"Nihat Hatipoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Hatipoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Nihat Hatipoğlu

Benim söz dinlemez uslanmaz arkadaşım

4 Şubat 2011

Bu arkadaşım herkes hakkında kötü zan besler. Ona göre herkes potansiyel günahkârdır... Herkes potansiyel tehlikedir. Arkadaşım kendisini herkesten daha temiz görür. Ona göre günah işlemek çok da ciddiye alınmamalıdır. O işlediği büyük günahları küçük görür. Yaptığı küçük iyilikleri ise büyük görür. Başkasının küçük günahını abartır, büyük iyiliklerini ise küçük görür.
Benim bu arkadaşımın ölçüsüz bir ‘kıskançlık’ huyu var. Etrafındaki hiç kimsenin kendisinden daha mutlu olmasını istemez. Daha çok para kazanmasını arzu etmez.
Bu arkadaşımın bankalarda parası var. Her gün iki defa banka hesaplarına bakar. Toplar, çıkarır, çarpar. Sürekli hesap yapar. Hatta gece uyurken banka cüzdanını yastığının altına koyar. Onsuz yaşayamaz.
Benim bu arkadaşım, herkese tepeden bakar. Kimseye değer vermez. Daha doğrusu parası olana, makamı olana itibar eder. Sıradan kişileri insan yerine bile koymaz. Bir gece namaz kılmıştı. Ertesi gün bu ibadetini öyle ballandıra ballandıra anlattı ki, onu Allah’ın en seçkin kulu zannederdiniz. Sanki o bir gecelik ibadetiyle ermiş insan makamına ulaştı. Kendini öyle zannetmeye başladı.
Bir gün benden yardım istedi. Yardım ettim. Yarım ağızla bile olsa teşekkür etmedi. Sanki ben ona yardım etmek zorundaydım. Zaten o herkesi kendisine hizmetçi gibi görüyor. Başka bir gün yine yardım istedi. Yardım edemem dedim. Birdenbire ağzını bozdu, kötü sözler söyledi, neredeyse beni paralayacaktı. Yaptığım bütün iyilikleri bir anda unuttu. Halbuki kendisi hayatı boyunca kimseye zor zamanında elini uzatmamıştı.
Arkadaşım alışveriş delisidir. İhtiyacı olması da bol bol elbise alır. Bir gün, bari giymediklerini dağıtsan dedim, şiddetle tepki gösterdi. Yakarım da vermem dedi. Peki ne yapacaksın bu kadar elbiseyi dedim. Sana ne, ben kazandım ben harcarım dedi.
Bir gün bir göreve talip oldu. Bir yere genel müdür olmak istedi. Kendisine dedim ki, bu makama uygun değilsin. Ama çok arzu ediyorsan, gereken girişimlerde bulun, sonucunu da tevekkülle bekle. Bana öyle bir tepki gösterdi ki şaşırdım. Hayretle kaldım. Öyle şey olur mu dedi, bu makama gelmek için herkesi ezip geçerim. Evet aynen böyle dedi. Sadece bununla da yetinmedi, o makama talip olan diğer insanlarla ilgili ne iftiralar, ne tezgâhlar hazırladı bilemezsiniz.

Yazının devamı...

Benim günahkâr bir arkadaşım var!

28 Ocak 2011

Ben bu arkadaşla yıllardır beraberim. Bazen ben ona, bazen o bana katlanıyor. Onun birçok zafiyeti var. Biliyorum. Kötü huyları var, yakından şahit oluyorum. Ama ne yapayım ki ben ona mahkûmum. Onu bırakamıyorum.
Benim arkadaşım kendi aklını herkesin aklından daha çok beğenir. Onun bir yanlışını söylediğimde kabul etmez. Siz beni anlamıyorsunuz der. Ben her şeyi daha derin ve akıllıca düşünürüm der. Kendisinin yanılabileceğini hiç kabul etmez.
Benim arkadaşım arzu ettiği her şeye ulaşmak ister. Bunları gerçekleştirirken hiçbir ilke tanımaz. Kaygı hissetmez. Önemli olan isteğine ulaşmasıdır.
Benim bu arkadaşım ibadeti hiç sevmez. Onu ibadete teşvik ettim. Dedim ki; günde beş kez Allah’a secde et. Başka işin yok mu, beni kendi halime bırak dedi. Ben daha da üstüne gidince; Aman be, her gün namaz, her gün bitmiyor ki dedi. Dedim ki ama her gün kahvaltı ettiğinde ‘Aman be’ demiyorsun. Her gün uyurken, daha dün uyumuştum, bugün uyumayayım demiyorsun. Sen de amma mücadeleyi seviyorsun dedi. Dedim ki, hadi bugün cumaya gidelim. Peki dedi. Cumaya geldi benimle, ama çıkıncaya kadar sağa-sola baktı, cemaatin veya hocanın, bulamazsa caminin açığını kulağıma fısıldamaya çalıştı. Camideyken zindandaki adam gibi bir oraya bir buraya döndü durdu.
Benim arkadaşım çok kindardır. Kendisine yanlışlık yapanı hiç unutmaz. Kin beslediği kişinin açığını bulduğunda onu buldozer gibi ezip geçer. Bir gün dedim ki affetsen. Bana cevaben dedi ki; affetmek zayıfların işidir. Güçlüyken güçsüzü ezeceksin. Ezeceksin ki ezilmeyesin. Dedim ki ezmeden ve ezilmeden yaşamak mümkün değil mi? Dedi ki; bırak böyle ahlaki vaazları. Baksana; reziller, satılıklar daha çok itibar görmüyorlar mı? İyilik ettiğinden zarar görmedin mi hayatın boyunca. En yakınındakiler hep kuyunu kazmaya çalışmadılar mı? Seni iki kuruş menfaat için pazarlamaya çalışmadılar mı? Dedim ki, öyle olsa da onların hesabını Allah’a bırakalım. Dedi ki, ben hesap sorayım, Allah da bana hesap sorsun.
Benim bu arkadaşımın maddi durumu iyidir. Ama parasını kimseyle paylaşmaz. Zekâtını versen dediğimde, ben kazandığımı fakirlerle niye paylaşayım ki! O da çalışsın kazansın dedi. Ben, Allah sana bu imkânları verdi ki sen de paylaşasın, seni bununla imtihan ediyor. Senden daha zeki insanlar var ki ticarette kazanamıyorlar. Bütün başarı senin değildir. Zenginlik de, fakirlik de kendi içinde bir denenme vasıtasıdır desem de o hiç yumuşamıyor. Kapısına gelenlere ‘Allah versin. Başka kapıya’ diyor.
Geçenlerde bu arkadaşımla bir lokantada yemek yiyordum. O arada çöp tenekesinden bir şeyler toplamaya çalışan birini gördüm. Şu insana baksana, şükretmemiz lazım halimize. Üzerimizde Yüce Allah’ın o kadar çok nimeti var ki dedim. Dudaklarını büktü. Hiç önemsemez bir tavırla “Ne var canım bunda. Düşene acımayacaksın. Altta kalana değil, senden daha çok kazanana bakacaksın. Bir araban mı var, ikincisini alacaksın. Lüks dairen mi var, villa yaptıracaksın. Hayat bu hayat. Ötesi var mı, çal-oyna-ye. Bir daha mı geleceksin bu hayata” dedi. Dedim ki, şu çöpleri karıştıran senin kardeşin olsaydı böyle mi konuşurdun? Bana cevaben dedi ki; Ben rahat bir yaşam için ne baba, ne anne, ne kardeş bilmem. Herkes kendi yağında kavrulur. Ne kadar uğraştımsa da dudaklarından ‘merhamet’ sözcüğünü alamadım.

