Necati Yalçın

Opera’da Tur

9 Mayıs 2017
"Bir tiyatro salonuna girmek hayal dünyasının sırlı arenasına girmektir” sözünü pek severim.

Sakladığı sırlardan belki, dünyanın en ünlüsüne, bizimkinden 25 yıl sonra yapılan Sidney Opera Binası’na düzenlenen geziler, ülkenin önde gelen turizm etkinliklerinden biridir. Gezilerden gelen kazanç çok yüksektir. Ankara’dakine benzerini düşünecek olsak, ilgi çekici ve kazançlı bir etkinlik kazanılacağına eminim.

* * *

Gezerken “bir sanat fabrikası varsa, burasıdır” fikri oluşabilir. Oyunlarda kullanılan tüm dekor, kıyafet ve aksesuar burada üretiliyor. Atölyelerde akardörler (Mustafa Bey gibi piyanoyu söküp takabilen ve ayarlarını yapan), ayakkabıcılar (Satılmış Bey), terziler (İsmail Bey), elektrikçiler (Kamil Bey), demirciler (Cüneyt Bey), boyacılar, bezlemeciler, butaforcular (sahnedeki taklit malzemeyi yapanlar), ressamlar (Talat Bey), heykeltıraşlar, kreatörler (Aydan Hanım), perukçular (Özkan Bey), tamirciler (Mustafa Bey), aksesuarcılar, makinistler (İlhami Bey), sesçiler, adını yazamadıklarım beni affetsinler, hepsi özenle çalışıyorlar. Zeminin inip çıkmasını, duvarların yan ve arkalara hareketini sağlayan devasa ve tarihi mekanizmalarsa gördüğünüzde sizi hayran bırakacaklar.

* * *

Opera Binası’na gidin. Bahçesinde opera ve tiyatro tarihimizin harcında katkısı olan üç isim; tarihte yarın kaybettiğimiz Leyla Gencer ile Muhsin Ertuğrul ve Cüneyt Gökçer’in heykelleri var. Ustaları selamlayın derim. Opera binası, belki bir gün, ünlü örnekleri gibi gezilere açılacaktır, şimdilik izinle gezilebiliyor. Sırlarını keşfetmek için bir tura katılın.

* * *

Yazının Devamını Oku

Radyoevi her zaman gözde

2 Mayıs 2017
Atatürk’e Orman Çiftliği’nde yapılan tanıtım sayesinde kavuşulan radyonun Türkiye’deki başlangıç hikâyesi, “azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz” örneği olarak değerlendirilebilir. Cumhuriyet sonrası telsiz kanunu çıkarıldı. Vericileri kurma işi ihaleyle Fransız TSF şirketine verildi. Vericiler güçlüydü. Yayınlar tüm Avrupa’dan dinlenebilecekti. Ankara’da kuruldukları yörenin adını Telsizler yaptı! 



İyi başlanmıştı ama radyoculuğu bilen yoktu. Türkiye’de radyo işine giren ilk kişi Sedat Nuri İleri, Hayrettin Hayreden’i yanına aldı. Hayreden, kendisinin anlatımıyla “Telsizlerle aşırı derece meşgul; evi, tee yatak odasına kadar bir sürü mikrofonlar, filanlar, ahizelerle dolu” biriydi. Abdülhamit’in muhabereci zabiti, o günün emeklisi, sonradan Ankara Radyosu müdürü olacak kişiydi.
Yayınların dinlenebilmesi için evde cihaz, çatıda büyük bir anten, bir de antenden toprak içindeki tenekeye uzanan bir bakır telle çekilen hatta ihtiyaç vardı. Tenekenin içine de kurşun dökülmeliydi. Evdeki cihazı dinlemek için çanak şeklinde bir hoparlör veya kulaklık gerekiyordu. Tüm bunları anlatmak için halka uygulamalı kurslar verildi. 

