Nedim Gürsel

Bir şarkıdır Napoli

4 Mart 2016
İşte yıllar sonra yeniden Napoli’deyim. Korna, motor, insan sesleri ve kilitlenen trafik… Maltataşı döşeli dar sokaktan yokuş aşağı kelle götürür gibi inen bir motor. Sonra bir tane, bir tane daha…

Çocukluğumda Napoliten şarkılar modaydı. Türkçe sözlü versiyonları da vardı. Örneğin “Sorrento’ya geri dön”, “Deniz ne kadar güzel hoştu”, “Haydi koş dalgalara koş” diye sürer giderdi. Ve turkuvaz mavisine doğru koşardım hayalimde. Denizi hiç görmemiştim ki. Değil Napoli’den, Bandırma limanından bile haberim yoktu. Şarkıda söylediği gibi yapmadım. Bir daha geri dönmedim Sorrento’ya. Ama Hotel Tramontano’nun balkonundan görülen Akdeniz’in en güzel manzarasını da unutmadım. Dev bir kadının memelerini andıran krateriyle yanardağ, lacivert taşından boyanmış bir Rönesans tablosunda Madonna’nın mantosundaki mavi gibi parıldayan deniz, beyaz köpük içinde gemiler, uzakta Napoli’nin tepeleri ve aşağıda denize dimdik inen falezin uçurumu. 

 


Sorrento

 

Napoli’den Camille Rogier’ye gönderdiği bir mektupta şöyle yazıyor Flaubert:

“Parthenope’un yumuşak karnında şehvetle dolaşıyorum. Pantolonuma değer değmez sertleşiyor erkekliğim. Böyle giderse beni ‘çok sevimli’ bulan çamaşırcı kadına tasallut edecek kadar alçalabilirim. Belki de Vezüv’ün yakınında oluşumdur beni bu hale koyan.” Semerden kurtulmuş bir eşek gibi seviştiğini de ekliyor. Madam Bovary’nin yazarı, romanlarında böyle bir üslup kullanamazdı elbet. Ama mektuplarında fahişelerle nasıl düşüp kalktığını en kaba sözlerle anlatmaktan çekinmediğini biliyoruz. Benim de içimden Napoli’yi benzer bir üslupla anlatmak geliyor ama kendimi dizginlemeye çalışıyorum. Sırtımda semer olmasa da ‘otosansür’ denilen bir yük var çünkü.

 

Yazının Devamını Oku

Giotto’nun mavi dünyası

19 Şubat 2016
Padova gezisini bir güne sığdırmak olanaksız. Bir seçim yapmak zorundasınız. Bu bir seçim de değil aslında, düpedüz mecburiyet. Buraya dek gelip de Giotto Usta’nın marifetini, yani Arena Kilisesi’ndeki freskleri görmeden olmaz. Hele, benim gibi, bir Proust hayranıysanız.

Giotto’nun dünyasına ilk adımı, onun sanatıyla yüzleşmeden, doğrudan tanışmadan, Albertine Kayıp’ı okuyarak Proust üzerinden atmıştım. Gerçi yazar bu romanında küçük kilisenin kubbesiyle duvarlarını boydan boya kaplayan fresk dizisinden çok ressamın ‘Erdemler ve Kusurlar’ı konu alan kabartmaları üzerinde durur ama sanatçının mavi dünyasına duyduğu hayranlığı belirtmekten de kendini alamaz. Proust’a göre Giotto’nun mavileri dışarıdaki güneşli günün, gökyüzünün içerdeki devamı gibidir.

BİR DUVARDA ÇIĞIR AÇMAK




Sanat tarihçileri Giotto’nun kiliseye adım atar atmaz, çıplak duvarları görünce heyecanlandığını yazıyor. Doldurulması, çizip boyanması gereken bir alandı dünya, hayal gücünde kıpırdayan, gerçeklik kazanan figürleri duvara aktaracak, bu işi yaparken de geçmişte olup bitmiş, İncil’de anlatılan olaylar zincirini anlaşılır, asıl önemlisi de seyredilir kılacaktı.

Yazının Devamını Oku

Sürpriz dolu sakin kent: Toulon

12 Şubat 2016
Toulon, Fransız donanmasının demir attığı, geceleyin araba vapurlarının ışıklar içinde güney denizlerine doğru yol almak üzere demir aldığı korunmalı bir liman değil yalnızca, güzelliğini ilk bakışta ele vermeyen bir kent. Bugüne dek gezme fırsatım olmamıştı. Her yıl sonbaharda yapılan kitap fuarına bir ya da iki günlüğüne gelip, okurlarımla buluştuktan sonra Paris’e dönüyordum. Bu kez kenti gezmeye vakit ayırdım. Ve güzel sürprizlerle karşılaştım.

Kentin tarihi çok eskilere, antikçağa dek gidiyor ama birkaç yosunlu taştan ve o zamandan bu yana cüppeleri boyamak için kullanılan ıstakoz kabuklarından başka iz yok görünürde. Toulon’un çok eski tarihini keşfetmek için kitaplara başvurmak gerek. Aslında, katedrali ve kıyıdaki kaleleri saymazsak, ortaçağdan da pek iz yok. Toulon bir deniz üssü, hatta, sanıyorum Akdeniz’in en önemli deniz üssü. Kral XIV. Louis’nin ünlü mühendis ve mimarı Vauban buraya da el atmış, limanı savaş gemilerini barındıracak kıvama getirmiş. O zamandan bu yana, uçak gemileri de dahil donanma burada bekliyor. Savaş gemileri, zırhlarına sarınmış, demir almak için genelkurmaydan emir bekler gibi duruyor. Tek tük yatlar da var limanda ama onları görmek için özel bir dikkat gerekiyor.

TOULON’DA ÇANAKKALE BOĞAZI



Yazının Devamını Oku

Zamanın durduğu yer Tiran

19 Aralık 2015
“Gördüğün başkentler içinde, mimari doku açısından en uyumsuzu hangisi” diye sorsanız, hiç duraksamadan “Tiran” derim. Sırtını Dajti Dağı’yla yeşil tepelere dayamış, içinden ırmaktan çok kendi halinde bir dereye benzeyen Lana’nın aktığı Arnavutluk’un başkentinde zaman durmuş gibi. Ama yine de buradaki inanç ve düşünce özgürlüğü başlı başına bu ülkeyi sevmek için yeterli bir neden.