Yazının devamı...

Beddua almamaya çabalayın

21 Ocak 2011

Peki, duayı sevdiğimiz kadar bedduadan sakınmayı seviyor muyuz? Dua için gösterdiğimiz hassasiyeti beddua için gösterebiliyor muyuz? Veya soruyu şöyle soralım: Sizce dua almak mı önemli, beddua almamak mı? Bir an olur ki dua kabul olur, ama bir an olur ki beddua da kabul olur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle uyarmış bizleri:
“Zulme uğrayanın bedduasından kork. Çünkü mazlumun bedduası ile Allah arasında hiçbir engel yoktur.” (Buhari, Zekât, 41, 63; Tevhid, 1; Müslim, İman, 31; Tirmizi, Zekât, 6)
Duası kabul edilenler kadar bedduası kabul edilenlere de dikkat etmemiz gerekir. Daha doğrusu bedduayı hak etmemek lazım. Bedduanın muhatabı olmamak gerekir.
İslam Tarihinde önemli bir yeri olan ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) baba ve anne tarafından akrabası olan hem de cennetle müjdelenmiş on kişiden biri sayılan Hz. Sad bin Ebu Vakkas’ın hadisesi bu konuda bizim için dikkat çeken bir örnektir.
Hz. Sad, Kufe valisidir. Dönem Hz. Ömer’in halifelik dönemidir. Bir ara Kufe halkından bir grup halifeye, valileri olan Hz. Sad’ı şikâyet ederler. Şikâyet konuları: Hz. Sad’ın namaz kılmayı bilmediği, askerin başında harekâta katılmadığı ve adil hareket etmediği şeklindeydi. Hz. Ömer, bu şikâyetleri duyunca Mekke’de 7. Müslüman olarak İslam’a girmiş bu kutlu insanı daha fazla yıpranmasın diye hemen Medine’ye çağırır. Medine’de Hz. Sad’la bir araya gelir. Hz. Ömer şikâyet konularını sıralar. Hz. Sad elbette çok üzülür ve adil davrandığını, namazı ise Hz. Peygamber’den (s.a.v.) gördüğü ve öğrendiği gibi kıldırdığını anlatır. Hz. Ömer, Sad’ı görevden alır. Yıpransın istemez. Yerine Hz. Ammar’ı gönderir. Diğer yandan da iki müfettişini Kufe’ye olayı incelemesi için görevlendirir. Hz. Sad bu yolculukta ve inceleme sırasında müfettişlerle bulunmayı ister. Hz. Ömer de görevden aldığı bu sevdiği valisinin isteğini reddetmez. Sen de şahit ol hakkında konuşulanlara der.
Nihayet Hz. Ömer’in görevlileri ve Hz. Sad, Kufe’de cami cami dolaşırlar. Herkes Hz. Sad hakkında hayırlı şeyler söyler. Sadece bir mescitte (Benu Abs yurdu adlı mescit) Usame adlı biri ayağa kalkar ve şöyle konuşur: “Evet, Sad hakkındaki şikâyetler doğrudur çünkü O,

Yazının devamı...

