GeriNedim ŞENER ‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

Muhsin Yazıcıoğlu suikastı hâlâ kapanmayan bir yara. Yalanlara, yönlendirmelere alet edilen ve parçalanarak sonuçsuz bırakılan Yazıcıoğlu suikastının arkasındaki FETÖ parmağı her geçen gün ortaya çıkıyor. Suikasttan 12 yıl sonra Furkan Yazıcıoğlu, babasının öldürülmesiyle ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir görüşme yaptı. Furkan Yazıcıoğlu hem o görüşmeyi, hem de suikastın perde arkasını Hürriyet’e anlattı.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

YAZILI VE SÖZLÜ TALEPLERİMİZ OLDU

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile babanızın ölüm yıldönümünde bir görüşme gerçekleştirdiniz. Sanırım ilk kez görüşme oldu. Neden ve nasıl gerçekleşti?

Biliyorsunuz, 12 yıllık bir suikast sürecimiz var. Yargıda kapıları aşındırdığımız bir adalet arayışımız var. Ben de bu yolların birçoğunu tükettiğimizi düşünerek 12 yıl sonra Cumhurbaşkanımızla bir görüşme gerçekleştirmek istedim. Bu görüşmemizde sözlü ve yazılı taleplerimiz oldu. Somut delillere dayanarak 12 yıllık süreci bir özet olarak anlattım. Bu bilgilendirme ışığında da taleplerimizi sıraladım.

Hukuki konulara gireceğim ama önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili özel bir anısını paylaştı mı?

Muhsin başkanla olan muhabbetinden söz etti, başsağlığı dileklerini iletti. Ama ben suikast konusunun dışına çıkmamaya gayret ettim. Görüşme zaten genellikle beni dinlemeye yönelikti.

DOSYANIN HER YERİNDEN FETÖ ÇIKIYOR

En çok hangi konu üzerinde durdunuz görüşmede?

Geldiğimiz aşamada elbette somut deliller üzerinden Muhsin başkana yönelik suikastı anlattım. En başından örneğin Muhsin başkanın helikopterle uçtuğu sırada ona yakın olan savaş uçaklarının hareketliliğinden, uçağın pilotunun Fetullahçı Terör Örgütü üyesi olmaktan tutuklu olduğundan, arama-kurtarma ekiplerinin bizim tabirimizle ‘aramama-kurtarmama’ faaliyetlerinde bulunan devlet görevlilerinin ve sivillerin örgüt bağlantılarından bahsettim. Bunu da gerek Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın, gerek Yargıtay Başsavcılığı’nın gerekse Emniyet’in delillendirdiği çalışmalar üzerinden aktardım. Yine helikopterin düşürülmesinden hemen sonra ‘Bulundu, getiriliyor’ notunu hazırlayan İstihbarat amirinin örgüt bağlantısından, helikopterden cihazları söken askerlerin ve onların savunmasını üstlenen avukatın FETÖ bağlantılarından söz ettim. Yani ortada örgütlü bir suçun olduğunu, planlanarak, tasarlanarak bir suikast yapıldığını, şu an geldiğimiz aşama itibarıyla Fetullahçı Terör Örgütü olduğunu aktardım. Dosyanın her yerinden FETÖ’nün çıktığından, bu örgütün çıktığından bahsettim.

BABAM, LİDERİM ROL MODELİM...

Babanızdan “Muhsin başkan” diye bahsediyorsunuz, özel bir nedeni var mı?

Çünkü Türkiye’ye mal olmuş bir lider. Evet, benim babam ama her şeyden önce benim liderim, benim rol modelim.

Yazıcıoğlu suikastı başlangıcından itibaren farklı değerlendirmelere tabi tutuldu. Birçok farklı konuda soruşturmalara konu oldu. Ancak FETÖ’cü itirafçıların konuşmasıyla yargılama boyutu derinlik kazandı. Cumhurbaşkanı bu olayın FETÖ ile bağlantısına yorum yaptı mı?

Detay vermem doğru olmaz ama Cumhurbaşkanımız ağırlıklı olarak beni dinlemek istedi. Olumlu ya da olumsuz bir yorumu olmadı. Tabii bazı ortak noktalar da vardı. Mesela, helikopterden cihazları söken iki FETÖ mensubu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın aynı zamanda 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanımıza suikast için gelen FETÖ’cü ekibin içinde olması bunlardan birisiydi. Bunları da konuştuk.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

O JETLERİN KOKPİTLERİNDEKİ SUİKAST SIRRI

Yazılı ve sözlü talepleriniz oldu. Öncelikle talebiniz neydi?

Öncelikle taleplerimizden birisi, bu suikasta karışmış savaş uçaklarının aradan 12 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ üzerlerinde bir keşif yapılmadığı konusundaki talebimizi aktardım. Öncelikle varsa elbette, hâlâ duruyorsa bu jetlerin tespit edilip kokpit panellerinde ve kamera kayıtlarında keşif yapılmasını istiyoruz. En önemli talebimizi bu olarak görüyorum çünkü suikast boyutunu bu inceleme ortaya koyacak. Kokpite girmiş karbonmonoksit ile incelemenin yapılmasını istiyoruz. Tabii dosyanın sürekli böl-parçala yöntemiyle suçun basitleştirilerek yargılamanın yapılmasıyla ilgili konuları gündeme getirdim. Türk milletinde bir yara haline gelmiş olan Muhsin başkana yönelik suikastın aydınlatılması için bize göre ana dosyamızın suikast soruşturması olarak yürütülmesinin gerekliği yönündeki görüşümü ilettim.

Davalardan bazıları açık, bazıları yürüyor. Yazıcıoğlu suikastı dosyası neden bu kadar çok parçalı hale geldi, neden tek bir dosya haline getirilemiyor?

Ben suikastı illegal yapı FETÖ’nün planlayarak gerçekleştirdiğini düşünüyorum. FETÖ’nün Emniyet ve yargı ayağı üzerinden kendi örgüt üyelerini korumak ve kollamak için dosyaları parçalayarak, suçu örgüt boyutundan çıkarıp basit, görevi kötüye kullanmak, hırsızlık gibi adi suçlar kategorisinde yargılayarak sonuçsuz bıraktılar.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’

ÖRGÜT HESABINDAN ATILAN O TWEET’LE FETÖ ŞÜPHEM ARTMIŞTI

Bunda FETÖ parmağı olduğunu ilk ne zaman anladınız?

