GeriNil KARAİBRAHİMGİL Yıllarıma sevgilerimle
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yıllarıma sevgilerimle

Dün doğum günümdü.

Doğum günlerimiz, ormanda yürürken işaretli ağaçlar gibi, yolun bir bölümünü daha tamamladığımızı hatırlatıyor ister istemez.

Başını çevirip bir bakıyorsun geçmiş senene. Bazen daha da geriye, çok geriye...

Ta çocukluğa kadar. Ben de bir iki gündür, aynadaki yüzümle konuşurken buluyorum kendimi.

En başta hepimiz, kendimizi kutlamalıyız.

Hayatta kalmak bile büyük başarı bu yolculukta.

Sağlıklı olmak, sevdiklerinle olmak, bir şeyler yapmış olmak muhteşem bir başarı.

Madalyalar hak eden durumlar bunlar.

Yeterince söylemiyoruz. Hatırlamıyoruz. Kendimizi neredeyse hiç, bunlardan dolayı kutlamıyoruz.

Şimdi izninizle ‘gençliğime sevgilerimle’ yazımı yeniden paylaşmak istiyorum.

17 yaşıma dönseydim kendime bunları söylerdim evet.

Söylediklerimin büyük bir kısmını yapmışım. Bu da benim kendime doğum günü hediyem olsun.

Hepimizin yıllar yolculuğu kutlu olsun. Şu aşağıdakiler de baş ucumuzda dursun.

En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.

Ne yapmayı sevdiğini bul ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan, boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme.

Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat ‘yap, et, çalış, başar’la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun.

Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme.

Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka.

Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak.

Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.

Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama ‘erken kalkan yol alır’ hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8.30’da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine.

Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun, böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç.

Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dört nala başka yere gidebilirsiniz.

Erkekler! Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık bırakacaksınız.

Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi.

Yalnızlığını kimseye verme. Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş. Çünkü ‘hayat paylaşınca güzel’.

Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu.

Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.

Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın.

Sevdiklerine bıkıp usanmadan, seni seviyorum, seni çok seviyorum de. Hatta sen ne yaparsan yap, kim olursan ol çok seveceğim de.

Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir.

Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme. Abart. Çoğalt. Parlat.

Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayeye çevrildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin? İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.

Ne mutlu bize.

 

X

Yağmur yağıyor ben

Düşünüyorum...

Biz bu fırtınanın kalbinden nasıl çıkacağız?

Nereye savrularak, iyi olacak mı yine her şey?

Dertsiz tasasız yokuş aşağı yürüyeceğimiz günler gelecek mi...

Üşümüyorum...

Halbuki kasımdayız. Hava buz gibi olmalıydı.

“Dünyayı karbonla ısıtıp, kendi sonunu hazırlayan ilk parlak tür biz mi olacağız” diyorum. İklimin krizini anlatmak ne kadar zor. Ne zor yanındaki insanı bile tam hissedemezken bazen, insanlığın sonunu hissetmek.

Aranıyorum...

İçimde bir yerde bir meşale olacaktı benim, nerede o? En karanlığa girdiğimde hep yakabildiğim. Haberleri çok okuma bugünlerde diyorum. Müslüme var haberlerde, için kıyılır diyorum. Yüreğine kıymıklar girer, karanlığın o zifirine ancak haykırılır diyorum.

Yazının Devamını Oku

Anlamı varsa güzel

Hayat kısa.Bütün yollar uzun. Herkes köşeli.

Dünya yuvarlak. (Bkz. Ay tutulmasının gölgesi.)

Varılacak yer yok.

Sadece yolculuk var.

Kelimelerin içi boş, dışı süslü.

Sadece gözler ve davranışlar gerçek.

Bazı çiçekler pembe, bazıları beyaz, bazıları dikenli.

Herkes bir yerinde güzel.

Herkes her şeyi yapmaya muktedir.

Yazının Devamını Oku

Merdivenler ve Oluklar

Oğlumla bir kutu oyunu oynuyoruz. İsmi: Merdivenler ve Oluklar.

1’den 100’e, bir çarkıfelek çevirerek tırmanıyorsun.
0’dan başlıyorsun, mesela çevirdin 5 çıktı, pıt pıt beş kare ilerliyorsun.
Sonra sıra sana geldiğinde, yine çevirdin 3 geldi diyelim, 3 kare daha gidiyorsun 8’e geliyorsun. 100’e ilk varan kazanıyor.
Fakat oyunda çok ilginç bir sürpriz var.
Bazı sayılar arasında merdivenler, bazının arasındaysa oluklar var.
Mesela 23’te bir merdiven var, hooop seni 87’ye kadar çıkarıyor. Çok seviniyorsun, uçuyorsun ama 90’da bir oluk var, denk gelirsen seni hoop 11’e indiriyor mesela.
Oyunu oynarken hayata benzetmemek mümkün değil.