İslam ülkelerinde kadın olmak üzerine

14 Ocak 2011

Fuara yaklaşırken ileride bir bağrışma duyduk. Sesin geldiği yere doğru yöneldiğimizde iriyarı birinin bir hanımı tokatladığını gördük. Kadıncağız bir oraya bir buraya savruluyor, adamda ise ne edep, ne insanlık, ne de vicdan belirtisi yok. Ha bire yumruklarını, tokatlarını savuruyor. Gayriihtiyarı ben ve bir arkadaşım hamle yaptık. Bu ani bir refleksti. Niyetimiz herhalde önce adamın elini tutmak, direnirse aynı tokatları ona iade etmekti. Ama bizim gibi düşünen çokmuş ki, bizden önce birileri adama müdahale etti. Bu utanmaz adamın elinden eşini kurtardılar.
Tabii ki utanılacak ve unutulmayacak bir manzaraydı benim için.
Ülkenin adını vermedim. Çünkü herhangi bir ülke insanının böyle bir manzarayla hatırlanmasını istemiyorum.
Bu ülke Arap-İslam ülkesi de olabilir, bir Avrupa ülkesi de. Şiddete uğrayan genellikle kadındır, şiddeti uygulayan erkek veya siyasi otoritedir. Uygulanan şiddet ise bazen fiziksel, bazen de psikolojik şiddettir. Yani değişen bir şey yoktur.
Dünyanın her tarafında kadın ayrımcılığa uğruyor. Ya çok dindar olduğu ya da hiç dindar olmadığı için, ya cinsel bir obje olarak görüldüğü için ya da “erkeğin yedek parçası” olarak algılandığı için.
İslam ülkelerinde kadın söz konusu olduğunda iki sivri ve zıt anlayış çarpışır. Bunlardan birincisi şudur: Birileri kadının aile içinde ve dışındaki konumunu iyileştirecek, geleneklerden kaynaklanan baskıları düzeltecek tenkitler yönelttiğinde, karşı taraftaki insanlar bunu ‘dine saldırı’ olarak niteleyebiliyor ve bu türden iyi niyetli tenkitleri bile hoş karşılamıyorlar. Bu kesimin derdi, dini korumak değil geleneği devam ettirmektir. Veya -en azından dini böyle tanıdığı için- kendince dini korumaktır. Böyle düşünen insanlarımıza göre kadının İslam ülkelerindeki konumunu sorgulayan her tenkit dine saldırıdır. Bu anlayışla aynı paydayı taşımıyorum. En azından olgun ve iyi niyetli her türlü tenkidi hoş görmemiz gerektiğine inanıyorum. Ayrıca İslam ülkelerinde, geleneklerden veya benzeri yanlış yorumlamalardan kaynaklanan ve kadına ayrımcılık olarak yansıyan hiçbir olumsuzluğu kutsal kabul etmiyorum. Benim iman ettiğim kutsal metinlerimde bir problem yoktur. Problem bu metinleri kendi heva heves ve kafalarına göre yorumlayanlardadır.
İkinci kesim ise kadının İslam’la barışık olduğunu, İslam’ın kadını yücelttiğini ihsas ettiren her hareketi ‘yobazlık ve bağnazlık’ olarak niteleyen kesimdir. Onlar da baş edemedikleri, aşamadıkları, kendilerince kurdukları dünyalarına set oluşturabilecek her engelin hesabını dine kesmeye çabalarlar. Bunlarla birinci kısımdaki  gelenekçiler arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü iki taraf da çözüm üretmiyor. İki tarafın da derdi kadını korumak değildir. Sadece birbirlerine kıyasıya tenkit yöneltmek ve birbirlerini karalamak. Bir kesim ‘dinsiz’ olarak nitelendirilirken öteki kısım ise ‘yobaz ve gerici’ olarak yaftalanıyor. Arada ezilen ise yine kadın oluyor.

Yazının devamı...