Enver Hoca’yla birlikte komünizmin de gömülmesinden bu yana çok geçmedi. Stalin’in mirasını benimseyen, Sovyetler Birliği’ne bile kafa tutan, hatta iktidarının son dönemlerinde arası Çin’le de bozulan bu nevi şahsına münhasır diktatör, Tiran’ın orta yerine yaptırdığı ‘piramit’ine gömülmek şöyle dursun, halkın belleğinden de silindi. Heykelleri de, komünizmin diğer babalarıyla birlikte,  sanat müzesinin arka bahçesinde paslanmakta.

 “Enver Hoca Müzesi” olarak hizmet vermiş piramit

Buna karşılık yalnızca piramidini değil sarayını da gördüm Enver Hoca’nın. Üç katlı, balkonlu, hiçbir albenisi olmayan sıradan bir yapıydı. Saraydan çok bir kasaba eşrafının konağını andırıyordu ve bomboştu içi. Müzeye bile dönüştürülmemişti. İster istemez Ankara Beştepe’deki sarayın gereksiz ve kiş görkemini anımsadım.

 

OSMANLI'YA KÖK SÖKTÜREN KAHRAMAN

Tiran’a bu ikinci gelişim. On bir yıl geçmiş aradan, kent olumlu yönde ama yine de yetersiz bir gelişme göstermiş. Merkezden biraz uzaklaşınca yoksul mahalleler,  sıvası dökülmüş tuğla duvarlar, derme çatma konutlarla karşılaşıyorsunuz. Merkezde de eski yapılar onarılmış, birkaç yeni gökdelen dikilmiş, ara sokaklar asfaltlanmış, ne var ki bu değişiklikler Tiran’ı eski görünümünden kurtarmaya yetmemiş. Parklar, şık kafeler, yeşil alanlar da göze çarpıyor ama görüntüye sıkça giren toplu konutlarla çanak antenler de var. Bir de, sarı-kırmızıya boyanmış resmi binalar.

Arnavutluk halkının kahramanı İskender Bey

Bütün yollar yine, tam ortasında İskender Bey heykelinin yükseldiği geniş alana çıkıyor. İskender Bey, namıdiğer Kastrioti, taş kaidenin üzerinde atıyla bütünleşmiş, başında miğfer, bir elinde kılıç, terkisinde gürz, rüzgârda savrulan uzun sakalıyla cenk ediyor.  Enver Hoca’yı belleğinden silen Arnavutluk halkının gerçek kahramanı XV. yüzyılda Osmanlı’ya kök söktüren bu İskender Bey işte. Babası tarafından Osmanlı sarayına gönderilen, bir bakıma orada rehin tutulan bu soylu Arnavut prensi, sonradan ülkesine kaçarak Osmanlı’ya başkaldırmış. Hem İkinci Murat hem de Fatih’le savaşarak ülkesini kahramanca savunmuş. Onun efsanevi hayatı bugün tarih kitaplarında anlatılmıyor yalnızca, dilden dile de dolaşıyor. ‘Boğazkesen’ romanımda ona yer vermediğim için üzüldüm. İskender Bey’in serüvenleri, sadakat ve ihanet bağlamında, pekâlâ yer alabilirdi anlatıda.

Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar komünizm

17 Ağustos 2015
1989 Kasımı’nda Berlin Duvarı’yla birlikte yalnızca komünist sistem çökmedi, hayallerimiz de yıkıldı. İşte o hayallerden, hayaletlerden oluşan bir müzede, Prag’daki Komünizm Müzesi’nde yazıyorum bu satırları.

Kim derdi ki hayalini kurduğumuz, uğruna gençliğimizi adadığımız -hatta heba ettiğimiz-, bazılarımızın gerçekleşmesi için büyük bedeller ödediği komünizm günün birinde müzelik olacak. Kitaplarını yutarcasına okuduğumuz, kahve ya da meyhanelerde sabaha dek tartıştığımız Marx’ın, Engels’in, Lenin’in heykelleri meydanlardan sökülüp müzelerde sergilenecek. Kazıbilimin ortaya çıkardığı taşlar, sütunlar, kabartmalar gibi eski bir çağın bulguları olarak algılanıp değerlendirilecek. Oysa çok geçmedi aradan, ‘devrimci’ sloganlar haykırarak yürüdüğümüz sokaklar o yılların başbakanı Süleyman Demirel’in, nam-ı diğer ‘Morisson Süleyman’ın deyimiyle ‘aşınmadı’. Bundan sonra da aşınacağı yok, ‘başkan babamızın’ polisi gösteri yürüyüşlerini biber gazına boğuyor artık, genç-yaşlı demeden muhalif duruş sergileyen kim varsa ya copluyor ya da tutukluyor.

HAYALLERİMİZ YIKILDI

1989 Kasımı’nda Berlin Duvarı’yla birlikte yalnızca komünist sistem çökmedi, hayallerimiz de yıkıldı. İşte o hayallerden, hayaletlerden oluşan bir müzede, Prag’daki Komünizm Müzesi’nde yazıyorum bu satırları. Tam girişte Lenin’in bir türlü gelmeyen, bundan böyle de artık gelmesi mümkün olmayan ‘güzel günler’i müjdeleyen devasa bir heykeli var. Kel başını yukarıya kaldırmış, sağ eliyle o günleri gösteriyor ziyaretçilere. Nâzım Hikmet’in “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diye olanca içtenliği ve umuduyla yazdığı şiirdeki gibi bizleri “Motorları maviliklere sürmeye” davet ediyor. Oysa biliyoruz artık. O mavilikler bir aldatmacadan ibaretti. Güzel günler olmadı hiçbir zaman, çünkü özgürlük ve demokrasinin kök salmadığı bir toplumda güzel günler umudu da, ne yazık ki, yeşermiyor.

