GeriNihat DEMİRKOL İzmir de yalnız bıraktı “Cahide”yi...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İzmir de yalnız bıraktı “Cahide”yi...

“ALKIŞLARINIZI lûtfedin” diye söze başladı sanatçı.

 

Geçen yıl kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Söz konusu Cahide Sonku olmasaydı tiyatroya dönmezdim / ‘Cahide Müzikali’ çok heyecan verici bir teklif” demişti zaten.
“Besbelli özlemişti, - yalnızlıktan korktuğu bilinen - Cahide, alkışı...”
Projenin sahnelere taşınması fikrinde ise, “adından etkilenip, heyecan duyup da izlemeye gelen ortalama seyircinin tarifleri” gizliydi.
Sanatçı, açıkça aynı resmi çiziyordu zaten; “Cahide Sonku çocukluğumdan beri büyük hayranı olan annem ve babamdan dinlediğim çok dramatik bir figürdür / Ailemin içinde bana da geçmiş olan derin bir hüzün vardır. Bu hüznü dile getirmeyiz. Ben onların tavrından bu rolün benim için uygun olduğunu anladım.”
Bütün bunların üstüne salondaki yaş ortalaması da tiyatro seyircisinin “Sinemamızın Marlene Dietrich’i denilen” ismin hâtırası için, üstelik tazelenmiş bir merakla orada olduklarını doğruluyordu.
Oyunu yöneten Kemal Başar’ın teksti Gökhan Erarslan’a, özellikle Nilüfer Açıkalın’ın oynaması için yazdırdığı da bilindiğine göre olabilecek en iyi şartlar oluşturulmuştu ve salondaki alışverişin tarafları yüksek ve karşılıklı bir performansa hazır gibiydiler.
İşte tam bu noktada “görünmez mukavele”nin seyirci tarafı sözünü tutmadı, “yalnız bıraktı Cahide’yi...”
O “Cahide” ki, “kimsenin sarılışı alkış gibi değil” diyordu; seyircinin alkışı, sahnedeki sanatçıya sarılmaya bile yetmedi.
Kukla Günleri ve Avrupa Caz Festivali aynı anda başlayınca, “Artık hangi etkinliğe gideceğimize karar veremiyoruz” diye ayakları yerden kesilen bazı sanatsever dostlar bile evlerine mahalle bakkalından daha yakın Karşıyaka Hikmet Şimşek Merkezi’ne kadar gelmeye üşenmişlerdi geçen cuma akşamı.
Belki de yağmur gözlerini korkutmuştu.
Bu (hayatı boyunca) tekrarlanan vefâsızlığı hissetmiş olmalıydı ki “Cahide”, oyunun birkaç yerinde, “...tehlikeye atıldımsa sizin yüzünüzden” diye yakınıp durdu.
Seyircinin azlığı sahnedeki enerjiyi de etkiledi kuşkusuz.
İzmir’in “Cahide”yi iyi ağırlayamadığını düşünüyorum.
Farkı görmek için, belki bir de İstanbul’da izlemek lâzım.
“Tiyatro Keyfi”nin tanıtım notlarında oyun için “Cahide Sonku’nun olağanüstü ve dramatik yaşam öyküsünü çağdaş bir müzikal olarak sahneye taşıyor” cümlesine yer verilmiş. Bu noktada “müzikal” vurgusunu ihtiyatla karşılamak gerekiyor bence. Çünkü müzikal, salondan ayrıldığınızda, daha merdivenlerde, hemen ertesi gün, hattâ yıllar sonra bile “iz bırakmış sözler ve belli belirsiz de olsa mırıldanacağınız ezgiler” demektir. Müzikleri besteleyen Orhan Enes Kuzu “Cahide” için biraz daha farklı şeyler anlatmayı düşünmüş olmalı. Son olarak, “Tek kişilik oyunların zorluğu zaten ortada! Keşke Nilüfer Açıkalın’a canlı müzikle eşlik edenler olabilseydi” diye geçirdim içimden.
Ama oyunun yönetmeni bütün bu beklentilere önceden yanıt vermiş zaten: “Tiyatro bedava ve ucuz bir iş değil. Biz herkesten tiyatro bileti parası alıyoruz, eleştirmenden de... Yapacağımız galaya tiyatro dünyasından kimseyi çağırmayacağız....”

X

Yıllardan Barok günlerden İzmir

AYLARDAN “Kasımpatı hüznü”nü gösteriyor takvimler.

