Nihat Demirkol

“Görülen lüzum üzerine...”

29 Temmuz 2019
“Görülen lüzum üzerine...” kalıbı, güzel Türkçemizin,

 

“düşüncenin eyleme evrilmesine imkân vermek üzere” icat edilmiş,

en parlak buluşlarından biridir.

Öncelikle, “görülen” ifadesinin, eylem sahibinin,

“bakmaktan fazlasını yapabildiğini imâ etmek” için tercih edildiğini

hatırlatmakta fayda vardır.

 

 

Yazının Devamını Oku

İzmir’e Bükreş ve Sofya perspektifi ile bakmak...

23 Temmuz 2019
İzmir’in en çok karşılaştırıldığı kentler,


“Barselona ve Selânik”tir malûm...
Böyle bir rekabetin terazisinde,
verdiği iyi resimler hem gururumuzu okşar,
hem de “olsa olsa” parantezinde,
buralarla aynı ligde anılmaya lâyık görürüz kentimizi.

Daha sıradan mukayeseler yapsak,

Yazının Devamını Oku

Şanghay’dan İzmir’e iz bırakma gerçeği

2 Temmuz 2019
SIRADAN bir arama motorunda “Şanghay” yazdığınız zaman ilgili ilgisiz pek çok başlığa ulaşırsınız.

 


Bunların önemli bir bölümünün aradığınızla uzaktan yakından alâkası yoktur.
Ama bu başlıklar sizin dev kentin parmak izine ulaşmanızı sağlar, kimlik tespiti kolaylaşır.
“Şanghay Beşlisi, Şanghay İşbirliği Örgütü, Şanghay Birliği, Şanghay Paktı, Şanghay Kulesi, Şanghay Sipg, Şanghay Takibi, Şanghay Altılısı, Şanghay Akvaryumu, Şanghay Borsası, Şanghay Ekspresi, Şanghay Otomobil Fuarı, Şanghay Halk Komünü, Şanghay Jiao Tong Üniversitesi, Şanghay Liman, Şanghay Maglev Treni, Şanghay Müzesi, Şanghay Metrosu, Şanghay Pu Dong Havalimanı, Şanghay Şövalyeleri, Şanghay Eğitim Sistemi” bunlardan bazıları...
Ve bir de “Şanghay Filarmoni Orkestrası” var elbet!
Aynı aramayı “İzmir” için yaptığınızda da kural ve sonuç değişmez.

Yazının Devamını Oku

Bugün Ne Yazmalı ?

25 Haziran 2019
Farkındayım;

 

Saatli Maarif Takvimi’nin sorularına benzedi.

“Bugün ne pişirelim ?” gibi oldu.

Olsun; lâfı oraya getireceğim zaten.

Yapraklarını, dedemden izin alarak kopartabilirdim.

Alınması, asılması, okunması, (hattâ bazı sayfaların) saklanması ayrı bir ritüeldi.

“Bugün doğanlara isimler”, eski zamanlarda bile hep eskiydi sanki.

“Erkek: Behlül, Kız: Betül, Erkek: Nâbi, Kız: Teşrife” gibi.

Yazının Devamını Oku

“İstanbul’dan 1 gün önce” ayrıntısı üstüne...

18 Haziran 2019
Farklı bültenlerden alıntılara göz attıkça öğreniyorum ki;Dünya, piyanist Yuja Wang'tan bahsederken, öncelikle “sansasyonel” ifadesini kullanıyormuş.

 

 

“Müzikal sezgisinin derinliği ve sahne karizması”nın altını çizdikten sonra,

farklı dillerin sözlüklerinden seçilmiş sıfatlar yarışıyormuş birbiriyle;

“...Büyüleyici, göz kamaştırıcı, özgün, benzersiz, çarpıcı...”

Eleştirmenler ve dinleyicilerin hayranlığı,

sadece “gücünün doruğunda olduğu için” değil,

“zirvede olduğu halde, yükselişine hız kesmeden devam etmesi”

Yazının Devamını Oku

“Kızlarağası”nda “Allaturca...”

12 Haziran 2019
Araya “bayram” girdi;

Chopin’in kapıları tuttuğu “Gülsin Onay” resitali ile başlayan,

ardından “Jazz Orchestra of The Concertgebouw Amsterdam”ı ağırlayan,

ve sonra,“De Sangre Y Raza Flamenco Company”den “Carmen By Merimee” koreografisini izlediğimiz “Festival”, kaldığı yerden devam ediyor.

 Uluslararası İzmir Festivali,

İKSEV’in evsahipliğinde;

Kentin tarihi dokusu içinde yer aldığı halde,

“gözden kaçmış, unutulmuş, ihmal edilmiş, farkına varılmamış” mekânları,

“konser vitrini”

Yazının Devamını Oku

“Yaz kızım, Carmen’in beraatine...”

