GeriNedim ŞENER ‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

Muhsin Yazıcıoğlu suikastı hâlâ kapanmayan bir yara. Yalanlara, yönlendirmelere alet edilen ve parçalanarak sonuçsuz bırakılan Yazıcıoğlu suikastının arkasındaki FETÖ parmağı her geçen gün ortaya çıkıyor. Suikasttan 12 yıl sonra Furkan Yazıcıoğlu, babasının öldürülmesiyle ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir görüşme yaptı. Furkan Yazıcıoğlu hem o görüşmeyi, hem de suikastın perde arkasını Hürriyet’e anlattı.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

YAZILI VE SÖZLÜ TALEPLERİMİZ OLDU

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile babanızın ölüm yıldönümünde bir görüşme gerçekleştirdiniz. Sanırım ilk kez görüşme oldu. Neden ve nasıl gerçekleşti?

Biliyorsunuz, 12 yıllık bir suikast sürecimiz var. Yargıda kapıları aşındırdığımız bir adalet arayışımız var. Ben de bu yolların birçoğunu tükettiğimizi düşünerek 12 yıl sonra Cumhurbaşkanımızla bir görüşme gerçekleştirmek istedim. Bu görüşmemizde sözlü ve yazılı taleplerimiz oldu. Somut delillere dayanarak 12 yıllık süreci bir özet olarak anlattım. Bu bilgilendirme ışığında da taleplerimizi sıraladım.

Hukuki konulara gireceğim ama önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili özel bir anısını paylaştı mı?

Muhsin başkanla olan muhabbetinden söz etti, başsağlığı dileklerini iletti. Ama ben suikast konusunun dışına çıkmamaya gayret ettim. Görüşme zaten genellikle beni dinlemeye yönelikti.

DOSYANIN HER YERİNDEN FETÖ ÇIKIYOR

En çok hangi konu üzerinde durdunuz görüşmede?

Geldiğimiz aşamada elbette somut deliller üzerinden Muhsin başkana yönelik suikastı anlattım. En başından örneğin Muhsin başkanın helikopterle uçtuğu sırada ona yakın olan savaş uçaklarının hareketliliğinden, uçağın pilotunun Fetullahçı Terör Örgütü üyesi olmaktan tutuklu olduğundan, arama-kurtarma ekiplerinin bizim tabirimizle ‘aramama-kurtarmama’ faaliyetlerinde bulunan devlet görevlilerinin ve sivillerin örgüt bağlantılarından bahsettim. Bunu da gerek Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın, gerek Yargıtay Başsavcılığı’nın gerekse Emniyet’in delillendirdiği çalışmalar üzerinden aktardım. Yine helikopterin düşürülmesinden hemen sonra ‘Bulundu, getiriliyor’ notunu hazırlayan İstihbarat amirinin örgüt bağlantısından, helikopterden cihazları söken askerlerin ve onların savunmasını üstlenen avukatın FETÖ bağlantılarından söz ettim. Yani ortada örgütlü bir suçun olduğunu, planlanarak, tasarlanarak bir suikast yapıldığını, şu an geldiğimiz aşama itibarıyla Fetullahçı Terör Örgütü olduğunu aktardım. Dosyanın her yerinden FETÖ’nün çıktığından, bu örgütün çıktığından bahsettim.

BABAM, LİDERİM ROL MODELİM...

Babanızdan “Muhsin başkan” diye bahsediyorsunuz, özel bir nedeni var mı?

Çünkü Türkiye’ye mal olmuş bir lider. Evet, benim babam ama her şeyden önce benim liderim, benim rol modelim.

Yazıcıoğlu suikastı başlangıcından itibaren farklı değerlendirmelere tabi tutuldu. Birçok farklı konuda soruşturmalara konu oldu. Ancak FETÖ’cü itirafçıların konuşmasıyla yargılama boyutu derinlik kazandı. Cumhurbaşkanı bu olayın FETÖ ile bağlantısına yorum yaptı mı?

Detay vermem doğru olmaz ama Cumhurbaşkanımız ağırlıklı olarak beni dinlemek istedi. Olumlu ya da olumsuz bir yorumu olmadı. Tabii bazı ortak noktalar da vardı. Mesela, helikopterden cihazları söken iki FETÖ mensubu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın aynı zamanda 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanımıza suikast için gelen FETÖ’cü ekibin içinde olması bunlardan birisiydi. Bunları da konuştuk.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

O JETLERİN KOKPİTLERİNDEKİ SUİKAST SIRRI

Yazılı ve sözlü talepleriniz oldu. Öncelikle talebiniz neydi?

Öncelikle taleplerimizden birisi, bu suikasta karışmış savaş uçaklarının aradan 12 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ üzerlerinde bir keşif yapılmadığı konusundaki talebimizi aktardım. Öncelikle varsa elbette, hâlâ duruyorsa bu jetlerin tespit edilip kokpit panellerinde ve kamera kayıtlarında keşif yapılmasını istiyoruz. En önemli talebimizi bu olarak görüyorum çünkü suikast boyutunu bu inceleme ortaya koyacak. Kokpite girmiş karbonmonoksit ile incelemenin yapılmasını istiyoruz. Tabii dosyanın sürekli böl-parçala yöntemiyle suçun basitleştirilerek yargılamanın yapılmasıyla ilgili konuları gündeme getirdim. Türk milletinde bir yara haline gelmiş olan Muhsin başkana yönelik suikastın aydınlatılması için bize göre ana dosyamızın suikast soruşturması olarak yürütülmesinin gerekliği yönündeki görüşümü ilettim.

Davalardan bazıları açık, bazıları yürüyor. Yazıcıoğlu suikastı dosyası neden bu kadar çok parçalı hale geldi, neden tek bir dosya haline getirilemiyor?

Ben suikastı illegal yapı FETÖ’nün planlayarak gerçekleştirdiğini düşünüyorum. FETÖ’nün Emniyet ve yargı ayağı üzerinden kendi örgüt üyelerini korumak ve kollamak için dosyaları parçalayarak, suçu örgüt boyutundan çıkarıp basit, görevi kötüye kullanmak, hırsızlık gibi adi suçlar kategorisinde yargılayarak sonuçsuz bıraktılar.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

ÖRGÜT HESABINDAN ATILAN O TWEET’LE FETÖ ŞÜPHEM ARTMIŞTI

Bunda FETÖ parmağı olduğunu ilk ne zaman anladınız?

FETÖ ile ilgili, 17-25 Aralık sürecinde, o dönem sosyal medyada aktif olarak çalışan FETÖ’cü Fuat Avni hesabının seçim arifesindeki ‘turpun büyüğü heybede’ ifadesini kullanmasıyla kuvvetli şüphelerim arttı. O döneme kadar dosya kapsamına girmiş kişiler de kısıtlıydı. Yeni yeni gizlenen, yok edilen deliller ortaya çıkıyordu. Daha hava hareketliliği ile ilgili ortada bir bilgimiz yoktu. O dönem örgütün ailemizle görüşmeye çalışması şüphe yaratan konulardı. Çünkü bize şu mesajları ulaştırıyorlardı, ‘Turpun büyüğü Başbakan Erdoğan’dır. Suikast talimatını Başbakan verdi, hatta bu konuda ses kaydı var’ yönünde mesajlar geliyordu. Benim ilk şüphelerim o zaman arttı.

