İçimizde üç kişi var

O sabah, her sabah yaptığım gibi yürüyordum. Yine geç kalmıştım.

9’da yürümeye başladım, güneş yine yakacaktı. Ama alışkanlık alışkanlıktır.
Karantinadan beri, babam gibi, her gün yürümeye başlamıştım.
Güneş tepemde diye yürümeyecek değildim.
Bedenime verilmiş bir sözü tutar gibi, sorgusuz sualsiz yürüyordum artık.
Yürüyüş üç bölümden oluşuyordu...
Kayalardan zıplamalı zor yol, sonra uzun plaj, sonra ormanda patika. Zor yol bitmişti. Sıra uzun plajdaydı.
Şezlong kapmak için, herkesin cep telefonu ışıklarıyla, sabah beşte buraya indiklerini duymuştum. Doğruydu bence.
Çünkü sabah kaçta yürürsem yürüyeyim doluydu bütün şezlonglar.
Uzun plajdan geçerken en sevdiğim şey, bu şezlonglardaki kitaplara bakmaktı.
Bu yaz ne okunuyordu?
Öyle herkesin hep bir ağızdan okuduğu bir kitap yoktu.
Elbette Livaneli, biraz Ferzan Özpetek, biraz Sapiens derken şaşırtan kitaplar da oluyordu.
Mesela Tolstoy’un çocuklar için yazdığı “Erik Çekirdeği” diye bir öykü kitabı olduğunu bilmiyordum.
Kadınlar yine insanı çözmeye çalışıyorlardı.
Bir sürü spiritüel, astrolojik, metafizik, kişisel gelişim kitapları...
Sonra hiç beklenmedik bir kitap ilişti gözüme: Çocuklar İçin Transaksiyonel Analiz-Öz Saygı Geliştirmede Güçlü Teknikler.
Tabii ki bir anda duraksadım.
Sanki alıştırma kitabı gibi bir şeydi.
Bir psikoloğun ya da pedagogun okuduğunu düşündüm. Ya da öğretmenin.
Bilmiyorum ama ilgisini çekiverdi işte bir annenin. Kafama not ettim, sonra da buldum kitabı.
Kitap çocuklara ve gençlere hitaben yazılmış.
‘Aman büyüklerin tufasına gelmeyin’ gibilerden bir uyarı kitabı. Ve haklı da.
Tufalarla, tuzaklarla, mızraklarla dolu olduğumuz bir gerçek onlara karşı.
‘Gardınızı alın, kuşanın! onlar da ak kaşık değil canım’ diyen bir kitap.
Tamamen katılıyorum. Ama asıl beni ilk cümlesiyle vurdu.
Okudum ve oturup kaldım öyle bir kaç dakika. Şöyle başlıyor kitap: İçinizde sizden kaç tane olduğunu biliyor musunuz? Üç tane var. Çocuk, ebeveyn ve yetişkin. Herkesin içinde kendisinin bu halleri var diyor. Çocuk hali, ebeveyn hali ve yetişkin hali. Çocuk hali kayıtları beş yaşına kadar alınmış hafızadan oluşuyor. Yapacak bir şey yok. Kaydedilmiş o. Ebeveyn hali, sadece anne baba değil, etrafta yetişkin kim vardıysa biz büyürken, onlardan alınmış kayıtlar. Buna da yapacak bir şey yok, kayıt belli. Fakat bir de yetişkin biz var. O işte, bizi kurtaracak olan, şu anki olgun, yenilenen, değişen ve değiştirebilen halimiz.
Buraya kadar güzel, aklım aldı fakat bundan sonrası daha da iyi.
Bu üç halimiz içimizde, birbirleriyle diyalog halinde.
Mesela ben sana “saat kaç” dedim.
Yetişkin yanım sana bir soru sordu. Sen de bana “sen de hiç saat takmıyorsun” diye cevap verirsen, bana ebeveyninden cevap vermiş oluyorsun.
Ve anlaşmazlık çıkıyor. Daha doğrusu paralellik, akım bozuluyor.
Ben sana “gel hadi yağmurda yürüyelim” dedim. Çocuk yanım konuştu.
Sen “hadi” desen, çocuk olabileceğiz ikimiz.
Ama sen “ıslanırız” dersen yetişkinden cevap vermiş olursun ve yine ayrı düşeriz.
İdeali, çocukla çocuk, yetişkinle yetişkin konuşması. Paralellik olması.
Okuduktan sonra diyaloglara bu gözle bakmaya başladım ama asıl kendime bakışım değişti.
Çocuk Nil, ebeveyn Nil ve yetişkin Nil gün boyu söz alıp duruyor demek.
Önyargıların çoğu da içimizdeki ebeveyn kayıtlarından.
İçimizdeki sorgusuz sualsiz bütün ayrımlar, ırkçılık, ayrımcılık hep ebeveyn kayıtları.
Şu kötüdür bu iyidir’ler yerleşiyor içimize ve paçamızı kurtaramıyoruz.
Paçamızı kurtarmanın tek yolu, kendimizi tanımak.
İçimizdeki çocuk nasıl biri, kayıtları neler, ebeveyn nasıl biri, kayıtları neler...
Bunları bilirsen, yetişkinin seni değiştirebiliyor.
“A evet bu içimdeki ebeveynin fikri, onun korkusu ama ben buna katılmıyorum” diyecek olan yetişkin halimiz.
İyi ki var, yoksa eski bir radyo gibi hep aynı şarkıyı çalardık ve değişim mümkün olmazdı.
İnsan mecbur kalınca değişirmiş, bir de kendinden sıkıldığında bir de değişimin mümkün olduğuna ikna olduğuna.
Ben buna her zaman ikna oldum.
Değişim her günün en büyük cevheri. Her güneş doğuşu, temiz bir sayfa.
Dünü de kopyalayabilirsin, yepyeni şeyler de yazabilirsin.
Konuyla ilgili derinleşmem sürüyor.
Bazı insanların çocuk tarafı kapalı.
Çok sıkıcılar ama napsınlar çocuk tarafları sevilmedi, okşanmadı, beslenmedi.
Bazılarının yetişkini kapalı. Çocuk ve ebeveyn izin vermiyor. Psikopatlar, empati yoksunları bunlardan çıkıyor mesela.
Güneş tepede ama aklımda hep bu üç tip, ilmek ilmek işliyorum içime.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Sosyal ikilemlerden kurtulmak

