Zamanda yolculuk

Bugün ayın kaçı? Saat kaç? Çağımızda bu soruların cevabını saniyeler içinde alsak da eski devirlerde durum böyle değildi. Özellikle ramazanda ‘vaktin girmesi’ önemli bir meseleydi...

‘Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare, geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında...’ Ahmet Hamdi Tanpınar, o güzelim şiirinde böyle tarif eder zamanla ilişkisini. Günümüzde neredeyse dakikalarla bile sürekli bağlantı halindeyiz. “Saat kaç?” diye merak ettiğimizde ilk baktığımız cep telefonumuz oluyor. Veya bilgisayarımız, kol saatimiz; hatta fırının elektronik saati... Zamana hükmedemesek de en azından saatlere hâkimiz. Gelin görün ki eskiden değil saati, ayları, yılları bile bilmek zor zanaat idi. İslamiyet, takvimlerin doğru düzgün tutulmadığı bir çağda, kendinde özgü yaşam ritmine sahip bir coğrafyada başladı.

Zamanda yolculuk

EVVEL ZAMAN İÇİNDE

Arabistan’da mevsim farkları olsa da bunun gündelik yaşama doğrudan etkisi fazla sayılmaz. Hicaz’da tarımı etkileyen yoğun yağışlar, nehir taşması gibi kritik tekrarlar yoktu. Dolayısıyla yıllık güneş takvimi bir zaruret değildi. Ancak ayları bilmek yine de gerekliydi. Çünkü Araplar İslamiyet öncesinde bazı faaliyetleri zaman dilimlerine ayırmışlardır: Savaşmanın yasak olduğu “haram” aylar, ticaret ve hac ayları gibi. İslam’dan sonraysa ramazan, özel ibadetleri olan bir ay oldu. Oruç nedeniyle bu ayın “tam olarak” hangi akşam başladığını bilmek önem kazandı. Hz. Peygamber bunu en kısa biçimde “Ramazan hilâlini gördüğünüzde oruç tutun, şevval hilâlini gördüğünüzde bayram edin” diyerek ifade etmiştir. Bu o kadar yalın bir yöntemdir ki çölde, dağda bir başına olsanız bile kolayca uygulayabilirsiniz. Yani, gelişmiş aygıtların, hesaplamaların olmadığı çağlarda ramazan ayının geldiğini “gözle görmek” yeterliydi. Bununla birlikte ramazan orucuna herkesin aynı zamanda başlaması için hilalin görüldüğünü cümle aleme duyurmak gerekiyordu.

TOP ATILMA ZAMANI

Osmanlı’da ramazan hilalinin görülmesi (rüyet-i hilal) heyecanlı, biraz da eğlenceli bir olaydı. Genellikle şehrin en yüksek noktalarına, kale burçlarına veya tepelere çıkılır, hilalin kendini göstermesi beklenirdi. Onu ilk kimin göreceği bir yarış halini alır; o beldenin yöneticisi hilali gördüğünü yeminle veya şahitlerle bildiren ilk kişiye hediye verirdi. Ayrıca ramazanın başladığı, kaleden yapılan top atışıyla herkese bildirilirdi. Tüm şehir halkını ilgilendiren önemli olaylarda atılan top, ramazan ve bayram başlangıcının yanında iftar saatinin duyurulması için de kullanılmıştır. Elbette “top atma” geleneğinin doğuşu, İslamiyet’in doğuşundan yüzyıllar sonradır. Top, bildiğimiz şekliyle ancak 14. yüzyılın başlarından itibaren Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde kullanılmaya başlandı. Bizim bahsettiğimiz toplar, kaynaklarda “şenlik topu” olarak geçer.

Zamanda yolculuk

BİLİM ZAMANI

İslamiyet’in zamanla ilişkisi, ramazanın başlamasından ibaret değildir. Hz. Muhammed, zamanla ilgili “Ölçüm yapınız” demişti. Çünkü sahur ve iftarın ötesinde günlük namaz vakitlerinin de doğru belirlenmesi (ilm-i mikat) gerekiyordu. Bu ihtiyaç, pek çok bilimsel ve teknolojik gelişmeyi beraberinde getirmiştir. Müslümanlar zamanla gittikleri bölgelerde “ölçüm yapmak” için kullanılacak zengin bilgi kaynaklarına eriştiler. Kadim kültürlerin güneş, ay ve yıldız hareketleriyle ilgili birikiminden yararlandılar. Sanskritçe eserlerin yanı sıra Ptolemaeus’a (Batlamyus) ait teoriler Arapça’ya tercüme edildi. Astronomi (ilm el-hey’et, ilm el-felek) kısa zamanda ilerledi. Ortaçağın en görkemli ve ileri rasathaneleri de Müslüman devletlerince kurulmuştur. Genel takvimlerin yanında muvvakithaneler her beldeye özel tablolar hazırlıyordu. Biruni’nin ‘El-Asar el-Bakiye’ isimli kitabı takvimler konusunda en bilinen eserlerdendir. Tüm bunlar sadece ibadet zamanlarını doğru belirlemekle kalmadı, insanlığın bilim-teknoloji yolculuğunda zamanla Batı’ya akan kıymetli bilgi birikimini oluşturdu. O birikimin eseri olan gelişmiş mekanik saatlerse, yıllar sonra Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ isimli romanında, Batı-Doğu arasındaki etkileşimin bir sembolü olacaktır: “Herkes bilir ki, bir saat ya geri kalır yahut ileri gider. Bu işin üçüncü şekli yoktur.”

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Öğretmenim canım benim

SALGIN koşullarından en fazla etkilenen mesleklerden biri de hiç şüphesiz öğretmenlik. Yüz yüze eğitimde salgının seyri belirleyici oldu ve yıl sonuna kadar tümüyle uzaktan eğitime geçildi. Öğretmenler Günü her yıl olduğu gibi yine 24 Kasım’da kutlanacak ama öğrenciler, bu defa kutlama için öğretmenleriyle yüz yüze buluşamayacak.