Ve uzak kaldıkça içimizde büyüyen bir kıpırdanış; “sanatın yüzyüze alışverişi”ne duyduğumuz hasretin nihayet durulmasıyla,(hiç değilse benim için...) yaklaşık 2 yıl sonra vuslat... Üstelik, en yenisi 18. yüzyıla tarihlenen ve diğer ucu 16. yüzyıla kadar uzanan, seçkin bir seyahat ki, bu tam bir “seyahatnâme” aslında. Türkiye’nin, dönem enstrümanları ile Avrupa ve Osmanlı Barok Dönem müziklerini yorumlayan ilk grubu olma kimliğiyle, “müzikal inovasyon”da, hep bir adım önde tanıdığımız “İzmir Barok”, hafta başında Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ndeki (AASSM) konseriyle, bu yıl altıncısı düzenlenen “Barok Müzik Günleri”nin kurdelesini kesti. Açılış konserinin, Almanya Federal Cumhuriyeti İzmir Başkonsolosluğu işbirliği ile “Türk-Alman Dostluğu Konseri” dipnotu ile gerçekleştiğini de hatırlatalım.



***
Meraklısı, İzmir Barok’un, 2008 yılında İZDOB orkestrasından kontrabas grup şefi Bülent Oral ve keman sanatçısı Hakan Özaytekin tarafından kurulduğunu, 25 yıla yakın birlikte oda müziği yapan ikilinin, en sonunda hayallerine dokunduğunu; yıllar içinde grubun, yeni projelere nefes veren sanatçı ve enstrüman katılımlarıyla genişlediğini, “16. Yüzyıldan 18. Yüzyıl ortasına Avrupa ve Osmanlı Saray Müzikleri”, “Shakespeare ve Müzik” gibi albümlerle ses getirdiğini, ödüller aldığını, “Sefarad ve Osmanlı Müzikleri” ile yurtdışı festivallerde ağırlandığını, “Shakespeare ve Purcell...” projesinin yolda olduğunu zaten bilir.
Ben asıl, bu son konserin, altı çizilesi detaylarını paylaşmak istiyorum. Sahneye, “Barok Keman’da Hakan Özaytekin , Viola Da Gamba’da Bülent Oral, Klavsen’de Erica Fossi, Rebab ve Türk Lavtası’nda Mehmet Refik Kaya, Perküsyon’da Bariton Hüseyin Tuncel, Barok Obua’da Güzin Teoman, Barok Klarnet’ta Elif Aksoy, Cornetto’da Begüm Acar ve Archlute’ta Diego Leveric”in ışığıyla çıkan topluluk, kendi özgün repartuvarını seslendirirken, yine seçilmiş eserlerde, Soprano Linet Şaul ve Alman Counter Tenor Kai Wessel’e eşlik etti...
***

Yazının Devamını Oku

1 piyano, 4 el ve 1 pedal

FARKINDAYIM, 50’li yılların Vespa reklamları gibi bir başlık oldu. Hani, “2 kalp, 2 teker ve 1 motor” kabilinden. Olsun! Biraz şakacı bir festival yazısı yazmak geldi içimden.




Efendim, gecenin programı açıklandığında, Agora’nın alışılmışın dışında bir piyano resitaline ev sahipliği yapacağından bahsediliyordu. Ve deniyordu ki: “Her ikisi de Paris’te yaşayan piyanist Ricardo Vieira ve Tomo-Hiro Hatta (tarafından kurulan MusicOrba Duo) dünya üzerindeki birçok farklı sahnede, en prestijli festivallerde, New York’taki Tribeca Theater ve Paris’teki dünyaca ünlü Olympia gibi efsanevi konser salonlarında çaldılar. Kıbrıs’ın Baf şehri, 2017 yılında, Pafos 2017 Avrupa Kültür Başkenti etkinliği kapsamında aynı şehirde düzenlenen muhteşem bir konser için o güne dek birçok ülkede sahne almış olan bu ikiliyi davet etti. MusicOrba Duo sadece 2018 yılında ve sadece Çin’in en görkemli mekânlarında 20’den fazla konserde sahne aldı. Onlar, dünyanın sayılı 4 el piyano ikililerinden biri ve 34’üncü festival için şimdi de İzmir’de çalacaklar.”