Yazının Devamını Oku

Babam bana dev dünya atlası aldı

“Astın mı” diye sordu geçen gün.“Asmadım daha” dedim. O kadar kocaman bir boşluk bulamadım henüz duvarda.

Ya aplikler var, ya kütüphane, ya da resim asılı. Bulacağım ama bir yer muhakkak.
Olmadı oğlumun odasında yatağının oraya asarım.
“Çok önemli mutlaka asman lazım” dedi babam: Dünyada küçücük olduğunu hatırlaman lazım.
Küçükken de hep duvarıma insanın kendini dev gibi hissetmesine yardımcı olan posterler, kartpostallar asardı.
Ortaköyden ikinci el Nietzsche de aldı, “İçindeki devi uyandır”ı da aldı, “Laurel ve Hardy” de aldı.
Belki okumayı sevdiğimi bildiğinden, bana hep kitaplar taşıdı babam. Peki şimdi neden bu dünya atlasında ısrar ediyor?
Söyleyeyim.

Yazının Devamını Oku

Feriha Dildar’la en baştan

Çarşamba günü benim için çok özel biriyle sohbet edeceğim, Uzman Pedagog Feriha Dildar’la.

Size tuhaf gelecek ama hayata bize yol gösteren ve elbet bir şekilde tanışacağımız gizli meleklerimizle geldiğimize inanıyorum.
Hepsi, hayatın önemli yol ayrımlarında, iniş ve çıkışlarında, dört yol ağızlarında bizi bekleyip, kulağımıza duymamız gereken şeyi fısıldıyor.
Bazen duyup dinlemeyebiliriz, bazen dinleyip şükran duyabiliriz, o bize kalmış.
Fısıldaması onlardan. Dinleyip dinlememesi bizden.
Annelik benim için büyük ve keskin bir yol ayrımıydı.
İlk günlerinde, bebeğimi emzirmeyi bile tek başıma beceremezken büyük panikler yaşamış, hastaneleri arayıp hemşire göndermeleri için yalvarmıştım.
Bu kadar minik bir canlıyı hangi akılla bana teslim etmişti hayat?

Yazının Devamını Oku

Yarın Harbiye Açıkhava’ya bahçemi getiriyorum

Hayatta en sevdiğim seslerden biri, yağmurun pencerelere ve çatılara vurma sesi.

Çatıya vurma sesini en çok severim.
Yaprağa çarptığı sesi de çok severim.
Yağmur dünyanın banyo saati gibi. Sonrasında ferahlarsın.
Başını bir yastığa koysan uyursun.
Tülü de çeker gökyüzündeki.
Rengini değiştirir hayatın. Şu an yağmur güzel ama salı günü yağmasını istemiyorum.
Dilerim salı günü yağmaz.

Yazının Devamını Oku

Downloading

Bazen hiçbir şey yapmıyormuş gibi geçiyor günlerim.

Ne gitarıma dokunmuşum, ne tek bi satır yazmışım ne de (bari) biraz kitap okumuşum.
Bakmışım, koklamışım, dinlemişim, tatmışım, iki cümle etmişim, erkenden uyumuşum.
Eskiden böyle günler benim için vicdan azabıyla dolu olurdu.
Kendimi dünyada, elimde bir kalemle (yaz Nil) ve içimde şarkılarla (çal Nil) bulduğumdan beri, yazmadığım ve çalmadığım günlerde, koca bir ziyafeti çöpe atar gibi hissediyordum. (Ziyafet lafın gelişi, yoksa onlar başkalarına yavan gelebilir elbet).
Bir dikiş makinesi düşünün, kimsenin bir şey dikmediği ya da bir tren gibi, istasyondan hiç ayrılmayan.
Öyle bir his otururdu içime. Görevimi yerine getirmeyen bir kaçak gibi hissederdim çoğu zaman.
Sonra, şarkılarını ve sesini çok sevdiğim Erykah Badu’nun bir röportajında şöyle dediğini duydum: Çalışmadığım zamanlarda, çalışmıyor değilim, o zamanlarda ‘indiriyorum’. (downloading dedi.)