Kuran Müslümanının belirgin özellikleri

7 Ocak 2011
Kendimizi kandırmayalım. Allah’a karşı da kendimizi övecek halde değiliz. O halde doğrusunu söylemek gerek: Ya imanda, ya ibadette, ya alışverişimizde, ya nefsi temayüllerde, ya da başka hususta Kuran-ı Kerimin hedeflediği İslami hassasiyetin çok uzağındayız.
Sure şöyle başlıyor; “Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında derin saygı içindedirler. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler... Onlar ki, zekatı öderler. Onlar ki ırzlarını korurlar.” (1-5)
Müminlerin özellikleri diğer surelerde şöyle anlatılır:
“Onlar Rabbine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler.” (2/46)
“Onlar, bağışlanma dileyenlerdir.” (3/17)
“Peygamberler arasında ayrım yapmazlar.” (4/152)
“Kötülüğü iyilikle savarlar.” (13/22)
“İnsanları affederler öfkelerini yutarlar.” (3/134)
“Cimrilik yapmazlar.” (25/67)
“Allah’ın haram kıldığı, canı haksız yere öldürmezler.” (25/68)
“(Bağışlanma hususunda) Korku ve ümit arasında bulunurlar.” (32/16)
“Geceleyin uykularını bozup korkar; ibadet ederler.” (32/16)
“Çok günah işlemezler. Fasık olarak anılmazlar.” (32/18)
“Yalnız Rablerine tevekkül ederler. Güvenip dayanırlar.” (8/2)
“Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir.” (23/57-60)
“Kalpleri ancak Kuranla yatışır.”Kuran-ı kerim onları tatmin eder. (39/23)
“Ayetlere karşı sağır ve kör değillerdir.” (25/73)
“Gaybe ve ahirete şüphesiz iman ederler.” (31/8)
“Yoksula verirken, cimrilik etmezler, hayırda yarışır, zekatlarını öderler.” (25/67; 23/61; 3/4)
“Bir kötülük yaptıklarında Allah’ı hatırlar ve bağışlanma dilerler.” (3/135)
“Alçakgönüllüdürler. Mütevazidirler.” (25/63)
“Zina etmezler. Irzlarını korurlar.” (70/29; 25/68)
“Büyük günahlar işlemezler.” (53/32 )
“Ahiret aleminde güvendedirler. (6/82)
“İmanlarına şirk bulaştırmazlar.” (6/82)
“Onların dostu Allah’tır.” (6/127)
“Allah’ın helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul ederler.” (16/116)
“Rablerine karşı çok şükredicidirler.” (28/73; 30/46; 67/23)
“Öfkelerini yutarlar. Ve insanları affederler.” (3/134)
“Haklarına tecavüz edildiğinde yardımlaşırlar.” (42/39)
“Ölüm veya kıyamet günü gelmeden önce Rabbin çağrısına uyarlar.” (42/47)
“Onlar zan dan bilmeden, araştırmadan dedikoduyla hareket etmekten- sakınırlar.” (49/12)
“Kusur ve mahremiyeti araştırmazlar. Gıybet yapmazlar.” (49/12)
“Edepli davranırlar. Allah’a din öğretmeye çabalamazlar.” (49/16)
“Müslüman olmalarını bir lütufmuş gibi Allah’a söyleyip durmazlar.” (49/17)
“Güvenilmedik bir kaynaktan gelen habere değer vermezler. Haberin doğrusunu araştırırlar.”(49/6)
“Birbirlerini alaya almazlar. Birbirlerini karalamaz, kötü lakaplarla çağırmazlar.” (49/11)
“Dünya hayatının bir oyun, bir eğlence, bir süs ve övünme yarışı olduğunu bilirler. Günün birinde bütün bunların yok olacağını da bilirler.” (57/20)
Yukarıda özetle verdiğim bazı ayetler Kurana uygun yaşayan Müslümanların bir takım vasıflarından bahsediyor. Bu vasıflar akıl ve şuur sahibi, vicdanlı her insanın onaylayacağı pozitif özelliklerdendir. Sanıyorum bu ayetlere baktığımızda şu tespiti rahatça yapabiliriz; pratik hayatta Müslümanlarda gördüğümüz bazı yanlışlıklar, eksiklikler Kitaba muhatap olanların nefsani aymazlıklarından kaynaklanmaktadır.
Birer Müslüman olarak en bariz hatamız; iman ettiğimize tam iman edemememizdir. Çünkü hem Allah’a ve ahret gününe iman edeceğiz hem de Allah’ın buyruklarını nefsani buyruklarımıza feda edeceğiz. Veya iman ettik demekle ahirette yakayı kurtaracağımızı sanacağız. Hz. Ali’nin, kölelerin imanı dediği iman bu olsa gerek.
Komşusunu rahatsız eden, işçisinin hakkını gasp eden, rüşvetle iş yapan veya yaptırmak zorunda kalan, kendisi dışında herkesi tufanda bırakan, menfaatini ilahlaştıran, nefsinin arzularını iffet süzgecinden geçiremeyen, reklamın iyisi-kötüsü olmaz diyerek her vesiletle ve her gün gereksizce insanımızın gündemini meşgul eden, eliyle diliyle olmasa bile kalbiyle insanlara kin besleyen, halkı küçük gören, orta halli veya eğitimsiz insanımızı, kendisinden elli gömlek aşağıda gören, güçlü olduğunda insafı unutan, Allah’tan korkacağına menfaatini kaybetmekten korkan, halkı geminin façasında kendisini ise üst güvertede zanneden bir Müslüman Kuran’ın istediği mümin olamaz. Her ne kadar kimliğinde dini İslam yazsa da o kimlik müslümanıdır. Kendine mümindir, Allah’a ve peygamberine mümin değildir.

SORALIM öğrenelim

Botoks yaptırmak caiz mi?

(Fatih Atak - İzmir)
İnsanların yaş geçtikçe derisinde kırışıklıkların, büzülmelerin olması kainatın tabii kanunudur. Yaşlanmak güzeldir ve yaşlanmanın çok güzel bir tarafı vardır. İnsanın ömrünü gözden geçirmesi, yaşlılık dönemini dengeli, ölçülü ve güzel yaşaması ayrı bir nimettir. Botoks konusu ise, yeni bir olaydır. İslam’ın genel prensipleri içinde değerlendirilmelidir. Yaradılışı değiştirmeye çabalama gibi algılanırsa kaçınmak gerekir. Ama kişiyi çok rahatsız eden bir görüntüden kaçınmak gibi algılanırsa tavsiye edilmeyen bir işlem olur. Belki mekruh olarak algılanır. Ama çok katı bir değerlendirme ile haramdır demenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Çünkü haram kelimesi ağır bir kelimedir ve içtihat konusu olabilecek konularda bu kavramı kullanırken cimri davranmak gerekir.
? Eşimle beni ayırdılar. Ben her gün ayıranlara beddua ediyorum. Bu sakıncalı mı? (Sabahat Ç. - Adıyaman)
Sizi eşinizden zulmen ayıranlar elbette günahkardırlar ve Yüce Allah’ın ahiret mahkemesinde yargılanırlar. Size tavsiyem ise onlara beddua yerine, kendinize dua etmenizdir. Yanlış yapanlar zaten karşılığını bulurlar. Siz onu Allah’a havale edip aradan çekilin derim.
? Ölünün 72. günü yapılır mı?
(Onur Gök - Sivas)
Ölünün 40, 52 ve 72. geceleri tarzında dini bir uygulama yoktur. Bunlar geleneksel, örfi uygulamalardır. Başka kültürlerden geçmiştir. Siz ölünüz için dilediğiniz gün mevlit ve hatim okutabilirsiniz.
? Haramları terk etmek mi, helalleri yapmak mı sevaptır? (Sezin Uyak - Edirne)
Elbette her ikisi de önemlidir. Ancak haramları terk etmek suretiyle, günah işlememek helalleri yapmaktan daha önceliklidir. Zira günah işlememek de helal işlemek gibi kabul edilir. Bir tarafta haram, öteki tarafta ibadet varsa, önce haramdan uzaklaşacağız, sonra da ibadete koşturacağız. Meşhur bir fıkıh ilkesi şöyledir; “Zararları gidermek, maslahatları celp etmekten evladır.” Yani “Zararları gidermek veya işlenmesine engel olmak iyilikleri işlemekten daha önceliklidir.”
NOT: Perşembe akşamları saat 01.00 civarında Star TV’deki programlarım devam etmektedir. Uykusuz kalabilirseniz şayet ekranda buluşalım.
Yazının devamı...

