GeriNedim ŞENER ‘Heybedeki turpun büyüğü’ kumpası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Heybedeki turpun büyüğü’ kumpası

Hrant Dink cinayetinde, Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer başta olmak üzere FETÖ’cü istihbaratçıların sorumluluğunu anlattığım ‘Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ kitabım nedeniyle, 2009’da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandım.

Emniyet İstihbarat Dairesi’nin FETÖ’cü başkanı Akyürek’in avukatlığını Nurullah Albayrak yapıyordu. 28 yıl hapis istemiyle yargılandım ve beraat ettim. Şimdi, Akyürek ve Yılmazer dahil FETÖ’cüler, Dink cinayetinden yargılanıyor, avukat Nurullah Albayrak ise firarda.

12 yıl sonra Nurullah Albayrak yine karşıma çıktı, bu kez FETÖ elebaşı Gülen’in avukatı olarak. Muhsin Yazıcıoğlu suikastı hakkında yazdıklarıma cevap veriyor.

İTİRAFLAR PANİKLETTİ

Anlaşılıyor ki, FETÖ’nün Elazığ il imamı Abdullah Önder ile 19 şehrin bağlı olduğu FETÖ’nün ‘gaziantep büyük bölge imamıKamil Bakum’un itirafları onları panikletti.

Her ikisi de yüzlerce sayfalık ifadelerinde, FETÖ’nün hukuk yapılanmasını ve Yazıcıoğlu suikastında, düşen helikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü askerlerin dosyasını nasıl kapattıklarını itiraf ettiler.

İlginç olan ise Kamil Bakum’un, FETÖ’cü avukat olarak Nurullah Albayrak’ın da adını vermesiydi. Bakum, Albayrak’ın örgütün Ankara il imamına bağlı avukatı olduğunu, Ankara’ya gittiğinde Maltepe civarındaki bürosuna uğradığını anlattı. Hatta Nurullah Albayrak’ın, “Mustafa Tekin” adıyla ‘ID.108582’ No’lu ByLock kullanıcısı olduğunu ve kendi ByLock grubuna da kayıtlı olduğunu itiraf etti.

‘Heybedeki turpun büyüğü’ kumpası

İşte böyle bir avukat olan FETÖ’cü Albayrak ortaya çıkmış, nasıl 2009’da Ramazan Akyürek’in Dink cinayetinde sorumluluğu olmadığını anlattıysa, bugün de yine basını suçlayarak, avukatı sıfatıyla FETÖ elebaşı Gülen’in Yazıcıoğlu dosyasını karartma konusunda rolü olmadığını söylüyor.

Önce ona cevap verelim: FETÖ elebaşı Gülen dahil örgüt üyelerinin, FETÖ’cü askerlerin sanık olduğu soruşturmanın kapatılmasında rolünü bizzat örgüt üyesi olan Abdullah Önder ile Kamil Bakum itiraf etti.

1 TAKİPSİZLİK, 2 DAVA, 1 AÇIK DOSYA

Onlar anlatana kadar da bu konuda kimse bir iddia ortaya atmadı zaten. Ama hem FETÖ elebaşı avukatı, hem de bu konuda açıklama yapan FETÖ’cüler, itirafçılara hiç değinmiyor, “Biz böyle birilerini tanımıyoruz” dahi diyemiyorlar.

İkinci olarak, halen Kocaeli Başsavcısı olan dönemin Kahramanmaraş Savcısı Habip Korkmaz’ın 13 Mayıs 2014 tarihinde Yazıcıoğlu dosyası hakkında takipsizlik kararı verirken, bu kararı 40 gün sonra, 17 Haziran 2014’te kaldıran ve 15 Temmuz sonrası FETÖ’den ihraç edilen Gaziantep 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nden Ahmet Maden’in rolüne vurgu yapıyorlar.

Böylece, halen görevi başında olan bir savcının kararıyla Yazıcıoğlu dosyasının kapatıldığını, FETÖ’cü hâkimin kararıyla da açıldığını ima ederek örgütü aklamaya çalışıyorlar.

Oysa gerçek çok başka. Çünkü Habip Korkmaz, sadece FETÖ’cü askerlerin aralarında bulunduğu 19 kişi hakkında takipsizlik kararı vermişti. 2 davayı açmış, 1 de soruşturmayı açık bırakmış, 23 Haziran 2014’te tayini çıkmıştı.

Bana gönderdiği açıklamaya göre soruşturmayı yürüten Kahramanmaraş Savcısı Habip Korkmaz;

1- 1 Nisan 2014 günü “Yazıcıoğlu’nun bulunduğu ve yaralı olarak getirildiği” şeklindeki sahte istihbarat bilgisi ile kamuoyunu yanıltan FETÖ’cü istihbaratçı Dursun Özmen hakkında “görevi kötüye kullanmaktan” dava açtı.

2- 15 Nisan 2014 günü de helikopterdeki cihazların sökülmesiyle ilgili Malatya 2. Kara Havacılık Alay Komutanlığı’nda görevli 8 asker hakkında “hırsızlıktan” Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ne dava açtı.

Dosya daha sonra “Davanın Göksun’da görülmesi gerekir” kararıyla iade edildi.

17 Nisan 2014 günü dosya üzerindeki gizlilik kararı kalkınca, FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın savunmasını FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar’ın yaptığı ortaya çıktı. FETÖ itirafçısı Önder ve Bakum’un sözünü ettiği, takipsizlik kararı verilen dosyanın kapatılması ile ilgili toplantılar bu dönemde gerçekleşti.

