Biden darbeyle yapamadığını tamamlamaya geliyor

Joe Biden’in New York Times editör masasında bundan 8 ay önce ‘Amerikan Başkanı aday adayı’ iken Türkiye’de iktidar ve muhalefet üzerine yaptığı ve önceki gün kamuoyuna yansıyan konuşması, bugün artık ‘Amerikan Başkan adayı’ olduğu için büyük önem kazandı.

Benim de önceki gün sosyal medyadan öğrendiğim konuşma, bize hep söylenen “dış mihrak” kimdir, onu gösterdi. Trump karşısında 10 puan ileride olan Biden’ın açıklamaları, aslında ABD Başkanı olursa ne yapacağından çok, bugün de “ABD kurulu düzeni” tarafından Türkiye’ye yönelik uygulanan planın itirafıdır. Yine ocak ayında yayınlanan CIA’in yan kuruluşu Rand Corporation’un raporunda Türkiye’de izledikleri stratejinin cümlelere dökülmüş halidir. Öyle ki eğer Biden seçilirse Türkiye’ye yönelik sürdüreceği politikayı da gösteriyor.

Biden darbeyle yapamadığını tamamlamaya geliyor

ABD TEK BİR ŞEY İSTER: HER İSTEDİĞİNİN YAPILMASI

Aslında Cumhuriyetçi Trump olsa da Demokrat Biden olsa da bazılarının “Amerikan derin devleti” dedikleri “Amerikan kurulu düzeninin” diğer ülkelere bakışı değişmez, sadece kendi menfaatine odaklı bu bakış açısı her ülkede iktidarla çalışır. Eğer iktidarla çatışıyorsa darbe yaptırır, olmuyorsa kaos çıkartır, o da olmuyorsa muhalefetle çalışıp iktidar yapmaya uğraşır. Bunun karşılığında da çok şey değil yalnızca bir tek şey isterler, o da her istediklerinin yapılması.

BİDEN’IN SÖZLERI YAPILANI ANLATIYOR

Zaten Biden’ın 8 ay önceki sözlerinin bu kadar büyük fırtına koparması, konuşmanın bugün yaşadıklarımızla örtüşmesidir. Bir-iki cümle ile hatırlatayım. Şöyle diyor Biden:

“Şu an ona (Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım.

Bir yol haritamızın olduğunu açıkça göstermemiz lazım. Düşündüğümüz şeyle ilgili sesimizi yükseltmemiz lazım, bedel ödemeli.

Yani çok endişeliyim. Ama bence daha önce benim yaptığım gibi onlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan’ı yenecek duruma gelmeleri için hâlâ var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile. Dışarı atıldı. İstanbul’da dışarı atıldı, partisi dışarı atıldı.

Peki biz ne yapıyoruz? Burada oturup boyun eğiyoruz.

Yapacağım en son şey, ona Kürtler konusunda boyun eğmek olurdu. Kesinlikle en son şey. Ve onlara Kürtlerle ilgili olarak birkaç görüşmem oldu. O dönem henüz üzerlerine gitmiyorlardı.

Yani şunu göstermemiz lazım. Türkiye, Rusya’ya bağımlı olmayı istemek zorunda değil. Yani çok endişeliyim. Hava üslerimiz ve onlara erişimimize dair de çok endişeliyim. Bence bölgedeki müttefiklerimizle bir araya gelerek, onun bölgedeki faaliyetlerini nasıl izole edeceğimizle ilgilenmek bizim için son derece fazla iş olacak.

Özellikle Doğu Akdeniz’de petrolle ilgili faaliyetleri ve görüşülmesi uzun sürecek olan çok sayıda başka şey. Ama cevabım ‘Evet, endişeliyim’.”

DARBE İTİRAFI GİBİ

Şimdi bu cümleleri okuduğumuzda hangisi bize yabancı geliyor? Kürtlerle temas dediği PKK ile ilişkisi mi, Akdeniz’de Türkiye’nin hamlelerine karşı ifadeleri mi, dizayn etmeye çalıştığı muhalefet ile ilişkisi mi?

Peki “darbe” ile ilgili sözleri size bir şeyler çağrıştırıyor mu?

O cümleyi tekrar edeyim:

“Ama bence daha önce yaptığım gibi onlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan’ı yenecek duruma gelmeleri için hâlâ var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile. Peki biz ne yapıyoruz? Burada oturup boyun eğiyoruz.”

Bu cümle, 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi sırasında ABD Başkan Yardımcısı olan Joe Biden’ın, bu darbe girişiminden haberdar olduğunu hatta ABD yönetiminin bu alçakça saldırının arkasında olduğunu gösteriyor. “Daha önce yaptığım gibi” derken, darbeyi ve halen ülkelerinde korudukları FETÖ’cüleri kast ediyor aslında. Ama bu kez “darbe ile değil, seçim süreciyle” diye tamamlıyor düşüncesini.

DARBEYE ‘İNTERNET OYUNU’ DEMİŞTİ

Oysa, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra 24 Ağustos’ta Ankara’ya gelen Joe Biden, “Biz o gece olaylar olurken gerçek olup olmadığını, yaşananların internet oyunu olup olmadığını, ciddi olup olmadığını anlayamadık” demişti.

