GeriNil KARAİBRAHİMGİL Vay be bir sene oldu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Vay be bir sene oldu

Bundan tam bir sene önce, “Özlüyorum” şarkısını yazmışım.

Nasıl oldu biz de anlamadık / birden evlerimize kapandık / dünyayı bir virüs mü ne sarmış / öldürürmüş hiç şakası yokmuş.
özlüyorum arkadaşlarımı / annemi babamı özlüyorum / sokaktan geçen yabancılara / omuzumla çarpmayı özlüyorum.
nereye kadar bu karantina / sen biliyor musun Valentina? / çiçekler açıyorlar dışarda / baharın da hiç haberi yokmuş
geçecek bu günler de geçecek / her şey gibi anısı kalacak / herkesin bir yanı güçlenecek / herkesin bir yanı solacak...
Özlüyorum...

Nasıl oldu anlamadan, özleyerek, İtalyan Valentina’yla aynı şeyleri yaşayarak tam bir sene geçmiş.
Şimdi yine habersiz, bahçemde açtı erik ağacı ve ötüyor kuşları.
“Vay be” diyelim bir isterseniz, ne dersiniz?
Hayatımızın bir senesi, bir şeyden köşe bucak kaçarak, arada bir rahatlayıp sonra tekrar katılaşarak geçti.
Veda ettiklerimiz oldu. Çocuklar parkları, beraber koşup oynamayı ve okulu unuttular.
Bizim de hayatımız değişti çok.
Evde kalmak, evden çalışmak, evden okula gitmek, sevgiliyle ayrı düşmek, upuzun ev yalnızlıkları, birleşip komün hayatına geçelim bari planları, haberler, ekmek mayalamak, tarifler paylaşmak, yoga, meditasyon, doğa yürüyüşleri, dizi, film, belgesel, sosyal medyada live’lar, herkesin akşam 9’da orada birisiyle sohbet ettiği, arkası kitaplık olan odalar, bulunan aşıların, ilaçların umudu, şuydu buydu derken bir bahar, bir yaz, bir kış ve bir sonbahar geçti. Biz her çeşit maddi, manevi çözüm peşindeyken virüs de boş durmadı.
Onun da yapacağı mutasyonlar vardı.
Şu dünyada bir toz bile aynı yerde durmazken, o mu değişmesindi?
Dünya bir çamaşır makinesiydi, giren oradan oraya sallanır dururdu.
Sonra zamanı gelince de kururdu. O da dünyanın bir ferdi olarak, kendini değiştirip durdu mecbur.
Şimdi dönüp de bir bakınca, bununla yaşamaya alıştığımı fark ediyorum.
Okumak için bol zaman vardı.
Kedilerin alınlarında ve ayaklarında da bıyıkları olduğunu öğrendim mesela.
Şarkılar yazdım birkaç tane. Bol şiir okudum.
Uzun uzun yürüdüm ormanlarda, uzun uzun düşündüm sahillerde.
Bahçelerde arkadaşlarımı gördüm, pek sarılmadan çok yaklaşmadan.
Doğum günleri kutlandı ekranlardan.
Ateş yakıp etrafında dans ettik yılbaşında.
Ay tepeden dik dik bakıyordu.
Belki de, “Tuhaf şu insanlar, başlarına gelene bak ve onlar hâlâ şarkı söyleyip dans ediyorlar” diyordu.
Bu mart, geçen marta benzemiyor tam olarak.
İnsanlık aşıyı buldu. İlacı bulmak üzere. Yaz hepimizin umudu.
Bu baharı da verdik belki tamam ama bir yılı daha vermeyiz umarım.
İnsana, sabrına, aklına, çalışkanlığına, dayanıklılığına ve adapte olma gücüne hayran oldum bu sene.
Bravo insana.

X

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

Annedir yüreği fazla dayanamaz

Herkes bıksa benden annem bana doymaz

Öper koklar beni büyütür kalbinde

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

***

Her gün bakar bana kusurumu görmez

Günler gece olsa, o ışığı sönmez

Ellerim büyüdü avuçlarında

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

Yazının Devamını Oku

Çünkü bana bir çocuk teslim edildi

Meraklı birisi olmama rağmen, daha önce kendime mercek tutup pek bakmamıştım.

Kendime bakmıyordum aslında genel anlamda.

