GeriNil KARAİBRAHİMGİL Gençliğime sevgilerimle
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gençliğime sevgilerimle

Zaman makinesi olsaydı ve kendi gençliğime, mesela 17 yaşıma, dönseydim, kendime şunları söylerdim:

En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.
Ne yapmayı sevdiğini bul ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan, boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme.
Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat ‘yap et çalış başar’la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun.
Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme. Her şey değiştiğinde, senin en orijinal halini bilip sevenlere ihtiyacın olacak.
Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka.
‘Konu komşu ne der’ diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15 dakika konuşacak. Sense ölene dek, onu yaşayacaksın.
Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak.
Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi, birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.
Kızlar zekadan, çalışıp başarandan ve espriden hoşlanır. Erkekler güzellikten, edadan ve huzurdan hoşlanır.
Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor. O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma.
Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama ‘erken kalkan yol alır’ hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8:30’da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine.
Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun... Böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç. Hem dedikodu yapanların başına mutlaka, ayıpladıkları, beğenmedikleri, çekiştirip durdukları şey gelir, unutma. Hayatın mizah anlayışı böyle.
Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dörtnala başka yere gidebilirsiniz.
Erkekler! Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız.
Kendinden başka kimseyi suçlama. Suçlamak, nasıl diyeyim, zehirli bir duygu. İnsanı frenler. İnsanı kurban psikolojisine sokar. Atıl bırakır. Hatta şimdiden duvara ‘kendimi suçlu hissetmiyorum’ yaz. Çok faydasını göreceksin.
Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi. Yalnızlığını kimseye verme.
Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş. Çünkü reklamda dediği gibi, ‘hayat paylaşınca güzel’.
Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu. ‘Bendeki bana yeter, hatta artar bile’ dünyanın en güzel felsefesidir.
Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.
Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın.
Sevdiklerine bıkıp usanmadan, seni seviyorum, seni çok seviyorum de. Hatta sen ne yaparsan yap, kim olursan ol çok seveceğim de.
Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir.
Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme.
Abart. Çoğalt. Parlat.
Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin?
İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.


X

Ben bu değilim

Çok minicikken avuçlarımıza konuyorlar.

Sadece yatabiliyorlar, sadece ağlayabiliyorlar ve sadece çok yakını görebiliyorlar evimize geldiklerinde.

Sadece yatabildiğinizi, sadece ağlayabildiğinizi ve sadece çok yakını görebildiğinizi düşünün...

Öyle birkaç ay geçiyor, sonra oturabiliyorlar biraz.

Tavan ve yakın yüzler dışında da bir şeyler görünür oluyor.

Önce annenin, sonra anne ve babanın varlığı, sevgisi hissedilir oluyor.

Acıkırsam yemek verirler, altıma yaparsam temizlerler ve canım yanarsa çözüm ararlar diyorsun.

Şanslıysan sevgiyi bocalıyorlar sana. ‘Güvendeyim’ diyorsun, bu koca bilinmezlik içinde.

Bu zamana kadar seni pek tanımıyorlar tabi.

Yazının Devamını Oku

Bir veli toplantısının düşündürdükleri

Anne olalı beri okul konusuna taktım ben. Aslında çocuk olalı beri takmalıydım.

Hayatımın 4-22 yaş arası 18 yılı, hemen hemen her gün, sorgusuz sualsiz okula gittim ben.

Çoğunu büyük bir sıkıntı, ilgilenmediğim konulara katlanmak ve etraftaki çocukların dalga geçmesi olarak hatırlıyorum.

Üniversiteye doğru iyileşti biraz her şey. Neyi sevdiğimi daha iyi biliyordum.

Anlatılanlardan daha çoğunu merak ediyordum ve dalga geçilme sıklığı hayli azaldı, hatta sıfırlandı diyebilirim.

Yine de uluslararası ilişkiler ve politika ne kadar benim meşrebimdi orası tartışılır.

Ortaokulda bize bestelerini gitarla çalan İngilizce öğretmenimi, lisedeki edebiyat öğretmenimi ve üniversitede de birkaç öğretmenimi saymazsak, öğretmenler de bende bir iz bırakmadı.

