Nihat Demirkol

“Lefterle oynamayı özledim”

16 Nisan 2019
Bu başlığı ben atmadım; Can Bartu’nun sözleridir! Uzun zamandır, futbol maçı seyretmiyorum.

“Seyredesim yok!” Maçların öncesinde ve sonrasında, sadece “kazanmak” için sahnelenen rezilliklere tahammül edemiyorum artık. Sahada yaşananları saymıyorum bile... Rahmetli babam iyi bir Fenerbahçeli idi. Gençliğinde, “Lefter’le adada futbol oynadığı günleri” keyifle anlatır ve o gururu, her anlatışında tekrar yaşardı. Ben Lefter’e yetişemedim. Ama Can Bartu’yu ucunda kıyısında seyrettim sahada...

Biz futbolu “Can”lar sayesinde sevmiştik. Kazanmak için herşeyi “fethetme” merakını gemleyemeyenler yüzünden uzaklaştık. Buna rağmen, sosyal medyada “sağduyu”nun, “kaybettiğimiz değerleri özlemiş” mesajlarını okudukça, Bartu’nun birbirine “düşman edilmiş” futbolseverleri “sevgi ve saygı” düzleminde buluşturmasına da gülüyorum, bıyık altından... İhtimal “Sinyor”, dün oynanan derbinin “kalite kaybetmiş havası”nı teneffüs etmemek için kanatlandı; “maçı Metin Oktay’la beraber seyretmek için” yaptı bu kötü sürprizi...

Yine sosyal medyada dolaşan İslam Çupi’nin Can Bartu için yazdığı satırları hatırlayalım:
“...Can Bartu, kim ne derse desin, Türk sahalarının gelmiş geçmiş en büyük asilidir. Can, 14 yıl zarfında hiçbir gün, futbolun hamalı olmaya yanaşmamıştı. Can’ın ayağındaki top, hiçbir maçta sadistçe dövülmemiş, Bartu hiçbir hareketinde etinin kuvvetinden medet ummamıştı. İtalya gibi, insandan hüner değil, ‘iş’ isteyen bir futbol endüstrisinin dev çarklarında bile Bartu, 6 yıl bir ‘ustabaşı’ değil, bir ‘patron’ gibi dolaşmıştır. Can taktik adamı mıydı ? Hayır... Can futbolda karşı takımın bir adamını yemek için kurulmuş bir zebani miydi ? Hayır... Can ipleri antrenörün elinde bir sistem kuklası mıydı ? Hayır... Can futbol sahalarında ölümüne ter yiyen bir emekçi miydi? Hayır... Bunlardan hiç birisi değildi Can... Bunlardan biri olsa idi, zaten Can olamayacaktı. Futbol Can’a değil de, Can futbola çok şey öğretti. Eğer Can, futbolun vazifeler alfabesinin ezberi dışına çıkmasa idi, meşin yuvarlak Türkiye’de sadece koşanların sporu olacaktı...”

Bu paragrafta, anlayanlar için, “itibar ve asalet” tarif ediliyor. Bir tek, “kebapçıya sadece kebap yemek için giderdi...” cümlesi eksik kalmış ki, ona da Çupi’nin ömrü yetmedi zaten... “Can Bartu”yu, sahada seyreden bu gözler, İtalya’ya gidip, arkasından “teneke çalınarak” gönderilenleri de gördü maalesef. Onlar, bu dünyadan hiçbir şey öğrenemeden gidecekler. Ve elbette onlar da “futbolu kirlettikleri”yle kalacak ve öyle hatırlanacaklar.

Yılın “teknik adamı”nı seçmek için, komik oylamalar yapılıyor; “medyalığı kalmamış medyada”. Adayları mukayese ederken, “rol model olabilme” gibi bir ölçüt kullanılmıyor herhalde ki, sadece “ilkel bir itiş kakışın rekabet tamtamları” duyuluyor.

Bir “Efsane”yi kaybettik !

