FETÖ avukatlara nasıl bakıyor?

Avukatlık, mahkemeler önünde şüpheli ve sanıkların haklarını koruyan kutsal bir meslektir.

Elbette hiçbir avukat, müvekkili hakkındaki iddialarla suçlanamaz. Savunma ne olursa olsun hiçbir şart altında engellenemez. Bizim için bu kadar değerli olan bir meslek, FETÖ’cüler için birçok kavram gibi suiistimal alanı. Dolayısıyla söz konusu Fetullahçı Terör Örgütü olunca, her şeyi bir kez daha düşünmek gerekiyor. Bu hatırlatmayı yapma nedenim, İzmir, İstanbul ve Ankara’da FETÖ’nün avukatlık yapılanmasına yönelik yüzlerce kişinin gözaltına alınıp tutuklandığı operasyonlar.

‘YARGIYA SIZIN’ TALİMATI

“Yargı” FETÖ elebaşının, 1990’lı yıllarda örgüt üyelerine “Sızın” talimatı verdiği bir alandır. Nitekim yıllar içinde 13 bin hâkim ve savcının 4 bin 500’ü FETÖ mensuplarından oluştu. Buna adliyelerdeki mübaşir, müdür ve diğer görevlileri de ekleyin. Elbette yargının diğer ayağı avukatları da...

Yargıya yerleştirdiği 4 bin 500 hâkim ve savcı ile yıllarca Türkiye’de “hukuk terörü” estiren FETÖ’cülerin bu gücü, ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası kırılabildi.

17-25 Aralık 2013 operasyonlarından 15 Temmuz 2016 darbe girişimine kadar geçen sürede 4 bin 500 hâkim ve savcıdan ancak 64 tanesi görevden uzaklaştırılabildi. 15 Temmuz darbe girişimi ertesi, 16 Temmuz günü ise 3 bin 200 hâkim ve savcı açığa alındı. Bugüne kadar 4 bine yakın FETÖ’cü yargıdan temizlendi. Daha sonra da açığa alınanlar oldu ve hakkında hâlâ inceleme devam eden isimler var. Ancak FETÖ, yargının diğer ayağı olan avukatlık bölümünü hiç boş bırakmadı.

SD KARTTAN ÇIKAN BELGELER

2017 yılı nisan ayında Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran, “Garson” kod adı verilen FETÖ yöneticisi bir kişi, iki SD kart içinde örgütün bu konudaki çalışmalarını da deşifre eden binlerce sayfa dokümanı (Soruşturma no: 2017/68532) adli makamlara teslim etti. Belgelere göre, doğrudan FETÖ elebaşı Gülen’e gönderilen raporlarda, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kamudan ihraç edilen, hakkında soruşturma ve dava açılanlara yapılacak hukuki destekler anlatıldı.

İTİRAF: ‘İHRAÇLARDA İSABET ORANI ÇOK YÜKSEK’

FETÖ elebaşına Emniyet’ten ihraç edilen örgüt üyeleri ile ilgili şu not gönderildi:

“AÇIKLAMA: 21 Kasım 2016 tarihinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile diğer kamu kurumları ile birlikte Emniyet Genel Müdürlüğü’nden de 7586 personel ihraç edilmiştir.

Daha önce de Emniyet Genel Müdürlüğü’nden;

17 Ağustos’ta çıkarılan KHK ile 2430,

1 Eylül’de çıkarılan KHK ile de 6799 personel ihraç edilmiştir.

İhraç çalışmasının fişlemeye ve gammazlamaya dayalı yapıldığı düşünülmektedir.

İsabet oranı çok yüksek gözükmektedir.

‘KAFALARINA BALYOZ GİBİ İNİN’

Pensilvanya’ya gönderilen notlarda sık sık FETÖ elebaşı Gülen’in, “Hukuku mücadelemizi devam ettirelim. Zafer tacını takmak gerekli. Arkadaşlarımıza en iyi avukatları tutalım. Geriye dönük balyoz gibi kafalarına inin” sözüne yer veridi. Talimatı alan Türkiye’deki örgüt üyeleri, hukuk sorumluları ve avukat yapılanmasının çalışmaları hakkında şu raporu gönderdiler:

“Hukuk Sorumluları,

Arkadaşlarımızın hukuki süreç ve sorunları daha yakından takip etmek üzere her bölgede lise ve üniversitede ayrı ayrı olmak üzere Danışmanlarımızın yardımcısı pozisyonunda hukuk sorumluları belirlenmiştir. Bunların altında hukuki süreç ve konuları değerlendirmek üzere mutfak ekipleri oluşturulmuştur. Hukuki konular adli ve avukat birimi ile birlikte değerlendirilmekte, geliştirilen dava dilekçeleri, örnek başvurular, örnek mahkeme kararları ilgili avukat, mağdur ve ihtiyacı olanlara ulaştırılacak şekilde paylaşılmaktadır.

Tedbir mülahazası ile yeni kavramlar belirlenmiştir. Operasyon=Sınav, Gözaltı=Deneme, Tutuklu=Yurtta kalan, İhraç=Mezun, Açıkta=İzinli.”

Belgeler gösteriyor ki FETÖ hukukun her ayağını kullanacak, buna karşı çıkmak tüm yurttaşların ve hukukçuların asli görevidir.

FETÖ’NÜN ‘MUHALİF AVUKAT’ TAKTİĞİ

FETÖ, yalnızca kendi örgüt üyesi olanları değil, hukuk camiasında ünlü “muhalif” avukatları da kullanma taktikleri geliştirdi. Bugün Ergenekon ve Balyoz davalarında ünlenmiş, kendini “Atatürkçü, muhalif” olarak tanımlayan birçok avukatı; FETÖ’cü asker, işadamı, polisin savunması için çalıştırıyor.