Bir kamera düşünün, dünyayı çekiyor, tanışıyor öğreniyor zoom’luyor bazı şeyleri, ama hiç o cep telefonunun yaptığı gibi kamerayı kendine çevirmemiş. Selfie çekmemiş yani.

Öyleydim ben.

Bedenimle de aklımla da ayrı bir ilişkim yoktu.

Onlar bendi zaten, ben de onlardım.

Sonra anne olunca, sanki kendimin aksini gördüm suda.

Dediğim sözler geri dönüp kulağımdan içeri girmeye başladı.

Eskiden duymazdım dediğimi, derdim sadece.

Yazının Devamını Oku

Ne büyük lüksmüş

Annene babana kardeşine sarılıp öpmek

Kalabalık sokaklarda kendi halinde yürümek.
İçinde keşif duygusuyla seyahat etmek.
Bir restoranda arkadaşlarınla yemek yemek.
Yan yana yoga yapmak.
Bir dükkana girip çıkmak.
Arabaya doluşup bir yere gitmek.
Bir konsere gitmek.

Yazının Devamını Oku

‘Bu da geçer’in hikayesi

Bir zamanlar bir Derviş, uzun süre yolculuk ettikten sonra, yorgun argın bir köye varmış.

Köylülere yatacak yer ve yemekleri olup olmadığını sormuş.
Köylüler de “beyim biz fakiriz” deyip, Şakir’in çiftliğini göstermişler. Şakir bir sürü sığırları olan zengin bir adammış.
Dervişi misafir etmiş.
Derviş güzelce yemiş, içmiş, dinlenmiş.
Giderken de Şakir’e “Zenginliğinin kıymetini bil” demiş.
Şakir de, “Bu dünyada her şey geçici, hiç belli olmaz, bu da geçer” demiş.
Aradan bir zaman geçmiş ve dervişin yolu yine bu köye düşmüş.

Yazının Devamını Oku

Anneler! Oğullarımıza bunları öğretelim

Her gün, bir erkeğe kurban olan, kurban edilmekle tehdit edilen, kurban gibi davranan kadınları kurtarmak için bir kere şu ‘kurban olduğum’ lafını dilimizden bir silelim.

Biz canım oğullarımızı ne kadar sevsek de, onlara sevgimizi ölümle anlatmak zorunda değiliz.
Paşam, aslanım, koçum...
Böyle büyüteçlerle büyütünce, hayatta kendilerini aciz hissettikleri ilk anda devleşmeye çalışıyorlar.
Yakıp yıkıyor, mahvediyor, canavarlaşıyor, empati yoksunu duygularından kopuk insanlar oluyorlar.
Kabloları hâlâ annelerinin kurban olurum cümlesine bağlı, sürekli kısa devre yapan makinelere dönüşüyorlar.
Neyin onları sürekli alaşağı ettiğini bilmeden, sağa sola yumruk savurarak yaşamaya çalışıyorlar.
Biz anneler, dilimizi, yaklaşımımızı değiştirip gerçek, hisli, güvenli, kendini tam hisseden erkekler yetiştirebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Kadına şiddetin cezası çok ağır olmalı

Tam 6 sene önce, Özgecan cinayeti sonrası yazmışım bu yazıyı, bu köşede.

Ve ne yazık ki, bugün hâlâ, “kadına şiddetin cezası çok ağır olmalı” diye çığlık atıyoruz.

Bir kız çocuğunu, bir kadını korumak, kollamak, yanında olmak bu kadar zor olmamalı.

İşte 6 seneki önceki o yazım:

Bu topraklarda kanayan bir yara var.

Kız çocuklarının yarası bu.

Onların bedenlerinden yerlere akan kan, onların gözlerinden düşen damlalarla karışıp toprağa bir koku bırakıyor.

Biz şehirliler bu kokuyu bazen çok keskin olarak alıyoruz.

Sert bir rüzgar onu, burnumuzun direklerine çarpıyor ve yüreğimiz burkuluyor.

Yazının Devamını Oku

‘Kafamızdaki dırdır’a nasıl cevap verelim Bölüm:3

İnsanın hayatta en çok duyduğu ses, kendi iç sesi.

Sanki hayatın altyazısı varmış gibi, her şeyi onunla okuyoruz.