FETÖ ile ilgili, 17-25 Aralık sürecinde, o dönem sosyal medyada aktif olarak çalışan FETÖ’cü Fuat Avni hesabının seçim arifesindeki ‘turpun büyüğü heybede’ ifadesini kullanmasıyla kuvvetli şüphelerim arttı. O döneme kadar dosya kapsamına girmiş kişiler de kısıtlıydı. Yeni yeni gizlenen, yok edilen deliller ortaya çıkıyordu. Daha hava hareketliliği ile ilgili ortada bir bilgimiz yoktu. O dönem örgütün ailemizle görüşmeye çalışması şüphe yaratan konulardı. Çünkü bize şu mesajları ulaştırıyorlardı, ‘Turpun büyüğü Başbakan Erdoğan’dır. Suikast talimatını Başbakan verdi, hatta bu konuda ses kaydı var’ yönünde mesajlar geliyordu. Benim ilk şüphelerim o zaman arttı.

FETÖ’CÜLERİN CİDDİ BİR TAZYİKİ VARDI

Avukatlarımızla görüştüğümüzde de konuşuyorduk; FETÖ’cü yapılanmanın ciddi bir tazyiki var bize karşı, bizi, aileyi yönlendirmeye çalışıyorlardı. Bizi o dönem Başbakan olan Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a ve MİT Başkanı Hakan Fidan’a karşı yönlendirmeye çalışıyorlardı. Malatya’daki FETÖ’cü savcılar da bir yandan dosyayı Ergenekon kapsamına sokmaya çalışıyorlardı. Yani birçok yönden bu yapının baskısı ve dosyamızı hukuk boyutundan çıkarıp siyasi hatta devlete karşı kullanma çabası içinde olduklarını görüyorduk. O zaman bende oluşan kanaat şu oldu: Bu yapı, sahibi yani faili olmadığı işe bu kadar ilgi göstermiyor. Gerçekten de aslında faili oldukları da zamanla itiraflarla ortaya çıktı zaten.

“Baskı, tazyik” derken neyi kastediyorsunuz?

Bizimle temas kurup kendi tezviratlarına ortak etmeye, bu yönde açıklama yapmaya zorluyorlardı. Elbette o görüşmelerin hepsini reddettik. Ama ikinci-üçüncü kişiler üzerinden bize bu tür bilgileri akıtmayı sürdürdüler.

‘İDDİANAME YETERSİZ’

Peki bugün itibarıyla FETÖ üzerinden açılan davalar sizi ikna etmeye yetti mi?

Hayır, yetmedi çünkü biz bu iddianameyi yetersiz ve kısır görüyoruz. İyi hazırlanılmamış, iyi çalışılmamış bir iddianame. Çünkü yargılaması yapılan 20 sanık yeterli değil. Çünkü dosyanın içine baktığınızda çok ciddi suçlar ve adı geçen birçok kişi var. Ancak bunlar dosyamızda sanık bile değiller. Adeta dosyanın etrafından dolanılmış ve iddianamenin içeriğine baktığınızda da suikast konusuna girilmemiş durumda.

Ama suikast yönünden bir başka soruşturma var değil mi?

Evet, soruşturma var ama şu anda yürüyen dava suikast konusunu da etkileyebilecek durumda. Bu ikisini birbirinden ayrı yürüttüğünüzde ikna edici bir gerçeğe ulaşmak mümkün değil. Şu anda yürüyen davaya suikast konusunun da eklenmesi gerekiyor ki, bizler doğru sonuca ulaşalım. Mevcut iddianame suikast konusuna açıklık getirmediği için örgütlü yapının tam olarak ortaya çıkması da mümkün görünmüyor. Bu yapının FETÖ olduğu ve bu örgütün de kendi menfaat ve çıkarları doğrultusunda dosyayı kullandığı da bir gerçek.

‘FETÖ’cüler ailemizi de yönlendirmeye çalıştı’
Furkan Yazıcıoğlu, babası Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili Nedim Şener’e, “Ben suikastı illegal yapı FETÖ’nün planlayarak gerçekleştirdiğini düşünüyorum” dedi.

15 YAŞINDAN BU YANA DOSYAYLA İLGİLİ OKUMADIĞIM BİLGİ KALMADI

Dosyayı baştan sona okudunuz değil mi?

Evet, babam öldürüldüğünde 15 yaşındaydım ve 12 yıldan beri bu konuda okumadığım, sahip olmadığım hiçbir bilgi kalmadı.

Peki ‘Bu FETÖ’nün bir suikastı’ demenize yetiyor mu?

Şu an geldiğim noktada FETÖ’nün ağırlıklı olarak dosyaya müdahale ettiğini ve eylem noktasında da sorumlu olduğunu söyleyebiliyorum. Suikast kısmının da aydınlatılmasıyla tüm gerçek ortaya çıkacak zaten.

Biri FETÖ’nün avukat yapılanması sorumlusu, diğeri büyük bölge imamı dedikleri örgütün üst düzey yöneticisinin itirafları size ne anlattı?

Ben bu örgütü şöyle görüyorum: Hiçbir zaman eylemin içinde bulunmadıkları, organizasyonunda yer almadıkları hiçbir dosyaya ve davaya müdahale etmemişler. Delillerin karartılması fail kendileri olduğu halde başka fail yaratma girişimleri, sahte delil üretmeden gizli tanık yaratmaya kadar her aşamasında dosyaya yön vermeye çalıştılar. Bu da eylemin içinde olduğunu gösteriyor.

HRANT DİNK SÜRECİYLE BENZERLİKLER

Anlattıklarınız Hrant Dink cinayeti süreci ile benziyor. Orada da delil karartma ve başka fail yaratarak soruşturmayı bir kumpasa çevirme çabası vardı. Böyle mi?

Evet, tam da anlatmak istediğim bu zaten. Gerek polis gerek savcılık kısmı, gerekse yargılama sürecinde tüm bunu yaşadık. Eylem kısmında ortaya çıkan ciddi deliller de bunu tamamlıyor zaten. Düşünün, Muhsin Yazıcıoğlu soruşturması, FETÖ’cüler tarafından önce Ergenekon’a, 17-25 Aralık 2013’ten sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MİT Başkanı Hakan Fidan’a yıkılmaya çalışıldı. Bunu da polis, istihbaratçı, savcı, hakim hatta medyasıyla birlikte yaptılar.