Dün, “The Social Dilemma” (Sosyal İkilem) belgeselini izlemeden önce şunu fark etmiştim...

Ne zaman Instagram’a girsem, bir satın alma sitesine yönlenip, ihtiyacım olmayan ama canımın da istediği bir şeye bakmaya başlamışım.
Ev, yoga matı kaynarken bir yoga matına daha, parlak Oz Büyücüsü ayakkabısı, Aziz Arif’e bir kitap daha, glütensiz un,
kış yaklaşıyor
pijaması, hatta hiç takmamama rağmen üzerine yazı yazılabilen bilezik...
Neyse ki ben kendimin yetişkini olmayı öğrenmişim.
Çoğunu arzu tramvayımın çöpüne atabiliyorum. Peki, vakti mi?
Peki, bunlardan sonra sürekli karşıma çıkan algoritmasını?

Yazının Devamını Oku

Bir ters bir düz bir ters bir düz

Her gün, bir şeyleri berbat ediyor, bir şeyleri güzelleştiriyorum.”

Geçen gün bu cümleyi not etmişim. a
Demek her zamanki günlerdenmiş. Günler tenis maçı gibi.
Her yerden sürekli top geliyor. Sen karşılıyorsun.
Bazen harika vuruyorsun topa, “Bravo bana bu işi iyi kıvırdım” diyorsun.
Bazen de havalara dikiyorsun, ta dikenli tellerin ardına gidiyor top.
Patlıyor bile bazen.
“Aman”’ diyorsun, “niye böyle yaptım ki.”

