İnsanın bir kış günü vapura atlayıp gideceği bir arkadaşı olmalı

Benim var, gittim bu hafta yanına.

Vapurdayken, çay içerek ve bir edebiyat dergisi okuyarak, diğer yolcuların neden o adaya gittikleriyle ilgili tahminler yürüttüm. İnsan belki yaşarken, arada başka yaşlarına da uğruyordur, kendimi üniversite öğrencisi gibi hissettim birden. Şu anne oğul, adada mı yaşıyor? Şuradaki sevgililer, birbirlerine kaçacakları en uzak yeri mi arıyor?
Bu adam tek başına adada, her gün işe mi gidip geliyor? Mimar mı? Şu iki kadın benim gibi arabasız, sessiz, telaşsız sarı mavi renklerde bir sohbetin mi peşinde?
Derken geldik. Yeterince uzak ama yeterince yakın o adaya. Kış ya, boş liman. Bir tek Judith var, bana el sallayan. Kucaklaşıyoruz.
İnsanın, her şeyini bilen, ama ikide bir hatırlatmayan bir arkadaşı olmalı. Benim var, gittim bu hafta yanına. Adada dükkanlar kapalı. Bir manav açık. Bir kahve, bir de fırın. Kahveye yürüdük.
Deniz kenarına masa taşıdık, oturduk. Kahveci “Elma kaynattım, tarçın ve zencefille ister misiniz?” dedi. İstemez miyiz, biz sırf o çayı içmeye, İstanbul’dan geliriz.
Hani bazen beklenmedik bir şeyden, şifa geldiğini hissedersin bedenine. Öyleydi o elma çayı. Bir biz içiyorduk o şifayı, bir de yan masada, romanının sokaklarında kaybolmuş kadın.
Güneş istese soğuğu nasıl evcilleştiriyor! Dışarıda oturduk, aslında soğuk ama güneş var ya alnımızda, yakıyor içimizdeki sobayı, oturuyoruz Judith’le. Saçlarını kestirmiş, “E çok güzel olmuş” dedim.
Bütün saçını kestiren kadınlar gibi emin değil ama gerçekten güzel olmuş. Bu aralar tanıdığım birkaç arkadaşım, ani bir kararla saçlarını çene hizasında kestirdiler. Belki de havada dolanan bir ilhamla.
Deniz ayaklarımızda, soğuk burunlarımızda, elma çayı dilimizde her şeyi bir anda konuşuverdik.
Bir keresinde ona, yapmayı düşündüğüm bir şeyi uzun uzun anlatmıştım, lafım bitince bana bakıp “Ama anlatırken içinde ışık yanmadı!” demişti.
İnsanı gerçekten heyecanlandıran bir şeyi anlatırken, gözlerinin ışıldadığını, içinin aydınlandığını düşünüyordu. Ve haklıydı. Sonra bu cümle hep cebimde dolaştım.
İnsanlar bana yapacaklarından bahsederken, gözlerindeki ışığın yanıp yanmadığına, konuşurken bir ışıkla aydınlanıp aydınlanmadıklarına baktım.
Tanıştığımızda ben anneydim o değildi, sonra o da anne oldu.
Gözlerimin önünde öyle güzel bir canlıya dönüştü ki, ona bir kez daha hayran oldum.
İkimiz de, bütün anneler gibi uykusuzduk. İkimiz de bencilliği bir kenara bırakmış, bir başkasında nefes alabilmeyi öğrenmiştik.
İkimiz de gelecek için endişeli ama şu an için şükran doluyduk. İkimiz de kafamızda binbir fikirle yoldaydık.
İkimiz de durmuştuk bir süre ama park etmemiştik. Moladaydık. O güzel çam ormanının kokusunu içimize çekecek, sonra yola koyulacaktık.
Bırakmayacaktık Nil olmayı, Judith olmayı. Hikaye devam edecekti.
İnsanın konuşurken ikide bir, bir şeyi not almak isteyeceği bir arkadaşı olmalı. Judith, bana hep “Şunu oku, şunu izle, şuraya bir bak” diyor.
Bir konuya hep bakmadığım bir yerden bakıyor, bana o pencereden gördüklerini anlatıyor. Hep onaylanmamak, etrafında sadece ‘evet evet aynen’cilerin olmaması ne şans! Genişlediğimi hissediyorum. İtiraf edeyim, oradan bakmamıştım ama şimdi bir manzaram daha oldu. Pencerem bir yeri daha görüyor. Daha ne olsun.
İnsanın, ona masal anlatan bir arkadaşı olmalı. Judith’i ne zaman görsem, bana bir masal anlatıyor. Yine anlattı. Heybesinde, her duruma göre bir masal taşıyan, binbir gecenin Şehrazat’ı gibi.
Beni hep özüme döndürüyor. Dönüşte kendi kendimi düşünürken buluyorum. Yine bütün masallardaki hazine, insanın içinde çıkıyor. Diyar diyar gidenler bile, oturup kendine dönünce buluyor hazinelerini.
İnsanın vapurla gideceği, mücver yapan ve masal anlatan bir arkadaşı olmalı.
Benimki Judith Liberman. İstanbul’da yaşayan, Fransız bir masal anlatıcısı.
Kitapları var okuyun. Çocuk kitabı çıktı, o da harika.
Beraber kanatlanıp uçtuğunuz, yolda birbirinize rüzgarlar üflediğiniz arkadaşlarınız olsun. Vapurla gitmeseniz de, masal bilmese de, mücver yapmasa da olur. Beraber oturur, elma kaynatır içine tarçın ve zencefil atarsınız.
Bir de unutmadan bu pazar, 23’ü Bostancı Gösteri Merkezi’nde buluşalım. Müzikle şifalanalım bu sefer.