ANTİ KOMÜNİZM MÜZESİ

Lenin’in, kim bilir hangi kentin meydanından sökülüp buraya getirilmiş heykelinin yanında Marx’ın da, daha küçük boyutlarda ve daha alçakgönüllü bir heykeli var. Ve elbette, öbür sakallının, yani Engels’in de... Bir köşede, ‘bıyıklı’nın, yani Stalin’inki de dahil yine aynı liderlerin büstleri üst üste yığılmış. Doğrusu yirminci yüzyıl tarihine damgasını vurmuş bu tarihsel kişiliklerin, bu düşünür ve liderlerin müzelik olmaları, sevindirici, dahası övünülecek bir durum değil benim gibi halâ sol görüşü savunanlar için. Zaten müze de, aşırı ölçüde anti-komünist bir anlayışla düzenlenmiş. Peki bütün eksiklerine, zorbalıklarına karşın hiç mi olumlu yanı yoktu komünizmin, diye sorası geliyor insanın. Komünizm yıllarında düşünce özgürlüğü yoktu belki, ama bugün olduğu gibi sokaklarda dilenciler de yoktu. Sağlık hizmetleri parasızdı. Kafka’nın Prag kentiyle özdeşleşmiş eşsiz yapıtı hakettiği ölçüde değerlendirilmiyordu, evet. Ama tiyatrolar kapalı gişe oynuyor, emekçiler opera ve baleden de nasiplerini alabiliyorlardı.

Yazının Devamını Oku

Beyaz gecelerde Moskova

25 Temmuz 2011
Sovyetler Birliği’nın dünyayı titrettiği yıllarda Moskova tarihi eserleri, anıtlarıyla anılan başkentten çok ideolojik merkeze benzerdi. Soğuk Savaş döneminin krizlerinde tüm dünya Washington’la Moskova’yı nefesini tutarak izlemişti.

Bugün Moskova tüm Rusya’daki zenginliğin yüzde 80’ini barındıran bir dünya metropolü. Çekici, merak uyandırıcı ve çok canlı. Caddelerinde, meydanlarında büyük çelişkiler içiçe. Bir yanda çılgınca harcanan servetler, diğer yanda yoksullar; bir yanda şen kahkahalar atan dünya güzeli şık kızlar, diğer yanda toplu ulaşım araçlarındaki yoksul, bezgin yüzler; bir yanda Stalin döneminin asık yüzlü binaları, diğer yanda gökdelenler, alışveriş merkezleri. 28 yıl arayla ikinci kez geldiğim şehirde, dünü ve bugünü karşılaştırdım.   

Bu üçüncü gelişim Moskova’ya, ilkinde Paris’ten bir Tupolev’e binmiştim, yalnızca uçak değil zaman da eskiydi, yani Brejnev döneminin sonları. Bir varmış bir yokmuş gibi, Sovyetler Birliği dağılmadan önceydi, 1983 kışı. Nâzım Hikmet’in izini sürmüştüm 10 gün boyunca, kentin altını üstüne getirmiştim... “Puşkin Alanı” adlı öyküm, Leningrad’ı da kapsayan bu ilk yolculuğun ürünüdür. “Raskolnikov’un Odası” ile Seyir Defteri’nde Moskova üzerine yazdıklarım da. Soyuz Psateley, yani Yazarlar Birliği’nin konuğuydum. Yalnız dolaşmam pek mümkün görünmüyordu. Resmi bir programım, otomobil ve şoförüm, bir de rehberim vardı. O zaman bugünkü gibi hayvansı bir enerji saçmıyordu Moskova, caddelere özel araçlardan, Mercedes ve ciplerden çok kamyonlar hâkimdi. Lenin’in, Dirjinski’nin heykelleri yerlerinden sökülüp nehir kıyısındaki o küçük parka konulmamış, gökdelenler ve alışveriş merkezleriyle lüks mağazalar açılmamıştı. Adım başında pizzacılar, Mc Donalds’lar, herhangi bir Batı metropolünde görebileceğiniz sık kahveler yoktu. Yine de, bugünkü gibi şık ve güzeldi Moskovalı kadınlar. Yoğun, taş yapılar, külüstür tramvaylar ve her durağı küçük bir sarayı andıran, koridorlarından telâşlı bir kalabalığın sel gibi aktığı metro vardı ama. Bürokrasi de vardı, hem de şimdikinden bin beteri.

YAZARLARINI SEVEN ŞEHİR

Uçaktan çıkışta havaalanında alıkonulan pasaportumun akıbetini beklerken iki Aeroflot uçağı peşpeşe aprona yanaştı. Birinin Gogol’dü adı, öbürününki Essenin. Uçaklarına yazar adları veren bir ülkeye öfke duymamam gerektiğini düşündüm. Ve aynı şeyi yapmak için Türk Hava Yolları’nın daha ne beklediğini kendime sormadan edemedim. Her iki yazarın da heykellerini görememiştim geçen gelişimde. Rusya’nın Paris başkonsolosluğundan büyük çileyle aldığım vize sayesinde bir sorun yaşamadan girebilmiştim. Ne var ki, pek az kalabilmiştim Moskova’da. Yasnaya Polyana’ya, Tolstoy’un yüzüncü ölüm yıldönümü kutlamalarına davetliydim. “Önce,” diye geçirdim içimden, “Derin Rusya’nın lirik ve melankolik şairi, genç yaşta canına kıyan Essenin’in Tverskoy Bulvarı’ndaki heykelini görmeliyim, sonra Arbatskaya’daki Gogol’ün heykelini.” Ölü Canlar’ın yazarının Moskova’da bir değil iki heykeli olduğunu okumuştum rehberde. Her ikisini de gidip görmeli, yazarın dünyasına bu heykellerin yol açtığı çağrışımlar sayesinde girmeli, olağan dışı kahramanlarıyla tanışmalıydım. Sofya’da yazdığı bir şiirinde “Sofya şehri büyük mü? / Şehirler, gülüm, caddeleriyle değil / Anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor / Sofya büyük şehir” diyor Nâzım Hikmet. Öyleyse Moskova da büyük şehir. Rus halkının gözbebeği olduğu için değil ama, halkın ona Matruşka, yani “Annecik” dediği için de değil. Moskova’nın büyüklüğü yazarlarına verdiği önemden kaynaklanıyor bana kalırsa.
Moskova büyük ölçüde tezatlar kenti ve ilk bakışta, New York’ta olduğu gibi çirkinliğin görkemi hemen göze çarpıyor. Son model lüks otomobillerin kelle götürürcesine, köhne troleybüslerle otobüslerinse dura kalka ilerledikleri geniş caddelerin alt geçitlerinde çiçek, meyve ya da yavru kedilerle köpekler, tavşanlar satan yaşlı kadınlar da görebilirsiniz burada, lüks mağazalarda küstahça para harcayan aşırı makyajlı, mini etek ya da dar pantolonlu genç ve güzel kadınlar da. Rusya’nın tüm zenginliğinin yüzde 80’i Moskova’da toplanmış durumda, buysa hem eşitsiz bir gelir dağılımının hem de paranın gücünün göstergesi. Ve dağılma sürecinden, darbe girişimlerinden sonra devlet otoritesini yeniden kurmayı başaran Putin’e oligarşinin sağladığı desteğin. Kuşkusuz bu nedenle Rus halkının büyük çoğunluğu için aile ve din gibi geleneksel değerler büyük önem taşıyor. İnsan hakları, düşünce özgürlüğü, laiklik gibi demokrasinin vazgeçilmez unsurlarınıysa, aydınların dışında fazla umursayan pek yok. En azından uçakta okuduğum İngilizce gazetenin yaptığı bir soruşturmanın sonuçları bu yönde.