Konser başlayana kadar açıkçası her şey yolundaydı. Pek çok izleyici, sanatçıları kafasında sorularla bekliyor olmasına rağmen... Çünkü alışılagelmiş duolardan farklı olarak 2 ayrı piyanoda, 2 piyanist yerine aynı piyano önüne oturmuş ve tek klavyeyi paylaşan 2 kişiyi dinleyecektik. Üstelik repertuvar da (Fernando Lopes-Graça’nın Rustik Portekiz Melodileri ve Felix Mendelssohn’un Bir Yaz gecesi Rüyası Uvertürü) hayli cazipti, ümit veriyordu ama... “Ama”sı var işte! Aklımızda, yarı-profesyonel deli sorular...
2 elin parmaklarıyla çalınan bir enstrümandan bir müziksever ne bekler? 2 elin daha kalabalık bir kombinasyonunu mu, yoksa 20 parmağın yek vücut halini mi? 2 solisti de ayrı ayrı duyabilmeyi mi? Yoksa, grup ustalığı denilen grubun içinde kayboluşu mu? Dahası, 2 kişi bir müzik topluluğu sayılır mı? Oda müziği yelpazesi içinde bugün artık önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahip olan 4 el piyano abartılı bir yorum titizliğine yol açar mı? Beraberlik kavramı çalınan eserin birlikte icra edilmesi yeteneğini de içerir mi? Acaba, “Bir topluluktaki eşzamanlılık iki şekilde anlaşılmalıdır: Bir yandan topluluk tekniğinin temel kuralı olarak, diğer yandan özgür sanatsal bireyler buluşmasının zirvedeki başarısı olarak” yaklaşımı doğru mudur? 2 piyanistin ortak icrasında piyanonun rolü çalgının eşsiz imkânları ile mi belirlenir? Yoksa, piyanistlerin sürekli kendini aşma gayreti piyanonun ses hazinesi açısından daha zengin görünmesini mi sağlar?
İşte sanıyorduk ki bütün gece bunlarla hemhâl olacağız. Ve bu soru işaretlerinin hınzır cevaplarıyla tuz buz olacak dogmalar... Ama öyle olmadı efendim! 4 el piyanodaki bütün büyü pedal üstündeki paylaşılamayan iktidardan alev alırmış meğer... Meğer sahnede 2 piyaniste birden ait olmayan tek şey o mütevazı görünen pedalmış. Seslerin sönmesine engel olan, sesin uzunluğu, genleşmesi ve zaman zaman da tını mükemmelliğine imkân veren, sesi yoğunlaştıran, piyanodan çıkan seslere devamlılık ve anlam katan o pedal resital boyunca Tomohiro Hatta’nın egemenliğinde kalmıştı ki, bis parçası çalınmadan önce kıyamet koptu. Khachaturian’nın ‘Sabre Dance’nı çalmak için bir düello zarafeti içinde de olsa sanatçılar yer değiştirdiler ve Ricardo Vieira yüzünde güller açarak piyanonun sağ tarafına geçti. Tam, “Sulh sağlandı” diyorduk... Yine olmadı! Sanatçı kaprisi (?!) işte... Her ikisi de bu tek parçalık sürede yerleşik nizamı özlemiş olmalılar ki, bir yinyang dönüşü ile son notayı diğer egemenin sahasında noktaladılar. Seyirci mest... Harikulâde bir geceydi. 34’üncü Uluslararası İzmir Festivali yarın akşam Çeşme Kalesi’nde yapılacak “Trovaores” Antonio Placer Sextet Antonio Campos&Rafael Campallo gösterisiyle devam edecek.