Ancak New York Times editör masasındaki sözleri, Beyaz Saray’a girip çıkan firari FETÖ yöneticisi Faruk Taban, Burak Yeneroğlu, Kemal Öksüz’ün basına yansıyan fotoğrafları, Biden ile FETÖ arasındaki ilişkiyi gösteriyordu. Tıpkı eski Demokrat ABD Başkanı Clinton ve ailesi gibi...

Ayrıca FETÖ yöneticileri Rıdvan Kızıltepe ile Barbaros Kocakurt’un ByLock yazışmaları Biden’ın FETÖ darbe girişimi hakkında hem çok şey bildiğini, hem de işin içinde olduğunu gösteriyor.

FETÖ’CÜLERİN BYLOCK YAZIŞMASINDA DARBE VE BIDEN

ByLock kullanıcı numarası (ID) 283838 olan Rıdvan Kızıltepe ile 146905 ID no’lu kullanıcı Barbaros Kocakurt arasında 2 Şubat 2016 tarihinde gerçekleşen yazışmada, 22 Ocak 2016 günü Türkiye’de bulunan Biden’ın İstanbul’da yaptığı toplantıdan söz ediyordu.

Rıdvan Kızıltepe ile Barbaros Kocakurt arasında şu konuşma geçiyor:

Kızıltepe: Hidayet beyin çok selamı var

Kocakurt: Aro (Allah razı olsun) Aleyküm slm

Kızıltepe: Bu arada bir bilgi Biden Can Dündar’ın oğluna, ‘Bu adam (Erdoğan) bizi pek dinlemiyor ama TSK tarafından kokular geliyor’ gibi bir cümle sarf etmiş.

Kocakurt: Bu adam kim?

Kızıltepe: Biden Başkan yardımcısı, Obama yardımcısı

Kocakurt: Ne kokusu, olumlu mu olumsuz mu?

Kızıltepe: Hareket var manasında kullanmış, rahatsızlıkları var manasında hareket edebilirler gibi.”

Anlaşılan o ki Biden ve yönetimi (elbette Amerikan kurulu düzeni) 15 Temmuz’da darbe ile yapamadıklarını bu kez iç siyaseti dizayn ederek tamamlamaya geliyorlar.

Ama ABD böyle bir dizayn çalışması sonucunda, iktidarıyla muhalefetiyle Türk milletini karşısında bulacaktır.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kod adı: ATİLLA

Okuyanlar bilir, 2004 yılında Alaattin Çakıcı’nın ‘organize suç örgütü lideri’ olarak faaliyetlerini içeren ‘Kod Adı Atilla’ isimli bir kitap yayınlamıştım.

‘Atilla’, Alaattin Çakıcı’ya MİT’çiler tarafından kullanılırken verilen kod adıydı. Atilla Çelik olan kod ad ve soyadının baş harfleri, gerçek adının baş harfleriyle aynıydı.

Kurumları, işadamlarını hatta bazen gazeteleri bu adla arardı. Bu dönemde, ‘Atilla Yılmazer’, ‘Atilla Vural’ ve ‘Nuri Akyıldız’ isimlerini de kullandı.

1990’lı yıllar “derin devlet, Susurluk, cinayet, mafya, ihale, yolsuzluk” gibi kelimelerle hatırlanır. Mafyanın karışmadığı devlet ihalesi, tehdit etmedikleri kişi kalmamıştı.

Eski dönemlerin “kabadayıları” gitmiş, yerine “çeteler” gelmişti. Çeteler ise “mafya” denilen “organize suç örgütleri” halini aldı. Çakıcı da en bilineni hatta marka ismiydi. O yıllarda neredeyse “Ülkücü mafya” ifadesinin en bilinen simasıydı.

Alaattin Çakıcı, 1953 yılında Trabzon’un Arsin kasabasının Fındıklı köyünde doğdu. Babası Ali Çakıcı, kan davası nedeniyle ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti ve Karadenizlilerin yoğunlukta olduğu Gültepe Mahallesi’ne yerleşti.

Babası kahvecilik yaparken, Alaattin Çakıcı gençlik dönemlerinde Kağıthane Ülkü Ocakları Başkanlığı yaptı. 1970’lerin sonunda babası ve amcasının oğlu solcu örgütler tarafından öldürüldü. Babasının cenazesini morgdan alan, tanıdık bir siyasetçi, Hüsamettin Cindoruk’tu.

Kız kardeşi

Yazının Devamını Oku

Yalanı öyle söyle ki sana inanayım

Sık sık tekrar ederim: Her yalanın bir müşterisi vardır, yeter ki işine yarasın.

Bunu daha çok sosyal medyadaki yalan içerik üreten ve üretilen bu yalanı sırf işine yaradığı için tüketen, hatta bu yalanı yayarak başkalarının da kullanmasını sağlayanlar için söylüyorum. Bir de siyasetçilerin topluma karşı söylediği yalanlar var.

Hiç düşündünüz mü, bir siyasi parti lideri neden yalan söyler?

Üç kelime ile “halkı kandırmak için” diyebilirsiniz.

Ancak bu hakikati perdeleyen çok genel bir ifade olur. Çünkü bir siyasi parti lideri, toplumun geneline hitap etmez. İster seçmeni deyin, ister destekçileri veya yandaşları; bir siyasi parti lideri sadece ona oy verenleri ikna etmek için, daha kaba bir ifadeyle “kandırmak” için yalan söyler.