FETÖ’CÜLERİN CİDDİ BİR TAZYİKİ VARDI

Avukatlarımızla görüştüğümüzde de konuşuyorduk; FETÖ’cü yapılanmanın ciddi bir tazyiki var bize karşı, bizi, aileyi yönlendirmeye çalışıyorlardı. Bizi o dönem Başbakan olan Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a ve MİT Başkanı Hakan Fidan’a karşı yönlendirmeye çalışıyorlardı. Malatya’daki FETÖ’cü savcılar da bir yandan dosyayı Ergenekon kapsamına sokmaya çalışıyorlardı. Yani birçok yönden bu yapının baskısı ve dosyamızı hukuk boyutundan çıkarıp siyasi hatta devlete karşı kullanma çabası içinde olduklarını görüyorduk. O zaman bende oluşan kanaat şu oldu: Bu yapı, sahibi yani faili olmadığı işe bu kadar ilgi göstermiyor. Gerçekten de aslında faili oldukları da zamanla itiraflarla ortaya çıktı zaten.

“Baskı, tazyik” derken neyi kastediyorsunuz?

Bizimle temas kurup kendi tezviratlarına ortak etmeye, bu yönde açıklama yapmaya zorluyorlardı. Elbette o görüşmelerin hepsini reddettik. Ama ikinci-üçüncü kişiler üzerinden bize bu tür bilgileri akıtmayı sürdürdüler.

‘İDDİANAME YETERSİZ’

Peki bugün itibarıyla FETÖ üzerinden açılan davalar sizi ikna etmeye yetti mi?

Hayır, yetmedi çünkü biz bu iddianameyi yetersiz ve kısır görüyoruz. İyi hazırlanılmamış, iyi çalışılmamış bir iddianame. Çünkü yargılaması yapılan 20 sanık yeterli değil. Çünkü dosyanın içine baktığınızda çok ciddi suçlar ve adı geçen birçok kişi var. Ancak bunlar dosyamızda sanık bile değiller. Adeta dosyanın etrafından dolanılmış ve iddianamenin içeriğine baktığınızda da suikast konusuna girilmemiş durumda.

Ama suikast yönünden bir başka soruşturma var değil mi?

Evet, soruşturma var ama şu anda yürüyen dava suikast konusunu da etkileyebilecek durumda. Bu ikisini birbirinden ayrı yürüttüğünüzde ikna edici bir gerçeğe ulaşmak mümkün değil. Şu anda yürüyen davaya suikast konusunun da eklenmesi gerekiyor ki, bizler doğru sonuca ulaşalım. Mevcut iddianame suikast konusuna açıklık getirmediği için örgütlü yapının tam olarak ortaya çıkması da mümkün görünmüyor. Bu yapının FETÖ olduğu ve bu örgütün de kendi menfaat ve çıkarları doğrultusunda dosyayı kullandığı da bir gerçek.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’
Furkan Yazıcıoğlu, babası Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili Nedim Şener’e, “Ben suikastı illegal yapı FETÖ’nün planlayarak gerçekleştirdiğini düşünüyorum” dedi.

15 YAŞINDAN BU YANA DOSYAYLA İLGİLİ OKUMADIĞIM BİLGİ KALMADI

Dosyayı baştan sona okudunuz değil mi?

Evet, babam öldürüldüğünde 15 yaşındaydım ve 12 yıldan beri bu konuda okumadığım, sahip olmadığım hiçbir bilgi kalmadı.

Peki ‘Bu FETÖ’nün bir suikastı’ demenize yetiyor mu?

Şu an geldiğim noktada FETÖ’nün ağırlıklı olarak dosyaya müdahale ettiğini ve eylem noktasında da sorumlu olduğunu söyleyebiliyorum. Suikast kısmının da aydınlatılmasıyla tüm gerçek ortaya çıkacak zaten.

Biri FETÖ’nün avukat yapılanması sorumlusu, diğeri büyük bölge imamı dedikleri örgütün üst düzey yöneticisinin itirafları size ne anlattı?

Ben bu örgütü şöyle görüyorum: Hiçbir zaman eylemin içinde bulunmadıkları, organizasyonunda yer almadıkları hiçbir dosyaya ve davaya müdahale etmemişler. Delillerin karartılması fail kendileri olduğu halde başka fail yaratma girişimleri, sahte delil üretmeden gizli tanık yaratmaya kadar her aşamasında dosyaya yön vermeye çalıştılar. Bu da eylemin içinde olduğunu gösteriyor.

HRANT DİNK SÜRECİYLE BENZERLİKLER

Anlattıklarınız Hrant Dink cinayeti süreci ile benziyor. Orada da delil karartma ve başka fail yaratarak soruşturmayı bir kumpasa çevirme çabası vardı. Böyle mi?

Evet, tam da anlatmak istediğim bu zaten. Gerek polis gerek savcılık kısmı, gerekse yargılama sürecinde tüm bunu yaşadık. Eylem kısmında ortaya çıkan ciddi deliller de bunu tamamlıyor zaten. Düşünün, Muhsin Yazıcıoğlu soruşturması, FETÖ’cüler tarafından önce Ergenekon’a, 17-25 Aralık 2013’ten sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MİT Başkanı Hakan Fidan’a yıkılmaya çalışıldı. Bunu da polis, istihbaratçı, savcı, hakim hatta medyasıyla birlikte yaptılar.

Görüşmeniz bu yönüyle de ilginç, FETÖ’cüler tarafından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın babanız hakkında suikast talimatı verdiği yalanı piyasaya sürüldü. Görüşmenizde bu konu gündeme geldi mi?

Evet, o da oldu. Ben gündeme getirdim, FETÖ’nün dosyamızı ne kadar tehlikeli boyutlara getirdiğini anlatmak için örnek verdim. Elbette o da bunun farkındaydı yorum yapmadı ve tebessüm etmekle yetindi.

Taleplerinize cevap alacağınızı düşünüyor musunuz?

Evet, Cumhurbaşkanımızın Muhsin Yazıcıoğlu’na olan muhabbetini biliyorum, inanıyorum. Biz artık dosyanın tüm yönleriyle şeffaf bir şekilde soruşturma yapılmasını ve yargılamanın tamamlanmasını bekliyoruz. Örgütlü bir suikast üzerinden davanın yürütülmesini bekliyoruz. Dosyada da bunun için yeterli deliller var. Maraş Savcılığı’nın bu konuda daha iyi eksiksiz bir soruşturma yapmasını bekliyoruz. Soruşturmanın ve yargılamanın yeterli bu şekilde yapılması için her türlü delil var zaten. Bu konuda zamanı geldiğinde Adalet Bakanlığı ile de görüşme gündeme gelecek.”

Yargıtay Başsavcılığı’nın mütalaası sizin için bu aşamada ne anlam ifade ediyor?

“Buradaki problem şu: Dosyanın parçalanarak yargılama yapılması olayın bütününün ortaya çıkmasını engelliyor. Yargılama bir yandan görevi kötüye kullanma ya da hırsızlık gibi suçlar üzerinden yürüyünce farklı sonuçlar ortaya çıkıyor. Yargıtay Başsavcılığı’nın 221 sayfalık mütalaası ve ek mütalaasını çok kıymetli buluyorum. Bizim 12 senedir anlatmaya çalıştığımız gerçekleri delilleriyle birlikte özet haline getirmişler. Bunun dikkate alınması bizim için çok önemli.