3- 15 Mayıs 2014 günü Habip Korkmaz, aralarında FETÖ’cü askerler Davut Uçum, Aydın Özsıcak’ın da bulunduğu 8 asker, 3 kaza kırım ekibi ve 8 köylü olmak üzere toplam 19 kişi hakkında takipsizlik kararı verdi.

4- Korkmaz, davanın esas konusu olan “helikopterin düşürülerek suikast iddiası” ve “arama-kurtarma faaliyetlerinde kasıtlı ihmal ile ölüme sebebiyet verme iddiaları” ile ilgili 113 şüpheli hakkında herhangi bir karar vermeden ana dosyayı açık bıraktı.

SUİKAST DOSYASINI AÇIK BIRAKTI

Dolayısıyla Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili Korkmaz tarafından kapatılan ve FETÖ’cü hâkim tarafından üstü açılan bir suikast dosyası yok. Çünkü suikast iddiasıyla ilgili dosyada verilen bir karar yok. Bu dosya ile ilgili tek karar, 20 Haziran 2016 tarihinde 132 kişi hakkındaki takipsizlik kararıydı. Savcılar Necati Kazak ve Mevlüt Kısır tarafından verilen o karar, ancak 10 Nisan 2018’de Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından kaldırıldı.

Soruşturma ilerleyip FETÖ’nün rolü belirginleşince, ortaya tuhaf bir durum çıkıyor. FETÖ’cü iki askerin de bulunduğu 19 kişi hakkında takipsizlik kararı veren Habip Korkmaz, bugün olduğu gibi 2014’te örgütün yayın kuruluşları tarafından hedef gösterilmiş, yapmadığı halde dosyayı kapatmakla suçlanmıştı.

Bunun, bugüne ve o güne ait iki nedeni olabilir.

Bugüne ait nedeni, dediğim gibi, “İktidara yakın savcı kapattı, FETÖ’cü hâkim soruşturmayı açtı” şeklinde bir savunma geliştirmek. Ama bu tutmaz çünkü itiraflar ve kararlar ortada.

O güne, yani 2014’a ait nedeni ise FETÖ’cülerin o tarihte çok kullandığı ama bugünlerde tek kelime etmedikleri bir konu ile ilgili olabilir: Turbun büyüğü heybede...

FETÖ’CÜLERİN BEKLENTİSİ ERDOĞAN VE FİDAN’IN SANIK YAPILMASIYDI

Bu sözü hatırlayacaksınız, 17/25 Aralık 2013 operasyonlarıyla Başbakan Erdoğan ve çevresindekileri tutuklayamayan, Selam Tevhit kumpası da çöken FETÖ’cüler, Malatya’da ellerinin altındaki Yazıcıoğlu dosyası üzerinden operasyon planladılar. Bunun için kullandıkları cümle ise “Turpun büyüğü heybede” idi.

17-25 Aralık’tan yaklaşık iki ay sonra, 21 Şubat 2014’te hükümet FETÖ’nün elindeki özel yetkili mahkemeleri kaldırdı. Bu karardan bir ay sonra da, 21 Mart 2014 tarihinde Yazıcıoğlu dosyası “yetkisizlik” kararıyla Malatya’dan Kahramanmaraş’a gönderildi.

FETÖ’CÜLERİN YALANLARI

Ancak ÖYM’lerin kaldırılması kararı alındığı gün, yani 21 Şubat 2014’te, FETÖ’nün sosyal medyadaki Fuat Avni hesabında, Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili uzun mesajları arasında, “Alın size turpun büyüğü: Muhsin Başkan’ın öldürülmesinden Beyefendi haberdardı” diye iddialar ortaya atıldı.

Böylece FETÖ’cü hesaplar ve gazeteciler Yazıcıoğlu suikastından Erdoğan’ı ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı sorumlu göstermeye çalıştı.

İşin tuhafı, Yazıcıoğlu ailesinin avukatları bu iddialar-la ilgili o tarihte Malatya Adli-yesi’nde olan soruşturma dosyasına 26 Şubat 2014’te bir dilekçe vererek iddiaların araştırılmasını ve adı geçen-lerin sanık” olarak ifadelerinin alınmasını istedi.

ÖYM kapatıldığı için işlem yapılamadı. 17 Mart 2014’te
dosya Kahramanmaraş Sav-cılığı’na geldi ve Yazıcıoğlu ailesinin avukatları 19 Mart 2014’te ve 21 Mart 2014’te iki ayrı dilekçe ile Erdoğan ve Fidan’ın telefon kayıtları ile ifadelerinin alınmasını istediler.

21 Mart tarihli dilekçe, Yazıcıoğlu suikastı savcısı Habib Korkmaz tarafından teslim alındı.

Yazıcıoğlu ailesinin kararlarına kadar nüfuz etmiş FETÖ’cüler, avukatların verdiği dilekçe ile Erdoğan ve Fidan’ın sanık yapılacağından emindi. “Erdoğan’ın Hakan Fidan’a suikast talimatı verdiğine dair ses kayıtları çıkacak” diyerek, günlerce “Turpun büyüğü heybede” demelerinin sebebi de buydu.

İstekleri Erdoğan ve Fidan’ın sanık” yapılma-sıydı. Savcı Korkmaz, dilekçeyi Yazıcıoğlu suikastına dair 2014/5021 nolu dosyaya kaydetti.