Benim merak ettiğim, bu avukatlar FETÖ’cülüğü açık olan hatta itirafçılık yapan müvekkillerini savunurken, “FETÖ isimli bir örgüt yoktur” mu diyorlar, yoksa “Benim müvekkilim FETÖ’cü değildir” mi diyorlar. Ama şunu bilmeleri gerekiyor: FETÖ hepsini fişliyor. Nitekim 2017 yılı nisan ayında Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na iki SD kart içinde “Garson” kod adlı gizli tanığın teslim ettiği dokümanlardan, darbe ve örgüt üyeliği davalarında yargılananlar için temas kurulan muhalif kimlikli avukatlar hakkında FETÖ’nün değerlendirmeleri şöyle:

1)T.D.: AFY’nin avukatı H.A. aracılığı ile bulduk. Eski Ergenekon avukatlarından. İstanbul piyasasında 2. sınıf cezacı olarak bilinen avukatların en iyilerinden birisi.

2)M.A.: Yakub Saygılı için tuttuğumuz avukatlardan. Medya açısından faydası olur diye düşündüğümüz bir avukat. Piyasada ismi bilinen birisi.

3)Ö.K.: Baroda etkili bir konumu var. Antipatik bir şahıs ama duruşmalarda mahkeme heyetini bitirmesi ve usul yönünden çok sağlam olması bizim için avantaj. Tüm avukatlarımız tanışıyor. Ö.T. ve K.Ş. üzerinden anlaştık. Kontrolü biraz zor ama ilk duruşmalar açısından faydalı birisi.

4)D.S.: Kendi öğrencilerimiz üzerinden anlaştık. Erzurum dosyası ve hazırladığı mütalaa üzerinden biliyoruz. Dinleme konusunda birçok avukata göre malumat sahibi ama bize ters gelen düşünceleri de var. Son dakika anlaştık. Performansını tam olarak göremedik.

5)K.H.: H.A. üzerinden anlaştık. Mafyaların avukatlıklarını yapmış piyasa avukatı bunlar. Mahkemeye başka yollarla da ulaşmak için bu avukatların farklı kanalları var. Bunların dilini biliyorlar.

6)F.K.: Piyasada bilinen ikinci sınıf cezacılardan.

7)İ.Y.: Öğrenciler üzerinden anlaştık. Asker emeklisi, Şırnak’taki dosyamız ile de ilgileniyorlar. Dinleme konusunu biliyorlar. Ergenekon’daki şahıslara da avukatlık yapmış birisi.”

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kırgızistan seçimleri, ayaklanma, ABD ve FETÖ

2011 yılında “Ergenekon terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla Odatv kumpası kapsamında beraber yargılanacağımız davanın ilk duruşmasına tam bir hafta kala, 12 Kasım 2011’de Silivri Cezaevi’nde fenalaşan ve şüpheli biçimde hayatını kaybeden MİT Asya Bölgesi Başmüşaviri Kaşif Kozinoğlu ismini hatırlarsınız. Kozinoğlu, ölümünden kısa süre önce Aydınlık’a el yazısıyla gönderdiği notlar arasında Kırgızistan ile ilgili şu bilgileri veriyordu:

“Kırgızistan’da uzun yıllardır ve halen tüm okulların başında olan şahıs Orhan İnandı, aslında F. Gülen’in Asya imamıdır. Kırgız devleti ile irtibatlı esasen odur. Büyükelçinin hiçbir forsu yoktur. T.C. Devleti de bu şahıs üzerinden Kırgız yönetimi ile irtibat kurmaktadır. Kırgızlar, F. Gülen’in okullarını muhtaç oldukları için şu an itibariyle kapatamamakta. Ayrıca gerek Kırgızistan, gerek Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Afganistan, Tacikistan’daki TİKA, THY, büyükelçiliklerdeki eğitim, ticari ve ekonomi, din, kültür müşavirliklerinin tamamı F. Gülen’ciler tarafından kapatılmıştır. Söz konusu ülkelerde F. Gülen’ci olmadan iş yaptırılmamaktadır. Asya’da en yoğun Kırgızistan’da yerleşik durumdadırlar.”

CIA’İN ORTA ASYA TETİKÇİSİ FETÖ

FETÖ’nün Türkiye’de kamuoyuna açılması, 1994 yılında Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kuruluşu ile olmuştur. Ancak FETÖ bir Amerikan istihbarat projesi olarak, bundan iki yıl önce, 1992’de Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine okullar açarak sızdı. Nitekim MİT İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş 2010 yılında yazdığı ‘İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı’ kitabında, o yıllarda konuyla ilgili tespitlerini şöyle ifade etmişti: “Gülen cemaati tarafından özellikle de Türk Cumhuriyetleri’nde açılan okullarda diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları ‘İngilizce öğretmeni’ diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye’de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fethullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edildi.”

KIRGIZİSTAN’DA FETÖ

KIrgızistan bu ülkelerden birisiydi. FETÖ Kırgızistan’da 1992’den itibaren SEBAT Eğitim Kurumları çatısı altında faaliyet gösterdi. Türkiye’de 2016 yılında yaşanan 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden sonra ismi SAPAT olarak değiştirilerek iyice devlet korumasına alındı. FETÖ’nün Kırgızistan’daki faaliyetlerinin en önemli ayağını eğitim alanı oluşturuyor. Örgüt, ülkenin her tarafında açtığı okullarla önemli nüfuza erişti ve paralı okullar üzerinden örgütün finansmanını sağlıyor. Halihazırda ülkede FETÖ kontrolünde bir üniversite, bir dil merkezi, bir uluslararası okul ve farklı şehirlerde yirmi bir genel eğitim veren okul ile dört öğrenci yurdu mevcut. Örgütün Kırgızistan ve Orta Asya imamı Orhan İnandı halen bu ülkede ve Kırgız vatandaşı oldu.