Yazıcıoğlu suikastı konusunda toplumun tepkisini nasıl buluyorsunuz, yeterli destek gördünüz mü?

“Çok olumlu karşılıklar aldım. Yazıcıoğlu Türk milletinin yüreğinde yer bulduğu için baştan beri suikast olduğuna inandığımız konuya bu açıdan bakıldığını gördük. Haklı olarak kimse bunun kaza olduğuna inanmıyor. Toplumun vicdanı bu olayın aydınlanmasını bekliyor.
12 yıllık bir yara bu.”

‘BİZİM TARLA SÜRÜLMÜŞ’ SÖZÜ

Babanızın, Hrant Dink cinayeti sonrası bir açıklaması vardı: “Bizim tarla çoktan sürülmüş.” Hatta bu cinayeti babanıza yıkmaya da çalıştılar. Bugün Dink cinayetinde FETÖ rolü ortaya çıktı, Yazıcıoğlu cinayetinde failin aynı yapı olduğunu görüyoruz. Ne düşünüyorsunuz?

“Gerçeği ifade etmek adına söylüyorum: ‘Bizim tarla çoktan sürülmüş” sözü Muhsin başkanın ağzından çıkmıştır. Evet, bu sözü söylemiştir. Birileri bunu inkâr edebilirler. ‘Başkan kendisine operasyon çekildiğini mi itiraf ediyor’ diyebilirler. Hayır, Muhsin Yazıcıoğlu burada bir tespitte bulunuyor. Karşısındaki yapıyı ve nasıl bir operasyon çektiklerini tarif etmeye çalışıyor. Kendisi üzerinden Türkiye’ye bir operasyon çekildiğini de tarif ediyor aslında.  Ben bir adım daha öteye götürüyorum, Muhsin başkanın öldürülmesinde rol oynayanların planı sadece bu suikast ile sınırlı değildi. Bu planının Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürülmesi sonrasını da kapsadığını söyleyebilirim. Bugün geldiğimiz aşamada da sanki bunun izdüşümünü görüyoruz.

“Ölümü sonrasını da planladılar” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

Başkanın ölümü sonrasının da planlandığını görüyorum. Fetullahçı Terör Örgütü tarafından, onun bıraktığı siyasetin, lideri olduğu hareketin ve partisinin de kontrol altına almayı amaçladıklarını görüyorum. Bu suikast ile aynı zamanda Türkiye’nin geleceği dizayn edilmeye çalışıldı. Muhsin başkan hayatta olsaydı 15 Temmuz gibi hain kalkışmanın gerçekleştirilmesi zor olacaktı.

Kimi kastediyorsunuz?

Muhsin Yazıcıoğlu suikastının aydınlanması için hiçbir çaba sarf etmeyen, kendilerine ulaşan bilgileri paylaşmayan herkesi kastediyorum. Bu meselede görüş ayrılıklarımız siyasi değil gerçeğin ortaya çıkması konusundaki bakışımızdır. Mesela biz suikast diyoruz ama bunu söylemeyenler de dikkatimizi çekiyor. Bu yönde telkinlerimiz olmasına rağmen ortak çizgide buluşamadık. Ama zaman gerçeğin herkes tarafından anlaşılmasını sağlayacaktır.

X

İstiklal mücadelesinin kahramanı ‘Akıncılar’ madalyayı bekliyor

“Türkler adsız doğar. Ancak kazandıkları başarılarla, zaferlerle adlarını kendileri kazanırlar. Sen soyadını kendin kazandın. Akıncılık yaptın. Çok başarılı bir hizmet verdin. Bence Akıncı soyadını almalısın.”

Mustafa Kemal Atatürk bu sözleri, Yunan İşgali’ne karşı Manisa Demirci’de sivil halktan oluşturduğu “Akıncı” müfrezeleri ile düşmana kayıplar verdiren ve Anadolu’nun işgalini geciktiren Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey’e söyledi.

Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey de bu sözlerden sonra soyadını “Akıncı” olarak değiştirmiştir.

Geçen yıl 8 Temmuz 2020 günü Manisa’nın Demirci ilçesine gittiğimde İbrahim Ethem Akıncı ve Demirci Akıncıları ile ilgili çok şey dinledim, düşmana karşı savaştıkları alanları ziyaret ettim.


Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey

Manisa’nın Demirci ilçesinden, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili bir konuşma yapma konusunda davet alınca çok sevindim. “Akıncıların” yurduna gidecek, 15 Temmuz’u anlatacaktım.

Bana göre Demirci, 15 Temmuz’u en iyi anlatacağım yerdi. Neden böyle düşündüğümü özetleyeyim:

Yazının Devamını Oku

Sorun ‘suçlanan el’ değil ‘uzanan el’

Ahmet Hakan, dünkü yazısında, CİMER’e yapılan şikâyet üzerine, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı İmamoğlu’nun, türbe ziyareti sırasında ellerini arkadan bağlama hakareti” iddiasıyla ilgili yapılan inceleme için, “O saçmalık ancak çöp kutusuna basket yapılır” demişti. Tamamen katılıyorum, zaten sürecin oraya gideceği kesin gibiydi.

ÇÖPE ATILAN BAŞKA ŞİKÂYET

Nitekim, bu olayda olduğu gibi, CİMER’e 20 Aralık 2020 günü Çanakkale’den başvuran F.G. isimli yurttaş, İBB’nin düzenlediği Hazreti Mevlânâ’nın anıldığı ‘Şeb-i Arus’ törenleri hakkında şikâyette bulundu. Savcılık bunu da belediyelerin bağlı olduğu İçişleri Bakanlığı’na yolladı. Müfettişlerin iki satırlık yazısı üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da, 29 Nisan 2021 tarihinde “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” vererek bir anlamda şikâyeti çöp kutusuna attı.

Burada da aynısı olacaktı ama devreye, çöpten mağduriyet yaratmaya çalışan İBB Basın Sözcüsü Murat Ongun girdi ve onun çabasıyla tartışma bu noktaya geldi.

Neyse her şerde bir hayır vardır!

‘ORGANİZE KÖTÜLÜK’ YALANI

COVID-19 salgını başladığından beri dünyanın en saçma iddiasını Murat Ongun, 29 Mart 2020 günü kişisel Twitter hesabından ortaya atmıştı. Kağıthane-Kabataş otobüs hattında Fazilet Durağı’ndan, Boğazköy-Bakırköy hattında da iki duraktan organize” şekilde normalin üzerinde yolcu bindiğini, amacın da kalabalık otobüs görüntülerinin paylaşılarak İBB Başkanı İmamoğlu’nun salgına karşı gerekli tedbirleri almadığına dair algı yaratmak olduğunu yazdı. Ongun, buna “organize kötülük” adını koydu. O gün, ünlü-ünsüz, gerçeği-trolü yandaşların tamamı Ongun’a inanarak, ‘Organize Kötülük’ başlığıyla mesaj yazdı ya da televizyonlarda açıklamalar yaptılar.