Yazının Devamını Oku

Oda Müziği’nde küresel rüzgarlar

SALI gecesi, yıllar önce yapılmış bir sohbette, “bitmiş bir konser hakkında yazı yazmanın ne manâsı var?” diye soran bir meslektaşımı hatırladım...

Birbirimizi hayli yadırgamıştık. Kendisine verdiğim cevabı, “Schumann Quartet”in konser kitapçığında, görünce, “ne yazdığını anlayanlar için, sen yine de yaz” dedi iç sesim. Bir röportajlarında sarf ettikleri cümle, benim sanat yazılarımdaki üslûbumu tarif ediyordu adeta: “...Bir eser, asıl anlamına, ancak canlı performans sırasında, gelişerek ulaşır. Gerçekte yaşanan budur! Çünkü neler olacağını biz dahi bilmiyoruz. Sahneye çıktığın zaman, tüm taklit ve esinlenmeler silinip gider ve birden kendine karşı dürüst olmaya başlarsın...”
Smyrna Agorası’nın kadim nefesinde (...gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet varken, direkler yalnızlıktan çatırdıyorken, yasaklanmışken hayaller, şairler saf saf dolaşıp tenhalarında şiir söylerken, Genco Erkal’ın 4 yıla kadar hapsi isteniyorken...) yeniden duyduk ki, “sanatta ‘an’ vardır”. Eser aynı olabilir; aynı sanatçılar çalabilir... Ama “an” değişmiştir. İşte bu sebeple, her konser öncekinden ve sonrakinden başkadır. Hattâ, Attilâ İlhan’ın dediği gibi “an gelir...” Zamfir’in cümlesine döner mevsim; “bitmiş bir konser” dediğin, belki de “son konser”dir.
Aslında, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV), İzmirli sanatseverleri (her yıl) sadece, (dünya sanat medyasında) “Lamı cimi yok... Schumann Quartet dünyanın en iyi kuartetlerinden biri ve yaylı çalgılar konusunda günümüzün kesinlikle en heyecan verici kuartetlerinden biri...” diye anılmakta olan sanatçılarla zirvelere taşımıyor. Uluslararası İzmir Festivali şemsiyesi altında; “görünür görünmez” bir misyonu daha gerçekleştirerek, kent kimliğinin genetik şifresi farklı ve “unutulmuş ya da gölgede kalmış” (...Meryemana Evi, St. Policarp Kilisesi, Bayraklı Ören Yeri, Metropolis, Bergama Asklepion’u, Sığacık Kalesi, Ayavukla Kilisesi, İzmir Sigara Fabrikası, Abacıoğlu, Kızlarağası gibi...) renklerini de, “sanatı ağırlayan mekânlar”a dönüştürüyor. Bu sebeple, “Schumann Quartet”in, Tokyo’daki Suntory Hall’a davet edilmesinin dışında; Kuzey Amerika ve Asya turnelerine devam ederken, Almanya, İsviçre ve Hollanda’daki festivallerde dinleyicisiyle buluşmaya, Londra, Zürih, Madrid, Hamburg ve Berlin gibi büyük müzikal metropollerde sahne almaya hazırlanırken, soprano Katharina Konradi ile birlikte Barselona ve Madrid’de gerçekleştirileceği iki özel program, yine yakın geleceğin dikkat çeken etkinlikleri arasında yer alırken, bu genç topluluğun, hele pandemik bir süreçte İzmir Agorası’nda soluklanması, İzmirliler için, “an’ın kıymeti” adına, ayaklarına kadar getirilen, hatırı sayılır bir armağan olmuştur umudundayım... En yaşlısı (?!) 1982 doğumlu olan sanatçıların canlı bir performansına, Agora’daki izleyicilerden kaç kişi, bir daha tesadüf edebilecek bilmiyorum? Ama sanat izleyicileri, müziğin küreselleşen danteline de hızla alışmak zorunda. Sahnede, Alman müzik geleneğini, Rumen-Japon bir ebeveynin melez müzikalitesini ve Estonya steplerinin rüzgârını taşıyan bir kuartet vardı. Hattâ konser akşamı, sanatın “yeni normal”i, (rugan ayakkabı, smokin pantolonu ve bisiklet yaka fanilayı birlikte kullanarak) “esas olanı, yani müziği” vitrinleyip, oda müziğinin vitrin muhafazakârlığına sahneden dil bile çıkarttı diyebilirim.
Çocukluklarından beri birlikte çalan üç kardeş Mark, Erik ve Ken Schumann’a 2012 yılında, viyola sanatçısı Liisa Randalu da katılmış. Müzisyenlerin, kelimeler olmadan iletişim kurduklarını, dinleyici de hissedebiliyor... Öyle ki, o “kelimesiz dil”, icranın “oracıkta icat edilmiş, -sadece özgün değil- üstelik doğaçlama dil”i oluveriyor. 24 Ağustos akşamı da, işte bunları yaşadık. 90 dakika boyunca, özellikle Beethoven’ın Yaylı Çalgılar Dörtlüsü “La Malinconia” ve 14 Numaralı Yaylı Kuarteti’nde, topluluğun virtüözitesine şapka çıkarttık.
27 Ağustos 2021 Cuma akşamı, dünyanın sayılı 4 el piyano ikililerinden Ricardo Vieira ve Tomohiro Hatta’dan oluşan “MusicOrba”yı izleyebilirsem, sizlerle paylaşmaya çalışacağım...

Yazının Devamını Oku

‘Ey Ruh geldiysen Çello’yu dinle...’

İZMİR’in “festival” hasretini kelimelere dökmek kolay... Ama bu bekleyişin “ruhunu” tarif etmek zor! “Dünya telâşı” denilen kargaşa ve kaygıların bezdiren kreşendoları arasında, kimin aklına geliyordu ki, her şeye rağmen, “yokuş bittiğinde veya zayıfladığında”, insanın varlık ve yaşama sebebi sanat bahçelerinde tazeleneceğiz?

 




İşte, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV), bu “rağmen” bahsinde, vakti erişmiş bir kardelen gibi, hiç beklemeden bohçasını açıverdi... Geçtiğimiz perşembe akşamı (19 Ağustos 2021), “evrensel besteci”nin, geçen yıl için koyduğu ıskalanamaz “ilâhî sus işareti”nin ardından, 34. Uluslararası İzmir Festivali Efes’teki Celsus Kütüphanesi’nde yapılan 11. Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Ulusal Beste Yarışması Final Konseri ile başladı.
Bilir misiniz ki? İzmir’de, sanat menülerine numara koyabilmek, zahmet olduğu kadar ayrıcalıktır da... Uluslararası bir festivalin “otuzdördüncüsü”, ulusal bir beste yarışmasının “onbirincisi” diye okuduğunuzda, durup düşünmelisiniz; İKSEV Yönetim Kurulu Başkanı Filiz Eczacıbaşı Sarper, “Festival ruhunu sanat, sevgi, barış duygularıyla yaşamamızı ve kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayan” derken, acaba kendimizi iyi hissetmeyi “düşleme”nin vitrinlenemeyen bedelini mi anlatmak istiyordu?


Yazının Devamını Oku

4 yıl sonra gelen cevap!

22 Nisan 2016’da, bu köşede, “Kaybolan Marşımı Geri İstiyorum...” başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım. Önce yazıya dönelim:Hatırlayabildiğim kadarıyla, şöyleydi sözleri:

 

Bugün 23 Nisan, bayramı hepimizin (2)
Geçti o kara günler, açıyor pembe güller
Ağaçların altında şarkı söyler bülbüller...
Coşkun bir kanımız var, ünlü tarihimiz var (2)
İleri arkadaşlar Atamızın sesi var
Cumhuriyet uğrunda büyük bir andımız var...