SİYASETÇİ NEDEN YALAN SÖYLER?

Bir siyasetçi, karşı tarafın seçmeni açısından, ne söylerse söylesin asla inandırıcı bulunmaz. Hatta gerçeği söylediğini bilse dahi ona inanmaz, kabullenmez hatta reddeder.

Sorumu şöyle sorayım: Peki bir siyasi lider, karşı tarafın inanmayacağını bildiği halde neden yalan söyler?

Cevap: Elbette kendi yandaşlarını kandırmak için.

Yazının Devamını Oku

Ahmet Kekeç ve bir tahliye hikâyesi

7 Aralık 2020 günü Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde bir duruşmaya katılacağım. Davanın bir tarafında FETÖ’cü hâkimler Resul Çakır, İbrahim Balık, Mehmet Ekinci, Seyfettin Mermerci, Hikmet Şen; FETÖ’cü firari savcılar Zekeriya Öz ve Cihan Kansız, diğer tarafında ben olacağım. 6 Mart 2011 günü ve sonrasında Odatv kapsamında tutuklanma kararımın altında imzaları olan tüm bu FETÖ’cü hâkim ve savcılar sanık, ben ise “müşteki” olarak yer alacağım. Dokuz yıl sonra da olsa haksız yargılama yapanlar bu kez sanık sandalyesinde yargılanacaklar. Şimdi sizi o günlere götüreceğim.

3 Mart 2011 günü ‘Ergenekon Terör Örgütü üyesi olmak’ suçlamasıyla gözaltına alındım. Dört günlük gözaltı süresi 7 Mart günü dolacak, savcılığa sevk edilecektik. Ancak kamuoyu tepkisinin büyüklüğü, kumpasın mimarı FETÖ’cüleri panikletti. Kumpasın başında Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarının baş mimarı, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı istihbaratçı Ali Fuat Yılmazer vardı. Çünkü ben Yılmazer ve FETÖ’cü istihbaratçıların Dink cinayetindeki rollerini ortaya çıkarmıştım. Daha önce defalarca “tutuklanacağıma” dair haber gönderen Yılmazer, beni gözaltına alarak amacına doğru ilerliyordu.

FETÖ’CÜ DUMANLI SIZDIRDI

Kamuoyu tepkisi yanına bir de dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yapacağı açıklama eklenmek üzereydi. Gül, 5 Mart 2011 günü FETÖ’cü Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı sabah saatlerinde İstanbul’da Huber Köşkü’ne çağırdı. Gözaltına alınmamıza tepkisini gösteren şu açıklama metnini verdi: “Kamu vicdanında kabul görmeyen bazı gelişmeler oluyor. Bu hal, Türkiye’nin geldiği ve herkes tarafından takdir edilen görüntüsünü gölgelemektedir. Bundan kaygı duyuyorum. Savcılardan ve mahkemelerden sorumluluklarını yerine getirirken daha titiz davranmalarını; insanların ve kurumların onur ve hukuklarının zedelenmesine yol açmayacak şekilde davranmalarını beklemekteyim.”

Aynı açıklama o tarihte çalıştığım Milliyet gazetesinin Ankara temsilcisi Fikret Bila’ya ulaştırıldı. 5 Mart günü verilen açıklama, 6 Mart günü, yani daha savcılığa sevk edilmeden yayınlanacaktı.

Gözaltına alınmamıza kamuoyunun gösterdiği tepkiye Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklaması eklenince 7 Mart günü savcılığa sevk edildiğimizde tahliye edilmemiz kesin gibiydi.

Bu da FETÖ’cü istihbaratçı Yılmazer, savcı Zekeriya Öz ve FETÖ’cü hâkimlerin kurduğu kumpasın çökmesi demekti. O nedenle dört günlük gözaltı süresi dolmadan cumartesi olmasına rağmen bir anda nezarethaneden çıkarıldık ve savcılığa sevk edildik. Belli ki Abdullah Gül’ün açıklaması gazetelerde yayınlanmadan tutuklamak istiyorlardı.

YILMAZER: ‘TUTUKLA’ DEDİĞİMİ SAVCI BIRAKMAZ

Emniyet

Yazının Devamını Oku

Rusya’nın planı

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın, “Benim ve halkım için inanılmaz derecede acı”, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, “Büyük bir gurur ve sevinçle imzaladım” dediği anlaşma metniyle Karabağ topraklarının çok büyük bölümü özgürlüğüne kavuştu.

Önce Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından imzalanan bildiri, daha sonra Ermenistan Başbakanı Paşinyan’a imzalatıldı. “İmzalatıldı” diyorum çünkü bu, tarafların mutabık olduğu anlaşmadan çok Rusya’nın planına benziyor.

