Nihat Demirkol

Yıllardan Barok günlerden İzmir

5 Kasım 2021
AYLARDAN “Kasımpatı hüznü”nü gösteriyor takvimler.

Ve uzak kaldıkça içimizde büyüyen bir kıpırdanış; “sanatın yüzyüze alışverişi”ne duyduğumuz hasretin nihayet durulmasıyla,(hiç değilse benim için...) yaklaşık 2 yıl sonra vuslat... Üstelik, en yenisi 18. yüzyıla tarihlenen ve diğer ucu 16. yüzyıla kadar uzanan, seçkin bir seyahat ki, bu tam bir “seyahatnâme” aslında. Türkiye’nin, dönem enstrümanları ile Avrupa ve Osmanlı Barok Dönem müziklerini yorumlayan ilk grubu olma kimliğiyle, “müzikal inovasyon”da, hep bir adım önde tanıdığımız “İzmir Barok”, hafta başında Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ndeki (AASSM) konseriyle, bu yıl altıncısı düzenlenen “Barok Müzik Günleri”nin kurdelesini kesti. Açılış konserinin, Almanya Federal Cumhuriyeti İzmir Başkonsolosluğu işbirliği ile “Türk-Alman Dostluğu Konseri” dipnotu ile gerçekleştiğini de hatırlatalım.



***
Meraklısı, İzmir Barok’un, 2008 yılında İZDOB orkestrasından kontrabas grup şefi Bülent Oral ve keman sanatçısı Hakan Özaytekin tarafından kurulduğunu, 25 yıla yakın birlikte oda müziği yapan ikilinin, en sonunda hayallerine dokunduğunu; yıllar içinde grubun, yeni projelere nefes veren sanatçı ve enstrüman katılımlarıyla genişlediğini, “16. Yüzyıldan 18. Yüzyıl ortasına Avrupa ve Osmanlı Saray Müzikleri”, “Shakespeare ve Müzik” gibi albümlerle ses getirdiğini, ödüller aldığını, “Sefarad ve Osmanlı Müzikleri” ile yurtdışı festivallerde ağırlandığını, “Shakespeare ve Purcell...” projesinin yolda olduğunu zaten bilir.
Ben asıl, bu son konserin, altı çizilesi detaylarını paylaşmak istiyorum. Sahneye, “Barok Keman’da Hakan Özaytekin , Viola Da Gamba’da Bülent Oral, Klavsen’de Erica Fossi, Rebab ve Türk Lavtası’nda Mehmet Refik Kaya, Perküsyon’da Bariton Hüseyin Tuncel, Barok Obua’da Güzin Teoman, Barok Klarnet’ta Elif Aksoy, Cornetto’da Begüm Acar ve Archlute’ta Diego Leveric”in ışığıyla çıkan topluluk, kendi özgün repartuvarını seslendirirken, yine seçilmiş eserlerde, Soprano Linet Şaul ve Alman Counter Tenor Kai Wessel’e eşlik etti...
***

Yazının Devamını Oku

1 piyano, 4 el ve 1 pedal

30 Ağustos 2021
FARKINDAYIM, 50’li yılların Vespa reklamları gibi bir başlık oldu. Hani, “2 kalp, 2 teker ve 1 motor” kabilinden. Olsun! Biraz şakacı bir festival yazısı yazmak geldi içimden.