X

Kafamızdaki ‘dırdır’a nasıl cevap verelim? Bölüm: 2

Ne sormuştuk?Dertleri cüceleştirmenin ve kendimizi devleştirmenin yolları var mı?Var demiştik.

Yollardan biri, hayalimizde 10 sene sonraya ışınlanmak ve oradan şu anki sefil halimize bakmaktı.
Mesela pandemiden örnek verelim. (Yok koza demeyeceğim:)
Bugün yaşadığımız bu zor zamanlar, ileride hayretle anacağımız ve anlatacağımız uzak bir tatsızlık olacak.
10 sene sonra, bir arkadaşımızın bahçesinde yağmur başlayacak ve biz ıslanmamak için içeri yürürken diyeceğiz ki; “Hatırlıyor musun korona zamanını? Ne zordu, maskeler, mesafeler ve dezenfektanlarla yaşamak. Birbirimizden uzak, çocuklar online...”
İçimizdeki dırdırın başımızın etini yememesi için bir başka yöntem de, ‘kendimize sen demek’miş.
Ya da kendimize adımızla hitap etmek.
İçimizdeki ben öznesini, ‘sen’le değiştirdiğimizde, kendimize bir nevi arkadaşlık ediyor oluyoruz.

Yazının Devamını Oku

‘Kafamızdaki dırdır’a nasıl cevap verelim? 1. bölüm

Yıllar önce, ‘derdimizle aramıza hendek açmak’ diye bir yazı yazmıştım.

Dertsiz baş yok. Dertlere yaklaşan yollar var.

Bunu düşünürken aklıma gelmişti bu hendek meselesi.

Hani Orta Çağ şatolarında, prensesi koruyan ejderhalar olur.

Onlar şatonun kapısının önündeki hendekte bekler.

Bu görüntü vardı kafamda. İnsan derdiyle arasına, anakaradan kopmuş giden buz kütlesi gibi bir mesafe koyabilir mi diye bakıyordum.

Bazen başarıyordum, bazen derdin buzu yapışıyordu kımıldamıyordu.

Bu hafta “Chatter” (Gevezelik) diye bir kitap okudum. Ethan Kross yazmış.

Kafamızdan dakikada geçen dört bin kelimeye bakmış önce.

Yazının Devamını Oku

Yağdı kar

Aylardır hop oturup hop kalkıyorduk, bize saflığı hatırlattı yeniden.

Korkuların, kayıpların, endişelerin üzerine sünger çekmek ister gibi yağdı.
Çocuk gibi sevinemiyorduk kaç zamandır, ondan yağdı belki.
Griyi bembeyaz yaptı.
Hayatını kaybederken, nice insana hayat hediye eden Fethi Bey’in üzerine yağdı kar.
Bir meleğin üstünü örter gibi...
İyi insanlar çıktı bu defa sokağa. Şakalaşmayı hatırladık.
Üzerime yağsın biraz diye yürüyordum dün gece, bir kadın yolun kenarından “Affedersiniz eldivenimin teki orada, alabilir misiniz” dedi, alıp verdim.