BAŞKANIN KANI DONDU

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cü mahrem imamın Rus korkusu

Fetullahçı Terör Örgütü üyesi, Ankara Asayiş Müdürlüğü’nde görevli polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş, 19 Aralık 2016 günü, koruma polisi olduğu düşünülsün diye giydiği siyah takım elbisesi üzerinde, “Gezgin Gözüyle Kaliningrad’dan Kamçatka’ya Rusya” konulu fotoğraf sergisinin açılış kokteyline katılmak için Çankaya Belediyesi’nin Çağdaş Sanatlar Merkezi Fikret Mualla Sergi Salonu’na geldiğinde hiç şüphe uyandırmadı.

Rusya Federasyonu Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un açılış konuşması sırasında tam arkasında duruyordu. Bir anda silahına sarıldı ve Büyükelçi Karlov’u sırtından vurarak öldürdü. Katilin saldırı sırasında giyeceği kıyafetten, sonrasında atacağı slogana, saldırganın akıbetinden, cinayet sonrası açılacak soruşturmayı yanlış yönlendirmeyi amaçlayan faaliyetlere kadar her ayrıntı ince ince hesaplanmıştı. Mevlüt Mert Altıntaş, teslim olmamak üzerine kurulu, sonu kendi ölümüyle biten bir intihar saldırısı gerçekleştirmişti. Kurgu yalnızca giydiği siyah takım elbise ile sınırlı değildi; suikast sonrası attığı Arapça slogan, “Türkiye’de Emniyet içinde Nusracı polislerin olduğu” algısı yaratılması üzerineydi. Altıntaş, “Suriye’yi unutmayın, Halep’i unutmayın” diye bağırdıktan sonra, tercümesi, “Bizler yaşadıkça daima cihat etmek üzere Muhammed’e biat edip söz vermiş kişileriz” şeklinde Arapça slogan attı.

ABD’NİN KORUDUĞU FETÖ SUİKASTI

Kimileri, “yalnız kurt” tabir edilen cihatçı polis yalanını pazarlamaya kalktı. Olaydan hemen sonra, saldırıyı Nusra’nın üstlendiğine ilişkin sahte bir açıklama sosyal medyada yayınlandı. Bu açıklama, suikastın “yalnız kurt” işi olmadığını gösteriyordu. En azından bu sahte açıklamayı yapan işbirlikçileri vardı. FETÖ’cü hesaplar, Türkiye içinde manipüle edilmeye hazır bekleyen gazeteci kılıklı tipleri de kullanarak, Emniyet’e giren polislerin Nusracı olduğu, onlardan birisinin de, Suriye’deki varlığına ve uygulamalarına karşı çıkan Rusya’nın Ankara’daki büyükelçisini öldürdüğü algısını yaymaya başladılar. O günleri çok iyi hatırlıyorum; kısa süre sonra terör örgütü Nusra’nın saha komutanları bu suikastla ilgilerinin almadığına dair yazılı açıklama yaptılar. FETÖ öyle bir istihbarat operasyonu yapmıştı ki, hem o tarihte yeniden düzelmeye başlayan Türkiye-Rusya ilişkilerine darbe vurmayı amaçlamış, hem de Türkiye’nin güvenilir bir ülke olmadığı, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Emniyet’e ve devlete Nusra gibi terör örgütlerine yakın kişilerin alındığı algısını yaymayı hedeflemişti. FETÖ eliyle gerçekleşen suikastı, Amerika’nın ezeli düşman gördüğü Rusya’ya mesajı şeklinde okuyanlar da oldu.

RUSLAR DA İNCELEDİ

Çok titiz bir soruşturma ve yargılama yapıldı. Çünkü olayın bir tarafı Rusya Federasyonu idi. Rus yetkililer, Ankara Çevik Müdürlüğü’nde görev yapan Altıntaş’ın bilgisayarının silinmiş sabit diskini ülkelerine götürdü. Orada özel bir inceleme ile içerikleri silinmiş halde, ‘Fetullah Gülen’ ibareli 2 dosya, ‘Hizmet’ ibareli 690 dosya, ‘FETÖ’ ibareli 4 dosya, ‘Nur Cemaati’ ibareli 1 adet dosyayı tespit etti. Deliller ve FETÖ’nün MİT yapılanması elemanlarının itiraflarıyla Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava geçen yıl mart ayında tamamlandı. Gerekçeli kararı ise geçen ay açıklandı.

FİRARİ EMRE’DEN ALGI OPERASYONU

FETÖ elebaşı

Yazının Devamını Oku

ABD, yine FETÖ’yü devreye sokuyor

Millet İttifakı’nı oluşturan partilerin genel başkanları Kılıçdaroğlu ile Akşener’in aynı anda, FETÖ’cülerle ilgili “haksızlık yapıldığı, masumların tutuklandığı” gibi sözleri ne anlama geliyor?

Ben, bunu FETÖ’nün merkezi Amerika’da yaşanan gelişmelerle birlikte değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Ne demek istediğimi yazının sonunda daha iyi anlayacaksınız...

ÖRGÜTTE ÇÖZÜLME

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan deliller, örgüt üyelerinin itirafları, ihanetin boyutu Fetullahçı Terör Örgütü içinde tartışmalara ve çözülmelere sebep oldu. Tabanın, tavana inancı zayıfladı.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet ve tüm istihbarat birimlerinde yürütülen etkili temizlik faaliyetleriyle örgütün devlet içindeki operasyonel gücü iyice azaldı. Buna karşın FETÖ ile mücadelede bazı zorluklarla karşı karşıyayız. Birincisi içeride yargı, ikincisi ise FETÖ’yü koruyan ve kollayan Amerika ve Avrupa.

FETÖ temizliğini, istihbarat çalışmaları, Emniyet araştırmaları, soruşturma ve yargılama aşamalarında ayrı ayrı değerlendirmeliyiz. İlk iki aşama çok etkili yürüyor. Üçüncü aşamada, yani soruşturma ayağında, bazı savcılıkların etkin soruşturma ve araştırma yapmaması ve sonunda verilen yersiz “takipsizlik” kararları önemli bir zafiyet alanı.

Yargıdaki asıl mesele ise mevcut somut delillere rağmen verilen beraat kararları. Bu kararlar oldukça can sıkıcı. Yargıtay’ın kararlarına rağmen özellikle TSK içindeki FETÖ mensupları hakkında verilen “ankesör soruşturmalarındaki” bazı beraatler örgüt ile mücadeleye önemli darbeler vuruyor. Bu konuya ileriki yazılarımda somut örneklerle döneceğim.

BIDEN: ‘BEDEL ÖDEYECEK’

Bugün asıl üzerinde durmak istediğim konu, FETÖ ile mücadelede önümüzdeki en büyük engel olan Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumu olacak.

Yazının Devamını Oku

PKK sözcüsü HDP’ye oy vermenin, işbirliği yapmanın utancıyla yüzleşin!

Türkiye, dünyanın birçok ülkesi ve kurumları gibi, legal ya da illegal örgütlerin iftirasına, hakaretine ve saldırısına uğradı, uğruyor ve uğrayacak.

En son Amerika Birleşik Devletleri isimli, haydut ve terörist destekçisi bir ülkenin başkanı Joe Biden tarafından “soykırım” yalanı ile suçlandı.

ABD dışında aralarında Rusya, Almanya, Arjantin, Avusturya, Belçika, Bolivya, Brezilya, Bulgaristan, Kanada, Şili, Fransa, Yunanistan, İtalya, Hollanda, İsveç, İsviçre, Suriye, Yunanistan, Ermenistan ve Vatikan’ın da bulunduğu toplam 31 ülke daha önce sözde “soykırımı” tanıyarak aynı yalana ortak oldular.