İslam’ın evrensel ve insani değerleri-2

31 Aralık 2010
İslam anne rahmine düşmesinden itibaren ölünceye kadar herkesin akıl, can, mal, ırz ve yaşam hakkının kutsal olduğunu söyler. Bu nedenle de mesela kürtaj hakkını anne ve babaya bile vermez. Anne hayatı tehlikede olmadıkça cenine -hangi aşamada olursa olsun- müdahale edilemez. Faraza anne çocuğunu düşürürse diyet maddi ceza ödemek zorunda olur.
Savaş hali olmadıkça hiçbir din mensubunun veya inançsızın hayat hakkına müdahale edilemez.
2- Kişiler Allah’ın yetkilerini paylaşamaz.
İslam akidesinde en büyük şahsiyet Hz. Peygamber’dir (s.a.v.). Bir Müslüman için canından aziz olan Hz. Peygamber (s.a.v.) insandır. Beşerdir. Rabbin ne ortağıdır, ne oğludur, ne de başka beşer üstü bir iddia sahibidir. Yüce Allah yetkilendirmedikçe bir yetki sahibi değildir. Zaten hiçbir mümin ne peygamberine tapmıştır ne de uluhiyet tanımlaması yapmıştır. O halde manevi veya maddi derecesi ne olursa olsun hiçbir insan, Yüce Allah’ın hiçbir yetki ve sıfatını taşıyamaz ve paylaşamaz. Yani Allah, Allah’tır. İnsan ise insandır.
3- Kadın ve erkek birbirlerini tamamlarlar. Eşittirler.
Bazı dinlere göre kadın erkek için, onun hatırına yaratılmıştır. İslam’a göre ise, kadın erkek için yaratılmamıştır. Erkekten yaratılmıştır. Kadın erkek içindir, erkek kadın içindir. İkisi de Allah’a ibadet ve dünyayı imar için yaratılmışlardır. Hayatı paylaşma, hukuki imtiyazlar ve yaşam standardı açısından eşittirler. Allah katında da eşittirler.
4- Müslüman’ım diyen kişinin imanı günahıyla kaybolmaz.
İslam’a girmek veya Müslüman kalmak için Kelime-i Şahadet’e inanmak yeterlidir. Günah işlemek veya ibadetleri ihmal etmek kişiyi dinden çıkarmaz. Sadece günahkâr yapar.
5- Kişinin imanı başkasının onayına muhtaç değildir.
Hiçbir mevki, makam, ilim, fazilet başkası hakkında imani noktada belirleyici olma hakkını vermez. Tövbeleri kabul eden veya reddeden beşeri bir onay merkezi yoktur. Bu husustaki tek onay makamı Yüce Allah’tır. Müslümanlar ise ancak birbirlerine duacı olabilirler. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şefaati hariç hiçbir Müslüman diğerini cennete sokamaz. Kabirde onun yerine cevap veremez! Mahşerde onu temsil edemez.
6- İnsanın onuru hiçbir gerekçeyle kirletilmez.
Bir Müslüman’ın izzeti Kâbe’den daha üstün kabul edilmiştir. Müslüman’ın da kendi onurunu küçük düşürmesi haramdır. Kendini aşağılaması kabul edilmez.
7- Suç ve günah şahsidir.
Hiçbir çocuk babasından veya annesinden sorgulanamaz, baba ve anne de çocuğundan sorgulanmaz. Herkesin günahı ve suçu kendisine aittir. Birinin suçu ailesine yükletilmez. Ailenin günahı da kişiyi kirletmez.
8- Çocuklar hangi dine, dile mensup olursa olsun masumdurlar.
Dünyanın her mazlum çocuğu Müslüman için kendi öz çocuğu gibidir. Dünyanın herhangi bir bölgesindeki mazlum ve kimsesiz bir çocuk korunmaz da zulme uğrarsa, o bölgedeki bütün Müslümanlar günahkâr olurlar.
Aynı ölçü fakir ve yoksul için de geçerlidir. Mesela, bir bölgede bir insan açlıktan dolayı hayatını yitirirse o bölgedeki bütün Müslümanlar günahkâr olurlar.
9- Kainatta esas olan barıştır. Savaş arızidir.
Müslümanlar dünya barışı için gayret etmek zorundadırlar. Müslüman olmayanlarla da bu çerçevede ilişki kurarlar. Ferit Vecdi’ye göre Hz. Peygamber dönemindeki bütün savaşlar müdafaa amaçlıdır. Saldırmazlık dinin temel amacıdır. İslam dini savaşı onaylamaz. Dinler hidayet, mutluluk ve erdemli bir hayatı hedefler, savaşı değil. Onun için İslam’da savaş kutsalı korumak için değil, insanı korumak içindir. Kutsalın korunmaya ihtiyacı yoktur.
10- Üstün dil ve ırk yoktur.
Hiçbir dilin veya ırkın kutsallığı yoktur. İnsanı yücelten, ırkı, dili veya coğrafyası değil insanlığıdır, erdemidir, kişiliğidir, yararlılığıdır. Kimse babasını, dilini, annesini seçemez. Bundan dolayı övülemez de, kınanamaz da. Selman-ı Farisi’yi (r.a.) İranlı olduğu için kınayan bir sahabeye karşı Hz. Selman “Ben İslam’ın oğluyum” cevabını vermiş. Böylece ırkından dolayı kınanamayacağını söylemek istemişti. Bunu duyan Hz. Ömer “Ben de Selman gibi İslam’ın oğluyum” diyerek onu anladığını belirtmiştir. Bu tavır milliyeti inkâr demek değildir. Milleti inkâr da değildir. Ama ırkla övünmeyi kabul etmemek anlamınadır.
11- Allah herkesin Rabbidir.
Yüce Allah bir ırkın veya coğrafyanın ve hatta bir dinin Rabbi değil bütün kainatın ve ötesinin Rabbidir. Yaşayan herkes yaratılmış olmanın bedeli olarak iman etmek zorundadır. Allah hiçbir ırkı köle, diğer ırkı ise efendi olarak yaratmamıştır.
12- İslam her yeniliğe açıktır.
İslam dininin değişmez temel imani, ahlaki ve ameli ibadet ilkeleri vardır. Ama İslam her türlü gelişmeye, ilmi faaliyete, yeniliğe, bilimsel çalışmaya, sanata açıktır. Temel ilkeleri zedelenmedikçe her güzel şey, Müslüman’ın yitik malı kabul edilmiştir. “İlim Çin’de bile olsa alınız” sözü hadis olmasa dahi böyle kabullenilegelmiş bir kriteri temsil eder.
13- Eğitim Müslüman kadın ve erkeğe farzdır.
İspanyada, Müslümanlara ait olan Endülüs Emevi döneminde Kurtuba (Cordoba) şehrinin girişinde duvarlara böyle yazılıydı. İlim kadın-erkek her Müslüman’a farzdır. İnsanlık çağının en güçlü fikir ve din âlimleri bu gelenek ve coğrafyadan çıkmıştır. Dr. Singrid Hunke (Allahs Sonne Über dem Abendland-Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, çeviri: S. Sezgin, Stuttgart, 1967) eserinde buna dair yüzlerce örnek aktarır.