Hele eve gelen ve benim piyano çalamayacağımı söyleyen (ve muhtemelen müziğe de yeteneğim olmadığını düşünen) müzik öğretmenlerini de bunlara katabilirim. Zar zor geçti bitti 18 yıl.

Boğaziçi’ne girerken, “Buradaki her şeyi unutacaksınız, İngilizce ve kendine güven kalacak” diyen bölüm başkanı da haklıydı.

Yazının Devamını Oku

2022’ye mektup

Hoş geldin...Bize biraz normallik getirdin değil mi?

Şöyle dışarı çıkıp, bir turlayıp, arkadaşımızla çay içebilelim.
Ne bileyim, annemlere giderken kırk kez düşünmeyeyim. Sevdiklerime sarılayım, öpeyim mesela.
Her soğuk aldığımda, içimde bir korku olmasın.
Çocuğum arkadaşına oynamaya gitsin. Kalabalıklara karışayım telaşsızca. Korkmadan başkalarından.
Asansörü çağırınca elimi kolonyayı boca etmeden. Dışarda normal nefes alıp verelim, bir şey takmadan. Böyle şeyler. Tamamen normal şeyler.
Bize iyi haberler getir demiştim unutmadın değil mi?
Bu sene hacıyatmaz gibiydik, bir o yana bir bu yana.

Yazının Devamını Oku

Nil’in geleneksel yeni yıl duası

Bu yeni zamanda...

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil...

Sağlığı iyi olsun.

Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun.

Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın.

Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın.

Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle bir arada olsun.

Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın.

Yazının Devamını Oku

Tanımadığım Tahsin Bey’e mektup

Hiçbir zaman mükemmel olamayacağım.

Hatalar yapacağım.

Ama benim hatalarım olacak yaptıklarım.

O hatalar beni ben yapacak.

Eşsiz olacağım kusurlarımla.

Bir cümle okudum, diyor ki: Karakter, karşılaştırma yapılamadığında ortaya çıkar.

Yani beni başkalarıyla yan yana koyduğundaki, girinti çıkıntılarım.

İşte benim coğrafyam o.

Beni ben yapan, herkesten başka yapan.

Yazının Devamını Oku

‘17 yaşıma dönseydim’ kutusu

Hep hayalimdi. Yılın sonunda, yeni yıla heyecanla başlatacak bir yazılar derlemesi ya da bir ajanda yayınlamak.

Geçen sene denedim, olmadı.
Dedim her gün bir cümle yazsam...
Koronaydı, yetişmedi, zamanı değilmiş dedik.
Bu sene daha da güzel, hayalimden taşan bir şey yaptık.
52 haftaya 52 kartpostal!
Birbirinden değerli illüstratörler cümleleri yorumladı ve ortaya bir yerde rastlasam her arkadaşıma hediye etmek isteyeceğim güzellikte, sihirli bir kutu çıktı.
Peki ne yazıyor bu kartpostallarda?

Yazının Devamını Oku

Yağmur yağıyor ben

Düşünüyorum...

Biz bu fırtınanın kalbinden nasıl çıkacağız?

Nereye savrularak, iyi olacak mı yine her şey?

Dertsiz tasasız yokuş aşağı yürüyeceğimiz günler gelecek mi...

Üşümüyorum...

Halbuki kasımdayız. Hava buz gibi olmalıydı.

“Dünyayı karbonla ısıtıp, kendi sonunu hazırlayan ilk parlak tür biz mi olacağız” diyorum. İklimin krizini anlatmak ne kadar zor. Ne zor yanındaki insanı bile tam hissedemezken bazen, insanlığın sonunu hissetmek.

Aranıyorum...

İçimde bir yerde bir meşale olacaktı benim, nerede o? En karanlığa girdiğimde hep yakabildiğim. Haberleri çok okuma bugünlerde diyorum. Müslüme var haberlerde, için kıyılır diyorum. Yüreğine kıymıklar girer, karanlığın o zifirine ancak haykırılır diyorum.

Yazının Devamını Oku

Anlamı varsa güzel

Hayat kısa.Bütün yollar uzun. Herkes köşeli.