Görüşmeniz bu yönüyle de ilginç, FETÖ’cüler tarafından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın babanız hakkında suikast talimatı verdiği yalanı piyasaya sürüldü. Görüşmenizde bu konu gündeme geldi mi?

Evet, o da oldu. Ben gündeme getirdim, FETÖ’nün dosyamızı ne kadar tehlikeli boyutlara getirdiğini anlatmak için örnek verdim. Elbette o da bunun farkındaydı yorum yapmadı ve tebessüm etmekle yetindi.

Taleplerinize cevap alacağınızı düşünüyor musunuz?

Evet, Cumhurbaşkanımızın Muhsin Yazıcıoğlu’na olan muhabbetini biliyorum, inanıyorum. Biz artık dosyanın tüm yönleriyle şeffaf bir şekilde soruşturma yapılmasını ve yargılamanın tamamlanmasını bekliyoruz. Örgütlü bir suikast üzerinden davanın yürütülmesini bekliyoruz. Dosyada da bunun için yeterli deliller var. Maraş Savcılığı’nın bu konuda daha iyi eksiksiz bir soruşturma yapmasını bekliyoruz. Soruşturmanın ve yargılamanın yeterli bu şekilde yapılması için her türlü delil var zaten. Bu konuda zamanı geldiğinde Adalet Bakanlığı ile de görüşme gündeme gelecek.”

Yargıtay Başsavcılığı’nın mütalaası sizin için bu aşamada ne anlam ifade ediyor?

“Buradaki problem şu: Dosyanın parçalanarak yargılama yapılması olayın bütününün ortaya çıkmasını engelliyor. Yargılama bir yandan görevi kötüye kullanma ya da hırsızlık gibi suçlar üzerinden yürüyünce farklı sonuçlar ortaya çıkıyor. Yargıtay Başsavcılığı’nın 221 sayfalık mütalaası ve ek mütalaasını çok kıymetli buluyorum. Bizim 12 senedir anlatmaya çalıştığımız gerçekleri delilleriyle birlikte özet haline getirmişler. Bunun dikkate alınması bizim için çok önemli.

Yazıcıoğlu suikastı konusunda toplumun tepkisini nasıl buluyorsunuz, yeterli destek gördünüz mü?

“Çok olumlu karşılıklar aldım. Yazıcıoğlu Türk milletinin yüreğinde yer bulduğu için baştan beri suikast olduğuna inandığımız konuya bu açıdan bakıldığını gördük. Haklı olarak kimse bunun kaza olduğuna inanmıyor. Toplumun vicdanı bu olayın aydınlanmasını bekliyor.
12 yıllık bir yara bu.”

‘BİZİM TARLA SÜRÜLMÜŞ’ SÖZÜ

Babanızın, Hrant Dink cinayeti sonrası bir açıklaması vardı: “Bizim tarla çoktan sürülmüş.” Hatta bu cinayeti babanıza yıkmaya da çalıştılar. Bugün Dink cinayetinde FETÖ rolü ortaya çıktı, Yazıcıoğlu cinayetinde failin aynı yapı olduğunu görüyoruz. Ne düşünüyorsunuz?

“Gerçeği ifade etmek adına söylüyorum: ‘Bizim tarla çoktan sürülmüş” sözü Muhsin başkanın ağzından çıkmıştır. Evet, bu sözü söylemiştir. Birileri bunu inkâr edebilirler. ‘Başkan kendisine operasyon çekildiğini mi itiraf ediyor’ diyebilirler. Hayır, Muhsin Yazıcıoğlu burada bir tespitte bulunuyor. Karşısındaki yapıyı ve nasıl bir operasyon çektiklerini tarif etmeye çalışıyor. Kendisi üzerinden Türkiye’ye bir operasyon çekildiğini de tarif ediyor aslında.  Ben bir adım daha öteye götürüyorum, Muhsin başkanın öldürülmesinde rol oynayanların planı sadece bu suikast ile sınırlı değildi. Bu planının Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürülmesi sonrasını da kapsadığını söyleyebilirim. Bugün geldiğimiz aşamada da sanki bunun izdüşümünü görüyoruz.

“Ölümü sonrasını da planladılar” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

Başkanın ölümü sonrasının da planlandığını görüyorum. Fetullahçı Terör Örgütü tarafından, onun bıraktığı siyasetin, lideri olduğu hareketin ve partisinin de kontrol altına almayı amaçladıklarını görüyorum. Bu suikast ile aynı zamanda Türkiye’nin geleceği dizayn edilmeye çalışıldı. Muhsin başkan hayatta olsaydı 15 Temmuz gibi hain kalkışmanın gerçekleştirilmesi zor olacaktı.

Kimi kastediyorsunuz?

Muhsin Yazıcıoğlu suikastının aydınlanması için hiçbir çaba sarf etmeyen, kendilerine ulaşan bilgileri paylaşmayan herkesi kastediyorum. Bu meselede görüş ayrılıklarımız siyasi değil gerçeğin ortaya çıkması konusundaki bakışımızdır. Mesela biz suikast diyoruz ama bunu söylemeyenler de dikkatimizi çekiyor. Bu yönde telkinlerimiz olmasına rağmen ortak çizgide buluşamadık. Ama zaman gerçeğin herkes tarafından anlaşılmasını sağlayacaktır.

X

e-muhtıra’dan E-muhtıra’ya...

27 Nisan 2007 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinden yayınlanan bir “Basın Açıklaması”, siyasi tarihimize “elektronik muhtıra” kelimesinin kısaltılması olan “e-muhtıra” olarak geçti. “e-muhtıra” ifadesi, “e-posta”dan sonra, “e-devlet”ten önce hayatımıza girdi.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine yönelik e-muhtıra bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından kaleme alınmıştı (iki yıl sonra kendisinin yazdığını söyledi).

‘EMEKLİ’NİN ‘E’Sİ

4 Nisan gecesinden beri de bir “E-muhtıra” ile karşı karşıyayız. Fark ettiniz sanırım bu kez “e” harfi büyük! Ama bu “Elektronik” değil “Emekli” kelimesinin “E”si...