TARİHTE BU HAFTA BAŞLADI

Yayınlar tarihte bu hafta İstanbul Radyosu adıyla, Sirkeci’deki Büyük Postane’nin bodrumunda, “Alo, alo” anonslarıyla başladı. Önce galenli (yani kristalli) sonra lambalı (aslında tüplü) radyolar girdi evlere. Bizim salonda Rahmetli anacığımdan kalan radyo gibi, açtıktan sonra ısınmasını beklemeniz gerek. Aynı yılın kasım ayında Ankara’da da başlayan yayınların ilk adresi, Ankara Palas oldu. Gözde bir yerdi ama radyoevi değildi. Berber salonu bozuldu, ilk stüdyo yapıldı. Radyo evi öncesi canlı yayınlar için bir adres de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi salonudur. Yurttan Sesler, Arkası Yarın gibi programlar hiç kaçırılmadı. Haberlerin ana kaynağı Anadolu Ajansı’ydı, haberlerin adı ajans oldu.
TÜRK BİRLİĞİNİN KURTULUŞ HABERİ

Halen kullanılan ve bir Alman firmasına yaptırılan bina, stüdyoları, konser salonlarıyla tam bir radyoevidir. İlk haberlerinde açılışını Atatürk’ün yaptığı ifade edilecekken, ağır hasta olduğu duyurulmuştur.

Yazının Devamını Oku

1. Meclis’te tablolarla zaman yolculuğu

25 Nisan 2017
Yapının tasarımı yapan Hafi Bey’di, Mimarı Hasip Ağa. Mimarı 1. Dünya Savaşı’na katıldı. Şehit oldu. Yapı yarım kaldı.

Tamamlanamayan yapının içi Fransız, dışı Senegalli işgal askerleriyle doldu. Kısa sürede terk edecekleri içlerine doğduğundan belki çivi bile çakmadılar binaya. Soğuk bir kış günüydü. Sobanın başına doluşmuşlardı. Dışardan gürültüler duydular. Kapıya, pencerelere, yapının bugün kapalı tutulan balkonuna koştular. Karlı, buzlu ve toprak yolun iki yanına dizilmiş Ankaralılar coşku içinde bağrışıyor, davul-zurna çalıyordu. Öğrenciler coşkuyla el sallıyor, seymen kıyafetli aslan parçaları dans ediyordu. Ağır ağır ilerleyen otomobiller şaşkınlıklarını iyice arttırdı. Şaşkın baktılar dolma tekerlekli, karpit lambalı 3 araba dolusu adama ve coşkulu kalabalığa. Aralarında vali vekilini ve müftüyü tanıdılar. Ne oluyordu? Günlerden 27 Aralıktı ve Kızılca Gün’dü ama onlar konuya tam anlamıyla Fransız kalmışlardı!
“Bu işin içinde bir iş var!” diye düşündüler. Vardı elbet! Şimdi önlerindeki yolda, aşağıdan gelip geçenler, birkaç aya kalmaz, bir Cuma günü, bu kez yukardan, tozu dumana katarak, Hacı Bayram’dan gelecekler ve bu binada meclisi açacaklardı. Sonrasında Sevr ret, Lozan ve İstiklal Marşı kabul edilecekti. Saltanat kaldırılacak, Önce Ankara başkent, sonra Cumhuriyet ilan edilecekti. Hepsi 4 yıla sığacaktı.

42 METRELİK KORİDOR

İlk meclis binası bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi’dir. Bir bina sonra aşağıda yer alan 2. Meclis’tir, hep karıştırılır. Müzenin tek koridorunda, sağ ve soldaki 10 odaya açılan kapılar vardır. Değerli ve orijinal tablolarla süslü 42 metrelik koridor, resim galerisi gibidir. Hikmet Onat’ın iki karakalemi ve Mehmet Sami Yetik, N. Burun, Cevdet Bilgiş’in yağlıboya tabloları burada görülebilir. Refik Epikman ve Ruhi Arel ikişer tablolu ressamlardır. Saip Tuna’nın Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Meclis’in önünden geçmeden önce, Dikmen sırtlarında karşılandıkları anı resmeden “Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da Seğmenler Tarafından Karşılanışı” tablosu bu binadadır. O günü resmeden en ünlü tablo, aynı gün burada bulunan Fransızların neden şaşırdıklarını açıklar niteliktedir.