DİLEKÇE DOSYADA

Korkmaz bana gönderdiği açıklamada söylediği gibi, Kahramanmaraş’tan tayini çıktığı 23 Haziran 2016’ya kadar bu konuda bir karar almadı. Oysa tıpkı Ergenekon gibi bir kumpas olduğu açıktı. Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği 25 Mart 2009’da Fidan MİT Müsteşarı değildi. 15 Nisan 2010’de MİT Müsteşar Yardımcısı, 25 Mayıs 2010’da MİT Müsteşarı oldu. Gelişmeler FETÖ’cülerin istediği gibi gitmedi. Erdoğan ve Fidan’ı sanık yapamadılar, kızgınlıkları da muhtemelen bundandı. Daha sonra ses kayıtlarının olmadığı anlaşıldı, “Turpun büyüğü heybede” cümlesi ise Yazıcıoğlu suikastını karartmak için FETÖ’cülerin kurduğu bir kumpastı sadece.

 

X

289 darbe davasından 287’si bitti ama FETÖ ile hesabımız bitmedi

1980’li yıllardan itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızan Fetullahçı Terör Örgütü mensuplarının 15 Temmuz 2016 günü Türkiye’nin 55 ilinde gerçekleştirdikleri darbe girişimi ile ilgili davalarda sona geliniyor.

Darbe girişiminin üzerinden dört buçuk yıl geçti ve 55 ilde gerçekleşen kalkışma ile ilgili 289 darbe davası açıldı. Bunlardan 287’si tamamlandı. Geriye yalnızca 145 sanığın yargılandığı iki dava kaldı.

Darbe davalarından en önemlisi önceki gün Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tamamlandı. Fetullahçı Terör Örgütü mensuplarının 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında TRT’de zorla darbe bildirisi okutulmasını içeren Muhafız Alayı davasında, mahkeme heyeti 497 sanık hakkındaki hükmünü açıkladı.

Böylece Ankara’da görülen 56’ıncı ve son darbe davası da karara bağlanmış oldu. Darbe girişimi davalarının 56’sı Ankara’da, 56’sı İstanbul’da, 177’si ise diğer illerde açılmıştı.

FETÖ’CÜLERDEN TEHDİTLER!

Davalar, son derece şeffaf, açık ve evrensel hukuk kurallarına uygun yürütüldü.

Öyle ki, FETÖ’cü sanıklar savunmalarını istedikleri gibi yaptı, karar sonrası mahkeme heyetlerini, şehit yakınlarını ve gazileri tehdit etti. Buna karşın darbe girişiminden doğrudan mağdur olanlar ve mahkemeler hukuk kurallarından ayrılmadı.

Bunu, davalarda çıkan kararlardan da görmek mümkün. Belki bazılarına itiraz edebiliriz ama mahkeme heyetleri, önüne gelen sanıklara toptancı yaklaşmadı.

İşte bunun somut örneği:

Yazının Devamını Oku

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

Muhsin Yazıcıoğlu suikastı hâlâ kapanmayan bir yara. Yalanlara, yönlendirmelere alet edilen ve parçalanarak sonuçsuz bırakılan Yazıcıoğlu suikastının arkasındaki FETÖ parmağı her geçen gün ortaya çıkıyor. Suikasttan 12 yıl sonra Furkan Yazıcıoğlu, babasının öldürülmesiyle ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir görüşme yaptı. Furkan Yazıcıoğlu hem o görüşmeyi, hem de suikastın perde arkasını Hürriyet’e anlattı.

YAZILI VE SÖZLÜ TALEPLERİMİZ OLDU

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile babanızın ölüm yıldönümünde bir görüşme gerçekleştirdiniz. Sanırım ilk kez görüşme oldu. Neden ve nasıl gerçekleşti?

Biliyorsunuz, 12 yıllık bir suikast sürecimiz var. Yargıda kapıları aşındırdığımız bir adalet arayışımız var. Ben de bu yolların birçoğunu tükettiğimizi düşünerek 12 yıl sonra Cumhurbaşkanımızla bir görüşme gerçekleştirmek istedim. Bu görüşmemizde sözlü ve yazılı taleplerimiz oldu. Somut delillere dayanarak 12 yıllık süreci bir özet olarak anlattım. Bu bilgilendirme ışığında da taleplerimizi sıraladım.

Hukuki konulara gireceğim ama önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili özel bir anısını paylaştı mı?

Muhsin başkanla olan muhabbetinden söz etti, başsağlığı dileklerini iletti. Ama ben suikast konusunun dışına çıkmamaya gayret ettim. Görüşme zaten genellikle beni dinlemeye yönelikti.

DOSYANIN HER YERİNDEN FETÖ ÇIKIYOR

En çok hangi konu üzerinde durdunuz görüşmede?

Yazının Devamını Oku

Dink kararı Rahip Santoro dosyasını da açacak

14. Ağır Ceza Mahkemesi, Hrant Dink cinayetinde; Trabzon merkezli faaliyet gösteren organize suç örgütü lideri Şeniz Dervişoğlu hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Belki dikkatlerden kaçtı ama Dervişoğlu, kitaplarımda Dink cinayeti ile Rahip Santoro cinayeti arasındaki en önemli bağlantılardan birisi olarak yazdığım kişidir.

SİLİVRİ’YE MEKTUP GÖNDERDİ

2011 yılında tutuklandığımda Silivri’ye faks yoluyla mesaj gönderenlerden birisi de Şeniz Dervişoğlu isimli organize suç örgütü lideriydi.

2010 yılında kaleme aldığım, “Kırmızı Cuma - Doğan Kitap” kitabımda; Trabzon merkezli faaliyet gösteren Dervişoğlu grubunun, FETÖ’cü istihbaratçıların gözetiminde 5 Şubat 2006 tarihinde işlenen Rahip Santoro cinayetiyle, 19 Ocak 2007 günü işlenen Hrant Dink cinayeti arasındaki en önemli bağlantı olduğunu delilleriyle yazmıştım.