Pek çok kez “Öğretmenlik kutsal bir meslektir” sözünü duymuşuzdur. İnanç tarihine baktığımızda aslında bu sözün temel bir dayanağı olduğunu görürüz. Kuran’daki anlatımıyla insanın ilk öğretmeni bizatihi Allah’tır: “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti”. “En iyisini ben bilirim” demenin insanı nasıl kibre sürükleyebileceğini anlayan Hz. Musa, peygamber olmasına rağmen tevazu ile bilginin peşinden gitmiştir. Gündelik olaylardaki hikmetleri görmeyi bilen Hızır’ı arayıp bulmuş, ona “Bana doğruyu bulmama yardım edecek bilgiyi öğretmen için sana tabi olayım mı?” diyerek, ilmini kendisine aktarmasını istemiştir.

Vahiy meleği Cebrail, ilahi bilgilerin aktarıcısı olduğu gibi, aynı zamanda bir öğretmendir. Küçük yaşlarda bize samimi bir sevgiyle yaklaşan, anlayışlı öğretmenlerimiz için “melek gibi bir öğretmen” ifadesini kullanmamızın arka planında da bu kadim inanış olsa gerek.

*

Hz. Peygamber, bir hadisinde “Ben ancak öğretmen olarak gönderildim” derken vazifesini “Allah beni zorlayayım ve hata arayayım diye göndermedi. Bilakis öğreteyim ve kolaylaştırayım diye gönderdi” sözleriyle tanımlamıştır. İnsanlara her fırsatta güzel ahlakı öğretip, dünya malına ve insanlara tapmanın yanlışlığını anlatırken, genç-yaşlı, zengin-fakir, kadın-erkek ayırmadan herkesi eğitmiş; evinin hemen yanındaki “Suffe”de yetişenler, öğrendiklerini “peygamber vekilleri” olarak dört bir diyara taşımışlardır. Öğrencilerinden birisi onun için “Ne ondan önce ne de sonra Peygamber kadar güzel öğreten bir öğretmen gördüm. Vallahi beni ne azarladı, ne dövdü ne de sövdü” demiştir. Günümüzde artık her öğretmenin mutlaka sahip olması gereken bu yumuşaklık ve hoşgörü, 7. yüzyıl dünyasında hiç şüphesiz insanları hayran bırakan bir tavırdı.

MUALLİM-İ EVVEL KİMDİ?

İslam medeniyetinin bilim, sanat ve ticaretteki konumunun en yüksek olduğu dönemlerde Aristo (MÖ 322), “

Yazının Devamını Oku

Nereden çıktı bu indirimler?

Reklamlarda görmüşsünüzdür...

Pek çok e-alışveriş sitesi, genellikle 11 Kasım’da başlayan büyük indirim kampanyaları başlattı. İyi de bayram değil, yılbaşı değil, sezon sonu değil... Eskilerin tabiriyle “Bu tenzilat da nereden çıktı kuzum? Nedir bunun esbab-ı mucibesi?”



*

Efendim, bu 11.11 tarihi, 1990’lı yıllardan itibaren Çin’de “bekârlar günü” olarak kabul edilmeye başlanmış. Neden 11.11 diye soracak olursanız... İşin aslı, 1 sayısının “sap gibi” bir başına, yalnız olmaya benzetilmesi. 11.11 tarihi, takvimde “1”lerin, yani tüm yalnızların buluştuğu gün olduğu için “bekârlar günü” olsun denmiş. Bu sembolik günde “1”leri yan yana getirme, yani bekârları tanıştırma organizasyonları düzenlenirken, gençler bekârlıktan kurtulmak için yine bu tarihte topluca evlenmeye başlamışlar. Öyle ki yıllar içinde bu bekârlar günü ve toplu evlilikler benimsendikçe, alışveriş siteleri de bu tarihe özel indirimler yapmaya başlamış. Gel zaman git zaman, bu özel tarih başka ülkelere de yayılmış ve küresel köyümüzde bir e-alışveriş indirim festivaline dönüşmüş. Nereden nereye değil mi?

*

Yazının Devamını Oku

Mucizelere inanmak

İzmir’deki deprem felaketinden sonra enkazdan kurtarılan iki can, hepimiz için umudun simgesi oldu: 65 saat sonra itfaiyeci abisinin parmağını yakalayan küçük Elif ve 91 saatin ardından gün ışığı gören Ayda. Onların kurtarılma görüntülerine medyada çoğunlukla aynı kelime eşlik etti: Mucize!

Olağandışı durumlar karşısında aklın “acz” içinde şaşkın kalmasıdır mucize. Tabiatüstü sayılan olaylardır. İnanç sözlüğündeyse, peygamberlerin hayranlık uyandıran, olağanüstü halleridir. Allah’ın insanlara “harikulade” (alışılmışı aşan) yardımlarına “maûnet” denirken ermişlerin (veliler, azizler) doğaüstü görülen davranışları “keramet” adını alır.

Mucize, inanç ve düşünce tarihinin en çok konuşulan meselelerinden biridir. Vahyi en üstün mucize olarak gören İslam inancında “Son Peygamber” ile peygamberlik mucizelerinin de sona erdiği kabul edilir. Hıristiyanlıkta neyin mucize sayılıp sayılmayacağı uzun uzadıya irdelenmiş, modern düşüncenin öncülerinden David Hume (ö. 1776) ise “doğa kanunlarının ihlali” gördüğü mucizelere tümden itiraz etmiştir. Düşünürlerin ve bilim insanlarının mucize kavramı üzerindeki tartışmaları günümüzde de sürüyor.