Yazının Devamını Oku

Çöpümüz hayatımızdan büyük

Epictetus, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur” demiş.

Şu an evlerimizde misafir ettiğimiz ve bize ait olmadıklarını bir türlü kabul edemediğimiz çocuklarımız, şu an anavatanlarını yaşıyor.

Hayata aitler. Dünyadaki canlılığa aitler.

Sadece iki yüz bin yıldır bu gezegende yaşayan insanlığa aitler.

Yalnız bugün, çocukluk anavatanı tehdit eden şeyler var. Dünyanın havasındaki değişim. “Ne varmış canım, dünya bir ısınır bir soğur, bazı yıl sıcak geçiverir” dönemlerini geçtik.

Yangınla, sellerle, fırtınalarla boğuşuyoruz. Susuzluk kapıda. Dünya ısınıyor.

Devletlerin, şirketlerin, bizlerin havaya saldığımız karbondioksit gazı dünyayı boğuyor.

Öksürmeye tıksırmaya, ateşlenmeye, canlılığını yitirmeye başladı dünya.

Herkes şu andaki gibi davranmaya devam ederse de pek yakında, ne elma kalacak, ne de su.

Yazının Devamını Oku

Çocuklara iklim krizini nasıl anlatalım?

Hem isim annesi hem de kurucularından olduğum, iklim krizi için harekete geçen Yuvam Dünya Derneği, Prof. Dr. Levent Kurnaz’la birlikte bir ebeveyn ‘iklim değişikliği eğitimi’ başlattı.

İlk buluşma, zoom’da, 23 Eylül’deydi. İkincisi 30 Eylül, diğerleri de 7-14 Ekim’de olacak.
İlk buluşmanın sonunda, ben de yarım saat, bir anne olarak çocuğuma bu konuyu nasıl anlatabileceğimi ve neler yapabileceğimizi konuştum.


İnsanlık olarak dünyayı bozduk ve şimdi yine insanlık olarak düzelteceğiz.
Bunu çocuklarımız, büyüdüklerinde nefes alabilsinler, su bulabilsinler, bir şeyler yiyebilsinler diye yapacağız.
Durum ciddi ve ne yazık ki acil bir çözüm gerektiriyor.

Yazının Devamını Oku

Öyle olsun

İnsanın kafasından saniyede o kadar fazla düşünce treni geçer ki, bazen ‘neden istasyon kurmadın?’ diye üzerine gelirler.

‘Nasıl kuracağım ki kafamdaki düşüncelere istasyon?’ diye sorarsın. (İlla ki herkes bir ara bu soruyu sorar.)

Cevabına meditasyon derler, mindfullness derler, farkındalık derler, derin nefes al ver kuruluyor derler. Doğrudur da.

Şöyle bir dikkat verdiğinde trenlere, kendilerine gelirler. Mola veren olur.

‘Ben artık eskidim hurdaya gideyim’ diyen olur.

‘Yahu ben nereye gidiyorum, sürekli aynı dairede dönüp duruyorum’ diyen olur.

‘Ben biraz yoruldum bir istasyonda dumanlar çıkararak durmak ve hararetimi atmak istiyorum’ diyen olur.

Bu trenler sen bakmazken çuf çuflar ve seni oradan oraya götürür ama sen baktığında, hizaya girerler.

İstasyon kurmazsan, soluklanmadan düşünüp durman gerekir. Sonra kafan yanar.

Yazının Devamını Oku

İnsan önüne neyi katmalı

Hepimiz, o uzun ince yolda yürüyoruz gündüz gece.

Bir şeylerin peşinde. Paranın, ünün, bazen merakın. Bazen birisinin peşinde.
Bazen bir şeylerden kaçar adım, bazen bir şeye doğru koşar adım.
Yanımızda biri var elimizi tutan bazen. (Hayret adımları bizimle aynı.) Bazen de yalnızız. (Onun adımları aynı değil artık, ya da yönü değişti bilmiyorum.)



Yokuş bazen çok dik, bazen de kırlar, ovalar, vadiler.
İçime çekesim geliyor bütün yolu öyle zamanlarda. İşte ömür, aşağı yukarı böyle bir şey.

Yazının Devamını Oku

İnsan neyle doyar?

Dün, 100 metrelik bir süper yat durdu karşımızda.

İçinde sinema salonu, kapalı havuz, 22 oda, 26 mürettebat ve kim bilir neler vardı.