31 ÜLKE AYNI YALAN

Hiçbir tarihi gerçeğe uymayan bu yalanı 31 ülkenin siyasetçileri hep bir ağızdan söyleyince gerçek oluyor mu? Karşılıklı ilişkilerde olumlu-olumsuz bir etkisi oluyor mu? Elbette hayır...

Aralarında Türkiye’nin düşmanları da bulunan ülkeler bu yalanı söylerken bazı suçlamalarda bulundular. Ama hepsi belli sınırlar içinde kaldı.

Türkiye Cumhuriyeti bu konudaki iddiaların ortaya atıldığı 100 yıldan fazla bir süredir ilk kez bu denli alçakça ve iğrenç bir iftira ve hakaret ile karşı karşıya kaldı. Bunu yapan da yabancı ya da düşman bir ülke ya da grup veya örgüt değil, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası üzerine namus ve şeref sözü vererek TBMM’ye girmiş milletvekilleri olan Halkların Demokratik Partisi (HDP).

Biden

Yazının Devamını Oku

Biden’ın planı

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan tarafından 22 Nisan 1981 günü söylenen “Ermeni soykırımı” yalanı, tam 40 yıl sonra bir başka ABD Başkanı Joe Biden tarafından tekrar edildi. Aynı yalan 2019 yılında da Amerikan Kongresi ve onun üst kanadı Senato tarafından kabul edilmişti.

Yalnız Amerika mı? Rusya, gerçekten soykırım suçu işlemiş olan Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Belçika’nın dahil olduğu Avrupa Parlamentosu da 2015’te 100’üncü yıl nedeniyle kabul ettiği bir tasarıyla soykırım yalanına ortak oldu.

Ettiler de sonuç ne?

Kocaman bir “HİÇ”.

Aynı yalanı hep bir ağızdan söyleyince gerçeğe dönüşmüyor.

Hiçbir tarihi bilgiye, belgeye, gerçeğe uymayan bu yalanı tekrar tekrar söylemek, sözde “Batı medeniyetini” temize çıkarmadığı gibi, soykırımcı emperyalist vahşi yüzünü kapatmaya yetmiyor.

BIDEN’IN HEDEFİ ERDOĞAN

Daha önceki ABD başkanlarından bazıları da seçim süreçlerinde içerideki Ermeni lobilerine sözde soykırım iddialarını tanıyacağı sözü vermişti.

Hemen hepsi,

Yazının Devamını Oku

HDP’nin 600 gündür duymadığı ses: Diyarbakır Anneleri

2014’te terör örgütüne katılan Renas Çele kod adlı N.T., teslim olduktan sonra HDP’nin bu konudaki rolünü şöyle anlattı:

“2014 yılı ekim ayında gününü hatırlamadığım bir akşam, benim de yaşadığım Köprülü Köyü’nde arkadaşlarla gençlerin oturup sohbet ettiği meydanda sohbet etmek için toplanmıştık. Babasının adı İ.Ö. olan Rubar kod adlı Furkan isimli arkadaşım bizden ayrı müzik dinliyordu. Ben de üzülerek halini hatırını sormaya gittim. O da bana ailesiyle yaşadığı problemlerden dolayı buralardan kaçmak istediğini ve örgüte katılmak istediğini söyledi. Bana da “Benimle gelir misin?” diye sordu. Ben de öncesinde PKK/KCK terör örgütüne sempati duyuyordum. Arkadaşım Furkan Ö.’den etkilendim ve örgüte katılma teklifini kabul ettim. Ertesi sabah erkenden Furkan ile birlikte kalktık ve köyün içerisinden geçen minibüse binerek Hakkari’ye gittik. Hakkari’de bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) binasına gittik. HDP binasının içerisinde, kapısında “Gençlik Odası” yazan odaya girdik. Odada adını bilmediğim orta boylu, zayıf gözlüklü erkek bir şahıs bizim telefonlarımızı topladı ve telefonlarımızın içerisinde bulunan SIM kartları kırdı. Bize beklememizi söyledi. 10 dakika bekledikten sonra Hakkari-Yüksekova arası sefer yapan Ford marka beyaz minibüsle Gençlik Odası’nda bizi bekleyen şahıs, Furkan Ö. ve ben Hakkari ili Yüksekova ilçesine gittik. Yüksekova’da adını bilmediğimi bir lokantada karnımızı doyurdular. Daha sonra başka bir Ford marka beyaz renkli transit diye tabir edilen araçla, adını bilmediğim bir başka şahıs, Furkan Ö. ve beni Yüksekova’da adını bilmediğim bir dağa doğru götürmeye başladı. Bize yol üstünde jandarma karakolu olduğunu ve çevirmeye yakalanırsak elma toplamaya gittiğimizi söylememizi tembih etti. Yüksekova’dan bir, bir buçuk saat gittikten sonra şoför bizi adını bilmediğim ikinci bir şahsa teslim etti. O gece dağda bir taşın altında sabahladık.”

Teslim olan terör örgütü PKK üyelerinin ifadelerinde benzer cümleleri görebilirsiniz.

EVLAT NÖBETİ

Çocuklarının başta Diyarbakır olmak üzere HDP’nin Doğu ve Güneydoğu’daki il binalarından terörist PKK’ya katıldığını bilen annelerinin evlatlarına kavuşmak için başlattıkları nöbetin 600. günü doluyor. Elbette yalnız Doğu ve Güneydoğu Anadolu değil, başta İstanbul ve İzmir gibi büyükşehirlerdeki HDP’nin parti teşkilatları terör örgütünün personel ofisi gibi çalıştı.

Bunun en güçlü tanıkları, PKK’nın dağa kaçırdığı çocukların aileleri. Terör örgütünün dağ yapılanmasına nasıl ve kimler aracılığıyla gittiğini çok iyi bilen ve yıllarca izini süren, bölgede yaşayan aileler tam 600 gündür “evlat nöbeti” tutarak HDP’den çocuklarını istiyor.

3 Eylül 2019 günü başlayan Diyarbakır Anneleri’nin HDP Diyarbakır İl Binası önündeki oturma eylemi yarın tam 600 günü dolduracak.

HACİRE ANA UMUT OLDU

Yazının Devamını Oku

Kayıp 4 dakika

Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürülmesiyle ilgili olarak oğlu Furkan Yazıcıoğlu ile CNN Türk kanalında yaptığımız programdan sonra olayın suikast boyutu daha çok öne çıktı. Dosya üzerindeki oyunları yakalamak nispeten kolay ama olay anı hep karmaşıktır.

Furkan Yazıcıoğlu, babası Muhsin Yazıcıoğlu’nu 25 Mart 2009 günü saat 14.35’te Kahramanmaraş Çağlayancerit’ten Yozgat Yerköy’e götürmek üzere yola çıkan helikopterin aynı güzergâhta bulunan savaş uçakları tarafından düşürüldüğü iddiasını, radar kayıtlarına dayanarak anlattı.

Olay günü helikopterin uçuş güzergâhında iki savaş uçağı, 21 bin feet yükseklikte “tek kol” adı verilen üst üste uçuş yapmıştı. İçinde FETÖ’cü albay Ali Armağan’ın bulunduğu F4 savaş uçağı bu yükseklikte radar kayıtlarında görünmüş, helikopterin düşüş zamanı aralığı olan saat 15.03’te hızla alçalarak radardan çıktıktan sonra, saat 15.07 gibi tekrar yükselerek radar görüntüsüne girdiği saptanmıştı.