STALİN’İN YEDİ KOCAKARISI

Moskova’da caddeler uçsuz bucaksız, çok geniş. Yürürken hem yoruluyor hem de yoğun, taş yapıların görkemi altında ezildiğinizi hissediyorsunuz. Bazıları Türk müteahhitlerce dikilen gökdelenlerle alışveriş merkezleri de var. Bu gidişle çelik ve cam taşın yerini alacağa benziyor, ilk gelişimde bindiğim tramvaylarsa tedavülden kaldırılan taşıtlar arasında. Yerlerini eski mi eski, trafik keşmekeşini daha da içinden çıkılmaz hale getiren mavi-beyaz troleybüsler almış. Moskova’nın neredeyse 200 yıldan fazla, bizim “Deli,” Ruslarınsa “Büyük” olarak nitelendirdikleri Çar Petro’nun kenti St. Petersburg’un gölgesinde kaldığı söylenebilir. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Lenin yeni devletin merkezini başkent St. Petersburg’dan buraya taşıyınca sosyalist estetik kentin eski mimari dokusunu da büyük ölçüde değiştirmiş. Örneğin “Bıyıklının Piramitleri” diye anılan ünlü gökdelenler, tepelerindeki kızıl yıldızla birlikte Moskova’nın silüetine eklenmiş. Bunlara, ideolojik görüşünüze göre “yedi güzeller,” ya da estetik anlayışınız komünizmden nasibini almamışsa, “yedi kocakarılar” diyebilirsiniz. Öte yandan tek ya da iki katlı, çoğu 18’inci yüzyıldan kalma, bahçe içinde evler de var hâlâ. Ve bir zamanlar soyluların oturduğu saraylar. Bunlara soğan biçimindeki kubbeleri, sarı, mavi, beyaz, fıstık yeşili, vişne çürüğü duvarları ve çan kuleleriyle kiliseleri de ekleyebilirsiniz. Kremlin’se başlıbaşına bir başka dünya.

Yazının Devamını Oku

Azizlerin, ozanların izinden TARSUS

3 Mayıs 2010
Akdeniz kıyısında yazı karşılamaya hazırlanan Tarsus, efsane kahramanlarının şehri. Kimliği hâlâ tartışılan şair Sardanapal 2500 yıl önce Tarsus’a dikilen heykelinin kaidesinden “Ey yolcu, ye, iç ve yaşamaya bak; gerisi boş” diye sesleniyor gezginlere. Anısına dünyanın dört bir yanında katedraller inşa edilen Aziz Pavlus, Roma’da kendisini ölüme mahkum eden yargıca “Tarsusluyum, hiç de önemsiz olmayan bir kentin vatandaşıyım” demişti gururla. Karısını bey oğluyla yatarken gören Karacoğlan, kahrından Dedeler Köyü’ndeki Yedi Uyurlar Mağarası’na girip bu dünyayı terk etmişti. Hızlı bir değişim yaşasa da Tarsus geçmişin bazı izlerini koruyor. Bugün tarihi sokaklarında, kervansaraylarında, hanlarında yürüyüşe çıktığınızda, hayal gücünüzü de kullanıp geçmişin izlerini sürebilirsiniz.

Kireç taşları daha dün konmuş gibi duran, yalnızca zamana değil kışın kara yazın güneşe, rüzgâr ve yağmura hâlâ direnen Roma yolunda yürüdüm bir süre. Ne ayrık otları hakkından gelebilmişti ne de toprak. Üzerinde yemyeşil çimenler bitmişti belki, ama bugün bile ıssızlığın ortasında sanki bir menzile erişecekmiş gibi duruyordu. Buraya gelirken antik çağda İç Anadolu’yu Kilikya’ya bağlayan “kapılar”dan geçmemiştik gerçi, o kapılar İncil’de anlatıldığı kadar dardı. İki yanından yükselen sarp kayalar gökyüzünü kapatıyordu. Yine de, Toroslar’ı aşıp düze inmenin getirdiği o rahatlama duygusunu, yolun bitimindeki anıtsal kapının altından geçip aşağıda göz alabildiğine uzanan verimli tarlaları, ırmakları, köyleriyle Tarsus Ovası’nı ve Akdeniz’in köpüklü kıyılarını görmenin coşkusunu derinden hissettiğimi itiraf etmeliyim. Derken bir atlı göründü ufukta. Uzaktan heyal meyal seçilebiliyordu. Yaklaşınca atın üzerindeki köylü kadını fark ettim. Başında yemenisi, iki yandan sarkan heybeleriyle Sağlıklı’ya doğru geçip gitti yanımdan. Kan ter içindeydi. Atı da öyle, yorgunluktan ağır aksak gidiyor, nalların taşta çıkardığı gürültüden başka ses duyulmuyordu. Demek ki, çevrede yaşayan köylüler tarafından hâlâ kullanılıyordu yol. Aradan geçen bunca zamana karşın, artık bütün yollar Roma’ya çıkmasa da bir menzile varıyor, insanları bir yerden bir başka yere götürüyordu.