Bu sesi ciddiye almamız ve onu evcilleştirmenin yollarını bulmamız gerek.

Başıboş bıraktığımızda bize geçmiş pişmanlıkları, gelecek korkularını pişirip pişirip sunarak, kabak tadı verebilir.

Ağzımızda kabak tadı varken de her yer kabağa döner.

Dünyanın en uzun plajına bile gitsek, en yeşil ormana bile dalsak, o tattan kaçış olmaz.

O zaman ne yapalım diyorduk.

Geçen iki yazıda, hem okuduğum hem de kendimde uyguladığım birkaç yol yazmıştım.

Şimdi devam. Bugünkü yöntemimiz: Duvardaki sinek bakış açısı.

Yazının Devamını Oku

Kafamızdaki ‘dırdır’a nasıl cevap verelim? Bölüm: 2

Ne sormuştuk?Dertleri cüceleştirmenin ve kendimizi devleştirmenin yolları var mı?Var demiştik.

Yollardan biri, hayalimizde 10 sene sonraya ışınlanmak ve oradan şu anki sefil halimize bakmaktı.
Mesela pandemiden örnek verelim. (Yok koza demeyeceğim:)
Bugün yaşadığımız bu zor zamanlar, ileride hayretle anacağımız ve anlatacağımız uzak bir tatsızlık olacak.
10 sene sonra, bir arkadaşımızın bahçesinde yağmur başlayacak ve biz ıslanmamak için içeri yürürken diyeceğiz ki; “Hatırlıyor musun korona zamanını? Ne zordu, maskeler, mesafeler ve dezenfektanlarla yaşamak. Birbirimizden uzak, çocuklar online...”
İçimizdeki dırdırın başımızın etini yememesi için bir başka yöntem de, ‘kendimize sen demek’miş.
Ya da kendimize adımızla hitap etmek.
İçimizdeki ben öznesini, ‘sen’le değiştirdiğimizde, kendimize bir nevi arkadaşlık ediyor oluyoruz.

Yazının Devamını Oku

‘Kafamızdaki dırdır’a nasıl cevap verelim? 1. bölüm

Yıllar önce, ‘derdimizle aramıza hendek açmak’ diye bir yazı yazmıştım.

Dertsiz baş yok. Dertlere yaklaşan yollar var.

Bunu düşünürken aklıma gelmişti bu hendek meselesi.

Hani Orta Çağ şatolarında, prensesi koruyan ejderhalar olur.

Onlar şatonun kapısının önündeki hendekte bekler.

Bu görüntü vardı kafamda. İnsan derdiyle arasına, anakaradan kopmuş giden buz kütlesi gibi bir mesafe koyabilir mi diye bakıyordum.

Bazen başarıyordum, bazen derdin buzu yapışıyordu kımıldamıyordu.

Bu hafta “Chatter” (Gevezelik) diye bir kitap okudum. Ethan Kross yazmış.

Kafamızdan dakikada geçen dört bin kelimeye bakmış önce.

Yazının Devamını Oku

Yağdı kar

Aylardır hop oturup hop kalkıyorduk, bize saflığı hatırlattı yeniden.

Korkuların, kayıpların, endişelerin üzerine sünger çekmek ister gibi yağdı.
Çocuk gibi sevinemiyorduk kaç zamandır, ondan yağdı belki.
Griyi bembeyaz yaptı.
Hayatını kaybederken, nice insana hayat hediye eden Fethi Bey’in üzerine yağdı kar.
Bir meleğin üstünü örter gibi...
İyi insanlar çıktı bu defa sokağa. Şakalaşmayı hatırladık.
Üzerime yağsın biraz diye yürüyordum dün gece, bir kadın yolun kenarından “Affedersiniz eldivenimin teki orada, alabilir misiniz” dedi, alıp verdim.

Yazının Devamını Oku

Değişirken ben hep yanımda kal

Bir yaz, Çeşme’de bir akşam yemeğinde, yanıma yabancı bir psikolog denk geldi.

Konuşurken bana dedi ki: “Evliliklerin en büyük imtihanı, her iki tarafın da sürekli değişiyor olması. Karşındaki yeni değişmiş insanı, yeniden eş olarak seçiyor musun? O senin değişmiş halinle bugün karşılaşsa, yine seni seçiyor mu? Bu farklı insanı, farklı halinle sevmeye devam ediyor musun?”