“Saptanmıştı” dediğime bakmayın, aslında bu çok önemli bilgiler saklanmıştı. Bu konuya ayrıntılı anlatacağım, zaten konumuz da bu...

SABAH DA TAKİP EDİLDİ

Furkan Yazıcıoğlu’nun dikkat çektiği ve ilk kez duyduğumuz konu ise FETÖ’cü albayın içinde bulunduğu bir başka savaş uçağının, Muhsin Yazıcıoğlu’nu saat 10.36 ile 12.10 arasında Sivas’tan Yozgat’a getiren helikopterin uçuş güzergâhında da uçtuğunu söylemesiydi.

Olayın suikast olup olmadığı hakkında en net bilgiyi verecek ve bugüne kadar üzerinde hiç durulmayan bu durumun, öğleden önceki ve sonraki radar kayıtlarında görüldüğünü anlattı. Tıpkı soruşturma ve dava dosyasının FETÖ’cü istihbaratçı, savcı, hâkim ve gazeteciler tarafından karartılması, yönlendirilmesi gibi, suikast olup olmadığını ortaya çıkaracak bu konuda da o dönemki resmi makamların yalan söylediği ortada.

Konunun suikast boyutu, FETÖ’cülerin kontrolündeki Genelkurmay Adli Müşavirliği’nin 2011’de gönderdiği, olay gününe ait radar görüntülerinin olmadığı, tam da olay anına ait saat 15.03 ile 15.07 arası radar kayıtlarının arıza nedeniyle yapılmadığına yönelik yanıltıcı belgelerle kapatıldı.


Yazının Devamını Oku

Amirallere kumpas kuran amiraller

104 amiralin “Montrö Bildirisi” hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma açılması ve 10 amiralin gözaltına alınması ile hafızalardaki o ifade tekrar gündeme geldi: “Amirallere kumpas”

Hele hele FETÖ’nün yayın organı Taraf isimli operasyon gazetesinin yayın yönetmenliğini yapan Ahmet Altan’ın tahliyesiyle belli ki “kumpas” kelimesini gelecek günlerde bol bol tartışacağız.

Ben de bugün “Montrö Bildirisi” ile gündeme gelen “Amirallere kumpas” ifadesinin üzerinde durmak istiyorum.

Metni ilk gördüğümde yanlış bulmuş, 104 imzacı isme baktığımda gerçekten çok şaşırmıştım.

Daha ilk anda metni kimin hazırladığı ortaya çıkmıştı. Soruşturma da aynı ismi teyit etti: Ergun Mengi...

Biraz daha araştırınca, metnin gece yarısı yayınlanması dahil, süreci planlayanlar ile onlara dekor olanlar belliydi.

Benim “Emekli-Muhtıra” diye adlandırdığım, adı ister “bildiri” olsun ister 27 Nisan’daki gibi “duyuru”, hedefin siyasi otoriteye parmak sallamak olduğu açıktı.

Bunu da söyledik, yazdık.

Yazının Devamını Oku

Muhsin Yazıcıoğlu’nun son günü: SUİKAST

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yanındaki 5 kişinin 25 Mart 2009 günü hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan helikopterin düşmesi ya da düşürülmesi tartışmasında iki görüş vardır. “Kaza” diyenler, “suikast” olduğunu söyleyenler.

Eğer:

- Arama kurtarma çalışmalarındaki kasıtlı ihmallere,

- Kaza sonrası saatlerce 112 ve 155 ile cep telefonuyla konuşan İsmail Güneş’in cep telefonuna ait baz istasyonu bilgilerinden yola çıkılarak olay yerinin yaklaşık olarak belirlenmesine rağmen arama kurtarma çalışmalarının tam tersi yönde kilometrelerce uzaklarda yapılmış olmasına,



- FETÖ’cü istihbaratçıların, “Yazıcıoğlu bulundu, getiriliyor” şeklindeki not ile arama kurtarma çalışmalarını kesintiye uğratmasına,

- Gazeteci

Yazının Devamını Oku

Terör örgütü PKK’yla temasın adresi: HDP, DBP

Terör örgütü PKK’ya yönelik yurtiçi ve yurtdışı operasyonların sonuçları rakamlara da yansıyor. Yurtiçinde sayıları 300’ün altına düşen PKK’lı teröristlere karşı son dört yılda verilen mücadele sonucunda 462’si yönetici, toplam 6 bin 716 örgüt mensubu öldürüldü.

Terör örgütü PKK ile kırsal alan ile şehir yapılanmasına karşı yürütülen silahlı mücadele yanında siyasi ve toplumsal mücadele de sonuçlarını gösteriyor.

2014 yılında PKK’ya katılan sayısı 5 bin 558 iken, 2015 yılında 3 bin 884 oldu. PKK’nın saldırıları ile Açılım Süreci’nin bitmesinin ardından terör örgütüyle etkili mücadele, örgüte katılım rakamlarını iki haneliye çevirdi. 2017 yılında PKK’ya katılım 161, 2018’de 136, 2019’da 130, 2020 ise 53’te kaldı. Bu yılın ilk üç ayında ise PKK’ya katılım 12 olarak gerçekleşti.

15 BİN AİLE İLE GÖRÜŞME

PKK ile mücadelede; operasyonlarla yönetim kadrosunun etkisiz hale getirilmesi yanında, örgüt tabanına karşı da ikna yöntemi kullanılıyor.

Güvenlik birimlerinin toplam 15 bin 500 dolayında aile ile görüşerek yaptığı ikna çalışmaları sonucunda 2016’da 49, 2017’de 135, 2018’de 165, 2019’da 273, 2020’de ekim ayı itibarıyla 210 olmak üzere 2016’dan bugüne kadar toplam 832 teröristin örgütten koparak devlete teslim olması sağlandı. 2021 yılının ilk üç ayında da 45 kişi ikna yoluyla Türkiye’ye döndü.

TESLİM OLAN 939 KİŞİNİN İFADESİ İNCELENDİ

Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi, 2016-2020 yıllarında ikna yöntemiyle getirilenler yanında, teslim olan 939 PKK/KCK terör örgütü mensubunun ifadelerinden yola çıkarak bir analiz raporu hazırladı.

Yazının Devamını Oku

289 darbe davasından 287’si bitti ama FETÖ ile hesabımız bitmedi

1980’li yıllardan itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızan Fetullahçı Terör Örgütü mensuplarının 15 Temmuz 2016 günü Türkiye’nin 55 ilinde gerçekleştirdikleri darbe girişimi ile ilgili davalarda sona geliniyor.

Darbe girişiminin üzerinden dört buçuk yıl geçti ve 55 ilde gerçekleşen kalkışma ile ilgili 289 darbe davası açıldı. Bunlardan 287’si tamamlandı. Geriye yalnızca 145 sanığın yargılandığı iki dava kaldı.

Darbe davalarından en önemlisi önceki gün Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tamamlandı. Fetullahçı Terör Örgütü mensuplarının 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında TRT’de zorla darbe bildirisi okutulmasını içeren Muhafız Alayı davasında, mahkeme heyeti 497 sanık hakkındaki hükmünü açıkladı.