Peki ama insanı hayrete düşüren, hayran bırakan olayların neden-sonuç ilişkisinin açıklanması onu bizim için “mucize” olmaktan çıkarır mı? Örneğin Elif’in, Ayda’nın hayatta kalmasını sağlayan koşulların, “yaşam üçgeni”nin tespit edilmesi, bizim bu “mucizevi” olay karşısında duyduğumuz mutluluğu ortadan kaldırır mı? Kimyasal formülü bilinmediği sürece duygularımız bilinçsizlik ürünü müdür? Çocukça, safça hatta cahilce midir?.. Neden bir de şöyle düşünmeyi denemiyoruz: Belki de asıl dar görüşlülük, mucizeleri hep olağandışı olaylarda aramaktadır. Ya mucizeler, hayatın ta kendisinde, her gün olup biten sıradan olaylarda gizliyse? Etrafımız aslında mucizelerle doluyken biz görmeyi bilmiyor olamaz mıyız? Mesela... Embriyonun tüm aşamalarını bilsek bile, bir bebeğin dünyaya gelip bir bireye dönüşmesi, hayranlık uyandıran, harikulade bir olay değil mi? Dünyayı her fırsatta kavga sahası haline getirmeye çalışanlara rağmen ısrarla adına “sevgi” denen “o tarifsiz şeyi” yaşatmaya çalışmak mucize değil mi? Hiç tanımadığımız insanların (hayvanların, doğanın) yardımına gönüllü olarak koşmamız; onların dertleriyle dertlenip sevinçlerinden mutluluk duymamız... Aradan geçen onca saate rağmen arama-kurtarma ekiplerinin bir canı daha kurtarabileceklerine inanmaları ve bu inançla mücadeleye devam etmeleri mucize değil mi? Peki ya, bir bilim insanının, doğruluğuna inandığı bir kuramı ispat için ömrünü vakfetmesi? Kimilerinin her fırsatta hayır-hasenat için çabalaması... Dünyanın dört bir yanındaki sosyal adaletsizliğe rağmen hırsızlık yerine namusuyla ekmek kazanmaya çalışan insanlar, mucizenin canlı halleri değil mi? Hak yememek için kılı kırk yarmak, gönülden saygı, içten nezaket ve merhamet, her gün tekrarlanan mucizeler olamaz mı? Tüm olumsuz gidişata karşın, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna ısrarla inanmak, asla ümidini yitirmemek “sıradan” mucizelerin en güçlüsü değil midir? İyisi mi biz mucizelere inanalım. Çünkü ‘sıradan’ mucizeler, ancak biz onlara inanmaya devam ettikçe gerçek olabilirler.

CAHİLİYE ÂDETİ

“CAHİLİYE” devrinde Arabistan’da korkunç bir âdet vardı: Kıtlık zamanlarında kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek! İslam bu âdeti kesinlikle yasakladı. Peki ama bilgisizlik, dikkatsizlik ürünü binalar dikmek, o binalarda oturulmasına sorumsuzca izin vermek, taşıyıcı unsurlarını kesmek... Tüm bunlar cehaletin en büyüğü değil mi? Bu hatalar zinciri, kız-erkek demeden tüm çocukları, annelerini, babalarını diri diri toprağa gömmek değildir de nedir? “Cehaleten cinayet” diye bir kavram olmalı belki de. “Çölde karşılaşılan bir aslandan kaçar gibi kaçmak” lazım cehaletten.

Yazının Devamını Oku

Bayramlar en güzel nasıl kutlanır

Çarşamba gecesi Mevlid Kandili’ni, perşembe günündeyse Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık.

Her yıl olduğu gibi yine binlerce tebrik mesajı telefondan telefona uçtu; sosyal medya ay-yıldızlı, Atatürk’lü paylaşımlarla doldu. Elbette her mutluluk, paylaştıkça büyür. Bayramlar ve özel günler, en güzel birlikte kutlanır.



*

“Birlikte” kelimesi, çok kıymetli bir kök anlama sahip. Bir olmayı, birlik olmayı, birmişçesine hissetmeyi ve davranmayı anlatır. Hatta hayat ancak iki insanın birlikteliğiyle devam edebilir. Ne var ki birlik, çoğu zaman teklik ile karıştırılır. Daha da fenası bazen “aynılık” ile. Tek tipçiler, birliği oluşturan parçaları hep aynı şekilde düşünmeye, aynı şekilde davranmaya zorlar. Oysa aynı olmadan, tek tip olmadan da birlikte olunabilir.

BİRLİKTE ÇOKLUK

Yazının Devamını Oku

Temizliğin hastasıyız

Psikiyatr-yazar Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitapları, uzun zamandır çok satanlar listesinde.

Bu ilginin en önemli nedenlerinden biri, anlattığı karakterlerin Budayıcıoğlu’nun 40 yılı aşkın meslek hayatında gözlemlediği gerçek kişilere dayanması. Bu kitaplardan uyarlanan diziler de ilgi görüyor. Kısa süre önce yayınlanmaya başlayan ‘Masumlar Apartmanı’nın baş karakterlerinden “Safiye” tam bir temizlik hastası. Kız kardeşi Gülben de ablasının uydusu. Safiye’nin bu kadar dikkat çekmesinde içinde bulunduğumuz dönemin büyük etkisi olsa gerek. Ne de olsa pek çoğumuz pandemi sürecinde küçük ölçekli, mini model “Safiye”lere dönüşmüş durumdayız. Ayakkabıların eşiğin dışında çıkarılmasından ellerin tekrar tekrar sabunlanmasına, eve gelen yiyecek paketlerinin silinmesine kadar “hepimiz birer Safiye’yiz!