Evet bu da internet sitesinden yayınlandı ama onun için değil, emekli amiraller tarafından yazıldığı ve imzalandığı için buna ben “Emekli-muhtırası” adını veriyorum, kısaltmasını da E-muhtıra olarak yapıyorum. Çünkü karşımızda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli olmuş, eski rütbesinin ve isminin önünde “E” harfi koyan kimi 104 amiralin 4 Nisan gece yarısı yayınladıkları bir “Bildiri” var.

SAVCILIĞIN DERİN SORUŞTURMASI

Bildiriyi yazanların, imzalayanların ve gece yarısı internetten yayınlayanların amaçlarının ne olduğu kısa süre sonra anlaşılacaktır ancak 5 Nisan sabah güneş doğmadan nasıl bir hata yaptıklarını anladıklarını düşünüyorum. Belki de yanılıyorumdur!

Nitekim, ertesi güne Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın şu basın açıklamasıyla uyanmak, konunun ciddiyetinin anlaşılması bakımından önemliydi: “04/04/2021 tarihinde bazı internet sitelerinde ve sosyal medya mecralarında paylaşılan ‘103 amiralden Montrö bildirisi’ başlığı altında yayımlandığı belirtilen bildiri hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızca 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 316/1 maddesinde yazılı ‘Devletin Güvenliğine ve Anayasal Düzene Karşı Suç İşlemek için Anlaşma’ suçundan re’sen soruşturma başlatılmıştır.”

Soruşturma sonunda suç olup olmayacağı ortaya çıkacaktır. Çünkü, bildiriyi hazırlayanların Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki diğer kuvvetlerde görev yapan personeliyle ilişkileri olup olmadığı, yurtdışı bağlantılarının bulunup bulunmadığı devletin tüm imkânlarıyla araştırılıyor.

Yazının Devamını Oku

Dink kararı Rahip Santoro dosyasını da açacak

14. Ağır Ceza Mahkemesi, Hrant Dink cinayetinde; Trabzon merkezli faaliyet gösteren organize suç örgütü lideri Şeniz Dervişoğlu hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Belki dikkatlerden kaçtı ama Dervişoğlu, kitaplarımda Dink cinayeti ile Rahip Santoro cinayeti arasındaki en önemli bağlantılardan birisi olarak yazdığım kişidir.

SİLİVRİ’YE MEKTUP GÖNDERDİ

2011 yılında tutuklandığımda Silivri’ye faks yoluyla mesaj gönderenlerden birisi de Şeniz Dervişoğlu isimli organize suç örgütü lideriydi.

2010 yılında kaleme aldığım, “Kırmızı Cuma - Doğan Kitap” kitabımda; Trabzon merkezli faaliyet gösteren Dervişoğlu grubunun, FETÖ’cü istihbaratçıların gözetiminde 5 Şubat 2006 tarihinde işlenen Rahip Santoro cinayetiyle, 19 Ocak 2007 günü işlenen Hrant Dink cinayeti arasındaki en önemli bağlantı olduğunu delilleriyle yazmıştım.

Dervişoğlu da tutuklu olduğu cezaevinden bana gönderdiği faksta, kitabımda kendisini suçladığımı ama bugün benim terör örgütü üyesi olarak tutuklandığımı hatırlatarak aklı sıra kinaye yapıyordu.

“Dink cinayeti ve İstihbarat Yalanları” kitabını yazalı 13 yıl, “Kırmızı Cuma” kitabını yazalı 11 yıl geçti. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Mart günü, benim yıllar önce yazdığım gibi Dink cinayeti arkasında devletin en üst düzeyinde görev yapan istihbaratçılar ve diğer devlet görevlileri ile FETÖ’cü gazeteciler olduğunu karara bağladı. FETÖ üyesi istihbaratçılar; Dink cinayetine, örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda yön vermişlerdi. O amaç ise Hrant Dink öldürüldükten altı ay sonra başlatacakları Ergenekon kumpasıydı.

SANTORO’NIN ÖLDÜRÜLMESİ, DİNK CİNAYETİNİN PROVASIDIR

2010 yılında kaleme aldığım

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cülere bayram ettiren karar!

FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimine 8 bin dolayında TSK personeli katılırken bunun 5 bin 600’ü subay, astsubay ve uzman çavuşlardan oluşuyordu.

Aradan geçen yıllar içinde bunlara ek olarak TSK içinde 22 bin 386 subay ve astsubay tespit edilerek ihraç edildi.

Yani darbe girişimine katılanların dört katı daha ortaya çıkarılarak haklarında hukuki işlem yapıldı ve tamamına yakını ihraç edildi. Peki TSK içindeki bu kadar büyük FETÖ’cü nasıl tespit edildi? Cevabı herkes biliyor; ”Ankesörlü hat” olarak bilinen sabit hat incelemeleriyle.



YÜZDE 40’I İTİRAFÇI OLDU

Haklarında işlem yapılanların yaklaşık yüzde 40’ı da FETÖ ile ilişkisini itiraf ederek etkin pişmanlıktan yararlandı.

Yazının Devamını Oku

Bakalım dünya bu kararı görecek mi?

Sadece karşılıklı anlayış ve sevgi adına söylenmiş bir cümle nedeniyle, “Türklüğe hakaret” ettiği iddiasına verilen ceza ile oluşturulan linç iklimi sonucu hedef gösterilen gazeteci Hrant Dink, 19 Ocak 2007 günü Şişli’de katledildi.

Oluşturulan nefret iklimini, 2006 yılından itibaren İstihbarat Dairesi Başkanlığı içinde kurdukları “C5” isimli illegal büroda takip eden FETÖ üyesi istihbaratçılar; öldürülmesinden 6 ay sonra 12 Haziran 2007’de başlatacakları “Ergenekon kumpası” için Hrant Dink’i av olarak kullandı.

Trabzon’da, tıpkı Rahip Santoro cinayetindeki gibi, 18 yaşından küçük katile işletilecek cinayet en ince detayına göre planlanmıştı. Rahip Santoro cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı, Danıştay cinayeti gibi Dink cinayeti de FETÖ’cü istihbaratçıların gözü önünde işlenmiş, hepsi de kumpas için kullanılmıştı. Bunlar içinde dünyada en fazla tepki gösterileni Dink cinayeti olmuştu. Bu cinayetle kumpasın alt yapısı artık hazırdı.