Yazının Devamını Oku

Dünyanın elini ayağına dolayan sonbahar

Gerçi her şey ilkbaharda başladı ama sonbahar da aynı kafa karışıklığıyla geldi eylülde.


Okullar açıldı açılmadı, nerede kim nasıl açtı, orada karantina mı başladı derken kafamız karışık, odalarda online okullar kurup, paldır küldür girdik sonbahara.
Avustralya’da yaşayan arkadaşlarım yine karantinada.
Akşam 8’den sonra sokağa çıkmak yasak.
Maskesiz çıkmanın cezası 200 dolar, evine birini çağırmak kişi başı 1600 dolar.
Günde, bir evden sadece bir kişi bir saat dışarı çıkabiliyor, egzersiz yapmak için.
Almanya’da yaşayan kuzenlerim üç haftadır okula gidiyorlar.

Yazının Devamını Oku

Nasıl hep böyle neşelisin

Çocukluk resimlerim hep somurtuk. Gölgeli ve sıkkın. Ama bir ara neşem yerine gelmiş olmalı.

Belki çok sonra oldu, çünkü lisede de hayatı evirip çevirip bakamıyordum. Elimden kayıp duruyordu.
Üniversite de olmuş olamaz. Önüme bakıp doğruca derse girerdim. Ceren’den başka arkadaşım yoktu.
Ceren de öyle insanı özellikle neşelendiren biri değildir.
Eve giden yokuşu hep düşünceli tırmandığım yıllardı onlar.
Bir formül yazmaya çalışıyordum. İçimdeki müzik, ‘uluslararası ilişkiler’ okurken nasıl çalacaktı?
Toplayıp, toplayıp çıkarıyordum ihtimalleri.
Çarpıp bölüyordum ama matematik işe yaramıyordu.

Yazının Devamını Oku

Korona şu ana kadar bana neler öğretti?

Bir başkasını korumak için maske takmayı.

Ben karşımdakini koruyayım ki, o da beni korusun diye bir gönül alışverişini.
“Merak etme senin benden olası bir mikrobu kapmaman için ben maskemi takıyorum, sen de benim için tak” bilincini.
Bu yankısı çok uzaklara giden, “Kendine yapılmasını istemediğini başkalarına yapma”ya kadar giden eski bir bilgi.
Bu bir erdem bile denebilir, kendimi değil, önce başkalarını korumak. Başkalarını korursam, onlar da beni korur.
Kısacası, korona bana başkalaşmayı öğretti.
Anne, baba, büyükanne, dede, büyükbaba, yenge, teyze, nine’nin kıymetini.
Bizler ve torunlar, onları korumak için aylarca onlara yanaşmadık mesela...

Yazının Devamını Oku

Bana bilgiçlik taslayan adamlar

Daha biz el kadarken, bir tabure çekip oturuyor içimize erkekler.

Bazen içimizde bir erkek sesi duyuşumuz ve kız kardeşlerimize acımasızca konuşmamız da bundan.
Bir insanın içinde ses olmaktan daha fazlası var mı?
Biz kadınlar, diğer kadınlara o taburedeki erkek gözüyle bakmaya başlıyoruz zamanla.
Onların sıfatları, yakıştırmaları, aşağılamalarıyla yapıyoruz yorumlarımızı.
Dedikodularımızı...
O taburedeki adamı kızdırmamak için, sürekli kendimize de çeki düzen verip duruyoruz.
Kariyer hırslarımızı rafa kaldırıyoruz.

Yazının Devamını Oku

İnsanın her güne gücü yeter mi?

İnsanın her gün aklından neredeyse 70 bin düşünce geçiyormuş.