FETÖ Kırgızistan’da basın alanında da etkinliğini sürdürüyor. ‘Zaman Kırgızistan’ isimli biri Kırgızca, diğeri Türkçe iki gazetenin yanı sıra ‘Diyalog Avrasya’ isimli düşünce kuruluşunun yayınladığı aylık dergiyi de kontrol ediyor.

FETÖ’nün Türkiye’de olduğu gibi Kırgızistan’da da devlet içinde sızmadığı alan yok gibi. Devletin en üst yöneticisi olan Cumhurbaşkanı Atambayev tarafından çok etkili biçimde kollandı. Nitekim 2016’dan itibaren Türkiye’nin FETÖ’cülerin tasfiye edilmesi yönündeki taleplerine hep olumsuz yanıt verirken, şunları söyledi: “Türkiye büyükelçisi, Kırgızistan’da 3.5 milyon Gülen destekçisinin çalıştığını söyledi. Okul öğretmenlerinde terörist görüyorlarsa, kusura bakmasın ama belki doktora görünüp akıl sağlığını kontrol ettirmelidir... Açıkça söylüyorum, okulları kapatmaya izin vermeyeceğiz. Onları güçlendireceğiz.”

ERDOĞAN’DAN UYARI

Yazının Devamını Oku

Son macerası acı bitti

Fetullahçı Terör Örgütü’nün televizyon kanallarında ‘Maceracı’ adıyla Anadolu kentlerinden programlar yapan Murat Yeni’nin son macerası acı bitti.

Murat Yeni, FETÖ’cülerin yargılandıkları mahkemelerde uyguladığı “Ceza almamak için önce itirafçı ol, sonra inkâr et” taktiğini uyguladı.

Ekranlarda bol bol yemek yemesiyle meşhur olan “Maceracı” Murat Yeni, örgüt üyesi başka kişilerin isimlerini vererek, “etkin pişmanlıktan” yararlanıp 1 yıl 6 ay hapis ve “hükmün açıklanmasının geriye bırakılması(HAGB)” kararı almayı planladı.

İtirafçı olup FETÖ üyelerinin isimlerini vererek kendini kurtaran Murat Yeni, ikinci adımda hakkında ifade verdiği kişilerle ilgili sözlerini inkâr ederek, o örgüt üyelerini de temize çıkarmayı planlıyordu.

Ancak mahkemeler arasındaki yazışma FETÖ’nün bazı itirafçılarının uyguladığı ve “Maceracı” Murat Yeni’nin de başvurduğu oyunu bozdu. 1 yıl 6 ay hapis ve “hükmün açıklanmasının geriye bırakılması”  kararı ile kurtulmayı planlayan Murat Yeni’ye örgüt üyeliğinden 8 yıl 1 ay hapis cezası verildi.

ÖNCE İTİRAFÇI OLDU

Her şey, Nuray Navruz isimli kişinin 20 Ağustos 2017 günü Malatya Cumhuriyet Savcılığı’nda FETÖ’den alınan ifadesiyle başladı. Navruz, Murat Yeni’nin örgüt yararına para toplamak amacıyla toplantılara konuşmacı olarak katıldığını söyledi.

21 Kasım 2018 günü gözaltına alınan

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cüler Amerika’daki tecavüz skandalını nasıl örttüler?

Aliya İzzetbegoviç’in çok değerli bir sözü var: “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir. Siz siz olun, zalimle mücadele ederken ona benzemeyin.”

O yüzden Fetullahçı Terör Örgütü ile mücadele hep hukuk, ahlak içinde yürütüldü.

Ne onlar gibi kumpas kuruldu, ne de yalana, iftiraya başvuruldu.

Çünkü en büyük tehlike onlara benzemekti.

Bu terör örgütüyle hukuk içinde mücadele edildi.

Kişisel olarak da zaman zaman bana mağdurların aktardığı ya da kamuoyuna yansıyan, münferit olarak gördüğüm ahlak dışı olayları hiç gündemime almadım.

Evet, onların hâkimleri, polisleri, savcıları, askerleri; kumpasçı, ahlaksız, sınır tanımaz, yalancı, şeref yoksunu, kendi halkına silah doğrultan, cinayet işleyen, katliam yapan, meşru hükümeti devirmeye çalışan darbeci teröristlerdi.

Evet, onların gazeteleri birer kumpas ve yalan paçavrasıydı, evet, onların gazetecileri yalancı ve iftiracı birer terör örgütü üyesiydi ama FETÖ ile gerçek anlamda mücadele edenlerin tek gücü, hakikat, hukuk ve ahlak oldu.

15 Temmuz darbe girişiminden hemen önce ve sonrasında yurtdışına kaçan FETÖ’nün üst düzey yöneticileri bir yandan farklı gruplar halinde yapılanırlarken, örgüt içi skandallar da üst üste patlak veriyor. Bu girişi yapmamın nedeni FETÖ’cüler arasında yaşanan büyük bir taciz ve tecavüz skandalı.

Yazının Devamını Oku

Bir gazinin mesajı

Rahmetli dedem, binlerce sayfalık ciltler dolduran Kuran-ı Kerim’in tefsirini kendince bir cümlede özetlerdi: “Allah, ‘Bana kul hakkıyla, mal hakkıyla gelmeyin, o zaman ben sizi affedemem, ben ancak bana borçlu gelirseniz affederim’ der, unutma.”

Dedem dindar bir adam değildi ama “hakkı” bilirdi. Çocukken, hiç kimsenin hakkını yememem ve “mal hakkı” diyerek hayvanlarımıza kötü davranmamam konusunda uyarırdı.