BİRBİRLERİNDEN FARKLI

Elbette hijyen tedbirlerini sıkı tutmakla “obsesif kompulsif bozukluk (OKB)” yaşamak arasında önemli farklar var. Birisi bilinmedik, yeni koşullardan kaynaklanan bir kaygı-dikkat durumu, diğeriyse kişinin ve çevresindekilerin hayatını cehenneme çevirebilen bir davranış bozukluğu. OKB, bireyin kendinde hâkim olamadığı, durduramadığı bazı kaygıların, düşüncelerin (takıntı) ve davranışlarına yön vermesi (zorlantı) olarak tanımlanabilir.

OKB, 19. yüzyılda Avrupa’da şekillenen bir terim. Sigmund Freud’un, 1900’lü yıllarda OKB’nin nedenleri üzerine geliştirdiği kuram, günümüzde bile etkisini sürdürüyor. Tabii pek çok bilimsel gözden geçirme ve geliştirmeyle birlikte. 1980’li yıllardan itibarense psikanalizin yanı sıra farklı terapi ve medikal tedavi yöntemleri kullanılıyor. Tüm bunlar modern dünyamıza ait olsa da “obsesif kompulsif bozukluk”, hiç kuşkusuz çok eski dönemlerde de biliniyordu.

Yazının Devamını Oku

Kadınların bitmeyen koşusu

KISA süre önce, İngiltere’nin Bournemouth Üniversitesi’nden iki akademisyen ve bir araştırma ekibi, Amerika’daki White Sands ulusal parkında, insanlığın bilinen en eski, en uzun yürüyüş izlerine ulaştı.

Günümüzden 13 bin yıl öncesine tarihlenen bu ayak izleri, bir kadına aitmiş. Araştırma sonuçlarına göre bu kadın, koşar adımlarla ilerliyormuş. Hem de kucağında bir bebekle. O zamanlar göl kenarı olan bu arazide bir o yana koşturmuş, bir bu yana. Belki kucağında ağlayan çocuğunun açlığını, sıkıntısını bir an önce giderebilmek için... Belki de peşindeki birine ya da yırtıcı bir hayvana yakalanmamak kaygısıyla... Veya hava kararmadan evine dönme endişesiyle... Yani koşuşturma, sadece modern kadınlara özgü bir zorluk değil, belli ki insanlığın tarihi kadar eski!

GÜZELLİĞİN BEDELİ

Kadınların koşuşturması, binlerce yıldır yaşatılan bir ibadetin, ritüelin de kaynağıdır aynı zamanda. Anlatının kökeni Tevrat’a dayanır... Hz. İbrahim’in hanımı Sâre’nin (Sarah) görenleri hayran bırakan bir güzelliği vardır. Onun dillere destan güzelliği, firavunun kulağına kadar gider. Firavun, önce Sâre’ye göz koyar ama karşılaştığı birtakım olaylar karşısında bu niyetinden vazgeçer. Hacer adındaki hizmetçilerinden birini (bazı rivayetlere göre kızını) Sâre’ye vererek beldelerinden gitmelerine müsaade eder.

İKİ BEBEK, BİR AYRILIK

Uzun zaman geçmiş, Sâre’nin yaşı iyice ilerlemiş ancak Hz. İbrahim’le çocukları olmamıştır. Bu duruma çok üzülen Sâre, Hz. İbrahim’in çocuk sahibi olabilmesi için ikinci eş olarak Hacer’le evlenmesine izin verir. Hacer, Hz. İsmail’i doğurur. Bir süre sonraysa “Halil İbrahim sofrasına” gelen misafirler -ki bunlar meleklerdir- Hz. İbrahim’e ve Sâre’ye bir çocuklarının olacağını müjdeler. Ancak Sâre, Kuran’a göre bu habere kahkahalarla güler ve artık bir “kocakarı” olduğunu, çocuk doğurmasının mümkün olmadığını söyler. Ne var ki bir süre sonra Hz. İshak’a hamiledir. Tevrat’a göre bu gelişme, Sâre ile Hacer’in ilişkisini değiştirecektir. Sâre, İsmail’le İshak’ın bir arada kalamayacağını savunur ve Hz. İbrahim’den Hacer’le İsmail’i başka bir yere yerleştirmesini ister. Vahiyle doğrulanması üzerine Hz. İbrahim, Sâre’nin bu talebini kabul eder.

İZ BIRAKAN FEDAKÂRLIK

Çölde bir vadiye geldiklerinde Hz. İbrahim, Hacer’e onları buraya yerleştireceğini söyler. Hacer, doğal olarak şaşırır:

Yazının Devamını Oku

Aman havamız bozulmasın

“Dolu yağacakmış, arabanın üstünü örtelim”, “Fırtına geliyormuş, panjurları kapayalım”, “Yağmur bastırırsa diye kapıya kum torbaları koydum”...

Günümüz Türkiye’sinde her 4 kişiden 3’ü şehirlerde yaşıyor. Hal böyle olunca, yolda yürürken arabanın doludan zarar görmemesi, bodrum katını su basmaması vb bizim için çok önemli. Son yıllarda, her türlü sıra dışı hava koşulunu küresel ısınmaya bağlamaya pek meraklı olsak da elbette bu tür olaylar sadece çağımıza özgü değil.



*

Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’nin (ö.1201) anlattığına göre 1159 yılında Bağdat’taki yumruk büyüklüğündeki yoğun dolu yağışı, pek çok köyü yıkıma uğratmış, evler yerle bir olmuş hatta yazarın harabeye dönen evindeki kitaplar bile yok olup gitmiştir. 1173 yılındaki bir başka dolu yağışı, pek çok insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Eski eserlerde verilen bazı dolu büyüklükleri abartılı gibi görünse de modern ölçümler boyu 20 santime, ağırlığı 1 kiloya varan dolu tanelerini ve günler süren dolu fırtınalarını kaydetmiştir. Osmanlı’da devletin resmi yıllık raporu olan salnamelerde de bu tür doğal afet kayıtlarına sıkça rastlanır. “Ceviz büyüklüğündeki” dolular ve taşkınlar, ekinlerin, meyve bahçelerinin mahvına sebebiyet veriyor; hayvanların telef olmasına ve özellikle yaz aylarında görüldüğünde kuraklığa yol açıyordu.


Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar uzaktan eğitim

“Mini mini birler” için okullar başladı. Onları o küçücük yüzlerindeki maskelerle görünce insanın içi sızlıyor. Tabii okula gitmeyenler de dertli.

Türkiye genelinde milyonlarca öğrenci için öğrenim evde. Bilgisayarı-interneti, tableti olanlar şanslı. Ama bazıları tek bilgisayarı paylaşmak zorunda. Kimileriyse sadece televizyon ekranı karşısında... Sonuçta hem öğrenciler, hem de aileleri için oldukça farklı bir süreç. Bilgisayarı veya interneti olmayanların durumuysa hepten zor. Elbette eski zamanlarda hiç internet, radyo-televizyon yoktu ama yine de “uzaktan eğitim” yapılırdı.

‘AT-POSTA’ DEVRİNDE

E-posta atmak henüz icat edilmemişken, yani posta atları işbaşındayken, uzaktan eğitimde mektup “teknolojisi” kullanılırdı. Bu, kitaptan öğrenmekten biraz farklı bir yöntemdi. Çalışacağı malzeme öğrenciye belirli aralıklarla gönderilir, öğrenci de sorularını yazılı olarak sorardı. Bu tür uzaktan eğitimin tarihçesi genellikle 1840’lı yıllarda İngiltere’deki uygulamalardan başlatılır. Gerçekten de o dönemde modern anlamda uzaktan eğitim canlanmış, 1870’lerde Amerika’da “hanımların evde sistematik eğitimini” hedefleyen okullar bile açılmıştı. Hatta öğrenci-öğretmen mektuplaşmasının posta hizmetlerinin gelişimine önemli etkisi olduğu söylenir. Ne var ki “uzaktan eğitim” 19. yüzyıldan çok daha eski devirlerde de mevcuttu.

İslam medeniyetinde mektuplaşma önemli yer tutmuş, hatta bir öğrencinin güzel mektup yazabilmesi başarı ölçütlerinden olmuştur. Bu geleneğin bir boyutu da öğretmen-öğrenci arasındaki “uzaktan eğitim” amaçlı mektuplardır. Bunlar medreselere gönderilen sorulara yanıt şeklinde olabildiği gibi, hoca-talebe arasındaki düzenli yazışmalar da olabilirdi. Mektup-dersler, kervanlara veya o şehre giden yolculara teslim edilerek öğrencilere ulaştırılırdı. Söz konusu mektuplar zamanla toplanıp risale/kitap biçiminde çoğaltılmış ve önemli bir yazı biçimine dönüşmüştür. Hatta “mektubat” türü kitaplar, sonraki kuşaklar için ders kitabı, başvuru aracı olmuştur.

İSTER SARAYDAN İSTER EVDEN

Hz. Peygamber, kadınlara dini konuları bizzat anlatır, Mescid-i Nebevî’de kadınların eğitimine ayrılan bölümü zaman zaman ziyaret edip ders verirdi. Bu örneğe karşın kadınların eğitimi okul binalarından ziyade evlerde devam etmiştir. Dolayısıyla evde/uzaktan eğitim, kadınlar için çok kıymetliydi. Hatta en yüksek düzeyde eğitim imkânına sahip saray kadınları bile bu yöntemden yararlanmışlardır. Bunlardan birisi, Hindistan’daki Babürlü İmparatorluğu’nun en görkemli devrine tanıklık etmiş olan Cihanârâ Begüm’dür (ö.1681). Annesi Mümtaz Mahal, babası ise karısının hatırasına İslam mimarisinin en müstesna eserlerinden olan Tac Mahal’i yaptıran Şah Cihan idi. Cihanârâ sarayda aldığı nitelikli eğitimin ötesinde erkek kardeşinin büyük hayranlık duyduğu Molla Şah Bedahşî’nin (ö.1661) talebesi olmak için mektuplaşmıştır. (Yeri gelmişken Bizans prensesi Irene Eulogia Palaiologina’nın da (ö.1360), manevi eğitimi için aynı yolu izlediğini söyleyelim.) Bu örnekler sadece saraylardaki kadınlara mahsus değildi tabii. Örneğin tarihçi Cemal Kafadar’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde tespit edip yayınladığı defter, bir kadınla hocasının 1641-43 yılları arasında yazılmış mektuplarını içerir. Talebenin adı Üsküplü Asiye Hatun, onun yazdıklarını yorumlayıp manevi gelişimi için yol gösteren hocası ise bir başka şehirdeki Muslihüddin Efendi’dir.

Yazının Devamını Oku

‘Duydun mu haberi’

“ÇOK güvenilir bir yerden geldi...”, “Arkadaşım yakın arkadaşından duymuş...”, “Şirketindeki biri anlatmış...”, “Kuzenim öğrenmiş...” 

Sosyal medya, her gün böyle “güvenilir kaynaklara” dayanan sayısız mesajla dolup taşıyor. Pek çoğu “asparagas” çıkmasına rağmen ne uydurma haberler azalıyor, ne de sansasyonel mesajlara duyulan ilgi. Tabii bir de yakıştırma “güzel sözler” var. Gandi, Einstein gibi isimlerin yanında Ömer Hayyam, Mevlânâ, Neyzen Tevfik de söylemedikleri sözlerin sahibi gibi gösteriliyor. Hal böyle olunca, tüm bu haberlerin doğruluğunu araştıran özel siteler bile kuruldu: Haberleri araştırarak “doğru, kısmen doğru, yanlış” gibi temel kategoriler altında değerlendiriyorlar. İşin ilginci tüm bu süreç, yani -uydurma haber, doğruluk kontrolü- hiç de yeni bir olgu değil. Örnekleri 7. yüzyıla bile uzanıyor!