Bunun yüzde 85’i negatif düşünce, yüzde 90’ı ise bir önceki günle aynı düşüncelermiş.
Yani hepimiz birer köstebek gibi, bir yeri deliyoruz sonra her gün o çukurun içinde dön babam dön.
Halbuki, endişelerimizin yüzde 85’i hiç gerçekleşmiyor, gerçekleşen yüzde 15’inin de, yüzde 79’u bir şekilde halloluyormuş.
Kısaca, endişelerimizin yüzde 97’si boş ve negatif düşünmeye eğilimimizden kaynaklanıyor.
Gel gör ki, bu kas kafamıza çareyi yine kafamız bulamıyor.
“Ki başka neremiz var ki, çare çıkaracak” diyorsunuz, işte orası değil, kafanızın odasına hiç girmeyin.
Darmadağınık bir gençlik odası orası.

Yazının Devamını Oku

Hiç kimsenin hiçbir şey bilmediği yaz

Üç baba denizde, dizlerine kadar suya girmiş konuşuyorlar: “Peki servisler nasıl olacak? Daha az çocuk mu binecek servise? O zaman iki kat daha fazla servis aracı tutması mı gerekecek okulun? Peki yemek? Soğuk yemek paketlerde mi gelecek? 6 yaşındaki daha yeni sosyalleşen çocuğa, sosyal mesafe mi öğretilecek?”

Başka bir anne yakınıyor mesafeli şezlongundan: “Bittim ben online okulda. İki oğlan iki farklı odada. Ben arada. Zaten küçük hiç oturmadı ki başına...”

“İlk hafta açılsa da göndermem, duruma bakarım” diyenler... Kimse eylülünü bile göremiyor, öyle bir temmuz.

Sıcağa, denize ve yine her zamanki saatlerinde, yine hep bir ağızdan, kendilerine eş bulmak için ciyaklayan ağustosböceklerine rağmen, bu yaz, başka bir yaz.

Bu yaz denizde yüzerken, yüzüne sudaki maskenin yapıştığı yaz.

Bir yerde kahve içtikten sonra, “E garson eldivenli değildi, bu kamıştan bir şey olur mu?” diye sorduğun bir yaz.

Bu yaz, herkes karantinasını geride bırakmak için, “korona yok canım artık”cılık oynuyor. Hele ergenlik çağındakiler, 20’li yaşlar, onları asla evin klimasında tutamıyorsun. Deliler gibi birbirlerine kavuşmak isteyen âşıkları tutamadığın gibi, onları da tutamıyorsun. Artık birbirlerine dokunmak, bir şeyler içip koronayı birkaç saatliğine unutmak, güneş batışlarının dalgalarla buluştuğu o yerde dans etmek istiyorlar.

Mezuniyet törenlerinde kep fırlatır gibi, maskeleri fırlatıp güneşine koşuyor herkes. Sanki ev hapsinin sonu kutlamaları gibi. Kimse de bu kaynaşmanın maliyetini hesaplayamıyor şu an.

Yaz yaz bir sisin içinde gibiyiz, adım attıkça göreceğiz olacakları. Bu da insan beyni için ne yorucu bir şey. Kontrol ve beklenti yokken yol almak, hiç bizim türümüze göre değil. Şaşaladık.

Yazının Devamını Oku

Tepecikte görüşürüz

Kendimizi dağlara taşlara vurmaya, karantina zamanlarında başladık. Dört kişiydik.

Konuşmadan yürüdüğümüz oluyordu, korkuyorduk aslında, ama bir aradayken geçiyordu birazı.
Çocukluğumuz, ilkokul öğretmenimiz, sevgililer, üzerimize basıp geçenler, en küçük olduğumuz o gün, en büyük olduğumuz başka gün... İtiraf etmeyip ne yapacaktık ki her şeyi? Dünyanın sonu geliyordu.
Ben şehir kızıydım normalde.
Ankara’da sinekten bile kaçarak büyüdüm. Dağlar, ormanlar, denizler hep bilinmez tehlikeler barındırırdı.
Bir çalılığa bile fazla güvenemezdin. İçini görmediğin şeylerin yanından rahatça geçemezdin. Ama şimdi her şey değişmişti.
Sanki başka bir Nil’in hayatını yaşıyordum. Bunu zenginleşme olarak gördüm sonra. Eskiden korktuğum şeylerden korkmamak, endişelerimin en azından bazılarına son verebilmek büyük bir zaferdi benim için.
Karantina zamanları, vebadan kaçar gibi koşar adım tırmandığımız o kayalar, içimde yeni güçler keşfetmeme sebep oldu.