Böylece Ankara’da görülen 56’ıncı ve son darbe davası da karara bağlanmış oldu. Darbe girişimi davalarının 56’sı Ankara’da, 56’sı İstanbul’da, 177’si ise diğer illerde açılmıştı.

FETÖ’CÜLERDEN TEHDİTLER!

Davalar, son derece şeffaf, açık ve evrensel hukuk kurallarına uygun yürütüldü.

Öyle ki, FETÖ’cü sanıklar savunmalarını istedikleri gibi yaptı, karar sonrası mahkeme heyetlerini, şehit yakınlarını ve gazileri tehdit etti. Buna karşın darbe girişiminden doğrudan mağdur olanlar ve mahkemeler hukuk kurallarından ayrılmadı.

Bunu, davalarda çıkan kararlardan da görmek mümkün. Belki bazılarına itiraz edebiliriz ama mahkeme heyetleri, önüne gelen sanıklara toptancı yaklaşmadı.

İşte bunun somut örneği:

Yazının Devamını Oku

e-muhtıra’dan E-muhtıra’ya...

27 Nisan 2007 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinden yayınlanan bir “Basın Açıklaması”, siyasi tarihimize “elektronik muhtıra” kelimesinin kısaltılması olan “e-muhtıra” olarak geçti. “e-muhtıra” ifadesi, “e-posta”dan sonra, “e-devlet”ten önce hayatımıza girdi.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine yönelik e-muhtıra bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından kaleme alınmıştı (iki yıl sonra kendisinin yazdığını söyledi).

‘EMEKLİ’NİN ‘E’Sİ

4 Nisan gecesinden beri de bir “E-muhtıra” ile karşı karşıyayız. Fark ettiniz sanırım bu kez “e” harfi büyük! Ama bu “Elektronik” değil “Emekli” kelimesinin “E”si...

Evet bu da internet sitesinden yayınlandı ama onun için değil, emekli amiraller tarafından yazıldığı ve imzalandığı için buna ben “Emekli-muhtırası” adını veriyorum, kısaltmasını da E-muhtıra olarak yapıyorum. Çünkü karşımızda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli olmuş, eski rütbesinin ve isminin önünde “E” harfi koyan kimi 104 amiralin 4 Nisan gece yarısı yayınladıkları bir “Bildiri” var.

SAVCILIĞIN DERİN SORUŞTURMASI

Bildiriyi yazanların, imzalayanların ve gece yarısı internetten yayınlayanların amaçlarının ne olduğu kısa süre sonra anlaşılacaktır ancak 5 Nisan sabah güneş doğmadan nasıl bir hata yaptıklarını anladıklarını düşünüyorum. Belki de yanılıyorumdur!

Nitekim, ertesi güne Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın şu basın açıklamasıyla uyanmak, konunun ciddiyetinin anlaşılması bakımından önemliydi: “04/04/2021 tarihinde bazı internet sitelerinde ve sosyal medya mecralarında paylaşılan ‘103 amiralden Montrö bildirisi’ başlığı altında yayımlandığı belirtilen bildiri hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızca 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 316/1 maddesinde yazılı ‘Devletin Güvenliğine ve Anayasal Düzene Karşı Suç İşlemek için Anlaşma’ suçundan re’sen soruşturma başlatılmıştır.”

Soruşturma sonunda suç olup olmayacağı ortaya çıkacaktır. Çünkü, bildiriyi hazırlayanların Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki diğer kuvvetlerde görev yapan personeliyle ilişkileri olup olmadığı, yurtdışı bağlantılarının bulunup bulunmadığı devletin tüm imkânlarıyla araştırılıyor.

Yazının Devamını Oku

Dink kararı Rahip Santoro dosyasını da açacak

14. Ağır Ceza Mahkemesi, Hrant Dink cinayetinde; Trabzon merkezli faaliyet gösteren organize suç örgütü lideri Şeniz Dervişoğlu hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Belki dikkatlerden kaçtı ama Dervişoğlu, kitaplarımda Dink cinayeti ile Rahip Santoro cinayeti arasındaki en önemli bağlantılardan birisi olarak yazdığım kişidir.

SİLİVRİ’YE MEKTUP GÖNDERDİ

2011 yılında tutuklandığımda Silivri’ye faks yoluyla mesaj gönderenlerden birisi de Şeniz Dervişoğlu isimli organize suç örgütü lideriydi.

2010 yılında kaleme aldığım, “Kırmızı Cuma - Doğan Kitap” kitabımda; Trabzon merkezli faaliyet gösteren Dervişoğlu grubunun, FETÖ’cü istihbaratçıların gözetiminde 5 Şubat 2006 tarihinde işlenen Rahip Santoro cinayetiyle, 19 Ocak 2007 günü işlenen Hrant Dink cinayeti arasındaki en önemli bağlantı olduğunu delilleriyle yazmıştım.

Dervişoğlu da tutuklu olduğu cezaevinden bana gönderdiği faksta, kitabımda kendisini suçladığımı ama bugün benim terör örgütü üyesi olarak tutuklandığımı hatırlatarak aklı sıra kinaye yapıyordu.

“Dink cinayeti ve İstihbarat Yalanları” kitabını yazalı 13 yıl, “Kırmızı Cuma” kitabını yazalı 11 yıl geçti. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Mart günü, benim yıllar önce yazdığım gibi Dink cinayeti arkasında devletin en üst düzeyinde görev yapan istihbaratçılar ve diğer devlet görevlileri ile FETÖ’cü gazeteciler olduğunu karara bağladı. FETÖ üyesi istihbaratçılar; Dink cinayetine, örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda yön vermişlerdi. O amaç ise Hrant Dink öldürüldükten altı ay sonra başlatacakları Ergenekon kumpasıydı.

SANTORO’NIN ÖLDÜRÜLMESİ, DİNK CİNAYETİNİN PROVASIDIR

2010 yılında kaleme aldığım

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cülere bayram ettiren karar!

FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimine 8 bin dolayında TSK personeli katılırken bunun 5 bin 600’ü subay, astsubay ve uzman çavuşlardan oluşuyordu.

Aradan geçen yıllar içinde bunlara ek olarak TSK içinde 22 bin 386 subay ve astsubay tespit edilerek ihraç edildi.

Yani darbe girişimine katılanların dört katı daha ortaya çıkarılarak haklarında hukuki işlem yapıldı ve tamamına yakını ihraç edildi. Peki TSK içindeki bu kadar büyük FETÖ’cü nasıl tespit edildi? Cevabı herkes biliyor; ”Ankesörlü hat” olarak bilinen sabit hat incelemeleriyle.



YÜZDE 40’I İTİRAFÇI OLDU

Haklarında işlem yapılanların yaklaşık yüzde 40’ı da FETÖ ile ilişkisini itiraf ederek etkin pişmanlıktan yararlandı.

Yazının Devamını Oku

Bakalım dünya bu kararı görecek mi?

Sadece karşılıklı anlayış ve sevgi adına söylenmiş bir cümle nedeniyle, “Türklüğe hakaret” ettiği iddiasına verilen ceza ile oluşturulan linç iklimi sonucu hedef gösterilen gazeteci Hrant Dink, 19 Ocak 2007 günü Şişli’de katledildi.