Dervişoğlu da tutuklu olduğu cezaevinden bana gönderdiği faksta, kitabımda kendisini suçladığımı ama bugün benim terör örgütü üyesi olarak tutuklandığımı hatırlatarak aklı sıra kinaye yapıyordu.

“Dink cinayeti ve İstihbarat Yalanları” kitabını yazalı 13 yıl, “Kırmızı Cuma” kitabını yazalı 11 yıl geçti. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Mart günü, benim yıllar önce yazdığım gibi Dink cinayeti arkasında devletin en üst düzeyinde görev yapan istihbaratçılar ve diğer devlet görevlileri ile FETÖ’cü gazeteciler olduğunu karara bağladı. FETÖ üyesi istihbaratçılar; Dink cinayetine, örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda yön vermişlerdi. O amaç ise Hrant Dink öldürüldükten altı ay sonra başlatacakları Ergenekon kumpasıydı.

SANTORO’NIN ÖLDÜRÜLMESİ, DİNK CİNAYETİNİN PROVASIDIR

2010 yılında kaleme aldığım

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cülere bayram ettiren karar!

FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimine 8 bin dolayında TSK personeli katılırken bunun 5 bin 600’ü subay, astsubay ve uzman çavuşlardan oluşuyordu.

Aradan geçen yıllar içinde bunlara ek olarak TSK içinde 22 bin 386 subay ve astsubay tespit edilerek ihraç edildi.

Yani darbe girişimine katılanların dört katı daha ortaya çıkarılarak haklarında hukuki işlem yapıldı ve tamamına yakını ihraç edildi. Peki TSK içindeki bu kadar büyük FETÖ’cü nasıl tespit edildi? Cevabı herkes biliyor; ”Ankesörlü hat” olarak bilinen sabit hat incelemeleriyle.



YÜZDE 40’I İTİRAFÇI OLDU

Haklarında işlem yapılanların yaklaşık yüzde 40’ı da FETÖ ile ilişkisini itiraf ederek etkin pişmanlıktan yararlandı.

Yazının Devamını Oku

Bakalım dünya bu kararı görecek mi?

Sadece karşılıklı anlayış ve sevgi adına söylenmiş bir cümle nedeniyle, “Türklüğe hakaret” ettiği iddiasına verilen ceza ile oluşturulan linç iklimi sonucu hedef gösterilen gazeteci Hrant Dink, 19 Ocak 2007 günü Şişli’de katledildi.

Oluşturulan nefret iklimini, 2006 yılından itibaren İstihbarat Dairesi Başkanlığı içinde kurdukları “C5” isimli illegal büroda takip eden FETÖ üyesi istihbaratçılar; öldürülmesinden 6 ay sonra 12 Haziran 2007’de başlatacakları “Ergenekon kumpası” için Hrant Dink’i av olarak kullandı.

Trabzon’da, tıpkı Rahip Santoro cinayetindeki gibi, 18 yaşından küçük katile işletilecek cinayet en ince detayına göre planlanmıştı. Rahip Santoro cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı, Danıştay cinayeti gibi Dink cinayeti de FETÖ’cü istihbaratçıların gözü önünde işlenmiş, hepsi de kumpas için kullanılmıştı. Bunlar içinde dünyada en fazla tepki gösterileni Dink cinayeti olmuştu. Bu cinayetle kumpasın alt yapısı artık hazırdı.

Planı da Trabzon Emniyet’ine yardımcı istihbarat elemanı olarak kaydedilen Erhan Tuncel aracılığıyla yürüttüler. Tuncel, Yasin Hayal ve katil Ogün Samast’ı yönlendiriyor, tüm bunlar FETÖ’cü istihbaratçıların gözü önünde gerçekleşiyordu.

BAŞINDA BERE, CEBİNDE TABANCA VE TÜRK BAYRAĞIKatilin Trabzon’dan yola çıkışından bile haberdardılar. Başında, cinayeti işlerken bile çıkarmadığı beyaz beresi vardı, cebine tabanca ve bir de Türk bayrağı konmuştu.

Plana göre, cinayetten sonra kaçmayacak, olay yerinde Türk bayrağını açıp, slogan atacaktı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’yi ‘demokratik’ olarak bölme planı: Adı DBP

HDP milletvekilleri TBMM’ye seçildiklerinde her milletvekili gibi Anayasa’ya bağlılık konusunda namus ve şeref üzerine şu yemini ettiler:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Yargıtay Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması için başvuru yapılan HDP milletvekillerinin bir gün olsun “namus ve şeref” üzerine ettikleri yemine sadık kaldıklarını gördünüz mü?

Ya da bu yemine uymayan milletvekillerini uyardıklarını duydunuz mu?

Terör örgütü PKK elebaşı Öcalan’a “sayın” deyip övdüler, terör örgütüne maddi yardımda bulundular, eleman temin ettiler, belediye araçlarını verdiler, silah taşıdılar, terörist cenazesine gidip heykellerini diktiler, bir gün olsun PKK’ya terörist diyemediler, katliamlarını kınayamadılar, özerklik diyerek ülkeyi bölmeye kalktılar ama bir gün olsun, namus ve şerefleri üzerine ettikleri yemine bağlı kalmadılar.

“O yemini zorla, göstermelik etmek zorundalardı” diyenlere cevabım: Ya ettiğin yemini tut ya da inanmadığın şey için yemin etme.

Bir insan namus ve şerefi üzerine yemini sadece milletvekili olmak için bir prosedürden ibaret görüyorsa, ona ne milletvekili ne de şerefli bir insan denir.