Düşündüm bunu uzun süre.

Her ilişkide geçerli bir imtihan.

Çocuklarımızdan arkadaşlarımıza, sevgilimizden okulumuza kadar.

Değişim gerçeğiyle her an baş başayız hayatta.

Halbuki ne çok isterdik bazı şeyler aynı kalsın.

Bir marka benden, değişimle ilgili bir şarkı isteyince aklıma yıllar önceki bu konuşma geldi.

Yaptığımız her şey hayatımızdan izler taşıyor.

Yazının Devamını Oku

İlişkinin oyunu deve cüce

Oğluma her gece yatmadan, o güne ait birkaç soru soruyorum, sohbet ediyoruz.

İncelenmemiş hayat, bayatlar bence de.
Dün sordum, “Bugün ne öğrendin” diye... “İguanaların suda nefeslerini yarım saat tutabildiğini” dedi.
Sonra pat diye bana sordu: Bugün sen benden ne öğrendin...
Kalakaldım, bugün ne öğrendin dese, düşünür bulurdum bir şey ama ‘benden’i de koydu araya.
Aslına bakarsanız son 7 yıldır, en çok şeyi ondan ve onunla öğreniyorum o yüzden de zorlanmadım.
Çok sevdim bu soruyu.
Dedim ki, “Ormanda başka yollara sapmaktan korkmamayı öğrendim bugün senden.”

Yazının Devamını Oku

İçeriden yanmalılarla dışarıdan yanmalılar

Davranış bilimciler insanı kabaca ikiye ayırmış.

“İçten referanslı” ve “dıştan referanslı” diye.

Genellikle, insanları öyle kasap gibi ikiye üçe ayırıp düşünmeyi sevmem ama bu hoşuma gitti.

Etrafımdakilerin net bir şekilde, bu ikisinden birine ait olup olmadığını ayırt edebildim.

Dıştan referanslılar, başkalarının hakkında ne düşündüğünü hayatının merkezine koyanlar.

Başkalarının gözündeki imajları onlar için en önemli şey.

Başkalarının onları beğenip beğenmemesi tek kriter.

Nasıl görünüyorum, yaptığım bu hareket ‘dışarıdan’ nasıl algılanıyor?

Dıştan yanmalı diyorum ben bu insanlara.

Yazının Devamını Oku

Doğa banyosu

2020’nin Aralık ayında, Goldwind Danka diye biri geldi evimize Moskova’dan. İki buçuk aylıktı.

Gerçekten de altın bir rüzgara benziyordu. Biz ona kısaca “Misha” demeye karar verdik.
Kısa zamanda, sanki hep evdeymiş gibi tanıdık geldi.
Hatta ilk gördüğüm an bile tanıdık geldi. Olur ya. Sanki eski hayatımda kızımmış gibi.
Ve işte böylece ilk kez bir köpeğim oldu benim.
Ankara’da hayvanlardan uzak bir evde büyüdüm. Her görülen örümcek, böcek ve sineğin kafasına terlik patlatılan bir evde.
Hayvanlara uzaktan bakıp yakından kaçarak. Kedi tırmalar, arı sokar, köpek ısırır.
Tüylü bir şeye elimi değsem, gidip yıkardım çünkü belki mikrop kapardım.

Yazının Devamını Oku

Niyetimizi koyduk, gerisi sende

Başımıza gelenleri bir anlatsam, roman olur. Önce ormanlar yandı, sonra virüs yayıldı, sonra George Floyd boğuldu, sonra liman patladı.

Dünya zaten zor nefes alıyordu. Hakkından gelmiştik.
Bunların hepsi peş peşe ve hep beraber oldu. Şaştık kaldık.
Evlerimize kapandık çoğunlukla. Çocuklar okula gitmedi. Parka gitmedi. Arkadaşsız kaldı.
Biz de annemizi babamızı göremedik uzun zaman.
Bir süre sonra alıştık, daha fazla dizi izledik, daha fazla yemek pişirdik, daha fazla telefona baktık, kedi aldık eve.
Ne kadar süreceğini bilmezken, aşı geldi.
Bir kısım ben hemen olurum dedi, bir kısım ben bakarım etkilerine öyle olurum dedi.