Efendim, gecenin programı açıklandığında, Agora’nın alışılmışın dışında bir piyano resitaline ev sahipliği yapacağından bahsediliyordu. Ve deniyordu ki: “Her ikisi de Paris’te yaşayan piyanist Ricardo Vieira ve Tomo-Hiro Hatta (tarafından kurulan MusicOrba Duo) dünya üzerindeki birçok farklı sahnede, en prestijli festivallerde, New York’taki Tribeca Theater ve Paris’teki dünyaca ünlü Olympia gibi efsanevi konser salonlarında çaldılar. Kıbrıs’ın Baf şehri, 2017 yılında, Pafos 2017 Avrupa Kültür Başkenti etkinliği kapsamında aynı şehirde düzenlenen muhteşem bir konser için o güne dek birçok ülkede sahne almış olan bu ikiliyi davet etti. MusicOrba Duo sadece 2018 yılında ve sadece Çin’in en görkemli mekânlarında 20’den fazla konserde sahne aldı. Onlar, dünyanın sayılı 4 el piyano ikililerinden biri ve 34’üncü festival için şimdi de İzmir’de çalacaklar.”
Konser başlayana kadar açıkçası her şey yolundaydı. Pek çok izleyici, sanatçıları kafasında sorularla bekliyor olmasına rağmen... Çünkü alışılagelmiş duolardan farklı olarak 2 ayrı piyanoda, 2 piyanist yerine aynı piyano önüne oturmuş ve tek klavyeyi paylaşan 2 kişiyi dinleyecektik. Üstelik repertuvar da (Fernando Lopes-Graça’nın Rustik Portekiz Melodileri ve Felix Mendelssohn’un Bir Yaz gecesi Rüyası Uvertürü) hayli cazipti, ümit veriyordu ama... “Ama”sı var işte! Aklımızda, yarı-profesyonel deli sorular...
2 elin parmaklarıyla çalınan bir enstrümandan bir müziksever ne bekler? 2 elin daha kalabalık bir kombinasyonunu mu, yoksa 20 parmağın yek vücut halini mi? 2 solisti de ayrı ayrı duyabilmeyi mi? Yoksa, grup ustalığı denilen grubun içinde kayboluşu mu? Dahası, 2 kişi bir müzik topluluğu sayılır mı? Oda müziği yelpazesi içinde bugün artık önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahip olan 4 el piyano abartılı bir yorum titizliğine yol açar mı? Beraberlik kavramı çalınan eserin birlikte icra edilmesi yeteneğini de içerir mi? Acaba, “Bir topluluktaki eşzamanlılık iki şekilde anlaşılmalıdır: Bir yandan topluluk tekniğinin temel kuralı olarak, diğer yandan özgür sanatsal bireyler buluşmasının zirvedeki başarısı olarak” yaklaşımı doğru mudur? 2 piyanistin ortak icrasında piyanonun rolü çalgının eşsiz imkânları ile mi belirlenir? Yoksa, piyanistlerin sürekli kendini aşma gayreti piyanonun ses hazinesi açısından daha zengin görünmesini mi sağlar?
İşte sanıyorduk ki bütün gece bunlarla hemhâl olacağız. Ve bu soru işaretlerinin hınzır cevaplarıyla tuz buz olacak dogmalar... Ama öyle olmadı efendim! 4 el piyanodaki bütün büyü pedal üstündeki paylaşılamayan iktidardan alev alırmış meğer... Meğer sahnede 2 piyaniste birden ait olmayan tek şey o mütevazı görünen pedalmış. Seslerin sönmesine engel olan, sesin uzunluğu, genleşmesi ve zaman zaman da tını mükemmelliğine imkân veren, sesi yoğunlaştıran, piyanodan çıkan seslere devamlılık ve anlam katan o pedal resital boyunca Tomohiro Hatta’nın egemenliğinde kalmıştı ki, bis parçası çalınmadan önce kıyamet koptu. Khachaturian’nın ‘Sabre Dance’nı çalmak için bir düello zarafeti içinde de olsa sanatçılar yer değiştirdiler ve Ricardo Vieira yüzünde güller açarak piyanonun sağ tarafına geçti. Tam, “Sulh sağlandı” diyorduk... Yine olmadı! Sanatçı kaprisi (?!) işte... Her ikisi de bu tek parçalık sürede yerleşik nizamı özlemiş olmalılar ki, bir yinyang dönüşü ile son notayı diğer egemenin sahasında noktaladılar. Seyirci mest... Harikulâde bir geceydi. 34’üncü Uluslararası İzmir Festivali yarın akşam Çeşme Kalesi’nde yapılacak “Trovaores” Antonio Placer Sextet Antonio Campos&Rafael Campallo gösterisiyle devam edecek.

Yazının Devamını Oku

Oda Müziği’nde küresel rüzgarlar

26 Ağustos 2021
SALI gecesi, yıllar önce yapılmış bir sohbette, “bitmiş bir konser hakkında yazı yazmanın ne manâsı var?” diye soran bir meslektaşımı hatırladım...