Yazının Devamını Oku

Dayanamadım; Sayım Sonuçlarını Açıklıyorum ! (*)

12 Nisan 2019
Sayın Temizlik Görevlisi, banyoya o küçük sabunlardan bırakmayın lütfen. Kendi sabunum var. Ayrıca banyodaki lavabonun üzerinde duran 6 küçük sabunla duştaki 3 tane sabunu da lütfen alın. Teşekkürler, (S.Berman)

 

Yazının Devamını Oku

“O” okuyucu, “e-okuyucu”ya, “bre okuyucu...”

8 Nisan 2019
Havalimanı’ndaki kitapçıdan bir broşür aldım... “Okuma arkadaşınız” diye anlatılıyor; ünlü bir “e-Okuyucu” markası.  “Dokunmatik ekranı, yüksek çözünürlüğü, haftalarca süren pil ömrü, göz yormayan ışığı, eKitap mağazasına 7/24 erişim olanağı, ve 6.000 kitabı yanınızda taşıyor olmanıza rağmen, hafif tasarımı ile vazgeçemeyeceğiniz, harika bir seyahat yoldaşı...” diye devam ediyor tanıtım...

 

Etkilenmemek mümkün değil ! Giderek pek çok kişinin tercih ettiği bir “okuma aygıtı” olduğunu görüyordum zaten. Sevgili kızım da kullanıyor; hayli memnun olduğunu biliyordum.

“Bir tane edinsem mi acaba ?” diye, kendi kendime söylenirken, Yol üstündeki “ışıklı duyuru”ya takıldı gözüm; “24. İzmir Kitap Fuarı / 6-14 Nisan 2019...” İnsan ister istemez, bir uçtan bir uca savruluyor dakikalar içinde. Kâğıdın, teknoloji ile olan, “kaçınılmaz itişmesi”ne tanık olmuştum ayaküstü. Bu ruh hâli içinde, ne yazacağınızı şaşırmanızdan daha normal, ne olabilir ?

 

Kitap Fuarları’nın bir bölümünü, hemen hemen kişisel gayretleriyle, birkaç yılda, bir “Sahaflar Sokağı”na çeviren Emin Nedret İşli Beyefendi’den, Nisan 2017’de, yine bu köşede bahsetmiştim. Ve demiştim ki, “bazı insanlarda dostluğunuz, ne zaman başlamış olursa olsun, o beraberlik, hep çok eskidir... / Bu kadîm âşinalık, tarifsiz bir “renk”tir benim için; O, “Turkuaz” bir dosttur !”

 

Bu sahanın, “Üstâdları”ndan biri olan Emin Nedret Bey’i, bu sene, İzmir’de, “Turkuaz Sahaf” tabelâsı altında, “2. Hol -103 C”de misafir ediyoruz. Geçtiğimiz haftalarda, “Üsküdar’daki Hânesinde” ziyaret ettim kendisini... Hoş, “evin içinde mi bir kütüphâne var, yoksa kütüphanenin içine mi , bir ev saklamışlar ?”, orası da tam belli değil ama; bendeniz, şahsî kütüphânesi ile ilk kez “göz göze” geldim ve hâlâ tesirindeyim...

 

Yazının Devamını Oku

“Kapak” üstüne bir yazı...

6 Nisan 2019
YAZININ başlığına aslında tam karar veremedim, “Acaba” dedim, “-tencere üstüne bir yazı- desem, daha mı iyi?” Sonra, (sebebini aşağıda açıklayacağım) “yok -kapak olsun-” dedi, iç sesim. Aslında, “tencerenin siyasetimizdeki çarpıcı ağırlığı hakkında” farkındalığım artınca, bir köşe yazısı yazmaya karar vermemle başladı her şey.

Tam, (kötülük, kusur yönünden sen benden daha betersin) anlamındaki “tencere dibin kara, seninki benden kara” deyimini yedeğine alarak siyaset yapılmasına alışıyordum ki, yerel seçimlere günler kala, sosyal medyada “boncuk bulanlar” oldu ve Demirel’in, “tencerenin deviremeyeceği hükümet yoktur” vecizesini hatırlayarak, servis etmeye başladılar.