İlkokulda okuduğum 60’lı yılların başlarında, benim kuşağım, “nihâvend bir şarkıyı çağrıştıran bu marşı” söylerdi.

Yazının Devamını Oku

Sarı – kırmızı yol

“Eve dönüyoruz!” diyor, Göztepe’nin web sitesinde...

 

Döneceğiz, ama hangi yoldan?
Maç günleri, 30 bin kişilik “Gürsel Aksel Stadı”nın yakın, uzak çevresinde trafiğin ve hattâ yaşamın kilitleneceği konusunda kimsenin kuşkusu yok...
Kentin içinde kalmış (ve 500 kapasiteli katlı yeraltı otoparkı, kafeleri, Göztepe Müzesi, halkın kullanımına açık spor tesisleri, eğlence merkezleri, yürüyüş ve etkinlik alanlarını da barındıran) böyle bir “spor ve yaşam merkezi”nin, Türkiye koşullarında kördüğüme sebep olması yadırganmayabilir.
Oysa yadırganmalı... Dahası, bu dezavantajın bir fırsata dönüştürülebileceği üstünde yoğunlaşılmalı.

Web sitesinde, stadın drone ile havadan çekilmiş görüntüleri de paylaşılmış; boşken bile çok etkileyici. Aslında, geçen hafta AASSM’deki konserden dönerken, tıkanmış sokak aralarında başlayan “aldı beni bir düşünce” halleri, bu görüntüler ile çiçeklendi sayılır. Bundan sonrası, biraz da bir Martin Luther King deyişi: “Bir hayalim var...”

Diyorum ki, maç günleri, stadın etrafındaki yollar, araç giriş-çıkışına kapatılsa.

Yazının Devamını Oku

“El Etek Öpmekle Dudak Aşınmaz Bayramı...”

 Gazi'nin Nutuk'ta paylaştığı cümleler içinde,kuşkusuz en önemlilerinden biridir;“Efendiler, yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz  ! (dedim)”

 

 

Yani, 29 Ekim’e anlam katan,

aslında 28 Ekim iradesi ve kararlılığıdır.

Belki bu sebepledir;

Cumhuriyet Bayramı’nın

28 Ekim saat 13:00’ten itibaren başlatılıyor olması...

Belki de, tesadüfün ötesinde, (Resmî Gazete eliyle)

Yazının Devamını Oku

İnsan Kaynaklarında “Arz” Fazlası...

“İnsan Kaynakları”na,

 

bu kadar sene emek vermiş biri olarak;

şöyle bir bakıyorum da,

sağıma soluma.

Cennet gibi bir memlekette yaşıyoruz !

İnsan Kaynaklarında, ciddî bir “arz” fazlası var;

Üstelik bu doygunluk, işşizliğe de sebep olmuyor.

Aksine, herkesin “en az birkaç mesleği” bulunduğu gibi

Yazının Devamını Oku

İzmir Trafiğinde Çağrışımlar...

“Köpekler sahiplerine benzer” diye bir lâf vardır.

 

Gerçekten de bu yakıştırmayı azıcık ciddiye alır ve dikkatlice bakarsanız, şaşırtıcı benzerlikler yakalayabilirsiniz. Önce fiziki benzerlikler gözünüze çarpar: Tavırları birbirine benzer, duruşları, oturuşları, bekleyişleri, yüz hatları... Sonra ayrıntıları fark edersiniz: Sesleri, bakışları, istekleri, kaprisleri, huyları, suları... Sevdiğiniz insanların köpekleri ile olan benzerliklerinde genellikle iyi ve olumlu çizgiler öne çıkar: Hallerinde bir asalet vardır; söze gelirler, sadıktırlar, vefalıdırlar... Pek sevmediklerinize ise biraz biraz hoş olmayan etiketler yapıştırırsınız: Kavgacıdır; hain hain bakmaktadır, olur olmaz her şeye bağırır çağırır, tembeldir bazen, uyuşuktur, pistir, pisboğazdır!

 

Çok da yeni olmayan benzer bir mukayese,

başka bir ikiliyi büyüteç alır: “Otomobiller sahiplerine benzer...”

Eh, az çok bu zorlama da zaman zaman yerine oturur: Renk tercihlerinin sahibi konusunda fikir verdiği söylenir evvelâ... Arabanın boyu bosu, yüksekliği alçaklığı, klâsik ya da spor çizgiler taşıması, yeniliği eskiliği, motor gücü, silindir adedi hemen ardından akla gelir. Üstü açık olanlar, saçı dökülmüş beylere takılma vesilesidir meselâ... Neticede, boyası, çarpığı, vuruğu kırığı, tamponu tekeri, kornası derken her ayrıntı bir başka benzerliğe çevrilir; gevezelik konusu yapılır.