Birbirimizi hayli yadırgamıştık. Kendisine verdiğim cevabı, “Schumann Quartet”in konser kitapçığında, görünce, “ne yazdığını anlayanlar için, sen yine de yaz” dedi iç sesim. Bir röportajlarında sarf ettikleri cümle, benim sanat yazılarımdaki üslûbumu tarif ediyordu adeta: “...Bir eser, asıl anlamına, ancak canlı performans sırasında, gelişerek ulaşır. Gerçekte yaşanan budur! Çünkü neler olacağını biz dahi bilmiyoruz. Sahneye çıktığın zaman, tüm taklit ve esinlenmeler silinip gider ve birden kendine karşı dürüst olmaya başlarsın...”
Smyrna Agorası’nın kadim nefesinde (...gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet varken, direkler yalnızlıktan çatırdıyorken, yasaklanmışken hayaller, şairler saf saf dolaşıp tenhalarında şiir söylerken, Genco Erkal’ın 4 yıla kadar hapsi isteniyorken...) yeniden duyduk ki, “sanatta ‘an’ vardır”. Eser aynı olabilir; aynı sanatçılar çalabilir... Ama “an” değişmiştir. İşte bu sebeple, her konser öncekinden ve sonrakinden başkadır. Hattâ, Attilâ İlhan’ın dediği gibi “an gelir...” Zamfir’in cümlesine döner mevsim; “bitmiş bir konser” dediğin, belki de “son konser”dir.
Aslında, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV), İzmirli sanatseverleri (her yıl) sadece, (dünya sanat medyasında) “Lamı cimi yok... Schumann Quartet dünyanın en iyi kuartetlerinden biri ve yaylı çalgılar konusunda günümüzün kesinlikle en heyecan verici kuartetlerinden biri...” diye anılmakta olan sanatçılarla zirvelere taşımıyor. Uluslararası İzmir Festivali şemsiyesi altında; “görünür görünmez” bir misyonu daha gerçekleştirerek, kent kimliğinin genetik şifresi farklı ve “unutulmuş ya da gölgede kalmış” (...Meryemana Evi, St. Policarp Kilisesi, Bayraklı Ören Yeri, Metropolis, Bergama Asklepion’u, Sığacık Kalesi, Ayavukla Kilisesi, İzmir Sigara Fabrikası, Abacıoğlu, Kızlarağası gibi...) renklerini de, “sanatı ağırlayan mekânlar”a dönüştürüyor. Bu sebeple, “Schumann Quartet”in, Tokyo’daki Suntory Hall’a davet edilmesinin dışında; Kuzey Amerika ve Asya turnelerine devam ederken, Almanya, İsviçre ve Hollanda’daki festivallerde dinleyicisiyle buluşmaya, Londra, Zürih, Madrid, Hamburg ve Berlin gibi büyük müzikal metropollerde sahne almaya hazırlanırken, soprano Katharina Konradi ile birlikte Barselona ve Madrid’de gerçekleştirileceği iki özel program, yine yakın geleceğin dikkat çeken etkinlikleri arasında yer alırken, bu genç topluluğun, hele pandemik bir süreçte İzmir Agorası’nda soluklanması, İzmirliler için, “an’ın kıymeti” adına, ayaklarına kadar getirilen, hatırı sayılır bir armağan olmuştur umudundayım... En yaşlısı (?!) 1982 doğumlu olan sanatçıların canlı bir performansına, Agora’daki izleyicilerden kaç kişi, bir daha tesadüf edebilecek bilmiyorum? Ama sanat izleyicileri, müziğin küreselleşen danteline de hızla alışmak zorunda. Sahnede, Alman müzik geleneğini, Rumen-Japon bir ebeveynin melez müzikalitesini ve Estonya steplerinin rüzgârını taşıyan bir kuartet vardı. Hattâ konser akşamı, sanatın “yeni normal”i, (rugan ayakkabı, smokin pantolonu ve bisiklet yaka fanilayı birlikte kullanarak) “esas olanı, yani müziği” vitrinleyip, oda müziğinin vitrin muhafazakârlığına sahneden dil bile çıkarttı diyebilirim.
Çocukluklarından beri birlikte çalan üç kardeş Mark, Erik ve Ken Schumann’a 2012 yılında, viyola sanatçısı Liisa Randalu da katılmış. Müzisyenlerin, kelimeler olmadan iletişim kurduklarını, dinleyici de hissedebiliyor... Öyle ki, o “kelimesiz dil”, icranın “oracıkta icat edilmiş, -sadece özgün değil- üstelik doğaçlama dil”i oluveriyor. 24 Ağustos akşamı da, işte bunları yaşadık. 90 dakika boyunca, özellikle Beethoven’ın Yaylı Çalgılar Dörtlüsü “La Malinconia” ve 14 Numaralı Yaylı Kuarteti’nde, topluluğun virtüözitesine şapka çıkarttık.
27 Ağustos 2021 Cuma akşamı, dünyanın sayılı 4 el piyano ikililerinden Ricardo Vieira ve Tomohiro Hatta’dan oluşan “MusicOrba”yı izleyebilirsem, sizlerle paylaşmaya çalışacağım...

Yazının Devamını Oku

‘Ey Ruh geldiysen Çello’yu dinle...’

21 Ağustos 2021
İZMİR’in “festival” hasretini kelimelere dökmek kolay... Ama bu bekleyişin “ruhunu” tarif etmek zor! “Dünya telâşı” denilen kargaşa ve kaygıların bezdiren kreşendoları arasında, kimin aklına geliyordu ki, her şeye rağmen, “yokuş bittiğinde veya zayıfladığında”, insanın varlık ve yaşama sebebi sanat bahçelerinde tazeleneceğiz?