Yazının Devamını Oku

Değişirken ben hep yanımda kal

Bir yaz, Çeşme’de bir akşam yemeğinde, yanıma yabancı bir psikolog denk geldi.

Konuşurken bana dedi ki: “Evliliklerin en büyük imtihanı, her iki tarafın da sürekli değişiyor olması. Karşındaki yeni değişmiş insanı, yeniden eş olarak seçiyor musun? O senin değişmiş halinle bugün karşılaşsa, yine seni seçiyor mu? Bu farklı insanı, farklı halinle sevmeye devam ediyor musun?”

Düşündüm bunu uzun süre.

Her ilişkide geçerli bir imtihan.

Çocuklarımızdan arkadaşlarımıza, sevgilimizden okulumuza kadar.

Değişim gerçeğiyle her an baş başayız hayatta.

Halbuki ne çok isterdik bazı şeyler aynı kalsın.

Bir marka benden, değişimle ilgili bir şarkı isteyince aklıma yıllar önceki bu konuşma geldi.

Yaptığımız her şey hayatımızdan izler taşıyor.

Yazının Devamını Oku

İlişkinin oyunu deve cüce

Oğluma her gece yatmadan, o güne ait birkaç soru soruyorum, sohbet ediyoruz.

İncelenmemiş hayat, bayatlar bence de.
Dün sordum, “Bugün ne öğrendin” diye... “İguanaların suda nefeslerini yarım saat tutabildiğini” dedi.
Sonra pat diye bana sordu: Bugün sen benden ne öğrendin...
Kalakaldım, bugün ne öğrendin dese, düşünür bulurdum bir şey ama ‘benden’i de koydu araya.
Aslına bakarsanız son 7 yıldır, en çok şeyi ondan ve onunla öğreniyorum o yüzden de zorlanmadım.
Çok sevdim bu soruyu.
Dedim ki, “Ormanda başka yollara sapmaktan korkmamayı öğrendim bugün senden.”

Yazının Devamını Oku

İçeriden yanmalılarla dışarıdan yanmalılar

Davranış bilimciler insanı kabaca ikiye ayırmış.

“İçten referanslı” ve “dıştan referanslı” diye.

Genellikle, insanları öyle kasap gibi ikiye üçe ayırıp düşünmeyi sevmem ama bu hoşuma gitti.

Etrafımdakilerin net bir şekilde, bu ikisinden birine ait olup olmadığını ayırt edebildim.

Dıştan referanslılar, başkalarının hakkında ne düşündüğünü hayatının merkezine koyanlar.

Başkalarının gözündeki imajları onlar için en önemli şey.

Başkalarının onları beğenip beğenmemesi tek kriter.

Nasıl görünüyorum, yaptığım bu hareket ‘dışarıdan’ nasıl algılanıyor?

Dıştan yanmalı diyorum ben bu insanlara.

Yazının Devamını Oku

Doğa banyosu

2020’nin Aralık ayında, Goldwind Danka diye biri geldi evimize Moskova’dan. İki buçuk aylıktı.

Gerçekten de altın bir rüzgara benziyordu. Biz ona kısaca “Misha” demeye karar verdik.
Kısa zamanda, sanki hep evdeymiş gibi tanıdık geldi.
Hatta ilk gördüğüm an bile tanıdık geldi. Olur ya. Sanki eski hayatımda kızımmış gibi.
Ve işte böylece ilk kez bir köpeğim oldu benim.
Ankara’da hayvanlardan uzak bir evde büyüdüm. Her görülen örümcek, böcek ve sineğin kafasına terlik patlatılan bir evde.
Hayvanlara uzaktan bakıp yakından kaçarak. Kedi tırmalar, arı sokar, köpek ısırır.
Tüylü bir şeye elimi değsem, gidip yıkardım çünkü belki mikrop kapardım.

Yazının Devamını Oku

Niyetimizi koyduk, gerisi sende

Başımıza gelenleri bir anlatsam, roman olur. Önce ormanlar yandı, sonra virüs yayıldı, sonra George Floyd boğuldu, sonra liman patladı.