SÖZ DİNLEYENLER

Malum... Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarına “hadis” denir. Hadis kelimesi, esasen “haber” anlamına gelir. Hadisler, Kuran’dan sonra Müslümanların en önemli başvuru kaynağıdır. Sahabe Resulullah’ın her sözünü dikkatle dinlese de bunların pek azı o hayattayken yazıya geçirilmişti. Çünkü son Peygamber, -büyük olasılıkla- Kuran ayetleriyle karışmasını önlemek maksadıyla sözlerinin yazıya dökülmesini tavsiye etmiyordu. Öte yandan anlattıklarının doğru biçimde aktarılmasını teşvik etmiş ve bazı durumlarda güvendiği kişilerce yazılmasına karşı çıkmamıştır. Hz. Peygamber’in vefatı ardından onun ezberlenmiş sözleri, öğrenilen davranışları, parça parça yazıya geçirilmeye başlandı. Peygamber’i bizzat tanıyıp dinleyenler dünyadan birer birer göçtükçe, hadislerin yazılması daha da önem kazandı. Çünkü İspanya’dan Orta Asya’ya uzanan dev bir imparatorlukta herkes için geçerli “standart” dini bilgilere ve kurallara ihtiyaç vardı. Kuşaktan kuşağa ezberden aktarılan bilgiler, artık tek başına yeterli değildi.

FABRİKASYON HADİSLER

Elbette Müslüman coğrafyasında sadece hadisler değil, “uydurma hadisler” de hızla yayılıyordu! Bunların önemli bölümü, erken dönemlerdeki iç savaş ve çekişme dönemlerinde türetilmiştir. Uydurma hadisler gerek iktidar, gerekse isyan kanadından yayılıyor, taraflar birbirini “Peygamber’in çok önceden -isim vererek!- uyardığı” fitne kaynağı olmakla suçluyordu. “Madem Hz. Peygamber’in böyle bir uyarısı vardı, neden kendisi veya ilk halifeler bununla ilgili somut önlem almadı?” sorusu, “hadis fabrikatörlerinin” meselesi değildi. Önemli olan, Hz. Peygamber’in manevi kişiliği üzerinden bir propaganda savaşı yürütmekti.

BANA KAYNAĞINI 

Yazının Devamını Oku

İnce çizgiler

Zorluklara rağmen çalışmakla “İlla ki olsun” diye zorlamak arasında...

 

Sabretmekle “salmak” arasında...

*

İlkeli olmakla sabit fikirli olmak arasında...



Yazının Devamını Oku

Çalış çalış nereye kadar?

UZUN çalışma saatleri nedeniyle özel hayatına/ailesine yeterince zaman ayıramayanlardan mısınız? Hiçbir işe tam yetişemiyor musunuz? Cevabınız “Evet”se, bilin ki yalnız değilsiniz!

ZORLU GELİŞİM

Hiç şüphesiz iş/özel yaşam dengesizliği, en fazla kadınları, özellikle de çocuklu kadınları etkiliyor. 1950’lerden bu yana kadınların iş hayatına etkin katılımı onlara bireysel olarak çok şey katarken, ekonominin büyümesinde de kritik rol üstlendi. Öte yandan aynı gelişim süreci kadınların üzerindeki çalışma baskısını da arttırdı. Çünkü işteki mesainin yanında bir de evdeki mesai var. Malum, “Çocuk da yaparım, kariyer de” meselesi. Üstelik kadınlar, toplumsal beklenti gereği görünümlerine erkeklerden daha fazla özen göstermek durumunda.

Tüm bunlara bir de salgın/karantina koşullarını ekleyin...

DESTEK ZAMANI

Bilgisayardan görüntülü toplantı yaparken ağlayan ufaklıkla ilgilenmek, okulla internet bağlantısı kopan çocuğa destek olmak, “normalde” öğlen ofiste yerken evde her öğün yemek hazırlamak, iş başındaki “rasyonel” tavırla evdeki “anaç/eş” tavrının karışması... Hal böyleyken kadınlar başta olmak üzere hepimizin hem fiziki, hem de manevi desteğe ihtiyacımız artıyor.

ÖRNEK BİR EV ERKEĞİ

Yazının Devamını Oku

Bilime duacıyız

“İnşallah bulurlar” dedi bankta oturan genç, yanındaki arkadaşına: “Bir an önce bulsalar da biz de normale dönsek.”

Parkta yürürken kulak misafiri olduğum bu sohbette gençlerin “İnşallah bulunur” diye dua ettiği şey, COVID-19 aşısı tabii ki. Bizler ilkokuldayken bazı hastalıkların aşılarını bulan Edward Jenner, Louis Pasteur gibi isimleri birer kahraman gibi tanımıştık. Onların buluşları sayesinde çiçek, kolera gibi salgın hastalıklar, günümüzde kitlesel tehdit değiller. Aynı şekilde Jonas Salk ve ekibi, 1955’te geliştirdikleri aşıyla, virüse bağlı çocuk felcinin önlenmesini sağlamıştı. Üstelik Salk, yüz milyonlarca dolarlık patent geliri elde etmek yerine aşının formülünü ücretsiz olarak tüm ülkelerin kullanımına sunmuştu.

BİLİMSEL ETİK ŞART

Bilim insanı olup insanlığa yararlı buluşlarla, gelişime ön ayak olmak çok özel bir mertebe. Bununla birlikte bilim, etik değerlere dayanmadığında insanların elinde korkunç bir silaha dönüşebiliyor. Örneğin Nazi dönemi Almanya’sında yüksek donanımlı pek çok doktorun tıbbi uygulamaları, bugün bizler için dehşet uyandıran insanlık suçları konumunda. Ayrıca yakın dönemlerde yerli kabileler veya mahkûmlar üzerinde yapılan izinsiz deneyler tartışma nedeni. Keza hayvanlar üzerinde yapılan deneyler de... Bir diğer tartışmaysa ilaçların fiyatlanması ve dağıtım esasları. Bu örnekler ağırlıklı olarak son yüzyıla dayansa da tıp ahlakı veya bilimsel etik, sadece modern döneme ait bir mesele değil.