Planı da Trabzon Emniyet’ine yardımcı istihbarat elemanı olarak kaydedilen Erhan Tuncel aracılığıyla yürüttüler. Tuncel, Yasin Hayal ve katil Ogün Samast’ı yönlendiriyor, tüm bunlar FETÖ’cü istihbaratçıların gözü önünde gerçekleşiyordu.

BAŞINDA BERE, CEBİNDE TABANCA VE TÜRK BAYRAĞIKatilin Trabzon’dan yola çıkışından bile haberdardılar. Başında, cinayeti işlerken bile çıkarmadığı beyaz beresi vardı, cebine tabanca ve bir de Türk bayrağı konmuştu.

Plana göre, cinayetten sonra kaçmayacak, olay yerinde Türk bayrağını açıp, slogan atacaktı.

Yazının Devamını Oku

Mafyaya yasal yollardan ‘çökmeye’ devam

Hafta içinde Antalya’da yapılan Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Stratejik Araştırma Kurulu toplantısında konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, deyim yerindeyse racon kesti: “Kendini devletin yerine koymaya çalışıp da, onların diliyle söylüyorum, ‘şekil yapan, çökmeye çalışan’ kim varsa çökeceksiniz.”

Mafya ve organize suç örgütleri ile mücadelede önemli bir yaklaşım.

Son zamanlarda yapılan operasyonlarla gündeme gelen organize suç örgütleri ile mücadelede devletin nerede durduğu oldukça net anlatılmış oldu: Kendini devletin yerine koymaya kalkan kim varsa çökülecek.

ÇAKICI İLE GÜNDEME GELDİ

Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye hakaret mektuplarıyla gündeme gelen ve en bilinen organize suç örgütü lideri Alaatin Çakıcı, son zamanlarda CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelik tehdit ve hakaretleriyle gündemdeydi.

Bunun üzerine, Alaatin Çakıcı hakkında 2004 yılında yazdığım “Kod Adı Atilla” kitabını son gelişmeleri de ekleyerek yeniden basmak gündeme geldi. Elbette yeraltı dünyasının son durumunun tablosunu çıkarmak gerekti. Kitabımda, Türkiye’de faaliyet gösteren tüm bu yapıların listesine yer verdim. Bazı verileri burada paylaşmak istiyorum.

ULUSAL, BÖLGESEL, YEREL GRUPLAR

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi ve adli kayıtlar üzerinden yapılan incelemeye göre, Türkiye’de “

Yazının Devamını Oku

Türkiye’yi ‘demokratik’ olarak bölme planı: Adı DBP

HDP milletvekilleri TBMM’ye seçildiklerinde her milletvekili gibi Anayasa’ya bağlılık konusunda namus ve şeref üzerine şu yemini ettiler:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Yargıtay Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması için başvuru yapılan HDP milletvekillerinin bir gün olsun “namus ve şeref” üzerine ettikleri yemine sadık kaldıklarını gördünüz mü?

Ya da bu yemine uymayan milletvekillerini uyardıklarını duydunuz mu?

Terör örgütü PKK elebaşı Öcalan’a “sayın” deyip övdüler, terör örgütüne maddi yardımda bulundular, eleman temin ettiler, belediye araçlarını verdiler, silah taşıdılar, terörist cenazesine gidip heykellerini diktiler, bir gün olsun PKK’ya terörist diyemediler, katliamlarını kınayamadılar, özerklik diyerek ülkeyi bölmeye kalktılar ama bir gün olsun, namus ve şerefleri üzerine ettikleri yemine bağlı kalmadılar.

“O yemini zorla, göstermelik etmek zorundalardı” diyenlere cevabım: Ya ettiğin yemini tut ya da inanmadığın şey için yemin etme.

Bir insan namus ve şerefi üzerine yemini sadece milletvekili olmak için bir prosedürden ibaret görüyorsa, ona ne milletvekili ne de şerefli bir insan denir.

Kendi şerefini çiğneyen birisi kanunu çiğnemez mi?

Yazının Devamını Oku

Terörist PKK’nın destekçisi HDP’nin suçu ne?

Yargıtay Başsavcılığı tarafından HDP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne yollanan 609 sayfalık iddianame, isim isim, yer yer, tarih tarih HDP’nin işinin siyaset yapmaktan çok, terör örgütü PKK’nın yardımcı kuruluşu olduğunu gösteriyor.

HDP yönetiminin 53 kişinin katledildiği Kobani olaylarındaki rolü yanında, HDP milletvekillerinin ve belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, parti yöneticilerinin işledikleri suçlar tek tek anlatılmış. Buna karşın kimileri, HDP’nin kapatılmasına karşı çıkarken, bunu demokrasi ve hukuk kavramlarıyla savunuyor. “HDP siyasi parti, suçu ne?” diye soruyorlar. Onlar için iddianamede 600 ile 603’üncü sayfada sıralanan suçları özetledim. Buyurun okuyun:

1) HDP milletvekilleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, birliğinin, bütünlüğünün sembolü olan TBMM’de bölücübaşı ve PKK lehine slogan attılar, sözde gerilla marşını okudular.

2) Yasa dışı gösteri ve terör örgütü propagandası yapan şahısların gözaltına alınmalarını engellemek için araya girip polislerle tartışarak şüphelinin kaçmasına olanak sağladılar.

3) Terör örgütü üyelerinin yakalanmasını önlemek amacıyla operasyon bölgelerinde toplanıp canlı kalkan oldular, operasyonları engelleyerek teröristlerin kaçmasını sağladılar.

4) Terör örgütünün dağ kadrosunda yer alanlar oldu.

5) PKK–KCK silahlı terör örgütlerine yakın duran ailelerden veya şahıslardan terör örgütü adına para temin ettiler, toplanan paralar ile terör örgütü adına faaliyet yürüten mensupların aileleri ile terör suçlarından tutuklu-hükümlü örgüt üyelerinin ailelerine yardım edip, mahkeme masraflarını karşıladılar.