Dünya zaten zor nefes alıyordu. Hakkından gelmiştik.
Bunların hepsi peş peşe ve hep beraber oldu. Şaştık kaldık.
Evlerimize kapandık çoğunlukla. Çocuklar okula gitmedi. Parka gitmedi. Arkadaşsız kaldı.
Biz de annemizi babamızı göremedik uzun zaman.
Bir süre sonra alıştık, daha fazla dizi izledik, daha fazla yemek pişirdik, daha fazla telefona baktık, kedi aldık eve.
Ne kadar süreceğini bilmezken, aşı geldi.
Bir kısım ben hemen olurum dedi, bir kısım ben bakarım etkilerine öyle olurum dedi.

Yazının Devamını Oku

“Sende potansiyel var” dedi bana

Hepimiz ortaokul, lisenin o fırtınalı koridorlarında yürüdük.

Hormonlar yetmiyormuş gibi, bir de üstüne zorbalık gördük.
Ne yaparsan yap giydiklerin yanlış, söylediklerin saçma, yüzün çirkin.
Bu senenin en iyi albümü listelerinde baş sırada olan, çok da sevdiğim, Fiona Apple’in “Fetch the Bolt Cutters” (Cıvata Kesiciyi Getirin) albümünde bir şarkı, ortaokul üçte başına gelen bir şeyi, aslında bir cümleyi anlatıyor.
Şarkının adı, Shameika.
Şarkının nakaratında söyle diyor: Shameika bende potansiyel olduğunu söyledi...
Fiona Apple, okulda öğle yemeğinde havalı kızların yanına oturmayı isteyince, kızlar onunla dalga geçiyor.
O sırada Shameika bunu görüyor ve ona moral vermek için, “sende potansiyel var” diyor. Hepsi bu.

Yazının Devamını Oku

Korkular heyecanları dansa kaldırıyor

Geçen pazartesi-salı setteydim.

Bir reklam ve bir klip çekiyorduk aynı anda. Serdar’la çok şey çektik ama yönetmenim olduğu ilk reklamım bu olacak.

Onun heyecanı da vardı. Korkular heyecanları dansa kaldırıyordu kalbimde.

Korona zamanlarında bu kadar kalabalık, kapalı bir ortama maskesiz girmek çok zordu benim için. Alışık değilim.

Bir yıldır hiç konser vermedim.

Kapalı hiçbir alışveriş merkezine, restorana girmedim.

Onun yerine ormanlara, kuş seslerine, yağmurdaki su birikintilerine daldım.

Sanki dünyanın sonu gelmiş ve biz de elimizdekilerle yaşamalıyız gibi bir ruh halindeydim.

Artık aşı umuduyla geçiyor o hal tabii. Kötü de değildi, kendi içinde onun da berrak bir suyu vardı.

Yazının Devamını Oku

Yüreğini ferah tutmak isteyenlere

Bilmiyorum neden, benim atlar kışın koşmaya başlıyor.

Aklıma şarkılar, fikirler, anlatacak, yazacak şeyler geliyor birdenbire.
Sanki yazın bir kertenkele gibi güneşlenip, kuruyorum da sonbaharla birlikte bereketli yağmurlar başlıyor.
Bu sabah uyandığımda, kulaklarımda çalan yeni bir şarkı, karnımda yarın ve öbür gün Serdar’la çekeceğimiz reklamın heyecanı, kalbimde sürpriz bir müzikale, hayaller hakkında şarkı yazma işinin heyecanı birleşti.
Çalışmak, yapabildiğini yapmak ne güzel şeymiş.
Koronayla başlayan ve yazın tüm hızıyla devam eden ‘donup bakakalma’ sürecim yerini kımıltılara bıraktı.
Hani bazen başka yoldan gelirken eve, fark etmediğin şeyler görürsün ya, onun gibi oluyor bazen bu süreç.
Hayat devamlılığı başka yollara saparak sürdüğü için, ne bileyim evde kalarak, bir yere gidemeyerek, maskesiz dolaşmayarak, sevdiklerini kollayarak...

Yazının Devamını Oku

Belki de amaçsız şeyler yapmak zamanı

Bahçemizde iki koyunumuz var. Kuzulardı, kocaman oldular. Sonra da bahçenin bir parçası oldular.