Dünya yuvarlak. (Bkz. Ay tutulmasının gölgesi.)

Varılacak yer yok.

Sadece yolculuk var.

Kelimelerin içi boş, dışı süslü.

Sadece gözler ve davranışlar gerçek.

Bazı çiçekler pembe, bazıları beyaz, bazıları dikenli.

Herkes bir yerinde güzel.

Herkes her şeyi yapmaya muktedir.

Yazının Devamını Oku

Merdivenler ve Oluklar

Oğlumla bir kutu oyunu oynuyoruz. İsmi: Merdivenler ve Oluklar.

1’den 100’e, bir çarkıfelek çevirerek tırmanıyorsun.
0’dan başlıyorsun, mesela çevirdin 5 çıktı, pıt pıt beş kare ilerliyorsun.
Sonra sıra sana geldiğinde, yine çevirdin 3 geldi diyelim, 3 kare daha gidiyorsun 8’e geliyorsun. 100’e ilk varan kazanıyor.
Fakat oyunda çok ilginç bir sürpriz var.
Bazı sayılar arasında merdivenler, bazının arasındaysa oluklar var.
Mesela 23’te bir merdiven var, hooop seni 87’ye kadar çıkarıyor. Çok seviniyorsun, uçuyorsun ama 90’da bir oluk var, denk gelirsen seni hoop 11’e indiriyor mesela.
Oyunu oynarken hayata benzetmemek mümkün değil.

Yazının Devamını Oku

Babam bana dev dünya atlası aldı

“Astın mı” diye sordu geçen gün.“Asmadım daha” dedim. O kadar kocaman bir boşluk bulamadım henüz duvarda.

Ya aplikler var, ya kütüphane, ya da resim asılı. Bulacağım ama bir yer muhakkak.
Olmadı oğlumun odasında yatağının oraya asarım.
“Çok önemli mutlaka asman lazım” dedi babam: Dünyada küçücük olduğunu hatırlaman lazım.
Küçükken de hep duvarıma insanın kendini dev gibi hissetmesine yardımcı olan posterler, kartpostallar asardı.
Ortaköyden ikinci el Nietzsche de aldı, “İçindeki devi uyandır”ı da aldı, “Laurel ve Hardy” de aldı.
Belki okumayı sevdiğimi bildiğinden, bana hep kitaplar taşıdı babam. Peki şimdi neden bu dünya atlasında ısrar ediyor?
Söyleyeyim.

Yazının Devamını Oku

Feriha Dildar’la en baştan

Çarşamba günü benim için çok özel biriyle sohbet edeceğim, Uzman Pedagog Feriha Dildar’la.

Size tuhaf gelecek ama hayata bize yol gösteren ve elbet bir şekilde tanışacağımız gizli meleklerimizle geldiğimize inanıyorum.
Hepsi, hayatın önemli yol ayrımlarında, iniş ve çıkışlarında, dört yol ağızlarında bizi bekleyip, kulağımıza duymamız gereken şeyi fısıldıyor.
Bazen duyup dinlemeyebiliriz, bazen dinleyip şükran duyabiliriz, o bize kalmış.
Fısıldaması onlardan. Dinleyip dinlememesi bizden.
Annelik benim için büyük ve keskin bir yol ayrımıydı.
İlk günlerinde, bebeğimi emzirmeyi bile tek başıma beceremezken büyük panikler yaşamış, hastaneleri arayıp hemşire göndermeleri için yalvarmıştım.
Bu kadar minik bir canlıyı hangi akılla bana teslim etmişti hayat?

Yazının Devamını Oku

Yarın Harbiye Açıkhava’ya bahçemi getiriyorum

Hayatta en sevdiğim seslerden biri, yağmurun pencerelere ve çatılara vurma sesi.

Çatıya vurma sesini en çok severim.
Yaprağa çarptığı sesi de çok severim.
Yağmur dünyanın banyo saati gibi. Sonrasında ferahlarsın.
Başını bir yastığa koysan uyursun.
Tülü de çeker gökyüzündeki.
Rengini değiştirir hayatın. Şu an yağmur güzel ama salı günü yağmasını istemiyorum.
Dilerim salı günü yağmaz.