İki yaşımdan itibaren yanında büyürken en çok hatırladığım bir başka sözü de ülkede ne zaman işler karışsa, “Merak etme sen, bak bu memleket şehitler, gaziler ve evliyalar yüzü suyu hürmetine ayakta kalıyor” cümlesiydi. Fahri dayımın Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle “sefer görev emrine” çıktığı günlerdi.

Benim için abide olan dedemin bu sözleri sekiz-on yaşında iken belleğime çakıldı. 1980 öncesiydi; her gün “anarşi”, zaman zaman “depremler”, “kuyruklar” vesaire, ne olsa sonunu bu sözle bağlardı.

Akşamları siyah-beyaz televizyonun karşısında haberleri izlerken, “Bu gidişle ihtilal olacak” sözlerini hiç unutmam. Ne demek istediğini anlamazdım. Ama 13 yaşıma geldiğimde, 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşince dedemin her sözü artık benim için tartışmasız doğru haline geldi.

Çocukluğumdan beri “Bak bu memleket şehitler, gaziler ve evliyalar yüzü suyu hürmetine ayakta kalıyor” sözü de ayrı bir anlam taşıdı hep.

Dedem, anneannem ve Nuriye ninemizin bir araya gelip Mengen’in karlı gecelerinde anlattıkları ve “göz tanığı” olduklarını söyledikleri yoksul kıyafetler içinde dolaşan evliyalar, bir görünen bir kaybolan adamlar, mezarlıklara inen yeşil ışıklı hikâyeler içimdeki bu mitolojiyi perçinlendi.

Onun bu sözleri yalnızca yaşadığımız topraklara kutsiyet atfetmiyor, bir vücut gibi benim hakikatimi taşıyan iki bacağı oluşturuyordu: Kul hakkı, mal hakkı ve vatan sevgisi...

Ne zaman elim bir şeye uzansa

Yazının Devamını Oku

Şırnaklı kadınlar da HDP kapısına dayandı

Terör örgütü PKK’nın 1984 yılından bugüne kadar gerçekleştirdiği saldırılarda 8 bin 124 güvenlik görevlimiz şehit oldu, 24 bin 837 güvenlik görevlimiz yaralandı.

Kanlı teröristler; aralarında bebeklerin, hamile kadınların, 70 yaşından büyük ihtiyarların da olduğu binlerce sivilin de canına kıydı.

43 BİN PKK’LI ÖLDÜRÜLDÜ

Saldırılar sonucu 36 yıl içinde toplam 5 bin 700 sivil hayatını kaybetti, 11 bin 347 kişi de yaralandı. Bu sürede 43 bin 19 PKK’lı da ölü ele geçirildi.

36 yıl içinde Türkiye genelinde resmi şehit ve sivil kayıp toplamı 13 bini aşarken, 81 il içinde biri başı çekti: ŞIRNAK.

Şırnak, toplam 942 şehit ve sivil kaybı ile iller arasında ilk sıralarda yer alıyor.

Şırnak, PKK’nın ilk hedef aldığı yerlerden biri oldu. Bunun sebebi, bölge halkının “güvenlik korucusu” olarak PKK’ya karşı mücadelede ön saflarda yer almasıydı. Katliamlarla teröre karşı olan bölge halkını korkutmayı amaçladı. Nitekim 36 yıl içinde Şırnak’taki toplam 942 şehitten 516’sı güvenlik korucusuydu. Bununla birlikte 32 asker, 4 polis şehit olurken, 390 sivil de hayatını kaybetti.

Şırnak’ta korucu, asker, polis ve sivillerden yaralananların toplamı ise 537.

Yazının Devamını Oku

Demirtaş’ın parti kuracağını düşünmek PKK’yı tanımamaktır

Şimdi hep beraber 14 Ocak 2014 tarihine dönelim. Yer İmralı Adası. Terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan, kendisini ziyaret eden HDP milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder, İdris Balüken ve Pervin Buldan ile şu sohbeti yapıyor:

Abdullah Öcalan: “Kutluyorum. Selamlarımı iletin. Akçakale’nin karşısındaki çatışmayı da anlamak istiyorum. Niçin orada YPG’nin dışında gelişiyor? Gözükmüyorlar mı, yoklar mı, anlamak istiyorum. Bir de Leyla meselesi var. Sanırım Hakan Bey sizinle paylaşmış. Ayrı ayrı düşüncelerinizi bilmek istiyorum. Danışmanlarını tanıyor musunuz?”

Leyla Zana

Sırrı Süreyya Önder, İdris Balüken, Pervin Buldan: “Tanımıyoruz.”

KARARLI, ACIMASIZ CANİ

Bu diyaloğu yazmamın nedeni, 2013-2015 yılları arasında yaşanan ve sonu 700’den fazla şehidimizin canına mal olan “açılım sürecini” hatırlatmak ve terör örgütü PKK ile elebaşı Öcalan’ın acımasız, soğukkanlı bir cani olduğunu göstermek içindir.

Konuşma içeriğinden, Öcalan’ın Leyla Zana’yı HDP heyetiyle birlikte ziyarete beklediği, Zana’nın ise bu ziyareti danışmanlarıyla yapmak istediği anlaşılıyor. Bunun üzerine, “Danışmanlarını tanıyor musunuz?” diye soran Öcalan, görüşmede HDP heyetine Leyla Zana hakkında görüşlerini de soruyor.

Sırrı Süryya Önder“Bence kendisiyle fazlaca meşgul. Ortak çalışma bilinci yok. Her an kontrolsüz bir tavır geliştirip süreci zora sokabilir” diyor. Önder’in bu tavrına karşılık, yine de Pervin Buldan, Leyla Zana’ya yakın durarak kendisine bir şans daha verilmesini istiyor.