SORALIM ÖĞRENELİM

Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne geleceğine inanıyor musunuz? (Hafsa İnce/Muğla)
Hz. İsa’nın kıyamete yakın zamanda yeryüzüne ineceğine dair mütevatir -en azından manevi tevatüre ulaşmış- hadisler vardır. Bilindiği gibi manevi tevatür, bir hususta reddedilmeyecek kadar rivayetin detayları farklı da olsa bizlere ulaşılmasıdır. Ancak Hz. İsa yeni bir dinin veya Hıristiyanlığın deklaresi için gelmeyecek. Misyonu, İslami çerçevede, İslam’ı tebliğ olacaktır. Bunun dışında bir misyonu olamaz. Çünkü Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra peygamber gelmeyecektir. Dediğim gibi bu olay, doğal bir olay değil, olağanüstü bir kıyamet alametidir. Detayları ise ayrı bir konudur.
? Allah bizden neden ibadet etmemizi istiyor?
(Mahmut Kalın/Isparta)
Yüce Allah’ın ibadetimize ihtiyacı yoktur. Rabbimiz, yarattığı insana hayatı kullanması, doğru yaşaması için bir kılavuz vermiştir. Tabir yerindeyse dünyayı kullanma talimatı gibi. İbadet bunun bir bölümdür. Hedefi ise, insanların boyunduruğundan tek olan yüce Allah’ın kudretine sığınmaktır. Yani mutlak bağımsızlıktır. Bu bağımsızlık ancak kemalle mümkündür. Yüce Allah, yarattığının kendi ahlakıyla ahlaklanmasını, Allah’ın ahlakıyla ahlakların sırrına ulaşmasını ister. Böylece kişi kendi samimiyet ve vefasına şahit olur.
? Spastik özürlüyüm. Bu bir ceza mıdır? (Sedat Kar/İzmir)
Elbette bir ceza değildir. Belki bir imtihandır. Siz dünyada belki sıhhatli olanlara göre hayata daha eksi olarak başlıyorsunuz, ama ahrette mutlaka artı olarak başlayacaksınız. Bu olayı ceza veya azap olarak görmeyin.
NOT: Tüm okurlarımın yeni yılını kutluyorum. Dilerim dünya devletleri, yeni yılda savaşa harcadıkları paraları, yoksullara, ezilmişlere ve hastalara harcarlar.
Yazının devamı...

İslam’ın evrensel değerlerinden

24 Aralık 2010
Mesajları tarihsel değildir. Değerleri zamanaşımına uğramaz. İnsanlık yaşlandıkça anlamı gençleşir. Ayetlerindeki derunilik kıyamete kadar araştırılmaya devam edecektir. Kuran-ı Kerim’in ruhundan alınabilecek birçok evrensel değer vardır. Bu değerlerin bir kısmını aşağıya alacağım. Tabii ki aşağıda belirteceğim bu değerler, sadece bir açıdan bakışı yansıtır. Yoksa bu değerlerin tümünün ifade edilmesi anlamına gelmez.

1- Dinde zorlama yoktur

Gerek başkasının dine davet edilmesinde ve gerekse de dinin içindeki insanların ibadet ve dini yaşamında zorlayıcı hiçbir unsur kabul edilemez. Zorlanarak ve baskı altında alınmış bir şehadet, tasdik sayılmayacağı için geçersiz olur. Baskıyla yapılmış bir inkâr da inkâr sayılmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabeden Ammar’ın (r.a.) işkence sonucunda İslam’ı reddetmesi üzerine ona teselli anlamında şöyle buyurmuştur: Ammar! Kalbin Allah’ı tasdik ettikten sonra, sana dinden dönmen için baskı yaparlarsa sen yine onların dediklerini kabul et, yani Yüce Allah’ı ve beni inkâr edebilirsin, bu sana zarar vermeyecektir.
İslam’ın zorlamayla elde edilmiş bir imana ihtiyacı yoktur. İslam yüreği hür olan insanların dinidir. Başkasını Müslüman etmek için elimizdeki imkânları baskı aracı yapamayız. Hz. Ömer kendisinden yardım isteyen yaşlı bir Hıristiyan kadına Müslüman olmasını teklif etmiş, ama sonra da bundan ötürü tevbe etmiştir. “Muhtaç bir insanın ihtiyacını istismar etmekten sana sığınırım ya rabbi” demiştir.