Yazının Devamını Oku

Yıllarıma sevgilerimle

Dün doğum günümdü.

Doğum günlerimiz, ormanda yürürken işaretli ağaçlar gibi, yolun bir bölümünü daha tamamladığımızı hatırlatıyor ister istemez.

Başını çevirip bir bakıyorsun geçmiş senene. Bazen daha da geriye, çok geriye...

Ta çocukluğa kadar. Ben de bir iki gündür, aynadaki yüzümle konuşurken buluyorum kendimi.

En başta hepimiz, kendimizi kutlamalıyız.

Hayatta kalmak bile büyük başarı bu yolculukta.

Sağlıklı olmak, sevdiklerinle olmak, bir şeyler yapmış olmak muhteşem bir başarı.

Madalyalar hak eden durumlar bunlar.

Yeterince söylemiyoruz. Hatırlamıyoruz. Kendimizi neredeyse hiç, bunlardan dolayı kutlamıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Downloading

Bazen hiçbir şey yapmıyormuş gibi geçiyor günlerim.

Ne gitarıma dokunmuşum, ne tek bi satır yazmışım ne de (bari) biraz kitap okumuşum.
Bakmışım, koklamışım, dinlemişim, tatmışım, iki cümle etmişim, erkenden uyumuşum.
Eskiden böyle günler benim için vicdan azabıyla dolu olurdu.
Kendimi dünyada, elimde bir kalemle (yaz Nil) ve içimde şarkılarla (çal Nil) bulduğumdan beri, yazmadığım ve çalmadığım günlerde, koca bir ziyafeti çöpe atar gibi hissediyordum. (Ziyafet lafın gelişi, yoksa onlar başkalarına yavan gelebilir elbet).
Bir dikiş makinesi düşünün, kimsenin bir şey dikmediği ya da bir tren gibi, istasyondan hiç ayrılmayan.
Öyle bir his otururdu içime. Görevimi yerine getirmeyen bir kaçak gibi hissederdim çoğu zaman.
Sonra, şarkılarını ve sesini çok sevdiğim Erykah Badu’nun bir röportajında şöyle dediğini duydum: Çalışmadığım zamanlarda, çalışmıyor değilim, o zamanlarda ‘indiriyorum’. (downloading dedi.)

Yazının Devamını Oku

Çöpümüz hayatımızdan büyük

Epictetus, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur” demiş.

Şu an evlerimizde misafir ettiğimiz ve bize ait olmadıklarını bir türlü kabul edemediğimiz çocuklarımız, şu an anavatanlarını yaşıyor.

Hayata aitler. Dünyadaki canlılığa aitler.

Sadece iki yüz bin yıldır bu gezegende yaşayan insanlığa aitler.

Yalnız bugün, çocukluk anavatanı tehdit eden şeyler var. Dünyanın havasındaki değişim. “Ne varmış canım, dünya bir ısınır bir soğur, bazı yıl sıcak geçiverir” dönemlerini geçtik.

Yangınla, sellerle, fırtınalarla boğuşuyoruz. Susuzluk kapıda. Dünya ısınıyor.

Devletlerin, şirketlerin, bizlerin havaya saldığımız karbondioksit gazı dünyayı boğuyor.

Öksürmeye tıksırmaya, ateşlenmeye, canlılığını yitirmeye başladı dünya.

Herkes şu andaki gibi davranmaya devam ederse de pek yakında, ne elma kalacak, ne de su.

Yazının Devamını Oku

Çocuklara iklim krizini nasıl anlatalım?

Hem isim annesi hem de kurucularından olduğum, iklim krizi için harekete geçen Yuvam Dünya Derneği, Prof. Dr. Levent Kurnaz’la birlikte bir ebeveyn ‘iklim değişikliği eğitimi’ başlattı.

İlk buluşma, zoom’da, 23 Eylül’deydi. İkincisi 30 Eylül, diğerleri de 7-14 Ekim’de olacak.
İlk buluşmanın sonunda, ben de yarım saat, bir anne olarak çocuğuma bu konuyu nasıl anlatabileceğimi ve neler yapabileceğimizi konuştum.