Kendi şerefini çiğneyen birisi kanunu çiğnemez mi?

Yazının Devamını Oku

Terörist PKK’nın destekçisi HDP’nin suçu ne?

Yargıtay Başsavcılığı tarafından HDP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne yollanan 609 sayfalık iddianame, isim isim, yer yer, tarih tarih HDP’nin işinin siyaset yapmaktan çok, terör örgütü PKK’nın yardımcı kuruluşu olduğunu gösteriyor.

HDP yönetiminin 53 kişinin katledildiği Kobani olaylarındaki rolü yanında, HDP milletvekillerinin ve belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, parti yöneticilerinin işledikleri suçlar tek tek anlatılmış. Buna karşın kimileri, HDP’nin kapatılmasına karşı çıkarken, bunu demokrasi ve hukuk kavramlarıyla savunuyor. “HDP siyasi parti, suçu ne?” diye soruyorlar. Onlar için iddianamede 600 ile 603’üncü sayfada sıralanan suçları özetledim. Buyurun okuyun:

1) HDP milletvekilleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, birliğinin, bütünlüğünün sembolü olan TBMM’de bölücübaşı ve PKK lehine slogan attılar, sözde gerilla marşını okudular.

2) Yasa dışı gösteri ve terör örgütü propagandası yapan şahısların gözaltına alınmalarını engellemek için araya girip polislerle tartışarak şüphelinin kaçmasına olanak sağladılar.

3) Terör örgütü üyelerinin yakalanmasını önlemek amacıyla operasyon bölgelerinde toplanıp canlı kalkan oldular, operasyonları engelleyerek teröristlerin kaçmasını sağladılar.

4) Terör örgütünün dağ kadrosunda yer alanlar oldu.

5) PKK–KCK silahlı terör örgütlerine yakın duran ailelerden veya şahıslardan terör örgütü adına para temin ettiler, toplanan paralar ile terör örgütü adına faaliyet yürüten mensupların aileleri ile terör suçlarından tutuklu-hükümlü örgüt üyelerinin ailelerine yardım edip, mahkeme masraflarını karşıladılar.

6) Parti üyelerinin yerel ve genel seçimler öncesi bölge halkı üzerinde HDP’ye oy vermeleri yönünde baskı oluşturdular, yapılan baskılara direnen vatandaşları kırsalda faaliyet gösteren terör örgütü mensuplarına şikâyet ettiler, bazı vatandaşlar kırsalda kurulan sözde adalet komisyonu adlı mahkemede cezalandırılmaları için götürüldüler.

7) Belediye başkan adayları PKK/KCK terör örgütü tarafından belirlendi. Seçildikten sonra iş ve işlemleri terör örgütü mensuplarınca yönetildi ve denetlendi.

Yazının Devamını Oku

Terörist Öcalan’ın projesinin sonu

14 Ekim 2012 tarihinde Ankara’da BDP’nin 2. Olağanüstü Genel Kongresi gerçekleştirildi, 15 Ekim günü Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) parti haline dönüştürülmesi ve BDP ile birleşmesiyle birlikte HDP kuruldu, eşbaşkanlıklarına Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ seçildi.

18 Ekim 2012 tarihinde de HDP’nin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na verildi. Selahattin Demirtaş, HDP’nin kuruluşunu televizyonda şöyle anlattı: “Bizim başarımız, HDP’nin başarısı ki kendisinin, sayın Öcalan’ın çok önemsediği bir projedir.  Kendisinin özellikle son 20 yılını adadığı bir projedir.”

Bu sözü sözler söylemez kapatılması gereken HDP için nihayet geri sayım başladı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP’nin kapatılması için iddianameyi hazırladı ve Anayasa Mahkemesi’ne gönderdi. İddianamede, HDP’nin kapatılmasına yetecek deliller fazlasıyla mevcut.

600 dolayında isim hakkında siyasi yasak istenen iddianamede, bu kişilerin terörist PKK ile olan ilişkileri anlatılmış.

TERÖRÜN OKSİJENİ SİYASETÇİLER

1984 yılında Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla Türkiye gündemine yerleşen PKK terör örgütü, 1990’larla birlikte siyasi alanda varlığını göstermeye başladı.

PKK bir yandan Türk-Kürt demeden, kadın, çocuk, bebekleri dahi katlederken, 5 binden fazla asker, korucu, polis şehit etti.

Tüm bu süreçte, PKK güdümünde kurulan partiler terörist PKK’nin siyasi alandaki sözcülüğünü yaptı, PKK’nın yok olma aşamasına geldiği anlarda ona “oksijen” sağladı.

Sürecin başından itibaren yöneticisi, PKK elebaşı

Yazının Devamını Oku

O pulun anlamı

Papa Françesko’nun Erbil’i ziyareti sırasında Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin bastırdığı hatıra pulu, günlerdir tartışılıyor. Barzani yönetimi tarafından Papa’nın profili arkasında; Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin topraklarını da içine alan sözde Kürdistan haritası yer alıyordu.

Türkiye’nin tepkisi üzerine Barzani yönetimi, hatıra pulunun taslak olduğunu söylese de vermek istediği mesaj dünyaya ulaştı.

PARTİ DUYMAZDAN GELİYOR

Türkiye’de de konu etraflıca tartışıldı. Ben en çok terörist PKK’nın sözcüsü HDP’nin ne diyeceğini merak ediyordum. HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, “Onu Barzani vermiş, Barzani’ye sorun bence. Bize sormayın. Sonuçta tarihte bu tip haritalar var. Zamana zaman yansıyor da. Buna dair, dediğim gibi bu haritayı Papa’ya veren muhatabına sormak lazım. Bu bizim tartıştığımız bir mesele değil açıkçası” dedi.