‘İTİ KOVAR GİBİ KOVDUK’

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, imzaladığı bildiriyi tarihe geçecek şu konuşmayla kamuoyuna duyurdu;

“10 Kasım Moskova saatiyle saat 00.00 itibari ile Dağlık Karabağ’da ateşkesin ve bütün askeri operasyonun durdurulmasının kabulünü ilan ediyoruz. Sevgili yurttaşlar, bu bildiri tarihi bir öneme sahiptir. Bildiri bir videokonferans formatında imzalandı. Bildiri üç ülke tarafından imzalanacaktı. Ancak son anda Ermenistan Başbakanı bildiriyi imzalamayı reddetti. Bu yüzden açıklama ben ve Rusya Devlet Başkanı tarafından imzalandı. Paşinyan bu bildiriyi imzalayacak, biz onu buna mecbur ettik. Ancak o, bu bildiriyi kapalı bir yerde, kameralardan uzak bir yerde, korkakçasına, namertçesine imzalayacak. Sıçan gibi bu anlaşmayı ağlaya ağlaya imzalayacak. Dersini verdik. Kovduk onları topraklarımızdan. Demiştik, iti kovar gibi kovacağız demiştik ve kovduk onları. İti kovar gibi kovduk. Bu bildiri uzun yıllar devam eden işgale son koyuyor.  Bu bildiri Laçin ve Kelbecer bölgelerinin kan dökülmeden geri verileceğini gösteriyor. Paşinyan, ne oldu? Görünüşe göre Paşinyan’a olanlar yıllarca dillerde dolanacak.

Ne oldu Paşinyan, sen Cebrayıl’a gidiyordun? Dans ediyordun, durum ne oldu? Statü cehenneme gitti, statü yok ve olmayacak. Ben başkan olduğum sürece de olmayacak. Dolayısıyla bu belgenin büyük bir anlamı var. Ben eminim ki, Azerbaycan halkı bu belgeyi çok önemseyecek, onu doğru ve büyük bir dikkatle okuyacak ve ne kadar büyük bir siyasi zafer kazandığımızı görecek.”

‘ZAFER’ TARTIŞMASI

Hocalı ve Hankenti gibi bölgelerin statüsü belirlenmeden Ermenistan’a bırakılması elbette “zafer” yorumlarının tartışılmasına neden olacaktır ama 27 Eylül’den itibaren savaş meydanlarında kazanılan başarı da elbette büyük bir mücadele olarak kayda geçecektir.

Askeri başarı sonrası diplomasi yoluyla Ermenistan’ın 15 Kasım’a kadar Kelbecer’i, 20 Kasım’a kadar Agdam’ı, 1 Aralık’a kadar Laçin bölgesini terk edecek olması,

Yazının Devamını Oku

‘Biden darbe ile yapamadığını tamamlamaya geliyor’

17 Ağustos 2020 tarihinde bu köşedeki yazımın başlığı, ‘Biden darbe ile yapamadığını tamamlamaya geliyor’ idi.

O günlerde, Biden’ın New York Times editörleri ile yaptığı sohbetteki sözleri tartışılıyordu. Biden, Türkiye iç siyasetine neden ve nasıl müdahale edeceklerini şu sözlerle açıklıyordu:

“Şu an ona (Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi, bir yol haritamız olduğunu açıkça göstermemiz lazım. Düşündüğümüz şeyle ilgili sesimizi yükseltmemiz lazım, bedel ödemeli.

Yani çok endişeliyim. Ama bence daha önce benim yaptığım gibi onlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan’ı yenecek duruma gelmeleri için hâlâ var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz. Darbe ile değil, seçim süreci ile. Dışarı atıldı. İstanbul’da dışarı atıldı, partisi dışarı atıldı.

Peki, biz ne yapıyoruz? Burada oturup boyun eğiyoruz.

Yapacağım en son şey, ona Kürtler konusunda boyun eğmek olurdu. Kesinlikle en son şey. Ve onlarla Kürtlerle ilgili olarak birkaç görüşmem oldu. O dönem henüz üzerlerine gitmiyorlardı.

Yani şunu göstermemiz lazım. Türkiye, Rusya’ya bağımlı olmayı istemek zorunda değil. Yani çok endişeliyim. Hava üslerimiz ve onlara erişimimize dair de çok endişeliyim. Bence bölgedeki müttefiklerimizle bir araya gelerek, onun bölgedeki faaliyetlerini nasıl izole edeceğimizle ilgilenmek bizim için son derece fazla iş olacak.

Özellikle Doğu Akdeniz’de petrolle ilgili faaliyetleri ve görüşülmesi uzun sürecek olan çok sayıda başka şey. Ama cevabım. ‘Evet, endişeliyim’.”

Yazının Devamını Oku

Amerika’nın sosyal operasyon medyası

Amerika’daki tartışmalı başkanlık seçimleri her yönüyle ibretlik sonuçlar ortaya çıkardı.

Dünyada “demokrasi” ve “özgürlük” kelimelerini en çok kullanan Amerika, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar, özgürlük ve demokrasi götürme adı altında işgal planlarını uygularken bu kavramların içini boşalttı. Tıpkı demokrasi ve hukuk deyip, terör örgütü PKK’yı desteklemesi Fetullahçı Terör Örgütü elebaşı Gülen dahil örgüt yöneticilerini topraklarında barındırması gibi.

Amerika, sadece demokrasi kavramının içini boşaltmakla kalmadı, şekil şartının ilk sırasında yer alan seçimleri de tartışmalı hale getirdi.

Şaibe olsa ne olur olmasa ne olur, Trump seçilse ne olur, Biden seçilse ne olur. Türkiye için, “ABD’nin müttefik görünümlü düşman olduğu” gerçeği karşısında hiçbir şey değişmez.