 

Şimdi bu benzetmeleri biraz çaprazlamaya çalışalım:

Yazının Devamını Oku

Gökovalı’nın Ödülü’ne “Fuzulî” Bir Yorum !

“Söylence”nin “Gökovalı”sı için;  2016’da şöyle dökmüşüm içimi:

 

“Yarım yüzyıllık iletişim deneyimimde öğrendiğim şeylerden biri şu:

-Konuşma dediğin dinleyeni, yazı dediğin okuyanı şaşırtmalı-“ demiş bir “Usta”dan bahsederken,

“kimi şaşırtacak, ne yazabilirim ki ?” diye düşündüm.

 

Aynı yazıda, “hakkında yazılmamış bir şey, söylenmemiş bir söz kalmış mıdır acaba ?”

diye tedirgin olduğumu da saklayamamışım okuyucudan…

Dahası, bu yazı, “söyleten” için kaleme alınmış olmasına rağmen;

Yazının Devamını Oku

EVKA 3’te “Sınav Aracı” Terörü...

 Geçen yıl, yine Eylül ayı başlarında, “Önüm, Arkam, Sağım Solum “Sürücü Adayı” Sobe!” başlığıyla bir yazı yazmıştım.

Millî Eğitim Bakanlığı, “Özel Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursu Yönetmeliği“ndeki “Güzergâh” maddesini tartışmaya açmış ve “bence bu yönetmelik eksik ! Acilen şöyle bir madde eklenmeli” diye ironi yapmıştım:

 

“...Direksiyon eğitimi vermek ve sınav yapmak üzere, il/ilçe millî eğitim müdürlüğünce belirlenerek ilgili mevzuatı doğrultusunda gerekli izinlerin alınmış olduğu alan ve yollar, bir kez belirlendikten sonra, bir daha hiç gözden geçirilmemeli... Bu sınavlar, sonsuza kadar, hep aynı parkurda yapılmalı... / ...Yıllarca aynı parkurda yapılmalı ki, ‘eğitim ve sınav araçları’, günün her saatinde bu parkurda seyir halinde bulunabilsinler, cirit atsınlar, bir süre sonra bu semtte yaşayan insanlar-sürücüler, evlerine, işlerine, okullara, hastanelere vs. giderken, araç kullanamaz hale gelsinler; sürücü adayları, arka arkaya, ‘tırtıl ailesi’ görünümünde, akan trafiği yavaşlatacak ve bir süre sonra da tehlikeye düşürebilecek bir yoğunluk oluşturabilsin... / ...Bu, sosyal ihtiyacın giderilmesinden doğan kaos, güvenlik açığı ve eziyet, hep aynı mahallede yaşansın. ‘Kaderde, tasada, kıvançta ortak’ olanlar arasında makul süreler (seneler) halinde paylaştırılmasın...”

 

Eylül ayının sonlarında ise, “Ört Üstümü Öleyim...” başlıklı yazıda, “ironiden mizah ve hiciv”e terfi ederek”, “...pazartesi yazısına bir dönüş oldu; bir dönüş oldu, anlatamam...” cümlesiyle dozu arttırmış, “Millî Eğitim Bakanlığı, İl Millî Eğitim Müdürlüğü, İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü, İl Trafik Müdürlüğü, İlçe Trafik Müdürlüğü, İzmir Valiliği, Bornova Kaymakamlığı, Bornova Belediye Başkanlığı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı, İzmir Ticaret Odası, İzmir Şoförler Odası, İzmir Minibüsçüler Odası, İzmir Taksiler Odası, İzmir Otobüs ve Servis Araçları Odası, İzmir Otobüsçüler ve Umum Servis Araçları Esnaf Odası, İzmir Sürücü Kursları ve Eğitimcileri Derneği, Özel Sürücü Kursları Konfederasyonu, EVKA 3 Muhtarlığı, Ege Özel Okullar Derneği ve necip yerel medya...  (ve daha adını sayamadığım) onlarca, yüzlerce kurum ve kuruluştan, telefon, mail, faks, telgraf, teleks, SMS, WhatsApp, Linkedin, Facebook, Instagram vs. aracılığıyla geri-bildirimler geldi; gösterdikleri ilgi ve duyarlılıktan gözlerim yaşardı...” tekerlemesiyle, alay etmeye varmadan, bir tık öncesinde direkten dönmüştüm.

 

Üzerinden tam 1 yıl geçti. (Yazıyla bir yıl...)

Bu bir yılda kimsenin kılı kıpırdamadığı gibi,

Yazının Devamını Oku

TRT’de Opera’nın “Devre Arası”

Efendim, “Necip Türk Medyası”, şöyle görmüş geceyive şöyle vermiş haberi (Kaynak: TRT Haber):

 

 

“...Aida Operası TRT 2'den canlı yayınla sanatseverlerle buluştu.