Ama durum hiç de onun söylediği gibi değil. O pulun ne anlama geldiğini, PKK’ya yakın Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı ve HDP milletvekili Berdan Öztürk, Barzani yönetiminin yayın organı Rûdaw isimli internet sitesine açıkladı.



BARZANİ’NİN KANALINA KONUŞTU

Yazının Devamını Oku

O zaman verin makarnayı, alın oyları

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği ekonomik sorunlara rağmen AKP’nin oy oranın, kendi partisinden yüksek olmasının faturasını zaman zaman seçmene çıkarıyor.

Bir süre önce AKP’ye oy veren öğretmenlere “Ben o öğretmene öğretmen demem”, çiftçilere “Eğer ilk seçimde siz hâlâ gidip AK Parti’ye oy verirseniz iki elim yakanızdadır”, esnafa “İnsan biraz aklını kullanır”, AKP seçmenine “Sen hâlâ gidip çoluk çocuğunun rızkını Saray’a kiralıyorsan ben insanlığını sorgularım arkadaş” demişti.

Bu da bir parti stratejisidir, çok fazla bir şey denilemez.

Ancak geçen hafta yine “makarna” kelimesi geçen bir konuşma yapınca iki satır yazmak şart oldu. Çünkü yoksullara dağıtılan “makarna” artık siyasi hayatımızda önemli simge haline geldi.

Kılıçdaroğlu, konuşmasında Türkiye’deki AKP iktidarının yoksullukla mücadele etmediğini belirtirken şu ifadeleri kullandı:

“Aile destekleri sigortasını, 1974 yılında Türkiye Cumhuriyet Devleti parlamentoda, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 102 sayılı sözleşmesini kabul ederek, aile destekleri sigortasının getirilmesini taahhüt etmiştir. Bu yasayı çıkarmıyorlar. Neden? Yoksulluğu yönetmek ve yoksulların oylarını almak için... Onlara ‘Bak sana bir paket yardım yaptım, sana şu paketi verdim, sana makarna verdim, sana şunu verdim. Sen de bana oyunu ver’ demek için...”

Yani iktidarın stratejisini “Al makarnayı, ver oyu” şeklinde özetleyiverdi.

KENDİLERİNE SORMALILAR

Yazının Devamını Oku

UEP: Utanmaz Erkekler Partisi

Öldürülen kadın, öldüren erkek.

Tacize uğrayan kadın, taciz eden erkek.

Tecavüze uğrayan kadın, tecavüz eden erkek.

Hakarete uğrayan kadın, hakaret eden erkek.

İşkence edilen kadın, işkence eden erkek.

Dövülen kadın, döven erkek.

Samsun’da bu alçaklardan birisi önceki gün sokak ortasında, 5 yaşındaki çocuğunun gözü önünde boşandığı eşini öldüresiye darp etti.

O alçak tutuklandı ama zihniyeti serbest, aramızda elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor. Zaten kısa süre sonra kendisi de tahliye edilir, o alçağı serbestçe aramızda gezinirken görürüz. Tıpkı çocuğunun önünde eşini tabancayla vuran, bıçaklayan, bıçakla boğazını kesen, kaynar suyla vücudunu yakıp, “Öldürürüm seni, birkaç ay yatar çıkarım nasıl olsa” diyen alçaklar gibi.

O ALÇAK YALNIZ DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Darbelere son, teröre desteğe devam!

Amerikalı gazeteci William Blum’un 2013 yılında yayınlanan ‘Amerika’nın En Ölümcül İhracatı: Demokrasi (America’s Deadliest Export: Democracy)’ isimli kitabının girişi şu cümlelerle başlar:

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika Birleşik Devletleri;

- Başka ülkelerde demokratik yollardan başa gelen 50’den fazla hükümeti devirmeye çalışmıştır.

- En az 30 ülkede demokratik seçimlere büyük çapta müdahale etmiştir.

- 50’den fazla yabancı lideri öldürmeye çalışmıştır.

- 30’dan fazla ülke halkının üstüne bomba yağdırmıştır.

- 20 ülkede halkçı ya da ulusalcı hareketleri bastırmaya çalışmıştır.

Toplam olarak, 1945’ten beri Amerika Birleşik Devletleri 71 ülkede saydığım eylemlerin birini ya da birkaçını gerçekleştirmiş, bunun sonucunda milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine, milyonlarcasının acı ve çaresizlik içinde kıvranmasına ve binlerce kişinin işkence görmesine sebep olmuştur. Son zamanlarda dünyada olup bitenleri izleyen ve çağdaş tarih hakkında bir miktar bilgisi olan herkes büyük bir olasılıkla ABD dış politikasından nefret etmektedir.”

Yazının Devamını Oku

Süper güçlü beyazlatıcı: Beyaz Saray

Deterjan 20’nci yüzyılın başında Almanya’da bulundu, 1930’larda Alman ve Amerikan firmaları tarafından geliştirildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası tüm dünyaya yayıldı. Her türlü kiri, lekeyi çıkaran, renkliler için üretilen çeşitleri ortaya çıktı.

Peki kan lekesini en iyi ne çıkarıyor? Onu da geçen hafta gördük. En iyi beyazlatıcı, dünyanın süper gücü, yani “süper beyazlatıcı” Beyaz Saray.

Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ölüm emrini veren Suudi Veliaht Prensi Bin Selman’ın elindeki “kanı” yayınladığı bir istihbarat raporuyla aklayıverdi.