“Kesecek misiniz?” diyorlar “Yok” diyoruz, “Verecek misiniz?” diyorlar “Yok” diyoruz.

Onları yemek artık benim için yan komşuyu yemek kadar delice bir fikir zaten.

Bu aralar, ‘amaçsız aktiviteler’ hakkında düşünüyorum.

İngilizcesi ‘idle’ olan bu kelime çok ilgimi çekmeye başladı.

Başıboş, eylemsiz, atıl demek.

Hani her yaptığımızın bir amacı ve nihayeti var ya, bunun yok.

Hiçbir şeye katkısı yok, bir şeye doğru gitmiyor, sonunda bir şey olmayacak şeyler...

Konuyu koyuna bağlayacağım.

Yazının Devamını Oku

İnsan ilişkide iyileşirmiş

Covid kışı geldi.

Dünya yine ülke ülke kapıları, pencereleri kapatmaya, sokakları boşaltmaya başladı.
Ne kadar daha sürecek bu önlemli hayat bilmiyoruz.
Dokuz aydır kör topal yaşadık onunla.
Şimdi kışı zor olacak diyorlar.
Zor olacak çünkü kış zaten evlere ve kapalı mekanlara kapanma zamanı.
Kış zaten grip olduğumuz, üşüdüğümüz ve üşüttüğümüz bir zaman. Bir tünele gireceğiz.
“İnsan ilişkide iyileşir” diye bir cümle duydum geçenlerde.

Yazının Devamını Oku

İnsana duyguları lazım

İnsan, yanındaki herhangi bir başka insandan, başka mıdır hakikaten? Yani dış başkaysa, iç başka mıdır?

Yoksa hepimiz, aynı gezende bir yudum daha nefes için çırpınan, dışı ayrı içi aynılar mıyız?
Bence biz asıl bunu halledemedik. Dünya halledemedi.
Farklılıkların aynı duygularda buluştuğunu, aynı korkularda, aynı arayışlarda ortak olduğunu kaçırıyoruz. İnsan, bir.
Nasıl görünürse görünsün, ne giyerse giysin, neyi seçerse seçsin insan, bir.
“Bir Başkadır” dizisinde, herkes, filtre kahve yapar gibi bastırmış duyguları, oturmuş aşağı.
Kendi yelelerimizi sabah akşam kabartsak da, tıraşlanınca kalakalıyoruz cılız ve çıplak.
Bunu bir hatırlasak... Hatırlasak diyorum çünkü çocuktuk.

Yazının Devamını Oku

Küçük bir dağdan öğrendiklerim

Bozburun’dan yürümeye başladığımızda, ‘10 kilometre nedir ki, yürünür!’ diyerek çıktım yola.


Bir kitaptaki patikayı takip ediyorduk.
Fakat kitap yazıldıktan sonra heyelan olmuş.
Patika takip edilemez hale gelmişti.
Kısacası, yola çıktıktan yarım saat sonra, yolu kaybetmiştik.
Biz yürümeye devam ettik. Selimiye ne tarafta biliyorduk. Dağı çıkıp ineceğiz, onu da biliyorduk.
Yol kaybolunca keçilerin yürüdüğü yollardan yürümeye başladık.

Yazının Devamını Oku

Ziyareti, ziyafete çevirmek

Kıyıya çıkarken, keçilerin sesini takip ediyorduk aslında. Ama onlar keçi. Hoplaya zıplaya, hemen gözden kayboldular tepecikte. Bir süre yakalarmışız gibi, peşlerinden gittik ama bizim bacaklarımız o dikenli çalılardan öyle hiçbir şey yokmuş gibi ilerleyemiyordu. Durduk, sahile geri indik. Tabii ki sahile inmeden önce yüksek kayalardan denize taş attık. Eğer taşlar ve deniz varsa ve yaşın altıysa, o taşları denize atıp cup sesini duymaktan daha güzel bir şey yoktu zaten. Belki keçileri görmek daha güzel olabilirdi.