2- Özel hayat korunma altındadır

Başkasının mahremini araştırmak anlamındaki tecessüs haramdır. Dışarıdakilerden birinin, kişinin aile mahremiyetini deşifre etmesi bir yana; aile içindeki karı-kocadan herhangi birinin ötekini ifşa etmesi daha haramdır. Aile içindeki çok önemli herhangi bir sapıklık veya sapkınlık bunun dışındadır.
Hz. Ömer geceleyin çalgıcı kadınların huzurunda âlem yapıp rakı içen bir ihtiyarın evine girdiğinde, ev sahibi halifeye, “Ben bir günah işledimse sen de evime habersiz ve rızam olmadan girme günahı işledin” diyebilmiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer o anda orayı terk etmiştir. Acaba bugün hangi insan, hangi yetkiliye karşı bu kadar rahat ve fütursuzca konuşabilir. Günahı deşifre edip ilan etmek de, en azından o günah kadar günahtır. Sorumluluk ister.

3- Soy sop ve makam üstünlük sebebi değildir

Yaratıcı huzurunda en üstün insan günahtan en çok kaçınan insandır. Takva üstünlük sebebidir. Ama takva iç âlemde oluşan bir hal olduğu için dışarıdan anlaşılmaz. Mevki, makam, soy, görev, zenginlik, şöhret, itibar, güç, kuvvet ve benzeri hiçbir sıfat kişiyi imtiyazlı kılmaz

4- Ezilmişin dini, dili, ırkı sorulmaz

Hakkını alamayan veya itilmiş olan kişinin hakkını takip etmek her Müslüman’ın görevidir. Dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun zulme uğramış kişinin yanında olmak mümine farzdır. Namaz gibi, oruç gibi, hac gibi farzdır.

Ezilen kişi bir gayrimüslim, ezen kişi ise bir Müslüman olsa, Müslüman olmayanın hakkını alıncaya kadar gayrimüslimin yanında olmak dini bir görevdir.
Ülkemizde veya dünyanın diğer ülkelerinde özellikle genç neslin mazlumlarla dayanışma göstermesi, yürüyüşler düzenleyip kamunun dikkatlerini o yöne çekmeleri alkışlanacak olaylardır. Elbette kanuni sınırlar içinde kalmak koşuluyla. Faraza, Somali veya Etiyopya’daki açlığa veya bir ülkenin işgal edilmesine karşı duyarlı olan gençliğin sağ veya sola mensup olması hiç önemli değildir. Önemli olan İslam’ın kabul ettiği bu evrensel ve insani ilkeyi savunmaktır. Bu açıdan Müslümanlar haklı olarak Filistin’e gösterdikleri duyarlılığı Somali veya Etiyopya’daki açlığa gösteremiyorlarsa vahiy bilinçlerinde problem var demektir. Ben şu dindaşım olanla beraberim ama benim dinimden olmayana yapılan zulme duyarsızım diye düşünüyorsak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hilfu’l fudul dokunuşundan çok uzağız demektir. Ve böyle bir duyarsızlık elbette kabul edilemez. İlkeli ve evrensel bir duruş sergileyen İslam’ı, çağdaş siyasi ideolojilerle tanımlamak ve özdeş saymak yanlıştır. Vahiy ideolojiler üstündedir ve herkesin sığınacağı bir limandır. İslam, dalgalı ve hırçın okyanustan kaçan her yolcunun sığınacağı Rabbin limanıdır. O limana sığınana dil, vatan, ırk, din, mezhep, meşrep, nesep, cinsiyet ve hatta niyet sorulmaz. Gelmişse şayet, kapı açılır ve içeri alınır. Niyetler Allah’a sunulur. İnsanlara değil. İnsanlar dilin ifadesine, Yüce Allah ise kalbin ifadesine bakar.

İslam’ı, siyasi bir grubun veya oluşumun tekelinde saymak İslam’a yönelecek bütün kapıları kapatmaktadır. İslam’ı yalnızlaştırmaktır. Ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Herkes kendini İslam’a mensup hissedebilmelidir. İstiyorsa tabii.

5- Mülkiyet hakkı mukaddestir

Sermayenin zenginler arasında dolaşıp duran bir baskı aracına dönüşmesini Kuran onaylamaz. Çünkü, bazen sermaye hakkaniyet sahibi olmayan kişilerin elinde olur ve fakirleri parya gibi kullanır. Bu nedenledir ki Hz. Peygamber (s.a.v.) köylünün malını ucuza kapatıp pahalıya satanı karaborsacı sayar. Çünkü üretici ve tüketici zarar görür.

İslam fıkıhçıları kamu yararına bile olsa bir insanın elindeki malını veya gayrimenkullerini kamulaştırmayı ağır şartlara bağlar, dokunulmaz sayarlar.
Hz. Ömer (r.a.) bir köylünün arsasını, onun onaylamamasına rağmen elinden alıp camiye ekleyen valisini uyarır ve: “Ya adamı razı et veya caminin o bölümünü yık” talimatını verir. İslam tarihinde bu tarzdaki kararlar ciltler dolusudur.
İslam’ın önemsediği nokta, mülkiyetin hangi yolla edinildiği ve zekât gibi kamuya ait hakkın çıkarılıp çıkarılmadığıdır. Haram yolla edinilen kapital meşru değildir ve sahibi için ahrette vebaldir. Ama alın teriyle mal edinen insanın malını hile ve hurda ile elinden almak ve başkasına peşkeş çektirmek de altından kalkılması mümkün olmayan bir kul hakkına dönüşür.