CİNAYET ONAYI PRENS’TEN

2 Ekim 2018’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’na giren ve orada Veliaht Prens Bin Selman’ın gönderdiği 15 kişilik infaz ekibi tarafından vahşice katledilen Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Amerikan Ulusal İstihbarat Dairesi tarafından yayınlanan rapor, herkesin bildiği bir gerçeği bir kez daha dile getirdi. Raporda Bin Selman şu cümlelerle suçlandı:

“Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı yakalamak veya öldürmek için İstanbul, Türkiye’de bir operasyonu onayladığı değerlendirmesinde bulunuyoruz. Bu değerlendirmeyi, Veliaht Prens’in Krallık’taki karar verme üzerindeki kontrolüne, önemli bir danışmanın ve Muhammed bin Selman’ın güvenlik ekibinin üyelerinin operasyona doğrudan katılımına ve Veliaht Prens’in yurtdışındaki muhalifleri susturmak için şiddet içeren tedbirler kullanmayı desteklemesine dayandırıyoruz.”

Bu raporun yayınlanmasından hemen sonra Beyaz Saray, dünyanın gözünün içine baka baka vahşi katliam emrini veren Bin Selman’ı aklamaya girişti.

İSİMLERİ SİLDİ

Yazının Devamını Oku

Amerikan usulü aklama

Suudi Arabistan Veliaht Prens’i Bin Selman, tarihte eşi görülmemiş vahşilikte işlenen bir gazeteci cinayetinin sorumlusu, Biden ise bu vahşi cinayetin baş sorumlusunu aklayan ABD Başkanı olarak tarihe geçecektir.

Türkiye ise bu cinayeti aydınlatma çabası ile “tarih yazan ülke” olarak anılacaktır.

2 Ekim 2018 günü girdiği Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda, Prens Bin Selman’ın Suudi Arabistan’dan gönderdiği infaz ekibi tarafından öldürüldükten sonra vücudu parçalara ayrılan gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili ABD yönetiminin yıllardır elinde tutuğu istihbarat raporu nihayet açıklandı.

CIA BAŞKANI İSTANBUL’A GELDİ

CIA Başkanı Gina Haspel İstanbul’a geldikten sonra hazırlanan ve Trump yönetimi tarafından sümenaltı edilen rapor, Biden yönetimi tarafından önceki gün yayınlandı. Raporda, Bin Selman’ın sorumluluğu şöyle anlatıldı:

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı yakalamak veya öldürmek için İstanbul, Türkiye’de bir operasyonu onayladığı değerlendirmesinde bulunuyoruz.

Bu değerlendirmeyi, Veliaht Prens’in Krallık’taki karar verme üzerindeki kontrolüne, önemli bir danışmanın ve Muhammed bin Selman’ın güvenlik ekibinin üyelerinin operasyona doğrudan katılımına ve Veliaht Prens’in yurtdışındaki muhalifleri susturmak için şiddet içeren tedbirler kullanmayı desteklemesine dayandırıyoruz.

2017’den beri, Veliaht Prens, Krallığın güvenlik ve istihbarat örgütleri üzerinde mutlak kontrole sahipti ve bu da Suudi yetkililerin Veliaht Prens’in izni olmadan bu tür bir operasyonu gerçekleştirme ihtimalini oldukça düşük

Yazının Devamını Oku

Savcılık daha ne desin?

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ operasyonlarına yönelik şu açıklamayı yaptı:

“Fetullahçı Terör Örgütü’nün Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içerisine sızmış ve halen deşifre edilemeyen mensuplarının sayıca darbe girişimine katılanlara oranla daha fazla olduğu, menfur darbe girişmişinde kullanılmayan hücrelerin mevcudiyetinin ve bu yönüyle terör örgütünün Devletimizin Anayasal düzeni ve bekası açısından halen en büyük tehlikeyi ihtiva eden terör örgütü konumunda bulunuyor.”

Bu cümlelere açıklamasında yer veren sıradan bir kurum değil, son zamanlarda yaptığı FETÖ operasyonlarıyla gündeme gelen İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı.

İzmir’de, 19 Kasım 2019’dan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki FETÖ mensuplarına yönelik gerçekleştirilen 14 operasyonda, 1529’u muvazzaf toplam 1966 kişi gözaltına alındı. Önceki gün de bunlara bir yenisi eklendi: 103’ü muvazzaf, 134 asker ile 14’ü darbe girişimi sonrası ilişikleri kesilen askeri okul öğrencisi olmak üzere toplam 148 kişi hakkında 46 ili kapsayan geniş bir operasyon yapıldı.

Bu rakamlar halen etkili bir mücadele verilen FETÖ tehlikesinin ne kadar yakın olduğunu gösteriyor.

Ve asıl önemlisi, ülkeyi yönetenlerin, siyasetçilerin, yurttaşların İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nın açıklamasındaki şu cümle karşısında uykularının kaçması gerekir:

“FETÖ, Devletimizin Anayasal düzeni ve bekası açısından halen en büyük tehlikeyi ihtiva eden terör örgütü konumunda...

DÜNYADA ÖRNEĞİ YOK

Türkiye, birçok cephede çok çeşitli terör örgütleriyle mücadele ediyor. Bunların arasında PKK, DEAŞ başı çekiyor. Ancak bu örgütlerin ortak yanı devletin dışında olmaları.

Yazının Devamını Oku

HDP’nin dilekçesindeki eksik

“PKK terör örgütünün siyasi ayağı HDP’dir. HDP ile kim işbirliği yaparsa o çamur üzerine bulaşır. O çamur, o kan üzerine bulaşır. Nettir. Bu kadar. Hiç tartışmıyorum. Bana cevap verme.  HDP’ye oy veren, PKK’nın kalaşnikof kurşunudur.” 