2 bin yıllık tarihi Aspendos Antik Tiyatrosu'nda sahnelenen Aida Operası ile

Türk televizyon tarihinde bir ilke imza atıldı... /

 

...Zengin içerikleriyle Türk televizyonuna yeni bir soluk getiren TRT 2,

(ki 1986 yılında yayına başlamıştı; soluğunu yeni hissedenlere selam olsun...)

Yazının Devamını Oku

Hasan Tahsin Senfonisi...

Bugün 9 Eylül !

 

“9 Eylül” denildiğinde, ne anlaşılması gerektiğini,

“Sen ‘9 Eylül’ dersin iki kelime...” diye başlayan şiirinde,

“yazgı” sözcüğüne düğümler, Halûk Işık.

 

O hesap; İzmir’in kurtuluşunun, aslında,

9 Eylül’de değil de,

“ilk kurşun”

Yazının Devamını Oku

Urla’nın “farkındalık” koşusu...

Birkaç hafta önce,Urla Belediye BAŞKANI İ. Burak Oğuz imzalı bir davetten bahsetmiş;

 

 

“...güzel beldenin,

‘butik mekânları’ndan ‘Eski Tamirhâne Binası’na buyur edildiğimizi,

20-21 Ağustos 2019 tarihlerinde,

“eteğinde dökecek taşı olan isimlerin iştirakiyle ve

‘Urla’nın önümüzdeki 5 yıllık dönemdeki vizyonunun şekillenmesi amacıyla,

2 günlük bir ‘Arama Konferansı’  düzenleneceğini,

Yazının Devamını Oku

Yangında ilk kurtarılacak yerel medyaymış meğer!

ELBETTE ki samimi fikrim bu değil!

 


Maksat size yazıyı okutabilmek...
Ama, başlıkta biraz da gerçek payı var.
Kamu vicdanının yakıldığından emin olduğu ormanlarımız yanar-ayak bakın nasıl bir farkındalığa düşürdü bizi, uyanabilirsek eğer.
Bir kent düşünün ki, sıcak gündemi izlemek için televizyonu yok! Radyosu yok! Gazetesi yok! Dergisi yok!
Kaldınız mı kirlenmiş sosyal medyanın eline?

Yazının Devamını Oku

“İzmir ‘PR’ından çelişkili örnekler...”

 Öncelikle belirtmeliyim ki, bendeniz de, “PR” nâm kısaltmayı; “Public Relations”, yani “halkla ilişkiler” yerine, “Personal Relations”, yani “kişisel ilişkiler” şeklinde algılayan, hisseden ve yorumlayanlardanım...

Bu gözlükle bakınca, son aylarda, İzmir’in “ilişkiler” perspektifinde gözüme çarpan birkaç örneği paylaşmak istedim.

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Müdürlüğü’nden, “kişiye özel” gelmeye başladı davetiyeler. Yani, “Sayın Basın Mensubu” sıradanlığından, “Sayın Nihat Demirkol” sıcaklığına terfi ettik. Bunu bir yazılımın becerdiğini bilmek bile, insanın, ekranda kendi adını gördüğündeki tebessümü gölgeleyemiyor. Dahası, Tunç Soyer imzalı geliyor bu mailler.  Örneğin, e-posta kutuma en son düşen davette; “İzmir’in en önemli festivallerinden biri haline gelen, katılım ve ilginin her geçen yıl arttığı Körfez Festivali bu yıl 27-29 Eylül tarihleri arasında yapılacak.  Ana etkinliğinin İzmir Arkas Körfez Yarışı olduğu festival, yelken yarışlarının yanı sıra kürek ve kano müsabakalarına da sahne olacak. Festival programının detaylarını paylaşacağımız basın toplantısında sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyacağım...” diye elini uzatmış sayın Başkan.  (20 Ağustos 2019 – Salı, saat 10:30 / Konak Vapur İskelesi yanı, Gemi İskeleti Heykeli)

 

Bu ayrıntıları önemsiyor olmam size garip gelmesin ! Köpürtülebilecek gündemleri, küçük özenlere çeviremeyenler de var. Onu da hatırlatalım:     Farkedenler olmuştur ; 33. Uluslararası İzmir Festivali kapsamında, 12 Haziran’da, Kızlarağası Hanı’nda, bir konserde buluştuk “Soprano- Bas Alaturca” olarak... Necip yerel medyamız, (Seferihisar ve Lavanta’yı kuvvetle ıskalayıp) geceyi sadece “Başkan Soyer için tango bestelendi” şeklinde gördüyse de, konseri içselleştiren “Usta”lar doğrusunu yazdılar. Öcal Uluç, “...İzmir'in yeni Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer de Eşi ile beraber oradaydı.  Ve O'nu, ‘büyük bir sürpriz’ bekliyordu; Nihat Demirkol, Tunç Soyer için ‘Seferihisar Belediye başkanı iken’ bir şiir / beste notalamıştı; ‘Lavanta !..’   Tango, o gece ‘ilk defa’ icra edildi ve de ‘notaların ilk kopyası’ Başkan'a hediye edildi. O nota, şimdi, siz bu satırları okurken, ‘çerçevelenmiş olarak’ Tunç Soyer'in başkanlık odasının duvarlarında asılı duruyor !..” diye duyurdu meselâ.

