GeriNedim GÜRSEL Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur

Bir zamanlar savaş gemilerinden başka hiçbir teknenin uğramadığı limanda bugün, birkaç yelkenlinin dışında yalnızca balıkçı motorları var. Okyanus çekildiğinde ortaya çıkan granit taşlarından yapılmış evleri, arduvaz çatıları, lokantaları ve surlarla çevrili kilisesiyle Barfleur çok güzel ama o ölçüde de turistik bir balıkçı köyü.

Cotentin Yarımadası, Nâzım Hikmet’in Anadolu için söylediği gibi, Manş denizine ‘bir kısrak başı gibi’ uzanmasa da, Fransa’nın kuzey batısında, Brötanya ile Normandiya arasında bir köprü oluşturuyor. Vikinglerin IX. yüzyıldan itibaren buraya yerleşmelerinden, kıyı boyunca köyler kurmalarından itibaren bu bölgenin, özellikle de Barfleur’ün Fransa tarihinde önemli bir yeri olmuş.
Aynı zamanda İngiltere’nin de bir bölümüne hükmeden Normandiya dükleri ya da Normandiya’nın da bir bölümüne hükmeden İngiltere kralları bu git-gellerini Barfleur Limanı’ndan yapmışlar uzun süre.

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur


Çocukluğumda serüvenlerini heyecanla okuduğum Arslan Yürekli Richard ya da malı mülkü olmadığı için ‘Topraksız’ lâkabıyla anılan Jean, maiyetleri ve ordularıyla buradan karaya çıkıp fethetmişler Fransa’yı. XV. yüzyılda İngilizlerle Fransızlar arasında sürüp giden, bir türlü bitmediği için de ‘Yüzyıl Savaşları’ diye anılan çatışmaların da Barfleur’den başladığını söyleyebiliriz.

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur

Selam sana koca okyanus

Bir zamanlar savaş gemilerinden başka hiçbir teknenin uğramadığı limanda bugün, birkaç yelkenlinin dışında yalnızca balıkçı motorları var. Okyanus çekildiğinde ortaya çıkan granit taşlarından yapılmış evleri, arduvaz çatıları, lokantaları ve surlarla çevrili kilisesiyle Barfleur çok güzel ama o ölçüde de turistik bir balıkçı köyü. Okyanusla öylesine içli dışlı bir konumdaki, kıyıda yürürken dalgalarla kucaklaşıyormuş duygusuna kapılıyorsunuz. Gökyüzünde, günün saatlerine göre beyaz, pembe, mavi bulutlar salınıyor.

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur


Deniz çekildiğinde çamura saplanıyor tekneler. Yosunlu granit taşlarının arasında kabuklu deniz hayvanlarının dansı da tam o anda başlıyor. Uzun çizmeleriyle yengeç ya da midye toplayanların işgaline uğruyor deniz. Daha doğrusu denizden kalan, tortusu dibe çökmüş, göz alabildiğine uzayıp giden balçık yığını.

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur


Bir Akdenizli olarak bu manzaraya alışamadığımı itiraf etmeliyim. Okyanusu ilk kez gördüğümde, sabaha karşı sular çekip gidince şaşırmış, denizin başına bir kaza geldiği endişesine kapılmıştım. Bu endişe, aradan bunca yıl geçmiş olmasına, Atlantik Okyanusu kıyısında neredeyse gitmediğim, görmediğim liman kalmamış olmasına karşın hâlâ sürüyor. Lautreamont’un dediği gibi: “Selâm sana koca okyanus! Kendine eşitsin her zaman!” Yani okyanus, Brötanya’da olduğu gibi Normandiya kıyılarında da, git-geliyle etkiliyor insanı, burada sular da, insanlar, kuşlar, tüm canlı varlıklar gibi her daim hareket halinde.

Haliç’i bile retmetmiş ama...

Yine tarihe dönersek ‘Beyaz Gemi’ faciasından da söz etmek gerekir. İngiltere kralı Guillaume’un oğlunun tam üç yüz hizmetkârı ve korumasıyla can verdiği bu facia XII. yüzyılda Barfleur açıklarında yaşanmış. Sarhoş kaptanla ipten kazıktan kurtulma tayfaların yönetimindeki gemi, limandan ayrıldıktan az sonra fırtınaya tutularak kayalara çarpıp denizin dibini
boylamış. Ve veliaht prens de dahil kurtulan olmamış, Rouen’lı bir kasabın dışında.