Yazının Devamını Oku

23 Nisan’a özel Ankara’da 4 mekân

23 Nisan 2017
Dünyanın ilk Çocuk Bayramı, çocukları seven ve onlara değer verenler sayesinde bize nasip olmuştur.

Bugün 23 Nisan.
İşte size bugüne özel gezi için 4 mekân:
1) Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak sizi bekleyen, 23 Nisan’ın yaşandığı ilk Meclis, Ulus Zafer Anıtı’nın karşısındadır. O günü gözünüzde canlandırmanıza katkı sağlayacak tablolar koridorda, en azından birine bakın, sonra salona girin. Kendinizi Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasını dinleyenler arasında hissedecek, 23 Nisan’a farklı bir tat katacaksınız.
2) Ankara Palas biraz aşağıdadır. 23 Nisan’ın Çocuk Bayramı olduğu, çocuk balolarının en önemli mekânıdır. Duvarlarında mekânda yaşananları gösteren çok güzel fotoğraflar var. Gazoz kapakları savaşı yapan İsmet İnönü’nün çocuklarından, Özden Toker’in ağabeyi Ömer İnönü’yle Atatürk’ün yan yana pozunu kaçırmayın! Gitmeden mutlaka arayın: 508 18 00. Hilmi Aktürk ve Arzu Kocaoğlu yardımcı olacaklardır.
3) Pembe Köşk, İnönülerin evi. Bu köşede dün konuştuk, Çankaya’ya çıkan yoldadır. Dün açıldı, 28 Mayıs’a dek gezilebilir.
4) Oyuncak Müzesi, Ankara Üniversitesi Tandoğan Yerleşkesi içindedir.

Yazının Devamını Oku

Pembe Köşk’ün hanımefendisi

22 Nisan 2017
Pek çok yerde köşk vardır ama renklileri her memlekete kısmet olmaz! Hele bakın şu Ankara’ya; renkli köşklerden payına, hem de pembesinden iki tane düşmüş. Öyle böyle köşkler de değil; biri yedi cihanın saygıyla andığı Atatürk’ün, diğeri onun ömür boyu can dostu olan İnönü’nün. İlki şimdilerde Başbakanlık tarafından, diğeriyse yine İnönü Ailesi tarafından kullanılıyor. 

İnönülerin Pembe Köşk’ünün yakınlarında olduğu Kavaklı Dere’nin kavaklarını kesmiş, deresini saklamış, adını yadigâr bırakmışız. Köşkün çevresindeki bağlarsa çoktan yok olmuş, adı bile yok. Ankara’nın bağları bir türküyle yaşıyor. Bence ağıt formunda da bir türküsü olması gerekiyor! En azından ağır çalınan bir sürümü olsa diye düşünüyorum bazen. Eldeki, memleketin en güzel oyun havalarından biri, çaldığında herkes oynamak için ayağa fırlıyor!
Pembe Köşk, ilk haliyle günümüze gelememiş. Nasıl gelsin, eve de hak vermek gerek. Sıradan bir bağ eviyken, bir anda genç Cumhuriyetin başkentinin resmi olmayan en önemli konutu oluvermiş. Köşkü ve 23 Nisanları İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker hanımefendi’yle, Köşk’te konuştuk. Sevgili Mustafa Taşkın fotoğrafları çekti. 