“Tencere kültürü”ne hayli alışık bu coğrafyada, (hoşa gitmeyen herhangi bir nitelik yönünden birbiriyle benzeşen iki kişi bir araya gelmiş, anlamındaki) “tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” deyimi, zaten seçmenin ağzından düşmüyordu. Hattâ, “et koydum tencereye, yar geldi pencereye” türküsündeki gibi, “içi anlam olarak boş, dolgu dizeleri”yle siyaset yapma yollu (üstelik hamasî) hafifliğimize bile alışmıştık.

Buraya kadar, sorun yok gibi görünüyordu. Ama, elinizi vicdanınıza koyun! Bahse konu tencerenin, bir de kapağı olmalıydı. Nedense, onun “esamesi okunmuyordu”. (Yani adı bile anılmıyordu). İşte bu noktada, “kendisine fena halde haksızlık ediliyor” diye düşündüm. Kapakla, “kaderde, tasada, kıvançta...” ortak olduğu söylense de tencere her fırsatta “kapaktan rol çalıyordu...” Bu adaletsizlik ve çifte standart giderilmeliydi!

Bir haftadır alışmıştık kısaltmalara; “YSK... AA... DHA... vs.” Bence, bir de “TDK”ya kulak verilmeliydi... “Güncel Büyük Sözlük”te, “kapak” için, (isim, dedikten sonra...) sırasıyla; “Her türlü kabın üstünü örtmeye veya bir deliği kapamaya yarayan nesne”, “Dolap, sandık vb.ni örtmeye yarayan parça”, “Kitap, defter vb.nin en üstüne geçirilen kılıf”, “Biçilen ağaç kütüklerinin iki yanından çıkan, düzgün olmayan tahta”, “Zıvanada iki dış yan parça...” karşılığı veriliyordu. Aynı sözlükte sayfalar, “kapak taşı, kapağı atmak, kapak vurmak, göz kapağı, rögar kapağı, diz kapağı...” diye tamlamalar, “oynama kızım oynama bu kapak patlar / kırkından sonra azanı teneşir paklar...” benzeri deyimler ile doluydu...

Dahası, “kapak çeşitleri” sorgusuna, bir arama motoru; saniyeler içinde, (teknik olarak mükerrer yazılmışlar olabilir...) “pilfer-proof kapaklar, emniyetli ve drop-stop kapaklar, flip-off ve dekoratif tanımlamalı kapaklar, vidalı kapaklar, likör kapakları, sentetik tıpalar, plastik kapaklar, nem alıcı kapaklar, emniyet kapsülleri, vidalı kapaklar, flakon çakma kapaklar, irigrasyon solüsyon kapakları, ilaç kapakları, yağ kapakları, gazlı ve gazsız içecek kapakları, kendinden vidalı kapaklar, geçmeli kapaklar...” yanıtını veriyordu. Biz, “kaynayan kazan kapak tutmaz...” atasözünde çakılıp kalmış görünüyorduk.

“Biraz paradigma değişikliği iyidir” diyerek yazdım bu satırları. Hattâ, belki “empati” yapmaya bile fırsat verebilir, karaladıklarım. Yazının sonuna geldik, ama açıkçası, “başlık”taki tercihim hâlâ içime sinmiş değil. “Artık buna değerli okuyucu karar versin” diyorum. Ne dersiniz? “Tencere mi olsun, kapak mı olsun?”

(Not: Yazının, aşağı yukarı 10 sene evvel, Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı arasında, bir TV programında bahse konu edilen; İstanbullu Rumların kullandığı ve “kosta kapaki” diye bittiği açıklanan küfürle bir ilgisi yoktur... / ...Kurthan Fişek Hocamın, 1998’de Hürriyet’te düştüğü; “Kimse üstüne alınmasın. Bu bir soyut yazıdır, gündemimizden uzak, CHP’den ıraktır. Ölmesine rağmen öldüğünü bilmeyen, burnu boktan kurtulmayan hayvanlardan söz ettim. Aktif siyasetle ilgisi yoktur, soyuttur, zoolojiktir...” şeklindeki -efsanevî- dipnotundan ilhâm alınmıştır).

Yazının Devamını Oku

“Emeğin adı”: bu yıl “Murat Tuncay...”          