YA BİLİM YA BİRİKİM

Yazının Devamını Oku

En değerli maden: İnsan

Karadeniz’de tespit edilen doğalgaz rezervleri, geçtiğimiz hafta Türkiye’nin en çok konuştuğu konuydu.

Yeraltı kaynakları elbette eski zamanlarda da kritik değere sahipti. Ancak geçmişte madenlerin farklı bir rolü daha vardı: İnsanın kişisel gelişimine dair benzetme olarak kullanılmak.

*

Nasıl ki yeraltı zenginlikleri gizliyse insan da kendindeki cevheri ilk bakışta göremez. Madenlerin keşfi gibi gönlündeki zenginliği keşfetmesi gerekir. Ruhundaki o cevher ortaya çıkarılmalıdır. Sonra sıra ham haldeki madenin arıtılmasına gelir. Ve nihayetinde işlenerek kıymetli bir mücevhere dönüşür. Etrafına ışık (nur) saçar, değer katar. Tüm bunlar, insanın olgunlaşma (kemale erme) sürecinin aşamalarıdır.



*

Yazının Devamını Oku

Şükrün ve hüznün ayı: Muharrem

Hicri takvime göre muharrem ayının ilk günü, yeni yılın da ilk günüdür.

Dün (1 Muharrem 1442) olduğu gibi... İslam öncesinde Araplarda kutsallık atfedilen muharrem ayında savaşmak yasaktı. Nitekim bu ayın ismi “haram” kelimesinden gelir. Arapların muharremin 10. gününde (aşura/aşure) oruç tuttuğu olurdu. Hz. Peygamber de ramazan orucu farz oluncaya dek bu günde oruç tutmuş, sonrasında da dileyenlerin muharrem ayında oruç tutabileceğini belirtmiştir. İslam âlimlerince “sünnet” olarak kabul edilen aşure orucunun çok eskilere dayandığı düşünülür. Bu ayda Hz. Nuh ve gemisindekilerin tufandan kurtulup karaya çıktığı, bu nedenle oruç tutulduğuna inanılır. Keza Hz. Musa’nın kavmiyle birlikte firavunun zulmünden kurtulması, bir diğer oruç vesilesidir. Yani muharrem orucu, çekilen büyük sıkıntılardan sonra feraha erişmenin şükrü, teşekkürüdür.

*



10 Muharrem 61’de (10 Ekim 680) yaşanan Kerbela faciası ile muharrem ayı farklı bir anlam kazanmıştır. Katliamın nedeni, siyasi olaylardır. Emevî halifesi Muaviye b. Ebi Sûfyan’ın hilafeti oğluna devredip saltanat düzeni kurması, pek çok kişinin tepki duyduğu bir karardı. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın oğlu Hz. Hüseyin de bu emrivakiye karşı çıkarak yeni halife Yezid’e biat etmeyi reddetti. Yezid’in hükümranlığından uzaklaşıp, destek vaadiyle davet edildiği Kûfe (Irak) şehrine gitmek üzere ailesiyle yola çıktı. Ancak Kerbela yakınlarında binlerce asker tarafından kuşatılıp susuz bırakıldılar. Ardından kundaktaki bebekler dahil olmak üzere kafiledeki 70 kadar insan acımasızca şehit edildi. Bu elem olay, Emevî idaresine karşı çıkan topluluklarda olduğu kadar, Hz. Peygamber’in hatırasına gönülden bağlı olanlarda da “kapanmayan bir yara” halini aldı.

*

Yazının Devamını Oku

‘Cennet gibi’ bir tatil

Pek çoğumuz yaz bitmeden kendi ölçeğinde bir tatil peşinde.

Malum, “cennet gibi bir tatil” hemen herkesin hayalidir. Nitekim turizmciler tesisleri “adeta cennetten bir köşe” diyerek tanıtır. Tatil beldeleri, cennet imgesinin dünyadaki yansıması gibidir. Cennet, nasıl güzel ve makbul davranışlarla kazanılan “ecir” ile elde edilecekse, yeryüzü cennetlerine yapılan tatiller de çalışarak kazanılan “ücret” ile elde edilir. (Ecir ve ücret aynı kelime kökeninden gelir. İlki daha ziyade manevi, ikincisi ise maddi kazanımlarla ilgili kullanılmıştır.)



*

Elbette bugün anladığımız şekliyle “tatil” yeni sayılabilecek bir kavram. Her ne kadar cumartesi günü Yahudilik, pazar ise Hıristiyanlık’ta tatil günü olsa da bunlar özünde ibadet ve şükran günleriydi. Müslümanlık’ta ise belirli bir tatil günü veya günlük çalışma yasağı yoktur. Öte yandan dinlenmek bir ihtiyaç ve hak olarak nitelenir. Örneğin geceler, Kuran’da dinlenme zamanı olarak tanımlanmıştır. Yani günümüzdeki fonksiyonuyla hafta tatilleri ve yıllık izinler, dini inançlara değil endüstri devrimine dayanır. 

*

Yazının Devamını Oku

Önlemler neden önemsenmez?

“Evde otura otura bunaldık, bir kendimize gelelim”, “Bütün yıl çalıştık. Şunun şurasında iki hafta tatil yapacağız. Biraz rahat olalım”, “Oh be, dünya varmış. Kendimi normal bir insan gibi hissettim”... 