ATATÜRK’ÜN SOFRASI

Yemeklerine Atatürk konuklarıyla, gerektiğinde yemekle gelmiş, masa yetersiz kalmış tabi. Hangi masa kalmaz ki? Bilenlerin önemini kavradığı, Atatürk’ün sofrasıdır bu. Memleket için önemli konuların, tüm ilgilileriyle, enine boyuna tartıştığı bir platformdur aslında. Konukların tabaklarının yanında bile kalem defter olurmuş, not alınır diye. Cumhurbaşkanı masada zaten, Milli Eğitim Bakanı ile öğretmen veya başbakan ile köylünün karşılıklı tartıştığı, görüşlerini özgürce ifade ettikleri olurmuş. Kanunlar çıkmış, bakanlar değişmiştir bu sofrada ama hep memleketin yararına. Ne kadar yararına olduğu, memleketin nerden nereye geldiği karşılaştırmalı rakamlarla yazar tarih kitapları. İçki içilir ama belki de içilmediği masalarda olmayan disiplin ve saygıyla. Tatlı gelecekse sigaraya başlanmazmış mesela. Bu yüzden sofrada oturan bir kişinin (Ahmet Rüstem) yanlış anladığı sigara sırası ikazı nedeniyle Atatürk’ü düelloya davet ettiği bile not düşülmüştür tarihe.

Yazının Devamını Oku

İlk ve tek namlı ressam müzeleri

18 Nisan 2017
İki müze de Çankaya’dadır. Biri ilk özel ressam müze-evi, diğeri yaşayan bir ressamın açtığı tek müzedir.

İlki 4 katlı binanın ilk iki katında, diğeri tüm katlardadır. Şefik Bursalı’nın yaşadığı ev ile Mustafa Ayaz’ın müze olsun diye yatırdığı mekân. “Okumanın yaşı yok” sözüne örnektirler; iki ressam arasında 35 yaş varmış ama aynı yıl profesör olmuşlar. İkisi de dörder kez Devlet Resim ve Heykel Sergisi Ödülü’ne layık görülmüşler. Devlet Resim ve Heykel Sergisi Ödülü’nü en son 1983 yılında birlikte almışlar. Müzelerinde Bursalı’nın dışarda, Ayaz’ın içerde kendi heykelleri var. Harikalar, değil mi?

ŞEFİK BURSALI MÜZESİ


Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca adına 2000 yılından beri her yıl yarışma düzenlenen Şefik Bursalı’nın evi, vasiyeti üzerine Bakanlıkça müzeye dönüştürülmüş. Kaldırımın hemen yanında, bahçe içinde ressamın elinde fırçaları olduğu halde bir heykeli var. Çok anlamlı. Gördüğünüzde Bursalı’nın sizi Müze’ye davet ettiğini düşünebilirsiniz.
Müzede ev havasını en iyi soluyacağınız yer girişin hemen karşısında yer alıyor. Burası, ressamın tamamlanmamış bir tablosunun şövalye üzerinde sergilendiği bir köşeye sahip. Sandalyesi, fırçalar ve küçük masalarla ressamın çıkıp gelecekmiş gibi hissediyorsunuz. Evin tamamı ressamın tablolarıyla süslenmiş. Evde atacağınız tur sizi memleket turuna çıkaracak türden.


Yazının Devamını Oku

Yok olmadan gidin görün

16 Nisan 2017
Sonra yazacaktım aslında ama sevgili dostlar Sema Kumrulu, İzzetdoğan Bayrak ve Mustafa Taşkın aradılar, ‘bir ev daha yandı’ dediler. Son bir ayda ikisi koruma tescilli 3 yapı yok oldu. Tükeniyor. Koca mahalle tükenmeden bir an önce yazmak istedim. 

Tam 525 yıl önce geldiler. Vatanlarından kovulmuşlardı, önce konuk, sonra bizden oldular. Ankara için konuşacak olursak, Türklerin eline geçmeden çok önce de belli bir Yahudi nüfusunun olduğu biliniyor. Milattan önce Ankara’da olduklarını, İmparator Augustus için yapılan tunç sütundan öğreniyoruz. Nüfusun 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin dikkatini çektiğini görüyoruz:

“Yahudi’si çoktur, sade Yahudileri 12 mahalledir” diye yazmış.
Ankara’nın gözden düştüğü yıllarda bile son derece değerli bu mahalleye, sevgili Esengül Boyacıoğlu İnalpulat, Mutlu Kader ve eşi ile son yangın haberini verenlerle, fotoğraf ama asıl Ankara tutkunu dostlarla gittim. 