Oluşturulan nefret iklimini, 2006 yılından itibaren İstihbarat Dairesi Başkanlığı içinde kurdukları “C5” isimli illegal büroda takip eden FETÖ üyesi istihbaratçılar; öldürülmesinden 6 ay sonra 12 Haziran 2007’de başlatacakları “Ergenekon kumpası” için Hrant Dink’i av olarak kullandı.

Trabzon’da, tıpkı Rahip Santoro cinayetindeki gibi, 18 yaşından küçük katile işletilecek cinayet en ince detayına göre planlanmıştı. Rahip Santoro cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı, Danıştay cinayeti gibi Dink cinayeti de FETÖ’cü istihbaratçıların gözü önünde işlenmiş, hepsi de kumpas için kullanılmıştı. Bunlar içinde dünyada en fazla tepki gösterileni Dink cinayeti olmuştu. Bu cinayetle kumpasın alt yapısı artık hazırdı.

Planı da Trabzon Emniyet’ine yardımcı istihbarat elemanı olarak kaydedilen Erhan Tuncel aracılığıyla yürüttüler. Tuncel, Yasin Hayal ve katil Ogün Samast’ı yönlendiriyor, tüm bunlar FETÖ’cü istihbaratçıların gözü önünde gerçekleşiyordu.

BAŞINDA BERE, CEBİNDE TABANCA VE TÜRK BAYRAĞIKatilin Trabzon’dan yola çıkışından bile haberdardılar. Başında, cinayeti işlerken bile çıkarmadığı beyaz beresi vardı, cebine tabanca ve bir de Türk bayrağı konmuştu.

Plana göre, cinayetten sonra kaçmayacak, olay yerinde Türk bayrağını açıp, slogan atacaktı.

Yazının Devamını Oku

Mafyaya yasal yollardan ‘çökmeye’ devam

Hafta içinde Antalya’da yapılan Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Stratejik Araştırma Kurulu toplantısında konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, deyim yerindeyse racon kesti: “Kendini devletin yerine koymaya çalışıp da, onların diliyle söylüyorum, ‘şekil yapan, çökmeye çalışan’ kim varsa çökeceksiniz.”

Mafya ve organize suç örgütleri ile mücadelede önemli bir yaklaşım.

Son zamanlarda yapılan operasyonlarla gündeme gelen organize suç örgütleri ile mücadelede devletin nerede durduğu oldukça net anlatılmış oldu: Kendini devletin yerine koymaya kalkan kim varsa çökülecek.

ÇAKICI İLE GÜNDEME GELDİ

Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye hakaret mektuplarıyla gündeme gelen ve en bilinen organize suç örgütü lideri Alaatin Çakıcı, son zamanlarda CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelik tehdit ve hakaretleriyle gündemdeydi.

Bunun üzerine, Alaatin Çakıcı hakkında 2004 yılında yazdığım “Kod Adı Atilla” kitabını son gelişmeleri de ekleyerek yeniden basmak gündeme geldi. Elbette yeraltı dünyasının son durumunun tablosunu çıkarmak gerekti. Kitabımda, Türkiye’de faaliyet gösteren tüm bu yapıların listesine yer verdim. Bazı verileri burada paylaşmak istiyorum.

ULUSAL, BÖLGESEL, YEREL GRUPLAR

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi ve adli kayıtlar üzerinden yapılan incelemeye göre, Türkiye’de “

Yazının Devamını Oku

Türkiye’yi ‘demokratik’ olarak bölme planı: Adı DBP

HDP milletvekilleri TBMM’ye seçildiklerinde her milletvekili gibi Anayasa’ya bağlılık konusunda namus ve şeref üzerine şu yemini ettiler:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Yargıtay Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması için başvuru yapılan HDP milletvekillerinin bir gün olsun “namus ve şeref” üzerine ettikleri yemine sadık kaldıklarını gördünüz mü?

Ya da bu yemine uymayan milletvekillerini uyardıklarını duydunuz mu?

Terör örgütü PKK elebaşı Öcalan’a “sayın” deyip övdüler, terör örgütüne maddi yardımda bulundular, eleman temin ettiler, belediye araçlarını verdiler, silah taşıdılar, terörist cenazesine gidip heykellerini diktiler, bir gün olsun PKK’ya terörist diyemediler, katliamlarını kınayamadılar, özerklik diyerek ülkeyi bölmeye kalktılar ama bir gün olsun, namus ve şerefleri üzerine ettikleri yemine bağlı kalmadılar.

“O yemini zorla, göstermelik etmek zorundalardı” diyenlere cevabım: Ya ettiğin yemini tut ya da inanmadığın şey için yemin etme.

Bir insan namus ve şerefi üzerine yemini sadece milletvekili olmak için bir prosedürden ibaret görüyorsa, ona ne milletvekili ne de şerefli bir insan denir.

Kendi şerefini çiğneyen birisi kanunu çiğnemez mi?

Yazının Devamını Oku

Terörist PKK’nın destekçisi HDP’nin suçu ne?

Yargıtay Başsavcılığı tarafından HDP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne yollanan 609 sayfalık iddianame, isim isim, yer yer, tarih tarih HDP’nin işinin siyaset yapmaktan çok, terör örgütü PKK’nın yardımcı kuruluşu olduğunu gösteriyor.

HDP yönetiminin 53 kişinin katledildiği Kobani olaylarındaki rolü yanında, HDP milletvekillerinin ve belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, parti yöneticilerinin işledikleri suçlar tek tek anlatılmış. Buna karşın kimileri, HDP’nin kapatılmasına karşı çıkarken, bunu demokrasi ve hukuk kavramlarıyla savunuyor. “HDP siyasi parti, suçu ne?” diye soruyorlar. Onlar için iddianamede 600 ile 603’üncü sayfada sıralanan suçları özetledim. Buyurun okuyun:

1) HDP milletvekilleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, birliğinin, bütünlüğünün sembolü olan TBMM’de bölücübaşı ve PKK lehine slogan attılar, sözde gerilla marşını okudular.

2) Yasa dışı gösteri ve terör örgütü propagandası yapan şahısların gözaltına alınmalarını engellemek için araya girip polislerle tartışarak şüphelinin kaçmasına olanak sağladılar.

3) Terör örgütü üyelerinin yakalanmasını önlemek amacıyla operasyon bölgelerinde toplanıp canlı kalkan oldular, operasyonları engelleyerek teröristlerin kaçmasını sağladılar.

4) Terör örgütünün dağ kadrosunda yer alanlar oldu.

5) PKK–KCK silahlı terör örgütlerine yakın duran ailelerden veya şahıslardan terör örgütü adına para temin ettiler, toplanan paralar ile terör örgütü adına faaliyet yürüten mensupların aileleri ile terör suçlarından tutuklu-hükümlü örgüt üyelerinin ailelerine yardım edip, mahkeme masraflarını karşıladılar.

6) Parti üyelerinin yerel ve genel seçimler öncesi bölge halkı üzerinde HDP’ye oy vermeleri yönünde baskı oluşturdular, yapılan baskılara direnen vatandaşları kırsalda faaliyet gösteren terör örgütü mensuplarına şikâyet ettiler, bazı vatandaşlar kırsalda kurulan sözde adalet komisyonu adlı mahkemede cezalandırılmaları için götürüldüler.

7) Belediye başkan adayları PKK/KCK terör örgütü tarafından belirlendi. Seçildikten sonra iş ve işlemleri terör örgütü mensuplarınca yönetildi ve denetlendi.

Yazının Devamını Oku