Ayrıca suya inip ne yapıyorlar ki, deniz tuzlu değil mi? Keçi olsan da içilmez ki.
Kayaları yalayıp minerallerini alıyorlardır dedik.
Hayvanlar hakkında çok az şey biliyoruz. Özellikle biz şehirliler.
Sanki dünyayı biz yarattık. Sanki mutlak hakimiyiz. Sanki gökdelen yapabiliyoruz diye en akıllı biziz.
Okuduğum kitapta diyor ki, “İnsan neye göre kendini diğer hayvanlardan üstün addetmiş belli değil. Mesela kokuyu baz alsan, köpekler bizim 10 milyon katımız koku alabiliyor. Ömür süresini esas alsan, binlerce yıl yaşayan çam ağacı var.”
Doğaya yakınlaşmayı bundan seviyorum ben.
Üstünlük taslamalarım geçiveriyor. Bir dağın yanında durdun mu bitti zaten.

Yazının Devamını Oku

Ben de

Dünya, “#metoo”yla çalkalandı geçen sene.

Tacize uğramış bir oyuncu çıkıp hikayesini anlattı ve sonra bir sürü oyuncu daha, uzattığı o incecik ipi tuttu ve ‘ben de’ dedi.
“Bana da oldu aynısı” dedi.
Sonra o kadar çok kişi “me too” dedi ki, bu koca bir devin sesi gibi dünyadan uzaya kadar yankılandı.
Kötülüğü yapanların bazıları cezalarını aldı evet ama asıl önemlisi, gelecek nesiller için ‘gücün taciz hakkı’ diye bir şey yeryüzünden silinecekler listesine girdi.
Hemen silinmedi elbet ama o listeye girmesi bile umut verici.
Bütün bunlar, cesur bir yürek çıkıp hikayesini anlatabildi diye oldu.
Hayatımda, bana söylemesi çok zor gelen bir şeyi bazen bir mucizeyle ağzımdan çıkarıverdiğimde şaşırıyorum masadaki ‘ben de’ sayısına.

Yazının Devamını Oku

Herkesin içindeki savaşçıya şarkı

Kendime bir şarkı yazmaya karar verdim.

Bu şarkı, içimdeki savaşçı kadına olacak.
Ona saygılarımı ileteceğim şarkıda.
Aynı zamanda, ondan beklentilerimi de ileteceğim.
Biraz sakin olmasını, arada bir yanıma oturup çay içmesini teklif edeceğim.
Terli terli zırhlarının içinde çok yoruluyor garibim. Her yeri tehdit sanıyor.
Don Kişot gibi havalara kılıçlar savuruyor düşman yokken bile.
Biraz nefeslensin, manzaraya bakıp dinlensin, çiçek kokularını içine çeksin istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Kimsin sen, kim gönderdi bana?

Hepimizin içinde dolaşan cümleler var.

Kendimizle ilgili cümleler bunlar.
Ben şöyleyimdir, şunu sevmem, bunu yapamam gibi.
Bunlar sanki bizi ayrıştıran güzel çitler gibi görünse de, aslında parmaklıklar.
Bizi kendimize hapseden biziz. Bu cümlelerle, bu varsayımlarla.
Bu cümlelerin çoğu, büyüyene kadar duyduklarımız.
Geçenlerde bir çizgi filmde çocuk, odasında dağ gibi dağınıklık olan arkadaşına sordu: “Odan ne kadar dağınık, ne zamandır toplamadın?”
Çocuk da cevap verdi: “Doğduğumdan beri toplamadım.”

Yazının Devamını Oku

Müzik susarsa

Biz konser verdiğimizde, bir sürü eve ekmek girer.

Sahnede, o şarkıların notalarını basıpbizi başka diyarlara götüren müzisyen arkadaşlarımız vardır.
Bas, gitar, davul, keman, ud, klarnet, vokal, piyano, klavye ve daha bir sürü güzel ses.
Onlar hep beraber notaları öyle bir vurur, öyle bir ritim tutturur ki yerinizde duramaz, şarkıya eşlik etmeden yapamazsınız.
Bütün o sahneyi akşama hazırlayan çalışkan karıncalar vardır.
O arkadaşlarımız gece biz uyurken, konser mekanına gelir, orayı sizin için harikalar diyarına döndürür.
Sahnede sesin güzel duyulması için miks masaları kurar, seslerin dengesini ayarlar.
Gecenin karanlığında yükseğe sahne kurar, ışıkları asar, kabloları bağlar, hoparlörleri yerleştirir, müzik aletlerini taşır, ertesi gün sahneyi provaya ve konsere hazır hale getirirler.

Yazının Devamını Oku