AYAKTA ZOR DURUYOR

Gazete ve internetteki tüm fotoğraflar onlarındır. Hâlâ ayakta oldukları için ne kadar takdir edilseler az evlerden ikisinden, birer Atatürk anısıyla başlayalım turumuza. Birinde Milli Mücadele döneminde konaklamış, diğerinde Cumhuriyet döneminde saat farkıyla misafir olamamış.
Kaldığı ev Rusoların evi. En son yanan evin tam karşısı, arada 10 metre var, yok. Bakarken yıkılacağını düşündürecek derecede ayakta zor duruyor.


Yazının Devamını Oku

Resim-Heykel Müzesi ve renklerin efendisi

11 Nisan 2017
Namazgâh Tepesi’ni taçlandıran Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun iki anıtsal yapısı bulunur; Etnografya ve Resim Heykel Müzeleri.

Önünde Canonica’nın Atlı Atatürk Heykeli ile Atatürk’ün Anıtkabir’e naklinden önce kaldığı ilk istirahatgâhı Etnografya ve tarihte dün kapatılan Türk Ocakları Merkez Binası olarak yapılan Resim Heykel. Ocaklar daha sonra tekrar açılır ama yapı önce Halkevi olur, en son da Kültür Bakanlığı’na devredilir. 

Resim Heykel, Türk resim ve heykel sanatını ilk örneklerinden başlayan görsel bir şölendir. İlerledikçe günümüze gelir ve yaşayan sanatçılarımızın eserlerini bulmaya başlarsınız. Bu sanatçıların en kıdemlisi, Müze’de iki tablosu birden sergilenen Turan Erol’dur. Picasso “Resim yapmak günlük tutmanın bir başka yoludur” demiş. Anıtkabir’de, Yaşar Kemal kitaplarının kapağında, ozanların şiirlerinde, 10 Kasımda Atatürk tablosuyla bir gazetenin tam sayfa kapağında; Ağrı Dağı, atları, gecekonduları, tekneleriyle, Milas’ın köprüleri ama hükmettiği renkleriyle bir asırlık günlüğü olan devdir o. Devlet sanatçısı, ressam, yazar, profesör doktor ve öğretmen, hocaların hocasıdır. Yıllardır öğrencilerimle, eş-dostla yaptığımız gezilerde, müzelerde, atölyesinde veya radyoda bize rehberlik etmiş; her zaman sımsıcak dostluğunu göstermiş; 90 yaşıyla en olgun arkadaşımdır.
Çeşitli kitaplara imza atmıştır. Yurt Gezileri ve Yurt Resimleri; Erol’un İlhan Berk, Levent Çalıkoğlu, Ferit Edgü ve Murat Ural ile birlikte yazdığı, özverili bir araştırma içeren kitabının adıdır. Cumhuriyetin ilk resim sponsorluğudur aslında. Proje kapsamında 6 yıl boyunca, 6 gezide 48 ressam, yurda dağılır. Çoğu gittikleri yerleri ilk kez gören ressamlar, halkla kaynaşıp, resimler yaparlar. 675 tablo yapılır. Sergilenirler. Sonrası kötü! Resimler önce depolara, unutulmaya, bozulmaya, en son meçhule ve “kapanın elindeye” yol alırlar. Kitaptaki araştırmada 87 resim bulunur.
Diğerleri hâlâ kayıp!
Erol’un son kitabı Gözlerinden Öperim’dir. Dostlarından gelen mektuplardan oluşur. Kitapta, Turan Hoca için Bilge Karasu’nun Annesi “Bambaşka bir insan!”, Bedri Rahmi Eyüpoğlu “Turan Reis”, Nurullah Berk “Ankara sanat hayatındaki önemli rolü üstlendi” Fikret Otyam “İnsanın onun gibi bir dostu unutması için eşek olması gerek!” diyor. Bülent Ecevit, Erol’a “Kendi tabiriyle resim niteliğinde bir küçük armağan veriyor”, Müze’de tablosu aynı salondaki Avni Arbaş, Fransa’dan teşekkür ediyor.

Yazının Devamını Oku