GEZGİNLERE ASUR NASİHATI

W.M.Ramsay, Aziz Pavlus’un Kenti Tarsus adlı kitabında şöyle yazıyor: “Tarsus doğayı kendi amaçlarına boyun eğmek zorunda bırakmış, kendi nehrini, limanını, denize erişimini, dağların diğer tarafına geçen yüksek teknoloji ürünü yollarını kendisi yapmıştı; doğanın yardımıyla da, ovanın boğucu nemli sıcağı ile, tepelerin serin ve daha hafif atmosferini ya da yukarı Toros bölgesinin daha sert havasını dengeleyebilmekteydi. Doğanın yasalarını ve yöntemini inceleyerek, doğaya egemen olmayı öğrenmişti. Kenti yaratan insanın kendisiydi.”
Sonradan İsa Mesih’in öğretisini yaymak, “sevinçli haber”i insanlara müjdelemek için yollara düşecek Aziz Pavlus işte bu coğrafyada doğmuş, antik çağ Anadolusu’nun en önemli kentlerinden Tarsus’ta başladığı öğrenimini Kudüs’te, dönemin en bilgin hocalarından Gameliel’in dizi dibinde sürdürmüştü. 1993’te ortaya çıkarılan kentin tam ortasındaki bir başka yolu, balık sırtı biçimindeki geniş caddeyi de arşınlamıştı gençliğinde. Kimbilir, caddenin bitiminde heybetle dikilen Saradanapal’in heykeline dalıp gittiği de olmuştu belki. Strabon’un anlattığına göre, kaidesine Asur dilinde kazınmış “Ey yolcu, ye, iç, yaşamaya bak. Gerisi boş” ibaresinin anlamını da sorgulamıştı.

GERİYE KUYUSU KALMIŞ

Bugün Tarsus’ta o zamanki adıyla Saül’ün doğduğu var sayılan evden ve avlusundaki kuyudan başka azizden hiçbir iz kalmadığını söylemeliyim. Ama adı, Haçlılarca yapılan, 1415’te Ramazanoğlu Ahmet Bey’in Tarsus’u Karamanoğulları’dan alışından hemen sonra bodur bir minare eklenerek camiye dönüştürülen kiliseye verilmiş. 16. yüzyıldan kalma bir başka kilise de, cemaatini yitirdikten sonra, yani Tarsus’un Hıristiyan sakinleri bu topraklardan sürülüp yabancı diyarlarda, Suriye çöllerinde ölüme gönderildikten sonra, kederli, suskun bir müze olmuş. Pavlus’un Roma’da ölüme mahkûm edilmeden önce yargıca “Ben bir Yahudiyim, Kilikya’nın Tarsus kentindenim, hiç de önemsiz olmayan bir kentin vatandaşıyım” dediğini biliyoruz. Oysa kendisi o devirde çok önemli bir ayrıcalık olan Roma vatandaşıydı aynı zamanda. Ama doğup büyüdüğü topraklara bağlıydı ve Anadolu’da çıktığı son misyoner yolculuğu sırasında yeniden gelmişti buraya. 0 zaman, bugün kalıntıları kentin ortasında bir kale gibi yükselen Roma tapınağı henüz inşa edilmemişti kuşkusuz, ama imparator kültü başta olmak üzere çok tanrılı dinlerin kavşağındaydı kent. Hatta çok eski bir din olan Mitraizmin bazı unsurlarından da izler taşıyordu. Uzun süre gizlenmek zorunda kalan ve gök cisimlerinin yorumuyla ilişkilendirilen bu inancın Stoacı düşünürlerden, özellikle de Tarsuslu Aratos’un görüşlerinden kaynaklandığını biliyoruz. Pavlus işte böyle bir ortamda yetişmiş, Kleaopatra’nın Marcus Antonius’la buluşmasına tanık olmasa da, (buluşma onun doğumundan yaklaşık yarım yüzyıl önce gerçekleşmişti) bugün Tarsus’u çeviren surlardan kalan tek anıtın, yani Deniz Kapısı’nın altından geçip limanda balıkçılarla sohbet etmiş, derin sularda yüzmüştü. Evet, yalnızca İsa uğruna yollara düşen bir ermiş değildi o, ufak tefek ama dayanıklı bir bedene de sahipti. Eğer çok iyi bir yüzücü olmasaydı Ege’de batan gemisiyle birlikte sulara gömülürdü kuşkusuz. Ölümü Roma’da cellâtın elinden değil, Adalar Denizi’nde yaşamı boyunca mücadele ettiği eski tanrılardan birinin, Poseidon’un elinden olurdu.

KIŞKIRTICI EROTİZMİYLE KARACOĞLAN
/images/100/0x0/55eaf077f018fbb8f8a06f33
Tarsus’ta yalnızca Hıristiyan Kilisesi’nin kurucusunun değil, Sehabe’den Bilâl-i Habeşi’nin de izleri var. Bir efsaneye göre Hz. Muhammed’in müezzini İslâm ordularıyla buraya dek gelip ezan okumuş, hatta bugün de ziyaret edilen bir mescid yaptırmış. Onun Tarsus’a geldiği eski kaynaklarda belirtilmiyor ama, başbakanımız sayesinde ülkemizde çok moda olan “medeniyetler buluşması”dan hareketle kent Pavlus’a olduğu kadar Bilâl-i Habeşi’ye de sahip çıkma gereğini duyuyor. Osmanlı döneminde yapılan tek kubbeli bir camiye onun adını veren belediyenin müminleri de onurlandırmak istediğini düşünebiliriz. Gerçek yaşamı hakkında pek fazla şey bilmediğimiz, halk geleneğinin en büyük şairlerinden Karacoğlan da Tarsus’un sahiplendiği ünlülerden. Kentin değişik yerlerinde Bilge Kaan’ın, Osman Gazi ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin anıtları yok yalnızca, Şelale’de ulu okaliptüs ağaçlarının gölgesinde Karacoğlan’ın da bir bronz heykeli var. Kucağında sazı ve ayağında Türkmen işi çizmeleriyle, bir zamanlar Büyük İskender’in girip hastalandığı akar suya bakıyor şair. Yaşamı boyunca türküsünü çağırdığı dilberleri süzdüğü de oluyor çapkın bir edayla. Demir parmaklıkla çevrili heykelin kaidesinde Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’a ait şu yazıyı okumadan geçmedim: “Halk edebiyatımızın büyük şairi Karacoğlan 17. yüzyılda yaşamış ve uzun bir ömür sürmüştür. Çukurova’da yaşadığı kesindir. Türkmen aşiretleri arasında büyük bir sevgisi olan Karacoğlan’ı Çukurovalılar paylaşamaz. Yöremiz halkı da Karacoğlan’ın Toroslu olduğuna, burada yaşadığına ve Eshab-ı Kehf Mağarası’na girerek kaybolduğuna inanmaktadır. Köylerimizde hâlâ Karacoğan türküleri söylenmektedir.”