6) Parti üyelerinin yerel ve genel seçimler öncesi bölge halkı üzerinde HDP’ye oy vermeleri yönünde baskı oluşturdular, yapılan baskılara direnen vatandaşları kırsalda faaliyet gösteren terör örgütü mensuplarına şikâyet ettiler, bazı vatandaşlar kırsalda kurulan sözde adalet komisyonu adlı mahkemede cezalandırılmaları için götürüldüler.

7) Belediye başkan adayları PKK/KCK terör örgütü tarafından belirlendi. Seçildikten sonra iş ve işlemleri terör örgütü mensuplarınca yönetildi ve denetlendi.

Yazının Devamını Oku

Terörist Öcalan’ın projesinin sonu

14 Ekim 2012 tarihinde Ankara’da BDP’nin 2. Olağanüstü Genel Kongresi gerçekleştirildi, 15 Ekim günü Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) parti haline dönüştürülmesi ve BDP ile birleşmesiyle birlikte HDP kuruldu, eşbaşkanlıklarına Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ seçildi.

18 Ekim 2012 tarihinde de HDP’nin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na verildi. Selahattin Demirtaş, HDP’nin kuruluşunu televizyonda şöyle anlattı: “Bizim başarımız, HDP’nin başarısı ki kendisinin, sayın Öcalan’ın çok önemsediği bir projedir.  Kendisinin özellikle son 20 yılını adadığı bir projedir.”

Bu sözü sözler söylemez kapatılması gereken HDP için nihayet geri sayım başladı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP’nin kapatılması için iddianameyi hazırladı ve Anayasa Mahkemesi’ne gönderdi. İddianamede, HDP’nin kapatılmasına yetecek deliller fazlasıyla mevcut.

600 dolayında isim hakkında siyasi yasak istenen iddianamede, bu kişilerin terörist PKK ile olan ilişkileri anlatılmış.

TERÖRÜN OKSİJENİ SİYASETÇİLER

1984 yılında Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla Türkiye gündemine yerleşen PKK terör örgütü, 1990’larla birlikte siyasi alanda varlığını göstermeye başladı.

PKK bir yandan Türk-Kürt demeden, kadın, çocuk, bebekleri dahi katlederken, 5 binden fazla asker, korucu, polis şehit etti.

Tüm bu süreçte, PKK güdümünde kurulan partiler terörist PKK’nin siyasi alandaki sözcülüğünü yaptı, PKK’nın yok olma aşamasına geldiği anlarda ona “oksijen” sağladı.

Sürecin başından itibaren yöneticisi, PKK elebaşı

Yazının Devamını Oku

O pulun anlamı

Papa Françesko’nun Erbil’i ziyareti sırasında Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin bastırdığı hatıra pulu, günlerdir tartışılıyor. Barzani yönetimi tarafından Papa’nın profili arkasında; Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin topraklarını da içine alan sözde Kürdistan haritası yer alıyordu.

Türkiye’nin tepkisi üzerine Barzani yönetimi, hatıra pulunun taslak olduğunu söylese de vermek istediği mesaj dünyaya ulaştı.

PARTİ DUYMAZDAN GELİYOR

Türkiye’de de konu etraflıca tartışıldı. Ben en çok terörist PKK’nın sözcüsü HDP’nin ne diyeceğini merak ediyordum. HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, “Onu Barzani vermiş, Barzani’ye sorun bence. Bize sormayın. Sonuçta tarihte bu tip haritalar var. Zamana zaman yansıyor da. Buna dair, dediğim gibi bu haritayı Papa’ya veren muhatabına sormak lazım. Bu bizim tartıştığımız bir mesele değil açıkçası” dedi.

Ama durum hiç de onun söylediği gibi değil. O pulun ne anlama geldiğini, PKK’ya yakın Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı ve HDP milletvekili Berdan Öztürk, Barzani yönetiminin yayın organı Rûdaw isimli internet sitesine açıkladı.



BARZANİ’NİN KANALINA KONUŞTU

Yazının Devamını Oku

O zaman verin makarnayı, alın oyları

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği ekonomik sorunlara rağmen AKP’nin oy oranın, kendi partisinden yüksek olmasının faturasını zaman zaman seçmene çıkarıyor.

Bir süre önce AKP’ye oy veren öğretmenlere “Ben o öğretmene öğretmen demem”, çiftçilere “Eğer ilk seçimde siz hâlâ gidip AK Parti’ye oy verirseniz iki elim yakanızdadır”, esnafa “İnsan biraz aklını kullanır”, AKP seçmenine “Sen hâlâ gidip çoluk çocuğunun rızkını Saray’a kiralıyorsan ben insanlığını sorgularım arkadaş” demişti.

Bu da bir parti stratejisidir, çok fazla bir şey denilemez.

Ancak geçen hafta yine “makarna” kelimesi geçen bir konuşma yapınca iki satır yazmak şart oldu. Çünkü yoksullara dağıtılan “makarna” artık siyasi hayatımızda önemli simge haline geldi.

Kılıçdaroğlu, konuşmasında Türkiye’deki AKP iktidarının yoksullukla mücadele etmediğini belirtirken şu ifadeleri kullandı:

“Aile destekleri sigortasını, 1974 yılında Türkiye Cumhuriyet Devleti parlamentoda, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 102 sayılı sözleşmesini kabul ederek, aile destekleri sigortasının getirilmesini taahhüt etmiştir. Bu yasayı çıkarmıyorlar. Neden? Yoksulluğu yönetmek ve yoksulların oylarını almak için... Onlara ‘Bak sana bir paket yardım yaptım, sana şu paketi verdim, sana makarna verdim, sana şunu verdim. Sen de bana oyunu ver’ demek için...”

Yani iktidarın stratejisini “Al makarnayı, ver oyu” şeklinde özetleyiverdi.

KENDİLERİNE SORMALILAR

Yazının Devamını Oku

UEP: Utanmaz Erkekler Partisi

Öldürülen kadın, öldüren erkek.

Tacize uğrayan kadın, taciz eden erkek.

Tecavüze uğrayan kadın, tecavüz eden erkek.

Hakarete uğrayan kadın, hakaret eden erkek.

İşkence edilen kadın, işkence eden erkek.

Dövülen kadın, döven erkek.

Samsun’da bu alçaklardan birisi önceki gün sokak ortasında, 5 yaşındaki çocuğunun gözü önünde boşandığı eşini öldüresiye darp etti.