Ama benim anlatmak istediğim, konuşmanın içeriğinden çok Öcalan’ın HDP heyetine söylediği ve Leyla Zana’yı hedef alan,

Yazının Devamını Oku

İslamiyet de bizim, Atatürk de

Aylardan beri her platformda aynı şeyi söylüyorum: Türkiye’de Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Atatürk-İslam üzerinden yaratılmaya çalışılan tartışmayla asıl hedeflenen toplumsal kaostur.

Çatışma yaratılmak istenen bu kimlik ve tanımların hepsi bu ülkenin parçalarıdır.

Bir arada büyük bir güç, bölünürse büyük bir parçalanma yaşanır.

Ve maalesef birileri bunu parçalanmaya doğru götürmek için elinden geleni yapıyor.

Bunu yalnızca Batı basını körüklemiyor, yurtdışında yuvalanmış terör örgütlerinin sosyal medya hesapları yanında, Türkiye içindeki bazı kişi ve gruplar da bu amaca hizmet ediyor.

Kimileri bilerek, kimileri bilmeyerek bu değirmenin çarkına su taşıyorlar.

Şeyh kılıklı bir ahlaksız herifin küçük bir kıza tacizi ile alevlenen son tartışma Türkiye’de muhafazakâr kesim üzerine inanılmaz bir algı operasyonuna dönüştü.

Konu, “merdiven altı” denilen, nereden zuhur ettiği belli olmayan tarikat, cemaat ve grupları geçti, İslamiyet’e dil uzatmaya kadar vardı.

Öyle ki, hiçbir ilgisi olmadığı halde tartışma imam hatip mezunlarına kadar geldi.

Yazının Devamını Oku

Bir sahtekârın profili

15 Temmuz sonrası en çok FETÖ’cülerin, “darbe değil tiyatro” lafları, CHP’nin “kontrollü darbe” raporu tartışılıyordu. Bu görüşe yakın olanlar yeni yalanlarla iddiayı güçlendirmeye çalışıyorlardı.

CNN Türk kanalında konuyu tartışırken milletvekili Aytun Çıray, “İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın o gece uçakla Gürcistan’a kaçmaya çalıştığını” söyledi. Ben de bunun yalan olduğunu, Efkan Ala’nın o gece THY’nin tarifeli Anadolu Jet uçağı ile Erzurum’dan Ankara’ya geldiğini, uçuş rotası ve bilet koçanının da bunu gösterdiğini söyledim. Zaten yolcu dolu tarifeli uçak ile kaçma girişiminin saçmalığı ortadaydı.



Bunun Erol Mütercimler’in ortaya attığı bir yalan olduğunu söyledim. Erol Mütercimler, benim için ne dediği, ne yazdığı ve ne yaptığı hiç önemli olmayan biriydi. Ama yalanları gerçeği ve toplumu zehirliyordu.

1)TEHDİT VE TARİKAT KANALINDAN YALAN

Ertesi gün Mütercimler beni cep telefonumdan aradı, hayatımda ilk ve tek konuşmam odur. “Sen beni nasıl düzeltirsin, sana mı kaldı?” deyince gerekli cevabı verdim. Yetinmedi, “Bundan sonra seni mahvedeceğim, bak görürsün seni insan içine çıkamaz hale getireceğim, seninle uğraşacağım” diye tehdit edip kapattı.

Dediğini yaptı, devamlı programa katıldığı Kadiri tarikatından Haydar Baş grubunun Meltem TV kanalına çıkıp, hakkımda bir sürü yalanı art arda sıralayıp durdu.

Ben de başka platformlarda cevabını verdim ama sonunda Allah’a havale etmekten başka yol kalmamıştı.

Yazının Devamını Oku

FETÖ devletin can damarlarında gezerken

FETÖ elebaşı Gülen, 1990’lı yılların ortasında Altunizade’deki FEM dershanesinin 5’inci katında etrafına topladığı örgüt üyelerine şunları söylüyordu:

“Adliye, mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır. Bütün güç merkezlerine ulaşıncaya kadar hiç kimse varlığınızı fark etmeden sistemin ana damarlarında ilerleyin. Türkiye’deki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım, erken sayılır.

Daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu demeli, sürekli o araştırılmalı, daha bir takviye edilmeli, fakat mevcuttan da bir ölçüde taviz verilmemeli derken, yani fevkalade korumaya alınmalı, katiyen zayiata meydan verilmemelidir. Bu açıdan bizim ister bu dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Bu koruma mevzuunda işte arz ettiğim gibi belki işin esnekliğinden istifade edilebilir. Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın.”

FETÖ’NÜN MAHREM HİZMETLERİ

Adliye ve mülkiye, yargı ve içişleri; FETÖ’nün hayati derecede önem verdiği alanlar, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet gibi devletin can damarları. Örgütün “mahrem hizmetler” dediği en kripto bölümü.

O yüzden örgüt elemanlarına “Sivrilmeden dolaşın” diyordu.

İşte tam da söylediği gibi, FETÖ’cüler devletin can damarlarında sivrilmeden, kendini belli etmeden dolandılar ve ne yazık ki hâlâ dolanıyorlar.

Tekrar edeyim: Yalnız “Dolandılar” demiyorum, “Dolanıyorlar” diyorum.