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur

Barfleur tarihinin önemli olaylarını kent belediyesinin surlara yerleştirdiği afişlerden izlemek mümkün. Ben de öyle yaptım ama bu kısa özetlerle yetinmedim. Örneğin veliaht prensin can verdiği kazadan kurtulan kasabın hikâyesini öğrenmek için Barfleur’le ilgili eski kaynaklara başvurdum. İyi ki de öyle yaptım çünkü bu sayede ünlü ressam Paul Signac’ın da (1863-1935) bir süre burada yaşadığını öğrendim.

Yeni izlenimcilik akımının başını çeken ve aynı zamanda deneyimli bir gemici olan sanatçı, nokta büyüklüğündeki fırça dokunuşlarından ibaret, doğa ve ışığı renk yansımalarıyla harmanlayan o kendine özgü üslûbuyla limanları, dalgaları ve tekneleri çok çizip boyamış, hatta İstanbul’a dek gelerek Haliç ve Boğaziçi’ni de resmetmiş ama Barfleur Limanı’nı, burada dört yıl kalmasına karşın bir kez olsun tuvaline yansıtmamış. Buna karşılık, az ötede, okyanusa meydan okur gibi göğe yükselen Gatteville Feneri’ni tüm heybetiyle tasvir eden tablosu önemli yapıtları arasında sayılıyor.

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur


Okyanus dibindeki denizcilerin anısına

Bu fener gerçekten çok şaşırtıyor insanı. Tam yetmiş beş metre yüksekliğinde, Avrupa’nın en uzun ikinci deniz feneri. Ve üç yüz altmış beş merdiveni var. Bu kadar yükseğe çıkmayı göze alırsanız ufkunuz genişleyebilir, Manş Denizi’nde seyrüsefer eyleyen gemileri ya da yaklaşan fırtınayı görebilirsiniz. Ben göze alamadım. Ama dönüşte, temmuz sıcağına aldanıp, kayaların arasından denize girmeye kalkıştım. Suya girmemle çıkmam bir oldu. Buz gibiydi. Manş Denizi’nde su sıcaklığı, yazın bile, yirmi derecinin altında. Bu nedenle bir kaç cesur turistin dışında kumsalda kimseyi göremiyorsunuz. 

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur


Ama iyi soğutulmuş bir şişe beyaz şarabın eşliğinde istiridye, istakoz, midye, yengeç ve balık yiyebileceğiniz lokantalar dolup taşıyor. Köyün iki çan kuleli eski kilisesi de... İnsanlar dua etmek için değil, deniz mezarlığını ziyaret etmek için geliyorlar buraya. Ve, İngiltere veliahtı gibi çocuk yaşta boğulanlar da dahil, tarih boyunca okyanusun dibini boylamış denizcilerin anısına mum yakıyorlar. Ben mum yakmadım ama onların ruhuna Paul Valery’nin ünlü dizelerini, Sabri Esat Siyavuşgil’in nefis çevirisinden, dua okur gibi mîrîldandîm:
“Üstünde güvercinler gezen şu rahat damın / Kalbi atar ardında bir kaç mezarla çamın / Şaşmaz öğle zamanı ateşlerle yaratır / Denizi, denizi, hep yeni baştan denizi !/ Tanrıların sükûnu çeker gözlerimizi / Bir düşünceden sonra, ah o ne mükâfattır.”

Manş Denizi kıyısında bir balıkçı köyü: Barfleur

Barfleur’de tanrıların sükûnu dalgaların uğultusuna bırakmış yerini. Çünkü rüzgâr alan bir liman burası, ama güvenli sayılır. Tekneler, fener sayesinde, kıyı boyunca dikilen granit taşlarına çarparak batmıyor artık ama açık denizde kayboldukları oluyor. Seferden dönmeyenleri düşünüyorum: “Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden / Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.” Bu dizeler de Yahya Kemal’den. Üstadın on iki yıl Paris’te kaldığı, ne var ki Paris için bir tek şiir yazdığını biliyoruz. ‘Sessiz Gemi’yi de, hiç ayak basmadığı Barfleur için yazmış olmasın?

Fotoğraflar: Alamy, cybevasion.

False