MAĞARAYA GİRİP KAYBOLDU

Kimi kez erotizme varan dizelerin şairi Karacoğlan’ın heykelini, üstelik 2003’ün Zafer Bayramı’nda Tarsus’un en gözde piknik yerine diken belediye başkanını kutlamak gerek. Heykelin altında “Emirler’den bir kız indi pınara” redifli şiirin tümünü okuyabilirsiniz, ben yalnızca son dörtlüğünü aktarmakla yetiniyorum: “Karacoğlan der ki n’olup n’olmalı / Keten gömlek geymiş kolu sırmalı / Anasını kandırıp kızın almalı / Emirler’den bir kız indi pınara.”
Pınar başında durdum bir süre, Karacoğlan’ın türküsünü söylediği Türkmen kızlarını düşündüm. Ve şairin efsanesi, “Söyleyim mi sana sözün doğrusun / Soyunup koynuna girmeye geldim” ya da “Tomurcuk memesin verdi ağzıma / Yorgunsun sevdiğim em dedi bana” ya da “Ay doğup da şafak atmada sandım / Meğer yarin düğmeleri çözülmüş” gibi unutulmaz dizelerin eşliğinde gözümün önüne geldi. Çapkın şairin aslında kanayan bir yarası olduğunu, bu nedenle kadınları sevdiği kadar gerçekte onlardan öcalmak amacıyla da saz çalıp şiir söylediğini anımsadım. Gurbete çıkmış tüm ozanlar gibi sevdalandığı bir bey kızıyla kaçışı, bir yastıkta kocamak umuduyla murat alıp murat verişleri, sonra kızın bir başka obanın beyinin yeğeni tarafından taciz edilişi, bu askıntıdan kurtulmak için de, Karacoğlan bir başka obanın düğünündeyken, kendisine dokunmamak koşuluyla tacizci yeğeni yanında yatırmaya razı oluşu, bunun üzerine Karacoğlan’ın sazının telinin kopması ve obasına dönen şairin karısını çadırda beyin yeğeniyle aynı yatakta görünce üzerlerini abasıyla örtüp yollara düşmesi, bir daha da ne obasını ne de suçsuz karısını görmeden gurbette ölmesi, daha doğrusu Tarsus’a yakın Eshab-ı Kehf mağarısına girip kaybolması geldi aklıma. Bu mağaranın öyküsünü çocukluğumda büyükannemden dinlemiş, sonra Kur’an’da okumuştum ama, sazını sonsuza dek kalsın, elden ele dolaşsın diye bir dala astıktan sonra Karacoğlan’ın Yedi Uyurlar Mağarası’na girip kaybolduğunu burada, Pavlus’un kenti Tarsus’ta duydum. Şeytana uyup şairin belden aşağı dizelerini yazmakla günaha girdiysem ya da bu acıklı öyküyle sizleri üzdüysem beni bağışlayın. Tarsus efsanelerle dolu bir kent, Şahmeran’ın dillere destan efsanesi de anlatılıyor burada, hatta yarı kadın yarı yılan bu hilkat garibesinin bir heykeli de var kentin orta yerinde. Ama yola çıkmak, bu kez de Çukurova’nın sıcağında başka bir menzile ulaşmak gerek.
Yazının Devamını Oku

BEYRUT küllerinden doğuyor

28 Aralık 2009
Tarihin çok eski dönemlerinden bu yana yangınlar, yıkımlar, salgınlar görmüş bir kent Beyrut. Ortadoğu’nun tüm talihsiz kentleri gibi refah ve mutluluk yıllarını yıkım günleri izlemiş. Ama her defasında, anka kuşu örneği, yeniden doğmuş küllerinden. Radisson Oteli’ndeki odamın balkonunda kahvemi içerken Doğu Akdeniz’in bu kıyısında dağla dalgaların birlikteliğinden oluşan, kumsalın hemen dibinden kat kat üç bin metreye yükselen engebeli doğanın insanoğluna bağışladığı dev sedir ormanlarıyla Bekaa Vadisi’ne inen kar sularını düşünüyorum... Tevrat’ta “bal ve süt” ülkesi olarak geçen Kenaneli’nin “vaat edilmiş” topraklarıyla alfabenin mucidi Fenike’yi düşünüyorum... Tüm Semitik kökenli dillerde, karlı zirvelerinden dolayı “Beyaz Dağ” diye anılan Lübnan’ın başına gelenleri. Bu küçük ama zengin (yalnızca yerel kaynakları açısından değil tarihi ve kültür mirasıyla da) ülkenin, yıllar boyu birbiriyle halleşip kaynaşmış ama ilk fırsatta birbirinin gözünü oymaktan geri kalmamış Hıristiyan, Müslüman, Dürzi halklarının trajik alın yazısını...