Yazının Devamını Oku

“Sende potansiyel var” dedi bana

Hepimiz ortaokul, lisenin o fırtınalı koridorlarında yürüdük.

Hormonlar yetmiyormuş gibi, bir de üstüne zorbalık gördük.
Ne yaparsan yap giydiklerin yanlış, söylediklerin saçma, yüzün çirkin.
Bu senenin en iyi albümü listelerinde baş sırada olan, çok da sevdiğim, Fiona Apple’in “Fetch the Bolt Cutters” (Cıvata Kesiciyi Getirin) albümünde bir şarkı, ortaokul üçte başına gelen bir şeyi, aslında bir cümleyi anlatıyor.
Şarkının adı, Shameika.
Şarkının nakaratında söyle diyor: Shameika bende potansiyel olduğunu söyledi...
Fiona Apple, okulda öğle yemeğinde havalı kızların yanına oturmayı isteyince, kızlar onunla dalga geçiyor.
O sırada Shameika bunu görüyor ve ona moral vermek için, “sende potansiyel var” diyor. Hepsi bu.

Yazının Devamını Oku

Korkular heyecanları dansa kaldırıyor

Geçen pazartesi-salı setteydim.

Bir reklam ve bir klip çekiyorduk aynı anda. Serdar’la çok şey çektik ama yönetmenim olduğu ilk reklamım bu olacak.

Onun heyecanı da vardı. Korkular heyecanları dansa kaldırıyordu kalbimde.

Korona zamanlarında bu kadar kalabalık, kapalı bir ortama maskesiz girmek çok zordu benim için. Alışık değilim.

Bir yıldır hiç konser vermedim.

Kapalı hiçbir alışveriş merkezine, restorana girmedim.

Onun yerine ormanlara, kuş seslerine, yağmurdaki su birikintilerine daldım.

Sanki dünyanın sonu gelmiş ve biz de elimizdekilerle yaşamalıyız gibi bir ruh halindeydim.

Artık aşı umuduyla geçiyor o hal tabii. Kötü de değildi, kendi içinde onun da berrak bir suyu vardı.

Yazının Devamını Oku

Yüreğini ferah tutmak isteyenlere

Bilmiyorum neden, benim atlar kışın koşmaya başlıyor.

Aklıma şarkılar, fikirler, anlatacak, yazacak şeyler geliyor birdenbire.
Sanki yazın bir kertenkele gibi güneşlenip, kuruyorum da sonbaharla birlikte bereketli yağmurlar başlıyor.
Bu sabah uyandığımda, kulaklarımda çalan yeni bir şarkı, karnımda yarın ve öbür gün Serdar’la çekeceğimiz reklamın heyecanı, kalbimde sürpriz bir müzikale, hayaller hakkında şarkı yazma işinin heyecanı birleşti.
Çalışmak, yapabildiğini yapmak ne güzel şeymiş.
Koronayla başlayan ve yazın tüm hızıyla devam eden ‘donup bakakalma’ sürecim yerini kımıltılara bıraktı.
Hani bazen başka yoldan gelirken eve, fark etmediğin şeyler görürsün ya, onun gibi oluyor bazen bu süreç.
Hayat devamlılığı başka yollara saparak sürdüğü için, ne bileyim evde kalarak, bir yere gidemeyerek, maskesiz dolaşmayarak, sevdiklerini kollayarak...

Yazının Devamını Oku

Belki de amaçsız şeyler yapmak zamanı

Bahçemizde iki koyunumuz var. Kuzulardı, kocaman oldular. Sonra da bahçenin bir parçası oldular.

“Kesecek misiniz?” diyorlar “Yok” diyoruz, “Verecek misiniz?” diyorlar “Yok” diyoruz.

Onları yemek artık benim için yan komşuyu yemek kadar delice bir fikir zaten.

Bu aralar, ‘amaçsız aktiviteler’ hakkında düşünüyorum.

İngilizcesi ‘idle’ olan bu kelime çok ilgimi çekmeye başladı.

Başıboş, eylemsiz, atıl demek.

Hani her yaptığımızın bir amacı ve nihayeti var ya, bunun yok.

Hiçbir şeye katkısı yok, bir şeye doğru gitmiyor, sonunda bir şey olmayacak şeyler...

Konuyu koyuna bağlayacağım.

Yazının Devamını Oku