SEÇİMLERDE ŞAİBE ESKİ HİKÂYE

Ancak geçmişi bilenler için ABD’de seçimlerdeki şaibe tartışmaları yeni bir durum değil,

7 Kasım 2000 tarihinde yapılan seçimlerde, Cumhuriyetçi Parti’nin adayı George W. Bush, Demokrat Parti’nin adayı Al Gore ile başa baş yarışmıştı. Demokrat aday Al Gore yüzde 48.4, Cumhuriyetçi aday George W. Bush ise yüzde 47.9 oy aldı.

Sonuçlar kesinleştikten sonra Al Gore’un daha yüksek sayıda seçmenin oyunu almış olmasına rağmen, ABD’nin her eyalette ayrı çoğunluk sağlama esasına dayanan seçim sisteminden dolayı 271 seçiciler kurulu kazanan George W. Bush başkan ilan edildi.

Resmi sonuçlara göre Florida eyaletinde sadece 537 oy farkla

Yazının Devamını Oku

Yalan, doğal afetlerden daha büyük felakettir

İzmir’deki depremin hemen ardından gencecik bir insan, sohbet ederken depremin büyüklüğünün 7.0 olduğunu ancak hükümetin “afet bölgesi ilan etmemek için” rakamı düşük gösterdiğini ve bu yüzden AFAD’ın büyüklüğü 6.6 olarak açıkladığını söyleyince, geçmiş yıllara gittim.

En büyüğü 17 Ağustos 1999 Gölcük merkezli olmak üzere sonraki tüm büyük depremlerde aynı şeyleri duymuştum. Anladım ki aynı şeyler bugün de söyleniyor, daha kötüsü gelecekte de söylenecek.

Peşinden her felaket sonrası yaşanan, acının yükünü paylaşıp hafifletmek yerine küçük siyasi hesaplarla söylenmiş yalanlar art arda gelmeye başladı.

1- KAN MERKEZİ YIKILDI!

Daha ilk anda, CHP’li Gürsel Tekin’in tweet’i onu takip edenleri şok ediciydi.

Bayraklı’daki Kızılay Kan Merkezi’nin yıkıldığını şöyle yazmıştı:

“İzmir’de yaşanan deprem sonucunda Bayraklı’da Kaymakamlık binası ve Kızılay Kan Merkezi yıkıldı, Adalet Sarayı duvarları çatladığı için boşaltıldı. Kendi binalarının güvenliğini sağlayamayan devlet, vatandaşın canını nasıl koruyacak? Çok acil adımlar atmamız lazım.”

Kızılay Kan Merkezi’nin yıkılması sadece bina güvenliği açısından değil, depremde yaralanan ve kan ihtiyacı olanlar için de sarsıcı bir iddiaydı.

Yazının Devamını Oku

‘Dijital kötülük’ kol geziyor

Onlar bir acı yaşanmasını beklerler, bir felaketin olmasını...

Ya bir terör örgütünün saldırısını kollarlar, ya birinin ölümünü; fark etmez. Hemen geçerler klavye başına ellerinde telefonla, kötülüğün esiri olmuş ruhları, damarlarında zifte dönüşmüş kanları harekete geçirmiştir.

Telefon ya da klavyedeki her harfe, bir katilin tabancasından kurbanına sıktığı mermiler gibi basarlar.

Kelimeler yan yana geldikçe öfkesi daha da kabarır, sessizce mesaj yazan kötülük, ağzından köpükler saçan, git gide kendisini provoke eden bir canavara dönüştürür.

Hepsinin mutlaka bir bahanesi vardır, her kötü, her kötülük gibi...

Yan yana getirdiği kelimelere bakıp pis pis sırıtarak “Paylaş”, “Mesajı gönder” ya da “Tweet’le” tuşuna basıp kendisi gibi ziftleşmiş ruhlu kişilerin harekete geçmesini beklerler.


Yazının Devamını Oku

60 yılın casusu CIA’den yardım isterken

İP milletvekili Ümit Özdağ’ın, partisinin İstanbul İl başkanı Buğra Kavuncu’nun FETÖ’cü olduğunu söylemesi ve ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddialar hakkında soruşturma başlatması, 2017’den beri tutuklu olan eski MİT mensubu, Amerikan CIA ve Alman istihbaratıyla ilişkili Enver Altaylı ismini yeniden gündeme taşıdı.

Enver Altaylı, Buğra Kavuncu’nun babası Orhan Kavuncu’nun kayınbiraderi. Dolayısıyla Buğra Kavuncu’nun da dayısı.

Bu ilişkiler, 2018’de İP’ye GİK üyesi ve genel başkan yardımcısı olarak Buğra Kavuncu’nun siyasete başlamasında ne kadar etkili oldu, bilinmez...

Ama Meral Akşener 2018 yılında Osmaniye mitinginde adı dahi bilinmeyen genel başkan yardımcısı Buğra Kavuncu’yu seçmenlere tanıtmak için çağırırken sahneye önce babası Orhan Kavuncu’yu davet etmişti.

ALTAYLI, FETÖ, 1990’LAR

Dolayısıyla Buğra Kavuncu hakkındaki iddialar, FETÖ’nün Kazakistan’daki derneğinde yöneticilik yapması yanında, siyasete girmesinde babası Orhan Kavuncu ve Enver Altaylı ile ilişkileri yönüyle de araştırılacaktır.