FETÖ İLTİSAKLI 78 KİŞİ

Yazının Devamını Oku

Bir FETÖ'cünün profili: Türkiye’de Aytaç Ocaklı Ukrayna’da Aitach, Ata ya da Aytach Ozzhaklı

15 Temmuz darbe girişiminde istediği sonucu alamayan Fetullahçı Terör Örgütü üyeleri dünyanın dört bir tarafına dağıldılar. Örgüt yönetiminin önemsediği isimler çok önceden yurtdışına kaçırılırken, gittikleri ülkelerde rahat bir şekilde yaşıyorlar. Yurtdışına kaçanlardan bir kısmı da yıllardır alıştıkları para kaynakları kesilince kavgaya başladı. Ama FETÖ’nün gözünde hiçbir değeri olmayan kişi ve aileler ise Türkiye’de kaldı. Bunlardan bazıları da kendi imkânlarıyla yurtdışına kaçmaya çalışırken yakalanıyor. Kimi saklandığı dolapta kimi Yunan güvenlik kuvvetlerinin denizin ortasında bıraktığı jetski üzerinde ele geçiriliyorlar.

FETÖ DÖRT PARÇA

FETÖ’cülerin para kavgası öyle noktalara geldi ki birbirlerini dolandırmak, para kaçırmak ve yolsuzlukla suçluyorlar.

Şu açık ki, elebaşı Gülen’in ölümü sonrası FETÖ farklı isimlerin arkasında farklı gruplara ayrılacak.


FETÖ’cü Aytaç Ocaklı

O yüzden bazı bilinen isimler bugünden pozisyon alıyorlar.

Kimi FETÖ’yü yolsuzlukla, kimi soru hırsızlığı ile, kimi darbecilikle, kimi kumpas davaları ile suçlamaya başladı.

Böylece, “Ben de yeni fark ettim, şüphelerim oluştu, bilmiyordum” gibi laflar edenler bir yandan kendini temize çıkarmaya çalışıyor diğer yandan

Yazının Devamını Oku

PKK’nın kanlı bilançosu

- Resmi şehit: 8 bin 128- Sivil şehit: 5 bin 700- Öldürülen terörist: 43 bin 19

Terör örgütü PKK’nın siyasi ayağı HDP’nin Diyarbakır il binası önünde 150 civarında anne 365 gündür çocuklarına kavuşma umuduyla nöbet tutuyor. Onlara “Diyarbakır Anneleri” deniyor. 3 Eylül 2019’da Hacire Akar’ın oğlunun HDP aracılığıyla PKK’ya götürüldüğünü söyleyip başlattığı eylem bir yılını doldurdu. Bugüne kadar da 16 anne çocuğuna kavuştu. Tam bir yıl, soğukla, sıcakla, yağmurla, karla, HDP’lilerin hakaret ve tehdidiyle ama dört mevsim evlat hasretiyle geçti.

SÖZDE ‘İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI’

Türkiye’nin büyük şehirlerinde ağızlarından “insan hakları” lafı eksilmeyen sözde aydın, akademisyen, siyasetçi, sanatçı, solcu, sosyalist, kendini sözde muhalif diye tanımlayanlardan bir gün, tek bir gün bu annelerle ilgili tek bir söz duydunuz mu?

Ama bir PKK’lı, FETÖ’cü, DHKP-C’li söz konusu olursa, Meclis’ten sokağa söylemedik laf bırakmazlar. O yüzden bu tiplerin yıllardır tepe tepe kullandıkları “insan hakları, demokrasi, hukuk” kavramları arkasına saklanma dönemi bitti, maskeler düştü.

KÜRT DÜŞMANI PKK

Bir de PKK’ya “Kürt katili, insanlık düşmanı terörist” deyince anında “Kürt düşmanı” diye yaftalayıp silahlı teröristlere de hedef gösteriyorlar. Oysa PKK, Türk-Kürt ayırmadan, bebek, çocuk, kadın demeden, silahlı, bombalı suikastlarla, yol keserek infazlarla, canlı bomba intihar saldırılarıyla, el yapımı patlayıcı ve mayın tuzaklamayla, karakollara saldırılarla, kurşuna dizerek infazlarla binlerce masum insanı katletti. Temelleri 1973 yılına kadar giden ve 1978 yılında kurulan terör örgütü PKK, bölgede 1984 yılına kadar 250’ye yakın şiddetten uzak Kürt dernek ve sivil toplum temsilcilerini katlederek işe başladı. Ardından 15 Ağustos 1984 akşamı Hakkâri’nin Şemdinli ile Siirt’in Eruh ilçesinde eşzamanlı düzenlediği baskınla devlete saldırıyı başlattı. 2 askerin şehit olduğu, 9 asker ile 3 sivilin yaralandığı saldırının ardından PKK, hem resmi görevlileri hem de bölgede yaşayan Kürt kökenli vatandaşları şehit etti.

43 BİN PKK’LI ÖLDÜRÜLDÜ

Yazının Devamını Oku

Yunanistan’ın ‘başı kesik tavuk’ politikası

Kiminle konuşsam, “Yunanistan’la savaş çıkar mı?” diye soruyor.

Yalnız bu soru sadece merak duygusu değil, özgüven de içeriyor.

Tarihi zaferleri Türklere bu özgüveni veriyor.

Yaşanan gelişmelerin, duygu yanında siyasi, askeri, stratejik, taktik ve teknik yönü var.

Ben de bunu uzmanına sordum. Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı, “Mümkün değil, Yunanistan’ın Türkiye ile savaşacak ne askeri gücü, ne cesareti, ne planı ve hazırlığı var” dedi.

Yunanistan, Türkiye’ye istediği noktaya çekmek için olmadık tuzaklar kurup sonuçsuz ittifaklardan medet umuyor. Çaresizliği ve acziyeti hem hukukdışılıktan hem de güçsüzlüğünden kaynaklanıyor.

O yüzden de “başı kesik tavuk” gibi çaresiz sağa sola savruluyor.

BAŞI ‘HOROZ’UN ELİNDE

“Başı nerede?”