O alçak tutuklandı ama zihniyeti serbest, aramızda elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor. Zaten kısa süre sonra kendisi de tahliye edilir, o alçağı serbestçe aramızda gezinirken görürüz. Tıpkı çocuğunun önünde eşini tabancayla vuran, bıçaklayan, bıçakla boğazını kesen, kaynar suyla vücudunu yakıp, “Öldürürüm seni, birkaç ay yatar çıkarım nasıl olsa” diyen alçaklar gibi.

O ALÇAK YALNIZ DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Darbelere son, teröre desteğe devam!

Amerikalı gazeteci William Blum’un 2013 yılında yayınlanan ‘Amerika’nın En Ölümcül İhracatı: Demokrasi (America’s Deadliest Export: Democracy)’ isimli kitabının girişi şu cümlelerle başlar:

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika Birleşik Devletleri;

- Başka ülkelerde demokratik yollardan başa gelen 50’den fazla hükümeti devirmeye çalışmıştır.

- En az 30 ülkede demokratik seçimlere büyük çapta müdahale etmiştir.

- 50’den fazla yabancı lideri öldürmeye çalışmıştır.

- 30’dan fazla ülke halkının üstüne bomba yağdırmıştır.

- 20 ülkede halkçı ya da ulusalcı hareketleri bastırmaya çalışmıştır.

Toplam olarak, 1945’ten beri Amerika Birleşik Devletleri 71 ülkede saydığım eylemlerin birini ya da birkaçını gerçekleştirmiş, bunun sonucunda milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine, milyonlarcasının acı ve çaresizlik içinde kıvranmasına ve binlerce kişinin işkence görmesine sebep olmuştur. Son zamanlarda dünyada olup bitenleri izleyen ve çağdaş tarih hakkında bir miktar bilgisi olan herkes büyük bir olasılıkla ABD dış politikasından nefret etmektedir.”

Yazının Devamını Oku

Süper güçlü beyazlatıcı: Beyaz Saray

Deterjan 20’nci yüzyılın başında Almanya’da bulundu, 1930’larda Alman ve Amerikan firmaları tarafından geliştirildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası tüm dünyaya yayıldı. Her türlü kiri, lekeyi çıkaran, renkliler için üretilen çeşitleri ortaya çıktı.

Peki kan lekesini en iyi ne çıkarıyor? Onu da geçen hafta gördük. En iyi beyazlatıcı, dünyanın süper gücü, yani “süper beyazlatıcı” Beyaz Saray.

Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ölüm emrini veren Suudi Veliaht Prensi Bin Selman’ın elindeki “kanı” yayınladığı bir istihbarat raporuyla aklayıverdi.

CİNAYET ONAYI PRENS’TEN

2 Ekim 2018’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’na giren ve orada Veliaht Prens Bin Selman’ın gönderdiği 15 kişilik infaz ekibi tarafından vahşice katledilen Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Amerikan Ulusal İstihbarat Dairesi tarafından yayınlanan rapor, herkesin bildiği bir gerçeği bir kez daha dile getirdi. Raporda Bin Selman şu cümlelerle suçlandı:

“Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı yakalamak veya öldürmek için İstanbul, Türkiye’de bir operasyonu onayladığı değerlendirmesinde bulunuyoruz. Bu değerlendirmeyi, Veliaht Prens’in Krallık’taki karar verme üzerindeki kontrolüne, önemli bir danışmanın ve Muhammed bin Selman’ın güvenlik ekibinin üyelerinin operasyona doğrudan katılımına ve Veliaht Prens’in yurtdışındaki muhalifleri susturmak için şiddet içeren tedbirler kullanmayı desteklemesine dayandırıyoruz.”

Bu raporun yayınlanmasından hemen sonra Beyaz Saray, dünyanın gözünün içine baka baka vahşi katliam emrini veren Bin Selman’ı aklamaya girişti.

İSİMLERİ SİLDİ

Yazının Devamını Oku

Amerikan usulü aklama

Suudi Arabistan Veliaht Prens’i Bin Selman, tarihte eşi görülmemiş vahşilikte işlenen bir gazeteci cinayetinin sorumlusu, Biden ise bu vahşi cinayetin baş sorumlusunu aklayan ABD Başkanı olarak tarihe geçecektir.

Türkiye ise bu cinayeti aydınlatma çabası ile “tarih yazan ülke” olarak anılacaktır.

2 Ekim 2018 günü girdiği Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda, Prens Bin Selman’ın Suudi Arabistan’dan gönderdiği infaz ekibi tarafından öldürüldükten sonra vücudu parçalara ayrılan gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili ABD yönetiminin yıllardır elinde tutuğu istihbarat raporu nihayet açıklandı.

CIA BAŞKANI İSTANBUL’A GELDİ

CIA Başkanı Gina Haspel İstanbul’a geldikten sonra hazırlanan ve Trump yönetimi tarafından sümenaltı edilen rapor, Biden yönetimi tarafından önceki gün yayınlandı. Raporda, Bin Selman’ın sorumluluğu şöyle anlatıldı:

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı yakalamak veya öldürmek için İstanbul, Türkiye’de bir operasyonu onayladığı değerlendirmesinde bulunuyoruz.

Bu değerlendirmeyi, Veliaht Prens’in Krallık’taki karar verme üzerindeki kontrolüne, önemli bir danışmanın ve Muhammed bin Selman’ın güvenlik ekibinin üyelerinin operasyona doğrudan katılımına ve Veliaht Prens’in yurtdışındaki muhalifleri susturmak için şiddet içeren tedbirler kullanmayı desteklemesine dayandırıyoruz.

2017’den beri, Veliaht Prens, Krallığın güvenlik ve istihbarat örgütleri üzerinde mutlak kontrole sahipti ve bu da Suudi yetkililerin Veliaht Prens’in izni olmadan bu tür bir operasyonu gerçekleştirme ihtimalini oldukça düşük

Yazının Devamını Oku

Savcılık daha ne desin?

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ operasyonlarına yönelik şu açıklamayı yaptı:

“Fetullahçı Terör Örgütü’nün Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içerisine sızmış ve halen deşifre edilemeyen mensuplarının sayıca darbe girişimine katılanlara oranla daha fazla olduğu, menfur darbe girişmişinde kullanılmayan hücrelerin mevcudiyetinin ve bu yönüyle terör örgütünün Devletimizin Anayasal düzeni ve bekası açısından halen en büyük tehlikeyi ihtiva eden terör örgütü konumunda bulunuyor.”