 




İşte, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV), bu “rağmen” bahsinde, vakti erişmiş bir kardelen gibi, hiç beklemeden bohçasını açıverdi... Geçtiğimiz perşembe akşamı (19 Ağustos 2021), “evrensel besteci”nin, geçen yıl için koyduğu ıskalanamaz “ilâhî sus işareti”nin ardından, 34. Uluslararası İzmir Festivali Efes’teki Celsus Kütüphanesi’nde yapılan 11. Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Ulusal Beste Yarışması Final Konseri ile başladı.
Bilir misiniz ki? İzmir’de, sanat menülerine numara koyabilmek, zahmet olduğu kadar ayrıcalıktır da... Uluslararası bir festivalin “otuzdördüncüsü”, ulusal bir beste yarışmasının “onbirincisi” diye okuduğunuzda, durup düşünmelisiniz; İKSEV Yönetim Kurulu Başkanı Filiz Eczacıbaşı Sarper, “Festival ruhunu sanat, sevgi, barış duygularıyla yaşamamızı ve kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayan” derken, acaba kendimizi iyi hissetmeyi “düşleme”nin vitrinlenemeyen bedelini mi anlatmak istiyordu?


Yazının Devamını Oku

4 yıl sonra gelen cevap!

23 Nisan 2020
22 Nisan 2016’da, bu köşede, “Kaybolan Marşımı Geri İstiyorum...” başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım. Önce yazıya dönelim:Hatırlayabildiğim kadarıyla, şöyleydi sözleri:

 

Bugün 23 Nisan, bayramı hepimizin (2)
Geçti o kara günler, açıyor pembe güller
Ağaçların altında şarkı söyler bülbüller...
Coşkun bir kanımız var, ünlü tarihimiz var (2)
İleri arkadaşlar Atamızın sesi var
Cumhuriyet uğrunda büyük bir andımız var...

İlkokulda okuduğum 60’lı yılların başlarında, benim kuşağım, “nihâvend bir şarkıyı çağrıştıran bu marşı” söylerdi.

Yazının Devamını Oku

Sarı – kırmızı yol

25 Ocak 2020
“Eve dönüyoruz!” diyor, Göztepe’nin web sitesinde...

 

Döneceğiz, ama hangi yoldan?
Maç günleri, 30 bin kişilik “Gürsel Aksel Stadı”nın yakın, uzak çevresinde trafiğin ve hattâ yaşamın kilitleneceği konusunda kimsenin kuşkusu yok...
Kentin içinde kalmış (ve 500 kapasiteli katlı yeraltı otoparkı, kafeleri, Göztepe Müzesi, halkın kullanımına açık spor tesisleri, eğlence merkezleri, yürüyüş ve etkinlik alanlarını da barındıran) böyle bir “spor ve yaşam merkezi”nin, Türkiye koşullarında kördüğüme sebep olması yadırganmayabilir.
Oysa yadırganmalı... Dahası, bu dezavantajın bir fırsata dönüştürülebileceği üstünde yoğunlaşılmalı.

Web sitesinde, stadın drone ile havadan çekilmiş görüntüleri de paylaşılmış; boşken bile çok etkileyici. Aslında, geçen hafta AASSM’deki konserden dönerken, tıkanmış sokak aralarında başlayan “aldı beni bir düşünce” halleri, bu görüntüler ile çiçeklendi sayılır. Bundan sonrası, biraz da bir Martin Luther King deyişi: “Bir hayalim var...”

Diyorum ki, maç günleri, stadın etrafındaki yollar, araç giriş-çıkışına kapatılsa.

Yazının Devamını Oku

“El Etek Öpmekle Dudak Aşınmaz Bayramı...”

29 Ekim 2019
 Gazi'nin Nutuk'ta paylaştığı cümleler içinde,kuşkusuz en önemlilerinden biridir;“Efendiler, yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz  ! (dedim)”

 

 

Yani, 29 Ekim’e anlam katan,

aslında 28 Ekim iradesi ve kararlılığıdır.

Belki bu sebepledir;

Cumhuriyet Bayramı’nın

28 Ekim saat 13:00’ten itibaren başlatılıyor olması...

Belki de, tesadüfün ötesinde, (Resmî Gazete eliyle)

Yazının Devamını Oku

İnsan Kaynaklarında “Arz” Fazlası...

21 Ekim 2019
“İnsan Kaynakları”na,

 

bu kadar sene emek vermiş biri olarak;

şöyle bir bakıyorum da,

sağıma soluma.

Cennet gibi bir memlekette yaşıyoruz !

İnsan Kaynaklarında, ciddî bir “arz” fazlası var;

Üstelik bu doygunluk, işşizliğe de sebep olmuyor.

Aksine, herkesin “en az birkaç mesleği” bulunduğu gibi

Yazının Devamını Oku