Yazının Devamını Oku

“Nil Karaibrahimgil, üzerini çıkarıp kendisini serin sulara bıraktı”

2000 yılının sonbaharında Hazır Kart reklamına çıkıp, ‘özgür kız’ unvanını alarak meşhur oluverdim. Oluverdim, çünkü her şey paldır küldür oldu. Aslına bakarsanız, mizacıma tamamen aykırı bir şey meşhurluk. ‘Meçhullük’ü her zaman tercih ederim esasen. Ama Sezen Aksu’nun şarkısında dediği gibi  ‘gelmiş bulundum/kalmış bulundum/bu dağ burda durdukça’...

Üzerinden 20 sene geçmiş. Yok merak etmeyin sanat yılımın 20’nci yılını filan kutlamayacağım. Hâlâ şarkılar yazmaya, yazı yazmaya, konser vermeye devam ediyorum. Bu işi 20 yıl boyunca, saman altından su yürüterek yapmaya çalıştım. Patlamalarım oldu ama onların hepsini Nevada çölündeki 51. Bölge gibi olmadık yerlerde gerçekleştirdim.

En başından karar vermiştim vitrinde yaşamamaya. Bugün bile sosyal medyanın en asosyal meşhuru ben olabilirim. İstediğinde görünür olan bir süper kahraman gibi.

En başında, saçlar gibi karışacağını hissettim işin. Nil’i alıp bana Nil Karaibrahimgil’i vereceklerdi. Sonra da bir daha başka biri olamayacaktım. Nil’e de dönemeyecektim. Aynalar bile bana “Sen Nil Karaibrahimgil’sin” diyecekti. Aynada kendinle göz göze geldiğinde başkasını görmek gibi bir şey. Allah korusun.

Kim demişti şimdi hatırlamıyorum, “Eğer herkes adını biliyorsa, yandın demektir. Git hemen değiştir ve o yükten kurtul” diye. Haklıymış. Neyse ki, Nil’i aklımda tuttum da delirip, kendimi dünyalar zannetmedim. Güneş de zannetmedim, yıldızlar da. Onlar ben olsam da olmasam da yanmaya devam edeceklerdi.

Kendini kandırmanın alemi yoktu. (İyi ki üniversitede felsefe okumuşum, yoksa insan üzerine yaldızlar geldi de azcık parladı diye delirebilir bile.) Aklımı başımda, kökümü da altımda tutmayı başardım bir şekilde.

Peki n’oldu? Geçen hafta insanlardan en az birkaç deniz mili uzakta, üstelik denizin üzerinde tatil yaparken, sahile piknik yapmaya gelen bir aile, uzaktan bütün gün telefonlarıyla fotoğraflarımızı, videolarımızı çekmiş. Sonra da onları gazetelere vermişler.

Haliyle ben de geçen hafta hem internette hem de gazete sayfalarında, çarşaf çarşaf dedikleri türden bir yaz yaşadım. Denizlere atladım, oğlumla şakalaştım, bikinili görüntülendim ve daha neler neler.

Sonra oturup düşündüm. Burası benim evim, bu benim ailem. Kendi Instagram’ımda bile paylaşmadığım aile hayatımı, adamın biri çekip dağıtabiliyor. Peki ben o aileyi çekseydim ve karı koca bassaydım, koca koca bassaydım?

Yazının Devamını Oku

Haziranın biri

Sanki hiçbir şey olmamış gibi, yaz geldi 1 Haziran’da.