Bu cümlelere açıklamasında yer veren sıradan bir kurum değil, son zamanlarda yaptığı FETÖ operasyonlarıyla gündeme gelen İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı.

İzmir’de, 19 Kasım 2019’dan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki FETÖ mensuplarına yönelik gerçekleştirilen 14 operasyonda, 1529’u muvazzaf toplam 1966 kişi gözaltına alındı. Önceki gün de bunlara bir yenisi eklendi: 103’ü muvazzaf, 134 asker ile 14’ü darbe girişimi sonrası ilişikleri kesilen askeri okul öğrencisi olmak üzere toplam 148 kişi hakkında 46 ili kapsayan geniş bir operasyon yapıldı.

Bu rakamlar halen etkili bir mücadele verilen FETÖ tehlikesinin ne kadar yakın olduğunu gösteriyor.

Ve asıl önemlisi, ülkeyi yönetenlerin, siyasetçilerin, yurttaşların İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nın açıklamasındaki şu cümle karşısında uykularının kaçması gerekir:

“FETÖ, Devletimizin Anayasal düzeni ve bekası açısından halen en büyük tehlikeyi ihtiva eden terör örgütü konumunda...

DÜNYADA ÖRNEĞİ YOK

Türkiye, birçok cephede çok çeşitli terör örgütleriyle mücadele ediyor. Bunların arasında PKK, DEAŞ başı çekiyor. Ancak bu örgütlerin ortak yanı devletin dışında olmaları.

Yazının Devamını Oku

HDP’nin dilekçesindeki eksik

“PKK terör örgütünün siyasi ayağı HDP’dir. HDP ile kim işbirliği yaparsa o çamur üzerine bulaşır. O çamur, o kan üzerine bulaşır. Nettir. Bu kadar. Hiç tartışmıyorum. Bana cevap verme.  HDP’ye oy veren, PKK’nın kalaşnikof kurşunudur.” 

Şimdi siz yasal olarak kurulmuş, kanunlara göre faaliyet gösteren, milletvekilleri de TBMM’de Anayasa üzerine yemin etmiş bir HDP yöneticisi olsanız, Savcılığa verilmek üzere bir dilekçe hazırladığınızda, öncelikle hangi cümleyi şikâyete konu edersiniz?

En başta, “PKK terör örgütünün siyası ayağı HDP’dir. HDP ile kim işbirliği yaparsa o çamur üzerine bulaşır. O çamur, o kan üzerine bulaşır” cümlesini değil mi?

O HDP yöneticisinden şöyle bir itiraz duymayı beklersiniz: “Ne demek, PKK elbette bir terör örgütüdür, Türk-Kürt demeden masum sivilleri, bebekleri dahi katleden, askerimizi, polisimizi, korucuları şehit eden kanlı bir terör örgütüdür. HDP yasalara uygundur, milletvekilleri ettiği yemine sadık şerefli birer yurttaştır. PKK gibi kanlı terör örgütüyle hiçbir ilişkimiz yoktur. Dolayısıyla HDP olarak kendisinden şikâyetçiyiz.”

FOTOKOPİ DİLEKÇELER

Evet, PKK ile HDP arasındaki ilişkiyle, oy veren seçmenlerle ilgili cümleleri ben sarf ettim. HDP Hukuk Bürosu da seçmenlerinin savcılıklara vermesi için bir dilekçe hazırlayıp sosyal medya üzerinden dağıtmaya başladı. Benim HDP seçmenini tehdit ettiğimi, ayrımcılık yapıp nefret suçu işlediğimi, insanları suça tahrik ettiğimi, kişi güvenliğini tehlikeye attığımı iddia etmişler. Sanki on binlerce masum cana kıyan terör örgütüyle ilişkili olan onlar değil de benim...

PKK İLİŞKİSİNDEN ALINMAMIŞLAR!

İyi de benim HDP hakkında söylediğim “PKK terör örgütünün siyasi ayağı HDP’dir” sözünden hiç alınmamışlar.

Şikâyetçi olmamışlar. Dilekçelerinde böyle bir ilişkiyi reddetmemişler, PKK terör örgütünün kötülüklerinden bahsedip hiçbir ilişkileri olduğunu söyleyememişler.

Yazının Devamını Oku

Ağrı nire Gara nire

HDP seçmeni olmak zor iş!

Demokrasi adına, hukuk içinde siyaset yapsın diye oy verdikleri parti, terör örgütü ile ilişki içinde.

Yalnız yurtiçinde değil, tüm dünyada oy verdikleri partinin milletvekilleri, on binlerce insanı katleden PKK en ağır insanlık suçlarını işlerken ona “terör örgütü” dahi deyip kınayamıyor.

CNN Türk’te ‘Tarafsız Bölge’ programında HDP’nin, Türk-Kürt ayırmadan masum insanları katleden ve on binlerce insanın canına kıymış PKK’nın siyasi sözcüsü olduğunu bile bile oy vermeyi, “askerimize sıkılan kalaşnikof kurşunu”na benzetmemi çarpıtan ve kızanlar oldu.

Çarpıtma şuydu: Sadece terör örgütü PKK ve onun siyasi ayağı HDP ile oy verenlerinden söz etmeme rağmen, küçük beyinleriyle sözlerimi çarpıtıp “Kürt düşmanı” ilan etmeye kalktılar.

Terörist PKK’ya onun siyasi uzantısına laf söyleyince “Kürt düşmanı ilan etmek” eski taktikleridir.

Öte yandan, sosyal medyada edilen küfürler, ahlaken çürümüş bir kısım HDP seçmenin gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi. Diğerlerinin payına da kendilerini beraberce oy verdikleri bu küfürbazlarla eşitlemek kaldı.

SORUMLU YURTTAŞLIK

Ama asıl kızdıkları, kafalarının içindeki cevabını veremedikleri şu soruydu: Sorumlu bir yurttaş olarak PKK terör örgütü ile böylesine ilişkisi olan bir partiye oy vermeli miyim?

Yazının Devamını Oku