Denize iskeleyle açılan salonlarını ve tepesinde helikopter sahasını görebiliyorduk.

Teknelerin ismini internete girdiğinizde bazen, kime ait olduklarını ve tekneyle ilgili teknik bilgileri alabiliyorsunuz.

Avustralyalı bir kumarhane sahibininmiş tekne.

Bir süre sonra tekneden, bizim olduğumuz sahile, kocaman bir bot geldi.

İçinden birkaç koruma, iki kız çocuğu, anneleri ve bakıcıları indi.

Biz de o sahile gidip piknik yapmayı, taşlar toplamayı ve kayalara tırmanmayı çok seviyoruz.

“Çocukların varsa, o tekneden de inip oynamak istiyorsun demek ki” diye düşündüm. İnsan insandır.

Yazının Devamını Oku

Düşünmeden önce düşün

“Konuşmadan önce düşün” deriz.“Karar vermeden önce düşün” deriz.

Ama asıl yapmamız gereken, düşünmeden önce düşünmek.
Ne demek peki, düşünmeden önce düşünmek?
Düşüneceğin şeye karar vermek, hepsinden ama hepsinden önemli.
Bütün gün, düşüncelerin bizi götürdüğü duygulara takılıp takılıp düşerek geçiyor zaman.
Rüyalarda bile günün oltasına takılanları ayıklayıp duruyoruz.
Peki ne düşündüğümüz üzerimize esen rüzgar gibi, gözümüze giren güneş gibi başımıza mı geliyor?
Yoksa biz mi başımıza üşüştürüyoruz onca şeyi?

Yazının Devamını Oku

Daha fazla gecikmeyelim

Ocak 2020’de Avustralya’da ormanlar cayır cayır yanarken yazmışım bu yazıyı.

Bir buçuk sene geçti ve şimdi bütün Akdeniz yanıyor, seller alıp götürüyor Karadeniz’i.

Bu küresel krizin etkilerini ve ilerleyişini yavaşlatmak için, hayatımızda neleri değiştireceğimize ve nelerin değişmesini talep edeceğimize karar vermenin vakti geldi de geçiyor.

Ağaçlarla çevrili bir yere taşınınca fark ettim ki, onları pek tanımıyorum.

Her sabah sincabın büyük bir aceleyle tırmandığı- gerçi o her şeyi büyük bir aceleyle yapıyor- ağaç meşe mi, kayın mı, diş budak mı?

Ağaçları anlatan bir çocuk kitabı aldım.

Her şeyi, felsefeyi bile, sanat tarihini bile çocuk kitaplarından öğreniyorum artık. Hem basit anlatıyorlar, hem eğlenceli, oyunlu.

Ağaçların sadece kendi türlerine yardım ettiklerini duyunca şaşırdım.

Ben ormanı kardeşcesine sanırdım, hani şu meşhur şiirde dediği gibi.

Yazının Devamını Oku

Çocuklara kalacak mı bu dünya?

Küresel ısınma kelimesini hayatımızdan çıkaralım. Bunun ismi iklim krizi. Bir kriz bu.

Kriz anında nasıl hayatımıza olduğu gibi devam edemiyorsak, şimdi de edemeyiz. Alarma geçmeliyiz. Yeniden güzel dünyamızda huzurla nefes alabilmek için, hepimizin hayatında değişiklikler yapması gerekiyor.
Bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçerek, yeni alışkanlıklar edinerek, bu konuyu her gün gündemimizde tutarak, çocuklarımıza öğreterek ve asıl yuvamızın dünya olduğunu unutmayarak yeni bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor.
Kıvılcım Kocabıyık’la, isim annesi de olduğum Yuvam Dünya Derneği’ni kurarken, en başta çocuklar için bir şey yapabilecek olmanın heyecanını taşıdık.
Ve mecburiyetini. Ve acilliğini.
Bütününü hiçbir zaman, ufkuna baktığımız zaman bile, hissedemediğimiz kocaman güzel mavi yuvamız dünya, bizi silkeleyip üzerinden atmak istiyor artık. Daha önce de bir kaç kez olduğu gibi, üzerinde yaşayan canlılar yok olabilir.
Bize nefes olan atmosferine virüsler koyarak, havanın ısınmasına ve artık bu sabah Bodrum’da sabah 7’de 39 derece olmasına kayıtsız kalarak yaşamaya devam edersek, yanar bu dünya.

