yönetiminde olan il ve ilçelerde yaşanan sorunlar, siyasetin gündeminden fırsat buldukça, önemli başlık olarak karşımıza geliyor. Özellikle büyükşehir belediye başkanlarının kararlarının, hem belediye meclisi, hem de hükümet tarafından engellenmesinin çok sayıda örneği oluştu. Bu kararlarda bir süreden beri ortak bir mekanizma kullanılıyor; kaymakamlar.

İstanbul Adalar’da atları kurtarmak için fayton uygulamasından vazgeçilmesinin ardından akülü araçların bir süre kaymakamın kararına takıldığını duymayan kalmadı. Son olarak, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından toplanan bağışlara el konulmasında, yine kaymakamlık devredeydi. Bağışlara el konularak bir nevi kamulaştırılmaya gidildi ve konu mahkemelik oldu. Duyduğumuza göre, vali ve kaymakamların, bu yeni görevleri, CHP Genel Merkezi’nde de önemli bir izleme konusu olarak yer tutuyor.

Erdoğan’dan randevu talebi

CHP’li 11 büyükşehir belediye başkanının sorunları iletmek için Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan randevu istedikleri biliniyor. Ayrıca CHP Genel Merkezi, halka daha iyi hizmet için alınması gereken kararlarla ilgili rapor hazırladı. Bu rapor ilgili yerlere ulaştı mı, bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Belediyelerin daha iyi hizmet vermesini amaçlayan, CHP raporundan alıntılarla devam edelim.

“Belediyelerin geçmiş sözleşmelerinden kaynaklanan, bankalara kredi borçları ertelenmeli, belediyelerin kamuya ait borçlarının faizleri geçmişte olduğu gibi silinmelidir. Genel bütçe vergi gelirlerinden belediyelere aktarılan pay, büyükşehir belediyelerinde en az yüzde 10, diğer belediyelerde en az yüzde 6’ya yükseltilmelidir. Belediyelere gelir getirici yatırım projelerinde borçlanma limiti arttırılmalıdır.

Temel belediye hizmetleri için faizsiz kredi imkanı sağlanmalı veya hibe programları başlatılmalıdır. Toplu taşımada kullanılan araçların akaryakıtlarından tahsil edilen vergiler kaldırılmalıdır. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından belediyelere verilen yardım ödeneği somut, net kriterlere göre dağıtılmalıdır.”

Yazının Devamını Oku