Yazının Devamını Oku

Dink’i katletmenin cezası 13 yılda bitti

Hafta içinde aldığım bir telefonla şok oldum. Arayan Hrant Dink’in kardeşi Hosrof Dink’ti. “Nedim, Ogün Samast tahliye oluyormuş” dedi. “Nasıl?” “Cezası bitmiş, tahliye edilecekmiş.” Günü kulağım telefona yapışık geçirdim desem abartı olmaz.

2007’den beri bu davayı takip ediyor, hakikatin ortaya çıkması için her şeyi yapıyordum. Çünkü Hrant Dink cinayeti, bir dönemin tüm karanlığını içinde barındıran; tehdit edilmesinden öldürülmesine, üstünün örtülmesinden yargılanmasına kadar devlet içinde ve medyada kirli unsurların yer aldığı bir suikasttı. Bu yapıların içinde elbette Fetullahçı Terör Örgütü’nün istihbaratçıları, savcıları, hâkimleri, müfettişleri, gazetecileri başı çekiyordu.

SANTORO, DİNK CİNAYETİNİN PROVASIDIR

Trabzon’da 5 Şubat 2006 günü öldürülen Rahip Santoro cinayeti, bugün 14 Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan FETÖ üyesi istihbaratçıların tezgâhladığı, 19 Ocak 2007 günü İstanbul’da katledilen Hrant Dink’in cinayetinin provasıydı.



İki katil de Trabzonlu ve 18 yaşından küçüktü.

Yazının Devamını Oku

Kürt katili PKK

Temelleri 1973 yılına kadar giden ve 1978 yılında kurulan terör örgütü PKK’nın ilk kurbanları, bölgede yaşayan Kürtler olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti devletini resmen hedef aldığı 1984 yılına kadar bölgede 250’ye yakın şiddetten uzak Kürt dernek ve sivil toplum temsilcilerini katlettiği biliniyor.

Türk askerlerini hedef aldığı ilk eylem ise bundan 36 yıl önce, 15 Ağustos 1984 akşamı Hakkâri’nin Şemdinli ile Siirt’in Eruh ilçesinde eşzamanlı düzenlediği baskınla başladı. İki askerin şehit olduğu, 9 asker ile 3 sivilin yaralandığı saldırının ardından PKK, hem resmi görevlileri hem de bölgede yaşayan Kürt kökenli vatandaşları şehit etti. Binlerce örgüt içi infaz da gerçekleştirdi.

Ve maalesef bugün “Kürt sorunu” diye tartışılan konunun bu yönü göz ardı edilip, PKK terör örgütüne karşı olan herkes “Kürt düşmanı”
adıyla hedef gösterilip iftira ile tehdit ediliyor. Buna, yaşanan olaylara alternatif öneri getirmeye çalışan Kürt kökenli aydınlar, yazarlar ve siyasetçiler dahil.

36 YILDA 13 BİN 844 RESMİ VE SİVİL ŞEHİT

Terör örgütü PKK, 1984 yılından 2020 yılına kadar gerçekleştirdiği saldırılarda, polis bölgesi olan yerlerde 1248, jandarma bölgesinde de 4 bin 468 olmak üzere toplam 5 bin 716 masum sivili katletti. Kadın, bebek, çocuk, işçi, öğretmen, asker, polis, korucu, Kürt-Türk demeden binlerce masumu öldürdü. Sivillerin en çok katledildiği yer ise yine Kürt kökenli vatandaşlarımızın olduğu yerleşim yerleri oldu. 1984 ile 2020 arasında 886’sı polis bölgesinde, 7 bin 262’si jandarma bölgesinde olmak üzere toplam 8 bin 128 resmi güvenlik görevlisi şehit edildi.

PKK’nın bu 36 yıl içinde şehit ettiği sivil ve resmi güvenlik görevlisinin toplam sayısı 13 bin 844’e çıktı.

Karşı karşıya olduğumuz konunun

Yazının Devamını Oku

Denizlerimizdeki Misak-ı Milli: Mavi Vatan

Fransız Le Figaro gazetesinde 11 Ağustos günü ilginç bir yazı yayınlandı: ‘Batılı Ülkeler Erdoğan Emperyalizmine Direnmeli’ başlıklı yazı, basınımızda özet şeklinde yayınlandı. Ama tamamına göz atıldığında, özelde emperyalist Fransa’nın, genel olarak da Avrupa’nın, Türkiye hakkındaki yalan ve dezenformasyonunu hatta 100 yıl önce tarihin çöp tenekesine atılmış “Sevr hayali” peşinde olduğunu görmek mümkün.

Le Figaro’ya göre Ayasofya’nın ibarete açılması, “Avrupa’ya hakaret ve tehdit” içeren bir provokasyonmuş. Türkiye, Yunan adalarının egemenliğine düzenli olarak saldırarak bin yıllık hayallerine yeniden başlıyor, Kıbrıs ve Yunanistan’daki toprak ihlallerini arttırıyormuş.

Türkiye, petrol akışını kontrol etmek için Libya’ya da müdahale ediyormuş!

Bütün bu yalan yanlış yorumlar dışında, yazının asıl amacı sona saklanmış: Akdeniz’de Türk savaş gemileriyle karşı karşıya gelen Fransız donanmasının sebep olduğu gerilime atıf yaparak şu ifadelere yer verilmiş:

“(...) Sevr Antlaşması, özellikle özerk bir Kürdistan’ın yaratılmasını amaçlıyordu. Antlaşma Boğazlar’ın Osmanlı askerinden arındırılmasını dayatıyordu. Sevr Antlaşması hiçbir zaman uygulanamadı. Kemal (Mustafa Kemal Atatürk) daha sonra padişahı devirmek, müttefik ordularını kovmak, antlaşmayı çiğnemek ve Yunan ordusuyla savaşmak için Türk ordusunun başına geçti ve Sevr Antlaşması’nı 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması ile değiştirdi. Lozan’ın imzalanmasıyla Türkiye’nin Hıristiyanlardan, özellikle de Rumlardan arındırılması tamamlanmış oldu.