(NOT: Konumuza devam edeceğiz.)

SORALIM ÖĞRENELİM

Kuran-ı Kerim’in rüzgârın aşılayıcılık görevi gördüğünü ilettiğini duymuştum. Bu bilgi doğru mu?
(Hasan Basri Yolcu / Bitlis)

Kuran-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık”. ( Hicr Suresi, 22. ayet) Bu ayette rüzgârların hem bitkilerin tozlaşmasındaki oynadığı role hem de bulutları sürükleyerek yağmuru meydana getirdiği aşılamaya işaret vardır.
Hz. Süleyman’ın cinleri hizmette kullandığı doğru mudur?

(Tahsin Cemaloğlu / Bolu)

Yüce Allah Hz. Süleyman’a cinleri hizmetkâr kılmıştır. Hz. Süleyman Yüce Allah’ın verdiği bu mucize gücü ile cinleri değişik ve başarılması zor işlerde çalıştırmıştır. Sebe Suresi’nin 12-13. ayetleri bu olayı anlatır. Hz. Süleyman’a verilen bu gücün kimseye verilmeyeceği de ayrıca belirtilmiştir.
Yazının devamı...

Ölenler konuşur mu?

17 Aralık 2010

Ölüm için vesileler yazılmıştır. Kimi için hastalık, kimi için kalp krizi, kimi için ise yaşlılık. Bu Yüce Allah’ın şaşmaz kuralıdır. Ama her ne olursa olsun ölüm soğuktur. Sarsıcıdır. Beklenmedik anda gelebilir. Hesabımızı boşa çıkarabilir. Sıra tanımaz. Bahane dinlemez. Aracı kabul etmez. Ölümü en iyi vaiz olarak nitelendirmiş bazı âlimler. Derin bir gaflete bürünmüş nice gönüller ölümle ayılırlar. Kendilerine gelirler. Kendileriyle hesaplaşırlar. Bir dönüm noktası bile olur bazıları için ölüm.
Hz. Peygamber (s.a.v.), “İnsanlar uykudadırlar. Ölünce uyanırlar” buyurmuş. Bu elbette ki dünyada bütün iletişim aygıtlarını Yüce Yaratan’a kapatanlar içindir. Onlar etraflarını görmeyen ve ne olup bittiğinin farkında olmayan bir ceset gibidirler. Ölüm onları berzah -kabir- âlemine taşıyınca görmediklerini görmeye, işitmediklerini işitmeye başlarlar. Uyanırlar. Ama ibadete ve tövbeye değil, ölüme uyanırlar. Hesaba uyanırlar. Yeniden bir şans isteseler reenkarnasyon masalı gibi onlara heyhat, sıranızı savdınız denir. Hayattayken o şans çoktu derler. Nietzsche’nin dediği gibi, “Ölümün son iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır”.
Mevlânâ ölümü; “Yaratılmışın yaratanına ulaşması” olarak tanımlamış. Doğrudur elbette ama yaratılan, yaradılışının farkındaysa ölüm ürkütücü olmaz. Ölmeden önce ölmek lazım. Azgın nefsi, alçaltan duyguları, boş avuntuları öldürmek lazım ki ölüm anında ölen sadece şu fiziki beden olsun. Ruh ise yücelsin. Şirazi’nin, “Allah’ım! Sen beni kaldır ki kimseler yıkamasın” dediği mertebeye ulaşsın. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bazı savaşlardan sonra şehit olan arkadaşları için kullandığı, “Melekler onları yıkıyorlardı” sözü, sınırlarını hiçbir faninin çizemeyeceği bu metafizik âleme ait bir kapı aralamasıydı sadece.
Bir büyük İslam âliminin vefatından kısa bir süre önce, “Bütün perdeleri kapatın. Ne güneş lazım bana ne kainatın ışığı. O burada! Her taraf o kadar aydınlık ki. Perdeleri kapatın. Ve çekilip gidin. Beni O’nunla yalnız bırakın” dediği manevi hali yaşamak bizlere belki zor nasip olur.Bugün istedim ki vefatından sonra rüya âleminde dostlarına mesaj yüklemiş büyüklerden bir demet sunayım. Rüya elbette bağlayıcı değildir. Fıkhi bir sonuç içermez. Ama mutlaka ibret taşır. İşte İbn Ebi Dünya’nın Kitabül Menamat adlı eserinden bir bölüm:
-  Sahır diyor ki ölümünden sonra rüyamda Abdullah Bin Mübarek’i gördüm. Sen ölmedin mi dedim. Öldüm dedi. Rabb’in sana ne yaptı dedim. Şöyle dedi: Bizi öylesine bir afla karşıladı ki, bağışlanmadık günah bırakmadı. Sordum: Peki Süfyanı Sevri ne yaptı: Sorma, sorma dedi. O Allah’ın Peygamberlere, Sıddıklara, şehitlere ve iyi insanlara verdiklerine kavuştu.
Beşir Mürri anlatıyor: Rüyamda Ata el-Sülemi’yi gördüm. Ölümünden sonra. Dedim ki: Ata sen ölmüş değil miydin? Evet ben ölülerdenim dedi... Dedim ki: Ölümden sonra ne oldu. Dedi ki: Vallahi birçok güzellik gördüm. Mağfiret eden bir Rabb’e kavuştum. Dedim ki: Dünyadayken daimi bir hüzün ve tefekkür halindeydin. Dedi ki: Şimdi daimi bir sevinç halindeyim.
Cerir diyor ki: Rüyamda Ameş’i gördüm. Dedim ki: Haliniz nasıldır? Dedi ki: Bağışlanma, bağışlanma. Rabbim bizi affetmeseydi helak olacaktık.

Yazının devamı...