İnsanlık olarak dünyayı bozduk ve şimdi yine insanlık olarak düzelteceğiz.
Bunu çocuklarımız, büyüdüklerinde nefes alabilsinler, su bulabilsinler, bir şeyler yiyebilsinler diye yapacağız.
Durum ciddi ve ne yazık ki acil bir çözüm gerektiriyor.

Yazının Devamını Oku

Öyle olsun

İnsanın kafasından saniyede o kadar fazla düşünce treni geçer ki, bazen ‘neden istasyon kurmadın?’ diye üzerine gelirler.

‘Nasıl kuracağım ki kafamdaki düşüncelere istasyon?’ diye sorarsın. (İlla ki herkes bir ara bu soruyu sorar.)

Cevabına meditasyon derler, mindfullness derler, farkındalık derler, derin nefes al ver kuruluyor derler. Doğrudur da.

Şöyle bir dikkat verdiğinde trenlere, kendilerine gelirler. Mola veren olur.

‘Ben artık eskidim hurdaya gideyim’ diyen olur.

‘Yahu ben nereye gidiyorum, sürekli aynı dairede dönüp duruyorum’ diyen olur.

‘Ben biraz yoruldum bir istasyonda dumanlar çıkararak durmak ve hararetimi atmak istiyorum’ diyen olur.

Bu trenler sen bakmazken çuf çuflar ve seni oradan oraya götürür ama sen baktığında, hizaya girerler.

İstasyon kurmazsan, soluklanmadan düşünüp durman gerekir. Sonra kafan yanar.

Yazının Devamını Oku

İnsan önüne neyi katmalı

Hepimiz, o uzun ince yolda yürüyoruz gündüz gece.

Bir şeylerin peşinde. Paranın, ünün, bazen merakın. Bazen birisinin peşinde.
Bazen bir şeylerden kaçar adım, bazen bir şeye doğru koşar adım.
Yanımızda biri var elimizi tutan bazen. (Hayret adımları bizimle aynı.) Bazen de yalnızız. (Onun adımları aynı değil artık, ya da yönü değişti bilmiyorum.)



Yokuş bazen çok dik, bazen de kırlar, ovalar, vadiler.
İçime çekesim geliyor bütün yolu öyle zamanlarda. İşte ömür, aşağı yukarı böyle bir şey.

Yazının Devamını Oku

İnsan neyle doyar?

Dün, 100 metrelik bir süper yat durdu karşımızda.

İçinde sinema salonu, kapalı havuz, 22 oda, 26 mürettebat ve kim bilir neler vardı.

Denize iskeleyle açılan salonlarını ve tepesinde helikopter sahasını görebiliyorduk.

Teknelerin ismini internete girdiğinizde bazen, kime ait olduklarını ve tekneyle ilgili teknik bilgileri alabiliyorsunuz.

Avustralyalı bir kumarhane sahibininmiş tekne.

Bir süre sonra tekneden, bizim olduğumuz sahile, kocaman bir bot geldi.

İçinden birkaç koruma, iki kız çocuğu, anneleri ve bakıcıları indi.

Biz de o sahile gidip piknik yapmayı, taşlar toplamayı ve kayalara tırmanmayı çok seviyoruz.

“Çocukların varsa, o tekneden de inip oynamak istiyorsun demek ki” diye düşündüm. İnsan insandır.

Yazının Devamını Oku

Düşünmeden önce düşün

“Konuşmadan önce düşün” deriz.“Karar vermeden önce düşün” deriz.

Ama asıl yapmamız gereken, düşünmeden önce düşünmek.
Ne demek peki, düşünmeden önce düşünmek?
Düşüneceğin şeye karar vermek, hepsinden ama hepsinden önemli.
Bütün gün, düşüncelerin bizi götürdüğü duygulara takılıp takılıp düşerek geçiyor zaman.
Rüyalarda bile günün oltasına takılanları ayıklayıp duruyoruz.
Peki ne düşündüğümüz üzerimize esen rüzgar gibi, gözümüze giren güneş gibi başımıza mı geliyor?
Yoksa biz mi başımıza üşüştürüyoruz onca şeyi?

Yazının Devamını Oku