Çünkü Enver Altaylı yalnız yabancı istihbarat kuruluşlarıyla ilişkili değil, FETÖ elebaşı Gülen’e “Muhterem efendim, ellerinizden öpmek isterim” şeklinde mektup yazacak kadar da yakın birisi.

1990’lı yılların başından itibaren FETÖ ile

Yazının Devamını Oku

Büyük oyunun şifrelerini savcılık çözecek

İP kurucusu ve milletvekili Ümit Özdağ’ın, İP İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu hakkındaki şu sözleri günlerdir tartışılıyor:

“Bu zatın partinin kurucuları arasında olduğunu öğrendim. Sayın Genel Başkan’ı (Meral Akşener) uyardım. Dedim ki, ‘Bu arkadaşın FETÖ ile bağı olduğuna dair bilgi var. Bunu kurucu yapmayalım’. Daha sonra bu arkadaş kurucu yapılmadı. Fakat sonra partiye geldi.

1 Nisan kongresinden sonra genel idare kuruluna girdi, Sayın Genel Başkan’ı tekrar uyardım. Sayın Genel Başkan bütün sorumluluğu aldığını söyledi. Partinin genel başkan yardımcısı oldu, sözcüsü oldu, İstanbul il başkanı oldu. Evet, Buğra Kavuncu’dan bahsediyoruz.

Kendisi yurtdışında FETÖ’nün en büyük sivil toplum kuruluşu olan, Kazakistan Türk İşadamları Derneği’nin başkan yardımcılığını yıllarca yapmış. Devlet, 15 Temmuz’dan sonra bu derneğin kapatılması için başvuruda bulunmuş ve kapatılmış. Buğra Kavuncu oranın başkan yardımcılığını yapmış. Bunun izahı yok.”

Emniyet tarafından,
Ümit Özdağ’ın bu konuşmayı yaptığı, CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu ‘Tarafsız Bölge’ programının çözümü yapıldı ve gönderildiği İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma açıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Buğra Kavuncu hakkında açtığı soruşturmanın konusu, “FETÖ üyeliği” iddiası. 

Bundan sonra belge ve bilgiler, tanık ve hakkında soruşturma yapılan Buğra Kavuncu konuşacak.

FETÖ DERNEĞİNDE YÖNETİCİLİK

Yazının Devamını Oku

Orkestra şefi

Bir önceki yazımda İP kurucusu Ümit Özdağ’ın, İP İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’nun FETÖ ilişkisi konusundaki açıklamasının büyük fotoğrafın küçük bir parçası olduğunu yazmıştım. Çünkü Buğra Kavuncu’nun 1997’de gittiği ve Kazakistan’da üyesi olduğu FETÖ’nün KATİAD isimli derneğinin 2007-2010 arasında yöneticiliğini yapmış olması tek başına her şeyi anlatmaya yetmez.

O yüzden büyük fotoğrafa bakmak gerektiğine dikkat çekmiştim.

Kazakistan’ın başkenti Alma Ata’da 2014’te Enver Altaylı’nın kardeşi Talha Altaylı’ya ait G Balık isimli restoranda çekilen fotoğraf çok şey anlatıyor. Masada sol başta FETÖ’nün Kazakistan imamı Mesut Ata, onun yanında Buğra Kavuncu’nun babası Orhan Kavuncu, onun yanında da Buğra Kavuncu’nun dayısı, FETÖ’den tutuklu Enver Altaylı oturuyor.

Masada en sağda bulunan kişi Buğra Kavuncu’nun kardeşi Oruç Burak Kavuncu, onun yanında Kazakistan’da yayınlanan FETÖ’nün Zaman gazetesi başyazarı Ahmet Alyaz oturuyor. Masada FETÖ’nün Bank Asya kurucu ortağı Mehmet Artukaslan da var. Bir de o karede olmayanlar var. Buğra Kavuncu’nun amcası, yani Orhan Kavuncu’nun kardeşi, FETÖ üyesi firari İsmail Kavuncu gibi...

ORHAN KAVUNCU-ENVER ALTAYLI

Kuşkusuz masadaki herkes önemli ama Ümit Özdağ’ın açıklamalarından sonra, eski MİT mensubu, CIA ve Alman istihbaratıyla ilişkili Enver Altaylı ile Buğra Kavuncu’nun babası Orhan Kavuncu’nun varlığı özel bir önem kazandı. Madem Buğra Kavuncu ismi tartışma konusu, onu babası Orhan Kavuncu’dan ayrı tartışmak eksik kalır. İP’lilerin adını bile bilmediği ama Akşener tarafından GİK üyesi, genel başkan yardımcısı yapılan Buğra Kavuncu’nun siyasete girmesinde rolü önemli.


Yazının Devamını Oku

Tüm sırlar bu fotoğrafta

25 Ekim 2017 tarihinde resmi olarak faaliyete geçen İP’nin kuruluş çalışmalarının devam ettiği günlerde, Antalya’da önemli bir operasyon yapıldı. Eski MİT’çi, Amerikan ve ABD istihbaratı ile ilişkileri olan Enver Altaylı, FETÖ’den ihraç edilmiş bir eski MİT görevlisinin yurtdışına kaçırılmasını organize ederken 20 Ağustos 2017 günü yakalandı.

Yıl 2014, G-Balık Kazakistan, Taha Altaylı’ya ait.