MERKEZDEKİ METRUK ALANLAR CANLANMIŞ

MS 551’deki depremde yerle bir olmadan, dev dalgaların altında yitip gitmeden önce antikçağın en önemli yerleşimlerinden biri vardı burada. Mermer sütunları, tapınakları, su kemerleri, tiyatrosu ve hipodromuyla olduğu kadar Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen öğrencilerin en yetkili hocalardan ders aldığı Hukuk Okulu’yla da ünlüydü. Ama taş üstünde taş kalmadı bir anda, eski kent yeryüzünden silindi gitti. Neyse ki bugün, son savaşta yıkılan kent merkezindeki metruk alan, kazı çalışmaları sayesinde canlanmış durumda. Beyrut’un Fenike, Helenistik, Roma ve Bizans mirası yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor. Haçlılardan kalma kilise kalıntılarıyla Kölemen ve Osmanlı hamamları da. Dev vinçleri, kıyı boyunca yükselen gökdelenleri ve köstebek yuvasını andıran kazı yerleriyle büyük bir şantiye halinde Beyrut, her kazma darbesiyle eski kimliğine kavuşma mücadelesi veriyor.
Otelin balkonundan gördüğüm manzara: çanak antenlerle sarmaş dolaş kuruyan çamaşırlar, harap bir evin çatısına yığılmış, ne işe yaradığı belirsiz eski otomobil lastikleri ve bir parça deniz: Akdeniz. Romalılardan bu yana “bizim” olan, yine de bir türlü paylaşamadığımız, tarih boyunca kan gölüne dönüştürdüğümüz deniz. Bu yüzden olsa gerek, Filistinli şair Mahmut Derviş ünlü “Beyrut Kasidesi”nde “Ak ya da kurşuni, nisanda yeşil. Gerçekte mavi ama öfkelendiğinde her mevsim kıpkırmızı” der Beyrut’un denizinden söz ederken.

Boş arsada tek başına bir palmiye bekliyor, öyle mahzun, yalnız, kurumak üzere. Sivri yaprakları arasından beş katlı bir yapı görünüyor, duvarlarında mermi izleri, içi boş, pencereleri kırılmış. Her yıkımdan sonra küllerinden doğsa da, savaşın (daha doğrusu peşpeşe patlak veren savaşların) yaralarını tümüyle saramamış bir kent görünümünde Beyrut.

İSYAN VE SEVGİ İFADESİ

Üç yıl öncesinin İsrail bombardımanından söz etmiyorum, iç savaşın yol açtığı derin yaralar var hâlâ, yalnızca kentin mimari dokusunda değil, insanların yaşamlarında da. Bir anlamda mirasçısı olmayan, yani sahipsiz bir kentteyim. Sahi, yüce dağlardan Akdeniz’e yumuşak bir iniş yapmış gibi sere serpe uzanan bu güzel yarımadanın gerçek sahibi kim? Yine Mahmut Derviş’e dönersek “Saygıyla kıyıya inen dağlarla, dağlara yükselen denizin” sahibi? Bir ulustan ziyade çokkültürlü, çokdinli bir topluluklar harmanı olan Lübnan halkı mı, hâlâ kamplarda yaşayan Filistinliler mi yoksa? Filistinliler silahlarıyla 1962’de kovulmuştu bu kentten, dolayısıyla onlar olamaz. 0 zaman Hizbullah örgütüdür belki ya da Suriye. Lübnan’ın tek sahibi yok anlayacağınız. Bu yüzden de başına gelmedik bela kalmamış.
İsrail bombardımanları sırasında “kim derdi ki bir gün” diye yazmıştım, “evet bir gün her şey yeniden başlayacak, kentin kalbine yeniden bombalar yağacak? İç savaştan, Sabra - Şatila katliamından, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün zorla sürgüne gönderilmesinin ardından İsrail, Lübnan’a yeniden müdahale edecek, bu kez Hizbullah’ı ortadan kaldırmak bahanesiyle yeniden siviller ölecek. Kim derdi ki bir gün, önce Suriye’nin gizli, sonra İsrail’in haksız ve ölçüsüz müdahalesiyle kan dökülecek, Beyrut yeniden geçmişin acılarını yaşayacak.” Yalnızca bir isyan değildi bu satırlar, aynı zamanda bu ülkeye, bu kente duyduğum ilgi ve sevginin de ifadesiydi. Arkadaşlarım vardı orada. Kitaplarımın Arapça çevirilerini yayımlayan Dar Al Farabi Yayınevi ve yöneticisi Abou Akl bombardıman altındaydı. Kentin en akıllı, en cana yakın, en güzel gazetecisi, sevgili Joumana ve onun gazetesi An-Nahar bombardıman altındaydı. Arap dünyasının en değerli yazar ve şairleri, dostlarım Elias Ghoury ve Amman’da yaşamakla birlikte yolu sıkça Beyrut’a düşen Mahmut Derviş bombardıman altındaydı.

ŞAŞIRTAN KARŞILAŞMA

Oysa şimdi, resmi binalarla kentin stratejik noktalarında bekleyen silahlı askerlere rağmen, ortalık sakin gibi görünüyor. Bir gerilim var evet, ama savaş yok. Şimdilik yok. Gökdelenlerle izbelerin, boş arsalarla viran evlerin kentindeyim. Yine de, Ortadoğu’nun en ışıklı, en canlı, en göz alıcı kentlerinden biri Beyrut, çünkü kozmopolit bir geleneğe sahip. Sabahın erken saatlerinden itibaren dağdan inen Dürzilerle Ermeni ve Kürtlerden, Maronitlerle çember sakallı Şiilerden oluşan, iş aramaya gelmiş Pakistanlı ve Hintlilerle renklenen bir kalabalık dolduruyor sokakları. Kıyı kahvelerinde kot pantolonlu genç kızlarla türbanlı kadınlar kavrulmuş çekirdek, fındık fıstık, dondurma, artık ne bulurlarsa atıştırıp bir yandan da nargile içiyor. Bu kozmopolit ve görece özgür ortamda, uzun yıllar bu topraklara hükmetmiş Osmanlı’nın da payı var elbette.