 

İzlediği gecenin program notlarından esinlenen Nedim Atilla ise,  “... Bestenin sözleri, 2018’de, Turgut Köyü’ndeki lavanta bahçesinin hasadını izleyen günlerde, ‘Sakin Şehir’ Seferihisar için yazılmış ve ‘başka bir tarım mümkün anlayışıyla çıkılan yolculuğun anısına’, dönemin Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’e armağan edilmiştir.  2019 Ocak ayında, şiire ikinci bölüm eklenmiş ve güfte, Mart 2019’da, 33. Uluslararası İzmir Festivali için bestelenmiştir. Akdeniz kökenli bir bitki türü olan Lâvantanın, ‘zaman ve mekânda çağrıştırdıkları’, aslında, biraz da bilinmeyen bir yelin alıp götürdükleri, ‘hasret kaldıklarımız, bırakıldıklarımızdır...’ Bestede, Lavânta, başka kokulara benzemez ! Çünkü o, kaybolan inceliğin kokusudur... Envaî olan biraz da hercaîdir... Nakaratın içine gizlenmiş feryat, işte biraz da bunu anlatır. ‘Kendine (her karanlıktan) bir sabah bulacak’ kadar aydınlık ve hattâ parlak bir umut, kararlılık ve özgüveni de yedeğine alır; ‘heves’, zaman zaman ‘nefes’ ile yer değiştirir. Bu konserin yinelenmesi için ben de çalışmaya başladım. Daha geniş kitlelere ulaşması için de bu eserlerin bir CD olarak yayınlanması şart. Teşekkürler kentimizin kültür hayatını derinleştiren bu girişim için İKSEV’e, Demirkol’a…” satırlarıyla, hem gerçek öyküyü paylaştı, hem de onurlandırdı bizleri.

 

Yazının Devamını Oku

“Görülen lüzum üzerine...”

“Görülen lüzum üzerine...” kalıbı, güzel Türkçemizin,

 

“düşüncenin eyleme evrilmesine imkân vermek üzere” icat edilmiş,

en parlak buluşlarından biridir.

Öncelikle, “görülen” ifadesinin, eylem sahibinin,

“bakmaktan fazlasını yapabildiğini imâ etmek” için tercih edildiğini

hatırlatmakta fayda vardır.

 

 

Yazının Devamını Oku

İzmir’e Bükreş ve Sofya perspektifi ile bakmak...

İzmir’in en çok karşılaştırıldığı kentler,


“Barselona ve Selânik”tir malûm...
Böyle bir rekabetin terazisinde,
verdiği iyi resimler hem gururumuzu okşar,
hem de “olsa olsa” parantezinde,
buralarla aynı ligde anılmaya lâyık görürüz kentimizi.

Daha sıradan mukayeseler yapsak,

Yazının Devamını Oku

Şanghay’dan İzmir’e iz bırakma gerçeği

SIRADAN bir arama motorunda “Şanghay” yazdığınız zaman ilgili ilgisiz pek çok başlığa ulaşırsınız.

 


Bunların önemli bir bölümünün aradığınızla uzaktan yakından alâkası yoktur.
Ama bu başlıklar sizin dev kentin parmak izine ulaşmanızı sağlar, kimlik tespiti kolaylaşır.
“Şanghay Beşlisi, Şanghay İşbirliği Örgütü, Şanghay Birliği, Şanghay Paktı, Şanghay Kulesi, Şanghay Sipg, Şanghay Takibi, Şanghay Altılısı, Şanghay Akvaryumu, Şanghay Borsası, Şanghay Ekspresi, Şanghay Otomobil Fuarı, Şanghay Halk Komünü, Şanghay Jiao Tong Üniversitesi, Şanghay Liman, Şanghay Maglev Treni, Şanghay Müzesi, Şanghay Metrosu, Şanghay Pu Dong Havalimanı, Şanghay Şövalyeleri, Şanghay Eğitim Sistemi” bunlardan bazıları...
Ve bir de “Şanghay Filarmoni Orkestrası” var elbet!
Aynı aramayı “İzmir” için yaptığınızda da kural ve sonuç değişmez.

Yazının Devamını Oku

Bugün Ne Yazmalı ?

Farkındayım;

 

Saatli Maarif Takvimi’nin sorularına benzedi.

“Bugün ne pişirelim ?” gibi oldu.

Olsun; lâfı oraya getireceğim zaten.

Yapraklarını, dedemden izin alarak kopartabilirdim.

Alınması, asılması, okunması, (hattâ bazı sayfaların) saklanması ayrı bir ritüeldi.

“Bugün doğanlara isimler”, eski zamanlarda bile hep eskiydi sanki.

“Erkek: Behlül, Kız: Betül, Erkek: Nâbi, Kız: Teşrife” gibi.

Yazının Devamını Oku