NATO müttefiki olan Fransa ve Türkiye arasında Akdeniz’de devriye gezisi sırasında meydana gelen ciddi olay, zehirli bir jeopolitik aktör olan Türkiye’ye karşı çıkmak için Sevr Antlaşması’nın bazı hükümlerine geri dönülmesinin ne kadar acil olduğunu göstermektedir. Ülkemiz Fransa’nın onuru tehlikededir.”

ÇÖPTEKİ SEVR BATI’NIN KAFASINDA YAŞIYOR

Şu cümlenin altını özellikle çiziyorum:

Yazının Devamını Oku

Hora’dan filoya

Yaşı ancak 50 ve üzeri olanlar Hora gemisini hatırlayacaktır. Hora, bir zamanlar Türkiye’nin denizlerdeki hakları için sefere çıkan ve sembol olan sismik araştırma gemisinin adıdır.

1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Türk-Yunan ilişkileri Ege Denizi’nde de gerildi. Yunanistan Ege’de petrol arama faaliyetlerine başlayınca Türkiye’de de benzer çalışma için gemi arayışına girildi. Genelkurmay’ın emriyle, 1942 yılında Nazi Almanyası tarafından Türkiye’ye hibe edilen, 1960’lı yıllarda ise “işçi yatakhanesine” dönüştürülen lojistik destek, arama-kurtarma ve mayın tarama gemisi Hora, gerekli değişikliklerin ardından Ege’ye çıkarıldı.

DENİZLERDEKİ KAHRAMANIMIZ HORA

Hora o kadar ünlendi ki bir toplumsal kahramana dönüştü. 1976 yılında Remzi Jöntürk’ün yönetmenliğinde Fikret Hakan, Meral Orhonsay, Tuncer Necmioğlu gibi isimlerin başrolünü oynadığı ‘Hora’ adıyla bir sinema filmi bile çekildi.

Benim hafızamda, Amerikan yapımı “Süpermen” değil, “Hora” adı denizdeki kahramanlarımdan biri olarak kaldı. Bu vesileyle internetten bulup tekrar izledim, tavsiye ederim. Hora, sonraki yıllarda MTA Sismik 1 adıyla hizmet verdi. Araştırmaları birçok habere konu oldu.

Bir kuşak bu ismi hiç unutmaz. İşte denizlerimizde o günlerde yalnız Hora (MTA Sismik 1) gemisi varken, bugün Fatih, Yavuz ve Kanuni isimli üç sondaj araştırma, Barbaros ve MTA Oruç Reis isimli iki de sondaj gemilerinden oluşan bir filoya sahip olduk.

Karadeniz’de ve Akdeniz’de araştırma yapıyorlar. Sonunda iyi haber Karadeniz’den, Fatih gemisinden geldi. 320 milyar metreküp büyüklüğünde, parasal değeri 65 milyar dolar olarak hesaplanan doğalgaz kaynağı tespit edildi. Bunun değerini bilmek için Hora’nın hikâyesini bilmek gerekir. Hora’yı bilmezsen, bugün sahip olduğun filonun değerini de anlayamazsın.

TOPLUM DÖRDE BÖLÜNDÜ

Yazının Devamını Oku

Amerika’nın ‘kullanışlı muhalefet’ arayışı

Kim ne derse desin, tartışmayı ne kadar sulandırmaya çalışırsa çalışsın, artık resmen ABD Başkan adayı olan Joe Biden’ın Türkiye’deki iktidar ve muhalefetle ilgili sözleri hiç unutulmayacağı gibi, her zaman tartışma konusu olacaktır.

Çünkü bu sözler yalnızca Biden’ın bir ahmak ve boşboğaz olduğunu değil, aynı zamanda Amerika’nın Türkiye hakkındaki gelecek planını da göstermektedir.

BIDEN’IN SÖZLERİ

Şimdiki ABD Başkanı Trump ne derse desin, ne kadar överse övsün, ne kadar yererse yersin, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilişkisi bile bu planın uygulanmasına engel olamamıştır. Trump’ı bile koltuğunda rahat oturtmayan “Amerikan kurulu düzeninin” bu planı 2013’ten beri işlemektedir. O yüzden Biden’ın şu sözleri her zaman hatırlanmalı:

Şu an ona (Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Bir yol haritamızın olduğunu açıkça göstermemiz lazım. Düşündüğümüz şeyle ilgili sesimizi yükseltmemiz lazım, bedel ödemeli. Yani çok endişeliyim. Ama bence daha önce benim yaptığım gibi onlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan’ı yenecek duruma gelmeleri için hâlâ var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile. Dışarı atıldı. İstanbul’da dışarı atıldı, partisi dışarı atıldı. Peki biz ne yapıyoruz? Burada oturup boyun eğiyoruz.”

2010 KUMPASIYLA BAŞLADI

Amerika’nın Türkiye’de “kullanışlı muhalefet” arayışı yeni değil. 2013’te açığa çıksa da temeli 2010’a kadar gidiyor. AKP iktidara geldiğinde ABD ile yakın olan ilişkiler, 2009 ve 2010 döneminde bozulmaya başladı. Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e “One minute” çıkışından sonra İsrail’in 2010’daki Mavi Marmara katliamı, İsrail ve Amerika’nın ortak cephe almasına, kullandıkları FETÖ unsurlarını operasyonel olarak kullanmalarına yol açtı.

İKTİDARLA SAVAŞ, MUHALEFETE DİZAYN

FETÖ eliyle bir yandan iktidara operasyonlar çekilmeye başlanırken, önce muhalefet dizayn edildi. 2010’da CHP Genel Başkanı

Yazının Devamını Oku