Eski kültür bakanlarından Ghassan Salame’nin davetlisi olarak Lübnan’a geçen gelişimde Galatasaray Lisesi’nden sınıf arkadaşım Celâlettin Kart’a rastlamıştım. Hayretle, burada ne işin var, diye sormuştum. “Asıl senin ne işin var, ben TC’nin Beyrut büyükelçisiyim!” yanıtını almıştım. Dağın tepesinde bir oteldeydik. Celâlettin bir Osmanlı valisi edasıyla dolaşıyordu ortalıkta. Ne de olsa bu dağ ve aşağıdaki kıyı, dik yamaçlar, Bekaa vadisi, 1. Dünya Savaşı ertesinde Fransız yönetimine geçene kadar, 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştı. Son gece, Celâlettin’in de katıldığı Fransız elçisinin rezidansındaki yemekte Osmanlı’dan miras duvar süslemeleriyle çinilere hayran kalmıştık. Yalnızca kent merkezinde ve köklü ailelerin yaşadığı köşklerde değil, “Davut Paşa” gibi bazı yemek adlarında bile Osmanlı izlerine rastlamak mümkündü.

Balkonda kahve keyfinden sonra otelden çıktığımda dikkatimi çeken ilk şey askerler oldu. Ağır silahlar kuşanmış, zırhlı araçlarla köşe başını tutmuşlardı. Para bozdurmak için girdiğim ilk bankanın duvarında eski başbakan Hariri’nin fotoğrafını görünce savaş ve yıkım günlerini anımsadım. Hariri de, Lübnan siyasetini yönlendiren nice lider gibi bir suikastta can vermişti. Onun adını taşıyan Osmanlı tarzı camiye doğru, küçük saat kulesine açılan sokaklarda yürüdüm. Balkonlu, cepheleri yenilenmiş eski taş yapılar tarihsel Beyrut’un bağdaşık, tutarlı ve güzel bir mimari dokusu olduğunun en belirgin işaretleri. Ne var ki, Ortodoks Katedralin yanı başına, sanki ona meydan okumak için dikilmiş izlenimi veren Hariri Camii, turkuvaz rengi kubbeleri ve süslü minareleriyle Binbir Gece Masalları’ndan çıkıp gelmiş bir devasa oyuncağı andırıyor. Ve mimari dokuyu berbat ediyor.

OTOBÜS, DOLMUŞ ARAMAYIN

Yayalara göre bir kent değil Beyrut, benim gibi toplu taşıma araçlarını, otobüs ve tramvayları özel araçlara tercih edenlere göre hiç değil. Çünkü Beyrut’da yoksul da zengin de kendi otomobiliyle dolaşıyor. Otomobilleri tek varoluş nedenleri sanki, kişiliklerinin, günlük hayatlarının ayrılmaz bir parçası. Hatta en doğal uzantısı. Yoksullarınki hurda belki, ama, yine de, bunlardan daha hurda taksilerle dolmuşlara bir alternatif oluşturuyor. Kent merkezinde ne metro var ne otobüs. Ne de, anılarda, sepya fotoğraflarda kalmış eski tramvaylardan en küçük bir iz. Otobüslerin yalnızca kenar mahallelerde çalıştığını söylediler; merkezden kent dışına sefer yapan Nuh-u Nebi’den kalma tektük minibüslere rastladığımı ama binmekten çekindiğimi, hatta düpedüz korktuğumu da itiraf etmeliyim.
Beyrut doğumlu, ergenlik yıllarını ve gençliğini bu kentte yaşamış, Kavafis’in o nefis şiirinde İskenderiye için söylediği gibi “hayatını bu köşede karartmış” kadim dostum Amin Maalouf’a romanlarında Semerkant, Granada, hatta Cenova gibi birçok kentten söz etmesine rağmen neden Beyrut’u (Tinos Kayası hariç) es geçtiğini sorduğumda, iç savaşın travmasını bir türlü üzerinden atamadığını, bu nedenle sevgili kentinden söz etmeye gönlünün el vermediğini söylemişti. Ama, dikkatli bir okurun, dolaylı da olsa, satır aralarında Beyrut’u bulabileceğini de eklemişti. Cebimde son kitabı, Amin Maalouf’un Beyrut’unu keşfetmek üzere Musichall’den otele dönerken gün ağarıyordu.

NÖBETTEKİ SİLAHLI ASKER BİLE NARGİLE İÇİYOR

Burada bir nargile cennetindeyim. Yalnızca kent merkezindeki, “Yıldız Alanı” na çıkan sokaklar boyunca sıralanmış şık kahve teraslarında değil, yoksul halkın, daha doğrusu cellabalı erkeklerin çene çaldığı izbe kahvelerde de değil, lokantalarda, tüm kapalı yerlerde nargile içiliyor. Kaldığım otelin barında kısa etekli kızlarla başörtülü teyzeler, hatta türbanlı genç kadınlar da, kocalarının eşliğinde geç vakitlere kadar nargile içiyorlardı. Sabaha karşı otele dönerken, köşede mevzilenmiş Kalaşnikov ve roketatarlı askerlerin bile nöbette nargile içtiklerine tanık oldum.

SAVAŞA İNAT EĞLENİYORLAR

Musichall, Beyrut’un en ünlü gece kulüplerinden. Geç vakit, kırmızı kadife perde açıldığında sahne alan rock grupların çaldığı müzik eşliğinde mini etekli, aşırı makyajlı, birbirinden güzel kızlarla delikanlıların, kulübe son model cipleriyle geldikleri her hallerinden belli olan mirasyedilerin masalar üzerinde dansı, daha doğru bir deyimle “tepinmesi”, başlıyor. Siyasi ve ekonomik krize, adım başında rastlanan askeri barikatlara ve Hizbullah’a inat, çılgın gençlik burada kurtlarını döküyor. İçki serbest elbette, sigara dumanı kalabalığın üzerine bulut gibi çöktüğünde hayaletler de sahnede yerlerini alıyor. Öldürülen siyasi liderlerle iç savaş sırasında komşularının kulaklarından kolye, derilerinden abajur yapan milisleri, bizimkinden pek farkı olmayan Lübnan rakısının da etkisiyle, görür gibi oluyorum. Rock eşliğinde hora tepiyorlar. Derken, karşımda durmadan konuşan ama gürültüden söyledikleri anlaşılmayan, Kameriye’nin Altında romanıyla Lübnan iç savaşına yeni bir yorum getiren Hyam Yared’e 15 yıl süren savaşı kimin kazandığını soruyorum. Tek cümleyle yanıtlıyor: “Hiç kimse kazanmadı, herkes kaybetti.”
Yazının Devamını Oku