Herkes balkonunda karpuz kesti bi güzel.
Çocuklar dondurmalarına bir top daha istediler.
Akşamları serin denilip sırta bir şey alındı.
Terlenip yüzüldü.
Güneş kremlerinin tarihlerine bakıldı. Mahkemede geçen bir film seçilip yarısında uyundu.
Akşamları yıldızlara bakma hevesine, “başka gün” dendi.

Denize, Gül’ün köpeği Pita’nın suyunu döktüm gece, büyü gibi parladı denizin orası.

Yazının Devamını Oku

Yeni anormal

Bu üç ay her şey o kadar tepetaklak oldu ki, her şeye tepesinden taklağından bakmak gerekti.

Sanki Truman Show gibi bir filmde, alan memnun satan memnun bir hayat yaşıyorduk da, o sahte güneş söndü, kısa devre yaptı.
Biz de bazı gerçeklerle sırılsıklam olmak zorunda kaldık.
Sıçan gibi ıslandığımız yetmiyormuş gibi, korkudan da tir tir titriyorduk.
Evimize, içimize, birbirimize kapandık. Çıkamadık. Çıkmadık da.
Sonra işte, ‘başka şekilde yapın artık ne yapacaksanız’ gibi bir şey oldu.
Mecburen onlar denendi.
Sağlığını, işini, sevdiğini kaybedenler oldu.

Yazının Devamını Oku

Nefes almak istiyorum

Oğluma akşamları uyumadan önce bir kitap okuyorum...

Kitapta diyor ki, “Herkes ağaç gibidir. Binbir şekilde dünyaya gelir. Hangi ağaç olduğunu seçemezsin ama nasıl büyüyeceğini seçebilirsin.”
O sayfa farklı ağaçlarla dolu.
Her akşam o birini seçiyor, ben birini.
Dikkatle baktığında bazılarının küçüklüğüne rağmen iddiasını, inceliğine rağmen taşıdıklarını, seyrek yapraklı olmasına rağmen süsünü görüyorsun.
Rengarenk yapraklarını...
Her akşam o sayfa, bizim için koca dünya. O farklılıklar en büyük zenginliği.
O sayfada herkes ağaç. Herkes eşit.

Yazının Devamını Oku

Canı acıyana deva arayana

Hamileyken bir kitap okumuştum.Diyordu ki, bebeğiniz gelince uykusuz, yorgun, bitik geceleriniz olacak.

Neden ağladığını çözemediğiniz bu minik insan, gecenin üçünde var gücüyle bağırarak elinizi ayağınıza doladığında, gözyaşlarına boğulmadan önce bir durun. Derin bir nefes alın. Ve unutmayın.
Bu geçici. Evet, geçici.
Bu gece sonsuza dek sürmeyecek. Sabah olacak.
Sonra nice sabahlar. Ve sonra başka geceler olacak.
Buna hiç benzemeyen.
Bizim genelde bir şeylere çaresizce üzülmemizin sebebi, onları sonsuza dek öyle sanmamızmış.
Kendimizi o şeyin içinde hapis zannediyoruz.

Yazının Devamını Oku

Canlı çorba ve bolluk

Önce canlı çorbayı anlatayım.

Bir tırtıl kelebek olmak üzere, kozaya girdiğinde, önce sıvıya dönüşüyormuş.

Bu sıvı haldeyken, tırtıl da değil kelebek de. Sanki bir çorba.

Ama canlı çorba.

İçinde kelebeğin bilgisini ve hayalini taşıyan hücreler dolu.

Onu kelebek yapacak olan dönüşüm de o çorbada.

Kanatlar da aslında çorbada. Sadece daha gerçekleşmemiş.

Demek ki gerçekleşmemiş hiçbir şey olmuyor değil.

Şu an olan, olmakta olan ama gerçekleşmemiş bir sürü şey var mesela.

Yazının Devamını Oku

Evine dünyayı sığdıran bütün annelere

Öyle günlere denk geldi ki bu Anneler Günü, yuvalarımıza dünyayı sığdırmak gerekti.