4 Haziran 2019
“Önsöz”üne, 1 Mart 1957 tarihi düşülmüş “Ünlü Operalar”ın “Carmen”i, anlatan sayfalarında, şöyle demiş olsaydı Faruk Yener; sanıyorum çok yadırganırdı:

 

“...Vahşi, ateşli bir çingene, toplumun zincirleri olmadan yaşamak için doğmuş; José'nin hikâyesini ve Carmen’in aşkıyla mücadelesini tutkulu dans ve otantik oyunculuk kullanımıyla hayata geçireceğiz. Mérimée bizi cigarrera ile tanıştırıyor; 19. yüzyıl İspanya’sının ataerkil toplumuna ‘bağlı’ bir kadın. O ki, etnik kökenleri tarafından belirlenen gelenek ve göreneklere bakmaksızın, kaderini ve toplumsal konumunu reddeden bir şekilde savaşan, yaşayan ve davranan bir çingene. Geleneklere boyun eğmek yerine, kim olmak istediğine karar verdiği bir hayat yaratır. Fransız romanına dayanan bu bale, Bizet’nin opera versiyonunda gösterilen femme-fatale klişesini sökerek, Carmen'i çevreleyen stigmayı yok etmeyi amaçlıyor. Bunun yerine, Carmen'i, kendisini çevreleyen uyumluluk ve klişelerden yararlanan, zamanının ilerisinde olan, mücadele eden, bağımsız bir kadın olarak göstereceğiz. O, özgürlüğünü ve kendi yaşam biçimini bırakmak yerine ölmeyi seçer...”

 

Zaten bu satırlar da, bahsettiğim kitaptan değil, program kitapçığından alınma... Yani, 3 Mart 1875’te Paris’te ilk oynanışı ve 1948’te, Ankara’da, Devlet Operası’na ilk temsilinden üstünden yıllar, köprülerin altından da çok sular geçmiş. Yukarıdaki “yeniden bakış”, geçen hafta 33. Uluslararası İzmir Festivali’nde, Juan Manuel PRIETO koreografisi ve DE SANGRE Y RAZA FLAMENCO COMPANY yorumuyla izlediğimiz, Carmen’e (by MÉRIMÉE) ait.

 

 

İspanyol dansını tüm stilleriyle sunmak ve dünyaya tanıtmak amacıyla, koreograf Juan Manuel Prieto ve ışık tasarımcısı Carlos Fajardo, tarafından kurulan topluluk,  (İspanyol Folklor Flamenco Şirketi) ilk dansları olan “Raigambre” ve ikinci gösterileri “Flamenco Journey veya ARAT, de Fellah-mangú a Flamenco”dan sonra, prömiyerini gerçekleştirdikleri üçüncü ve yeni şovlarını, Festival için, AASSM sahnesine taşıdılar.

 

Yazının Devamını Oku

Chopin “kapıları tutunca...”

27 Mayıs 2019
Hiçbir festival, sadece festival değildir ! Mutfağı ve kamera arkası, “ayrı bir festival”dir çünkü.

 

Seyirci, bu “paralel evren”i görür mü, duyar mı, bilir mi, hiç değilse tahmin, ya da hisseder mi acaba ? Bilinmez... Bazen, önü ve arkası karışıverir birbirine; İş tahminden çıkıp da, gündem “paylaşım”a dönünce... İşte o zaman, bu anların da “tadını çıkartmak” lâzımdır. Sanat, “tuhaf taraflarıyla” da, güzel ve ayrıcalıklıdır, üstünde düşünülmeli ve yorumlanmalıdır çünkü...

 

Cumartesi gecesi, “33. kez kapılarını açan Uluslararası İzmir Festivali”nin de bu bakımdan, emsallerinden aşağı kalır yeri yoktur. Neler görmedi ki bu Festival ? Celsus’ta, “fotoğraf dergilerine -özel sayı olmuş- kediler” ağırladı sahnesinde; “Maestro’nun ayağının dibinde konser dinleyen köpekler...” Son mezürde, Piyanistin eline düşen lâmba... Konser bitince, taburesini yerine koyan zarif piyanist. Konser erteleten yağmurlar, elektrik kesintileri... Acapella ile düet yapan yatsı ezanı;  Zamfir’e eşlik eden traktör homurtuları, koyun sürüsü çanları. Konseri izlemek için, Efes’in üstünde turlayan meraklı uçak... Bunlar benim , “ilk anda” hatırladıklarım. Festivali “kara kutusu”nda (?!), daha neler vardır kim bilir ? Sadece Elton John anıları, anlatmakla bitmiyor.

 

Nefesler tutulmuştu; “Chopin Akşamı”nda... Gülsin Hanım, ilk bölümün üçüncü eserinden sonra yerinden kalktı, seyirciyi selamladı ve “2 numaralı (op.38) fa majör Ballad”dan, “Mi bemol majör (op.9) 2 numaralı Noktürn”e geçmeden önceden, “anlık” bir hava değişikliği için, sahneden kulise açılan kapıya yöneldi... Önce bir kanadını yokladı; açılmadı...  Sonra diğer kanadı denedi. Kilitliydi kapı... Yüzünde her zaman parlayan tebessümünden hiçbir şey kaybetmeden geri döndü; ellerini iki yana açarak, olan biteni merakla izleyen seyirciye, beden diliyle,  “ne yapalım ? Kısmet değilmiş” mesajını verdi ve alkışlar arasında, tekrar piyanonun başına oturdu.

 

Şimdi siz zannediyorsunuz ki, “işgüzarın biri” kilitledi kapıyı. Ya da güvenlik sebebiyle bilerek kapatılmıştı. Veya, Gülsin Hanım, kapının yabancısı olduğu için, fazla zorlamadı; o yüzden açamadı kapıyı... Hayıııır !  

Yazının Devamını Oku