1 Nisan 2019
Önce 1999’dan bu yana esen bir “geleneği” hatırlayalım: Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Genel Kurulu, “...Ülkemizde tiyatro sanatının çağdaş anlamda var olması için  tüm yaşamı boyunca tiyatroya hizmet etmiş olan,  Fakültenin fahri doktoru ‘Muhsin Ertuğrul’un anısına, her yıl, ‘yaşamı boyunca ülkemizde tiyatro sanatının gelişimi yolunda, üstün hizmet vermiş sanatçı ve bilim insanları arasından belirlenen kişilere” akademik bir ödül veriyor.

 

 

 

“Muhsin Ertuğrul Tiyatro Emek Ödülü” bugüne kadar; “Oyunculuk”tan “Sahne Tasarımı”na,

“Tiyatro Bilimi”nden, “Oyun Yazarlığı”na, “Tiyatro Müziği”ne uzanan geniş bir yelpazede, (üzülerek bütün isimleri burada sayamıyorum...) Münir Özkul’dan Prof. Dr. Özdemir Nutku ’ya, Melih Cevdet Anday’a; Suna Pekuysal’dan, Prof. Dr. Sevda Şener’e, Güngör Dilmen’e, Osman Şengezer’e; Erol Keskin’e, Rüştü Asyalı, Zihni Göktay ve Timur Selçuk’a verilmişti.

 

Fakülte’nin Sahne Sanatları Bölümü Akademik Kurulu,  2019 yılında “Tiyatro Bilimi” dalına ayrılan ödülü, “Tiyatro Kuramı” alanında, “ülkemizde 1970’lerden 2010’lu yıllara kadar, 40 yıl boyunca,  eğitmen, akademisyen, yönetici olarak verdiği hizmetlerden  ve tiyatro alanında çoğu yayınlanmış araştırma, inceleme ve eleştirileriyle, tiyatro bilimine yaptığı katkılar”dan ötürü, Prof. Dr. Murat Tuncay ’a vermeyi kararlaştırdı. Ve geçen hafta, 27 Mart “Dünya Tiyatrolar Günü”nde verildi ödül.

 

Yazının Devamını Oku

Yeni “Emîn”imize, “beşinci” açık mektup!

30 Mart 2019
2 gün sonra sandık başındayız...


Bundan sonra,
yeni bir mektup yazmaya vaktim olur mu bilemem ?

“Memleket yangın yeri”ne döndü diyenleri gördükçe,
istedim ki,
Size seçimden önce (âşıklar makamında) bir “türkü” armağan edeyim.
“Uşşâk” bir İstanbul Türküsü...

Yazının Devamını Oku

“Süveyda”dan “Tevafuk”a Ünal Ersözlü...

25 Mart 2019
Aralık 2017’de, elimizdeki kitabın, arka kapağından başlamıştık okumaya;

 

(Yazar) “…Ünal Ersözlü; ‘dört gün Buda kadar dingin ve sabırlı’,

‘üç gün  Zorba kadar coşkulu ve tutkulu yaşamanın’,

mutluluğa hak ettiği dengeyi nasıl vereceğini anlatıyor.

Buda’dan Hallac-ı Mansur’a, Eckhart Tolle’den Jung’a kadar,

keşiflerini paylaşmış ne kadar bilge varsa,

bizi onların işaret ettiği hemzemine götürüyor(du) ; süveydaya”. (*)

 

Yazının Devamını Oku

“Kırmızı Kalem”in Başkenti’nde “köşe yazıları...”

22 Mart 2019
BAZI anekdotlar hiç eskimiyor!

                    

Aksine, “şerbetleniyor”, kıymetleniyor, daha bir anlam kazanıyor...
Anlamı derinleşiyor, derinliği demleniyor; o derinlikte kök salıyor, tutunuyor, yeniden filizleniyor...
Ama giderek, “toplumun yontulmayan kalınlıkları” için daha da bir acı veren taam halini alıyor.
(1980’lerden bir alıntı o zaman...)

“...Büyük bir ressamın atölyesinde yetişen öğrencisi, eğitimini tamamlar.

Yazının Devamını Oku