Onu da yaptık.

Güneş gibi yandık, ağaç gibi gölgeledik, deniz gibi dalgalandık, arı gibi çalıştık, salıncak gibi sallandık...

Farkında bile değildik ama dört duvar arasında çiçek gibi açtık.

Bu kadar çok şey olabildiğimiz için, her birimize minnet duyuyorum.

Anneme yıllar önce yazdığım bu mektubu, bütün annelerin ellerinden öpüp, sarılarak, bütün babalara da bin teşekkürle paylaşırım.

Anneye her gün, anne günü.

Annecim sen çok yaşa ve hiç unutma:

Anne bence sen çok güzelsin.

Yazının Devamını Oku

Kintsugi: Kırıklara altın tozu

Hani şarkıda diyor ya: “Bazen de tam ortadan kırılmayı / yere düşen camlar gibi dağılmayı” diye.

İşte tam o olduğunda kintsugi. Hani, “Yok geri birleşemeyeceğim artık” dediğimizde.

Hatta, yere dağılıp da parçaların tamamını bulamayıp, artık bulduğumuz kadarıyla kendimize bacak yapıp yola devam ettiğimiz zamanlarda, kintsugi.

Kalbin, göğüs kafesinde hapis olması ne manidar aslında.

Kırılınca da kimse elini oraya sokup, yapıştıramıyor ama. İşte o zamanlarda da kendine kintsugi.

Artık korkmamıza gerek yok, düşüp dağılmaktan. Toz duman, darmadağın olmaktan.

Evet eskisi gibi olmayacak belki ama kintsugi sonrası, kim ister ki zaten eskisini.

Baştan alayım, her şey Japon imparatorunun en sevdiği fincanının kırılmasıyla başlamış.

Tamir için Çin’e göndermişler ama döndüğünde gelişigüzel yapışmış kırık bir fincanmış artık.

Yazının Devamını Oku

Keşke 65 yaş üstü

Babam, normal, virüssüz şartlar altında, günde dört saat yürür.

Öyle eşofmanı çekmiş ‘jogging’ yapanlar gibi değil ama Fransızların ‘flaneur’ dedikleri gibi.
Sokağı koklayarak, dinleyerek, varmak için yapılmayan bir yürüyüş onunkisi.
Etiler’deki evinden çıkar ve meditasyon yapar gibi yürür.
Yürürken derin nefesler alır, kararlar alır.
Kendisiyle konuşur, kendisini bir şeylere ikna eder.
Eminönü’nde olmanın en güzel saatini bilir.
Beyoğlu’ndaki delinin o geçerken ne diye bağıracağını.

Yazının Devamını Oku

Neden tam da şimdi bu şarkı?

Geçen hafta, iki yıl önce Sakız Adası’na yaptığım bir seyahat sonrası yazdığım ‘Sakız Adası’ şarkımı çıkarmaya karar verdim.

Baktım evlerdeyiz, baktım yaz yakın, baktım tek seyahatimiz bir süre daha anılara...

Hava ısındıkça ve tatil fikri uzaklaştıkça, eskiden ne güzel tatillere çıkardık demeye başladık kendimize.

Ben de arada denize, güneşe, tiril tiril elbiselerle rüzgarların karşısına, gün batımlarına gitmek istediğimde, arşivden bir anı oynatıyorum.

Tuhaftır aklıma hep, küçük anlar geliyor.

Deniz kenarında Aziz Arif’le yürüdüğümüz kısacık bir yol ya da bir bahçe ya da bir esnaf lokantasındaki kağıt masa örtüsü.

Neyse, baktım hülyalara dalma zamanı, dedim benim böyle bir şarkım var. Bırakayım gitsin.

Bu Sakız Adası seyahatine oğlumuz 4 yaşındayken, onu ilk defa anneannesine bırakıp gitmiştik.

Bana aldırdığı nefes ve hatırlattıkları bambaşka o yüzden.

Yazının Devamını Oku