Yazının Devamını Oku

Kendinin dışına basmayı özleyenlere

Ne zaman “Yok ben bunu yapamam” dediğim bir şey yapsam, içinden değişmiş ve yenilenmiş biri olarak çıkıyorum.

Yüzü gençleştirici kremler varsa, ruhu da gençleştirici aktiviteler var.

Seni, katılaşıp kendine kabul ettirmediğin bir önceki bölümüne geri götüren şeyler.

Nil bunu yapmaz, sevmez, yorulur, onluk değil dediğin şeyler.

Hani herkes bize, sonra da biz kendimize şöylesin, böylesin demeden önceki ilk sayfaları hayatın.

Her şey mümkün, her şey denensin, her şey olur.

O zamanlar. Sonra biliyoruz ki, beyinde budama başlıyor ve senin o geniş ve çoklu yolların, gidip gidip geldiğin patikalara dönüyor.

Hatta ne patikası, otoyol.

İşte bu yüzden dilerim herkesin hayatında, onu kendinden dışarı basmaya davet eden biri olsun.

Yazının Devamını Oku

İçim bir diskotek

Uzun mu bana gelen yol? / Dik mi yokuşlarım? / Isırır benim soğuğum / Yakar rüzgarlarım / Kayboldun mu yoksa çıkmadı mı sokaklar? / Güvenmez bakışlarım / Çatık durur kaşlarım... Her yanım yüksek duvar / ama sever beni şarkılar / İçim bir diskotek! / Diskotek! Diskotek! / Dım tıs dım tıs dım tıs dım tıs... Yağmurlarım dinmez / Dağılmaz bulutlarım / Dursan bile yanımda / Başka bir yerde aklım / Vazgeçtin mi sen korkup geri döndün mü? / Çocukluğumda çakan şimşekleri gördün mü?.. Her yanım yüksek duvar / ama sever beni şarkılar / içim bir diskotek! / dım tıs dım tıs...

Cuma günü çıkan yeni şarkım “Diskotek”in sözleri bunlar.
Odamda gitarımla, dım tıs dım tıs diyerek kendi diskomu yaratmaya çalışırken, Ezgi Özkan’la beraber şarkı hiç tahmin etmediğim yerlere gitti.
Birisiyle el ele vermeyi bu yüzden seviyorum.
Sen onu bir yere çekiştiriyorsun, sonra o seni bir yere çekiştiriyor ve sonra hiçbirinizin tek başına gidemeyeceği bir yere varıyorsunuz.
Manzaraya hayran hayran bakarken de biliyorsunuz, birlikteliklerle varılan yerler bambaşka.
Bir artı birin üç etmesi bu.
Şarkı çıktıktan sonraysa, senin değil artık.

Yazının Devamını Oku

İnsanlar hakkımda ne düşünür?

Kaplankaya’daki Pilevneli galerinin çimlerinde, Esra Gülmen’in “İnsanlar hakkımda ne düşünür?” yazan mermer mezar taşı işini gördüğümde, “Ah ah yaşarken ölmek gibi bir şey bu soru” diye düşündüm.

Eskiden bir terapistin sorduğu soru geldi aklıma: Cenazende, insanlar hakkında ne desinler istersin?
Tuhaf bir soruydu. Ölünce de mi bunu düşüneyim yani? Zaten yaşarken hep bu soru var havada.
Konu komşu ne düşünür?
Amcanlar ne düşünür?
Şu yan şezlongdaki aile ne düşünür?
Babam ne düşünür?
Sınıftakiler ne düşünür?

Yazının Devamını Oku

İçinde çocuk büyütenlerin yaşı olmaz

Picasso, “Her çocuk sanatçıdır. Asıl problem, büyüdüğünde nasıl sanatçı kalacağıdır” demiş.

Benim içimde de var bir çocuk. Ben büyüdükçe küçüldü.

Sonra ben onunla sohbete başladım.

Dediklerini yapmaya başladım.

Arkadaş buldum ona.

İçinde capcanlı çocuklar taşıyan insanlara rastladım. Yanlarında hep uzun uzun kalmak istedim onların.

Maceraya vardır onlar. Kendileriyle ilgili şakaları kaldırırlar. Yetişkinlere saçma gelen şeyleri kolaylıkla kabul ederler.

Hele bir de sanatçılarsa, hemen anlarım onları.

Silvio Rodriguez gibi, “Dün mavi unicorn’umu kaybettim, bulana on binler, hatta milyonlar veririm” diye şarkı söyleyebilirler 74 yaşında.

Yazının Devamını Oku