FETÖ mensubu MİT’çi Mehmet Barıner İran masasında çalışmıştı ve nihai varış yeri olan Amerika Birleşik Devletleri’nde FETÖ’cüler tarafından Halkbank dosyasında Türkiye aleyhine “tanık” yapılacaktı. İkna edilmesi de kaçışı organize eden Altaylı’nın göreviydi.

Ancak hepsi birden gözaltına alınıp tutuklandı.

ALTAYLI’NIN ZİYARETİ

Bundan bir süre önce Enver Altaylı, İP’nin kuruluş çalışmalarını yürüten Ümit Özdağ’ı ziyaret ederek, “Parti kurmayın, sokağa dökülün” önerisinde bulunmuştu. Özdağ bu tehlikeli öneriyi hem Akşener’e hem de devletin ilgili birimlerine aktardı.

Parti kurma çalışmaları son aşamasına gelirken, 160 kişilik kurucular listesi için adı geçenlerden birisi Ümit Özdağ’ın dikkatini çekti.

Bu kişi, kendisine

Yazının Devamını Oku

Işıklar ‘Yüce Divan’ için mi yanıyor?

Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım’ın “Işıklar yanıyor” diyerek Anayasa Mahkemesi’nin fotoğrafını şahsi Twitter hesabından paylaşmakla neyi amaçladığı yoğun biçimde tartışılıyor, belli ki daha çok tartışılacak.

Yaşanan her askeri darbede, “Genelkurmay’ın yanan ışıkları” gündeme geldiği için Engin Yıldırım’ın sözleri de “darbe” tartışmasına yol açtı.

27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat nasıl bir toplumsal travmaya yol açtıysa, dört yıl önce yaşadığımız 15 Temmuz darbe girişiminin de etkisi sıcaklığını koruyor.

251 şehidimizin sokakları dolduran kanları henüz kurumadı. 2 bin 193 gazimiz ise o gecenin yaralarıyla aramızda. İhanet bıçağının acısı hâlâ milletin sırtında.

Elbette, öyle bir geceyi yaşayan ve FETÖ’nün devlet içine sızmış teröristlerine kahramanca direnmiş Türk milletinin bu konudaki en küçük bir imaya şiddetli tepki göstermesi de anlaşılabilir.

YILDIRIM NEYİ İMA ETTİ?

Peki, Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım, bir darbe imasında bulunmuş olabilir mi?

Bu sorunun cevabı

Yazının Devamını Oku

Hem ünlü, hem zengin, hem haksız, hem Kardashian

Ermenistan’ın saldırısı üzerine Azerbaycan, yaklaşık 30 yıldır işgal altındaki Dağlık Karabağ’ı kurtarmak için büyük bir askeri operasyon başlattı.

Dünyadaki tüm Ermeniler, işgalci Ermenistan’a destek vermek için ayağa kalktı. Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkeleri, Avrupa ve Amerika’daki Ermeni diyasporası, lobi kuruluşları, yıllardır Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 20’sini işgal etmiş, binlerce insanı katletmiş, Hocalı’da olduğu gibi bir gecede 613 kişiye soykırım yapmış, işgal planlarını terör örgütleriyle uygulamış Ermenistan’a destek olmak için kolları sıvadı.

YALANLARLA PROPAGANDA

Bunların en ünlüsü, Ermeni kökenli Amerikalı Kim Kardashian oldu. Azerbaycan, Ermenistan’ın saldırısına karşılık verir vermez yalana sarılıp 27 Eylül günü Twitter hesabından “Ermenistan-Azerbaycan sınırında yaşananların çatışma olmadığını, Karabağ’daki Ermenilerin saldırıya uğradığını” yazdı. Yetmedi, işgalci terör örgütü PKK ile kol kola olan Ermenistan kuvvetleri için “Karabağ’ı korumak için hayatlarını tehlikeye atan cesur erkek ve kadınlar için dua ediyoruz” dedi.

Kardashian’ın kim olduğu, ne yaptığı zerre kadar umurumda değil, beni ilgilendiren sahip olduğu ünü yalan ve haksızlık için kullanması. Nitekim aynı gün “Ermenistan’ın sebepsiz saldırıların ve dezenformasyon kampanyasının kurbanı olduğunu” yazan Kardashian, “Gerilimin tırmanmasını ve yaşanabilecek trajedilerin önlenebilmesi için uluslararası siyasi ve diplomatik tedbirler çağrısında bulunması ve olayları araştırması için uluslararası gözlemcilere ihtiyacımız var” çağrısında bulundu.

Kardashian, yalanlarına, dezenformasyonu ve algı operasyonunu kattı. Tweet’leri kendisi paylaşıyor ama başkaları tarafından yönlendirildiği belli.

İŞGALCİLERE PARA BAĞIŞLIYOR

Ne Ermenistan, ne Azerbaycan ne de Türkiye’de yaşananlar hakkında en küçük bilgisi olmayan

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Orta Asya’da FETÖ ile mücadelesi

Son yazımda, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 1991 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri’nde, FETÖ’nün Amerikan istihbarat projesi olarak 1992’de açtığı okullardan söz etmiştim.