Şimdi siz yasal olarak kurulmuş, kanunlara göre faaliyet gösteren, milletvekilleri de TBMM’de Anayasa üzerine yemin etmiş bir HDP yöneticisi olsanız, Savcılığa verilmek üzere bir dilekçe hazırladığınızda, öncelikle hangi cümleyi şikâyete konu edersiniz?

En başta, “PKK terör örgütünün siyası ayağı HDP’dir. HDP ile kim işbirliği yaparsa o çamur üzerine bulaşır. O çamur, o kan üzerine bulaşır” cümlesini değil mi?

O HDP yöneticisinden şöyle bir itiraz duymayı beklersiniz: “Ne demek, PKK elbette bir terör örgütüdür, Türk-Kürt demeden masum sivilleri, bebekleri dahi katleden, askerimizi, polisimizi, korucuları şehit eden kanlı bir terör örgütüdür. HDP yasalara uygundur, milletvekilleri ettiği yemine sadık şerefli birer yurttaştır. PKK gibi kanlı terör örgütüyle hiçbir ilişkimiz yoktur. Dolayısıyla HDP olarak kendisinden şikâyetçiyiz.”

FOTOKOPİ DİLEKÇELER

Evet, PKK ile HDP arasındaki ilişkiyle, oy veren seçmenlerle ilgili cümleleri ben sarf ettim. HDP Hukuk Bürosu da seçmenlerinin savcılıklara vermesi için bir dilekçe hazırlayıp sosyal medya üzerinden dağıtmaya başladı. Benim HDP seçmenini tehdit ettiğimi, ayrımcılık yapıp nefret suçu işlediğimi, insanları suça tahrik ettiğimi, kişi güvenliğini tehlikeye attığımı iddia etmişler. Sanki on binlerce masum cana kıyan terör örgütüyle ilişkili olan onlar değil de benim...

PKK İLİŞKİSİNDEN ALINMAMIŞLAR!

İyi de benim HDP hakkında söylediğim “PKK terör örgütünün siyasi ayağı HDP’dir” sözünden hiç alınmamışlar.

Şikâyetçi olmamışlar. Dilekçelerinde böyle bir ilişkiyi reddetmemişler, PKK terör örgütünün kötülüklerinden bahsedip hiçbir ilişkileri olduğunu söyleyememişler.

Yazının Devamını Oku

Ağrı nire Gara nire

HDP seçmeni olmak zor iş!

Demokrasi adına, hukuk içinde siyaset yapsın diye oy verdikleri parti, terör örgütü ile ilişki içinde.

Yalnız yurtiçinde değil, tüm dünyada oy verdikleri partinin milletvekilleri, on binlerce insanı katleden PKK en ağır insanlık suçlarını işlerken ona “terör örgütü” dahi deyip kınayamıyor.

CNN Türk’te ‘Tarafsız Bölge’ programında HDP’nin, Türk-Kürt ayırmadan masum insanları katleden ve on binlerce insanın canına kıymış PKK’nın siyasi sözcüsü olduğunu bile bile oy vermeyi, “askerimize sıkılan kalaşnikof kurşunu”na benzetmemi çarpıtan ve kızanlar oldu.

Çarpıtma şuydu: Sadece terör örgütü PKK ve onun siyasi ayağı HDP ile oy verenlerinden söz etmeme rağmen, küçük beyinleriyle sözlerimi çarpıtıp “Kürt düşmanı” ilan etmeye kalktılar.

Terörist PKK’ya onun siyasi uzantısına laf söyleyince “Kürt düşmanı ilan etmek” eski taktikleridir.

Öte yandan, sosyal medyada edilen küfürler, ahlaken çürümüş bir kısım HDP seçmenin gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi. Diğerlerinin payına da kendilerini beraberce oy verdikleri bu küfürbazlarla eşitlemek kaldı.

SORUMLU YURTTAŞLIK

Ama asıl kızdıkları, kafalarının içindeki cevabını veremedikleri şu soruydu: Sorumlu bir yurttaş olarak PKK terör örgütü ile böylesine ilişkisi olan bir partiye oy vermeli miyim?

Yazının Devamını Oku

O teröristin adını hatırlıyor musunuz?

Yeni Zelanda’da iki camiye silahlı saldırı düzenleyerek 51 kişiyi öldüren saldırganın adını hatırlıyor musunuz?

29 yaşındaki Avustralyalı cani, 51 kişiyi öldürürken 49 kişiyi de yaralamıştı. Günlerce bunu konuştuk ama adını hatırlamıyorsunuz değil mi?

Yeni Zelanda tarihinde bugüne kadar ilk ve tek “terörist” saldırı ile ilgili öylesine önemli bir mücadele verildi ki, adını kimsenin hatırlamadığı o terörist şimdi aldığı ömür boyu müebbet hapis cezasını sessiz sedasız çekiyor.

Oysa amacı neydi? Ülkeye bir nefret dalgası yaymaktı.

Dünyanın başka yerlerinde aynı türden suçları işleyenler gibi adı duvarlara yazılsın, tarihe geçsin istiyordu. Ama unutuldu...

Peki bunu kime borçluyuz?

Başta Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern olmak üzere teröre karşı tek vücut olan siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına, devlet kurumlarına, ülkede her din ve inançtan yaşayan insanlara, Yeni Zelanda vatandaşlarına...

‘O TERÖRİST İSİMSİZ KALACAK’

Yazının Devamını Oku