Bu yazımda da mevcut durumu aktaracağım.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde 30 yılda yüzlerce şirkete, sivil toplum kuruluşuna ve yüz binlerce üyeye ulaşan FETÖ okullarında CIA elemanlarının öğretmen olarak görev yaptığı tespit edildi. Örgütün, Özbekistan’da olduğu gibi darbe girişimi ve devlet başkanına suikast girişimine adı karıştı. En son Kırgızistan’daki ayaklanmada rolü ortaya çıktı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye, bu ülkelerdeki FETÖ şirketlerinin kapatılmasını, üyelerinin teslim edilmesini, okullarının da devredilmesini istedi. Ancak Türk Cumhuriyetleri’nden şu ana kadar okulları Türkiye’ye teslim eden olmadı.

Bunun yerine isim değiştirerek, devlet kontrolüne alarak himaye etmeyi tercih ettiler. FETÖ’nün faaliyetlerinin kesin olarak sonlandırıldığı tek ülke Özbekistan oldu. Örgütün doğrudan faaliyetlerine devam ettiği tek ülke ise Kırgızistan.

Kırgızistan yönetimi FETÖ üyelerine, şirketlerine ciddi anlamda sahip çıkıyor.

FETÖ Orta Asya’da dolaylı, yani kendi bağlantısını gizleyerek o ülkenin vatandaşları adına açtığı şirket, dernek, vakıf ve eğitim kurumları üzerinden devam ediyor. Bu ülkeler ise Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan. FETÖ halen Azerbaycan’da 26 ticari kuruluşu, 7 dernek, vakıf ve STK’ya sahip. Kazakistan’da 53 şirket, 8 dernek, STK ve vakfı bulunuyor. Kırgızistan’da aralarında bir AVM’nin de bulunduğu 4 şirket ve 4 STK, vakıf ve derneği var. Türkmenistan’da 11 şirket ve 1 derneği bulunuyor. FETÖ’nün Türk Cumhuriyetleri’ndeki eğitim kurumları ve Türkiye’nin mücadelesi ülkeler bazında şöyle:

AZERBAYCAN

Azerbaycan’da 1992 yılında Çağ Öğretim İşletmeleri’ne bağlı olarak eğitim faaliyetlerine başlayan FETÖ’ye ait 13 okul, 2013 yılında, ülkenin petrol şirketi SOCAR’ın bünyesine geçti ve adını Uluslararası Eğitim Merkezi olarak değiştirdi. SOCAR yönetimi 2014 Haziran’ında bu eğitim kurumunu kapattığını duyurdu.

Aynı yıl, Çağ Öğretim İşletmelerinin ve Uluslararası Eğitim Merkezi’nin sırayla kullandığı binalarda bu kez İstek Lisesi eğitim faaliyetine başladı.

Yazının Devamını Oku

CIA’in Orta Asya’daki tetikçisi FETÖ

Kamuoyu genellikle FETÖ’nün karargâhı ABD başta olmak üzere Almanya gibi Batı ülkelerindeki yapılanmasına odaklandı

Oysa FETÖ’nün CIA güdümündeki ilk yurtdışı atağı Soğuk Savaş döneminin bitmesi sonrası Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne oldu. Son olarak Kırgızistan’da parlamento seçimi sonrası meydana gelen ayaklanma sırasında adı geçti. Kırgızistan’da devlet korumasında olan FETÖ, birçok siyasetçiyle yakın ilişkide. Burada çok sayıda okul, işyeri hatta bir de AVM sahibi.

Bölgedeki gelişmeler FETÖ’nün Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde Amerikan çıkarlarına hizmet eden CIA güdümündeki faaliyetlerinin ileriki günlerde daha çok tartışılacağını gösteriyor.

Konuya FETÖ’nün CIA ile Orta Asya’daki ilişkilerini anlatarak başlamak lazım. 2017 yılında Amerika’da Global Research’te stratejik risk danışmanı ve politika uzmanı ABD’li William Engdahl imzasıyla yayımlanan makalede, FETÖ elebaşı Gülen’in kurduğu örgütün CIA ile ilişkisinin 1982’de başladığı yazıldı.

Yıllar sonra 2006’da yazdığı referans mektubuyla FETÖ elebaşını Amerika’dan sınır dışı edilmekten kurtaran CIA’den Graham Fuller, 1982 yılında CIA’in Yakın Doğu ve Güney Asya’dan sorumlu milli haberalma görevlisi olarak atandı. Fuller’in FETÖ lideri Gülen ile teması ve onu kullanması da o yıllarda başladı.

BAĞIMSIZLIK SONRASI HEMEN OKUL AÇTI

FETÖ, Amerika için asıl rolünü Soğuk Savaş’ın bitmesiyle oynamaya başladı. Sovyetler Birliği’nden ayrılan Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Moğolistan, Özbekistan 1991 yılı Ağustos ve Ekim aylarında birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Devreye CIA ve Gülen girdi. Bu ülkelerin hepsinde birden 1992 yılında okullar açtı. William Engdahl’ın Global Research’te yazdığı gibi, “CIA, 1990’ların Orta Asya’daki Sovyet sonrası kaosunda, Gülen’i ve onun ‘ılımlı İslam’ imajını en geniş yıkım ağlarından birini inşa etmek için kullandı. Bu ağ Özbekistan, Kırgızistan ve hatta Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki Sincan Uygur Özerk Bölgesi dahil olmak üzere Türki olarak adlandırılan eski Sovyet Orta Asya bölgesinin tamamını kapsadı.”  

FETÖ ÖĞRETMENLERİ CIA AJANI

Yazının Devamını Oku