Görünen o ki hemen herkes, salgın nedeniyle tedbirli yaşamaktan sıkıldı. Bunun en açık kanıtını geçen hafta gördük. Bayram tatilinde hemen herkes kendini dışarı attı. Caddeler, sahiller, meydanlar, hemen her sınıftan, her kültürden insanla dolup taştı. Herkesin rahatlayıp “normal” hissetmesi, alıştığı gibi davranması ve tabii turizmin canlanması ne güzel bir gelişme. Ama...

*

“Gitmezsek çok ayıp olur”, “Halaysız düğün mü olur?”,  “Aylardır kapandık. Gelin bir görüşelim işte, ne olacak”... Taziyeler, kutlamalar, düğün-dernek, halaylar, ve tabii bayram ziyaretleri... Zor zamanlarda birbirine destek olmak, en mutlu anları yakınlarımızla paylaşmak ne kadar güzel. Ama...

*

“Ama”sı belli. Bilmeyen, duymayan kalmadı: “Maske, mesafe, hijyen”. Ama uzmanların tüm ısrarlı uyarılarına rağmen “normal” davranmak, alıştığımız gibi hareket etmek istiyoruz. En çok duyulan savunmalardan birisi de “Canım o kadar da ince eleyip sık dokuma”. Peki ama söz konusu hastalığın bizi, yakınlarımızı etkileyeceğini bile bile neden böyle davranıyoruz? Nedenlerden birkaçına değinelim. 


Yazının Devamını Oku

Sevdiklerimizi kurban etmeyelim

Bilim insanlarına göre Türkiye’de 200 bin civarında koronavirüs taşıyıcısı var.

Bu taşıyıcılar herhangi bir hastalık belirtisi göstermese de etraflarına virüs bulaştırabiliyor. Peki ama bizim o 200 bin kişiden biri olmadığımızın garantisi var mı? Elbette yok. Ama “hayalet taşıyıcı” bile olsak hiç değilse sevdiklerimizi, yakınlarımızı nasıl koruyacağımızı biliyoruz: Şarkıda dediği gibi “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli.”

BÜYÜKLERİN ELLERİNDEN

Allah’ın Kuran’da geçen sıfatlarından birisi “Bâtın”dır: Yani gözle görülmeyen, duyulara gizli kalan. Sevgi de böyledir. Gözle görülmez, ölçülemez ama hissedilir. “Bâtın” sıfatının bir de tamamlayıcısı var: “Zahir”. Yani görülebilen, aşikâr. Allah’ın varlığı, yarattıkları (mahlukat) ve yansımaları (tecelli) vasıtasıyla görünür. Basit bir örnek verecek olursak, sevdiğimiz kişi “zahir”dir, ona duyduğumuz sevgi ise “bâtın”. Yaradan sevgisinin bir tezahürü, zahiri ibadetlerdir (namaz, oruç vd) İnsanî sevgi ise kucaklaşarak, “büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperek” gösterilir.

YANAK YANAĞA DEĞİL GÖNÜLDEN GÖNÜLE

Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’ndaki kısıtlamalar olumlu sonuç vermiş, 10 gün sonraki vaka sayısında yüzde 15 azalma sağlanmıştı. Bu bayramda ise kamusal değil, “gönüllü kısıtlamalara” muhtacız. Gelin hepimiz, kendimizi doğrudan taşıyıcı olarak kabul edelim. Böyle bir durumda, bayram sevincimizi “zahiren” yaşamakta ısrar eder miyiz? Sevdiklerimizi, alışkanlıklarımızı tekrarlamak uğruna, bile bile hasta etmeyi göze alır mıyız? Elbette hayır. Gelin bu bayram, sevgimizin “zahirî” boyutunu “sosyal mesafeli” bir şekilde, “bâtınî” boyutunu ise en içten dileklerle, gönülden gönüle yaşayalım. Sonuçta hepimizin ortak duası, dünyamızı altüst eden bu salgının bir an önce sona ermesi değil mi?

KOLONYALAR HAZIR MI?BAYRAM ziyaretlerinin vazgeçilmezlerinden olan kolonya, malum sebeplerden ötürü yine revaçta. Kolonya bize Batı’dan gelmiş olsa da çıkış noktası İslam coğrafyasıdır. İslam medeniyetinde Hz. Peygamber’e atfedilen simge (rumuz) güldür. Gülün kokusunu yapraklarından alıp bir şişeye kalıcı şekilde aktarmak hiç de kolay bir iş değildi. Ancak Ortaçağ’ın Müslüman âlimleri, gülün suyunu damıtmayı başardılar. Cabir ibn Hayyan ve El-Kındî’yi izleyen İbn Sina, bir damıtma (distilasyon) tekniği icat etti. İlkeleri halen geçerli olan bu esans çıkarma tekniği, damıtılmış alkol elde etmenin de öncüsüdür. Nitekim Arapçada göze çekilen sürme anlamındaki “al-kuhl”, parfüm yapımında kullanılan imbiğin Avrupalılara geçmesiyle “alkol” olarak anıldı! 18. yüzyılda ise etil alkol, su ve güzel koku kullanılarak kolonya geliştirildi.

MAHLUKATA EZİYET EDİLMEZESKİLER, nedensiz yere denize taş atmamayı öğütlermiş: “O taş, bu kıyıya varmak için nice seneler yolculuk yaptı evlat. Nice badirelerden geçip karaya ulaştı. Sen o taşı denize atarak kat ettiği onca yolu heba etmiş oluyorsun. Yazıktır, yok yere zahmet verme. Hem balıkları da ürkütmesen keşke.” Ne kadar ince bir düşünce değil mi? (Günümüzde denize taş atan birine bu sözleri söyleyen, bir taş da kafasına yeme ihtimalini göze almalı!) “Eşref-i mahlukat”, yani “insan” olabilmenin temel gereklerinden birisi hayvanlara, bitkilere, eşyalara, hatta kıyıdaki taşa bile eziyet etmemek. Çünkü doğadaki, kainattaki her şeyin üzerimizde bir hakkı var. Köpeklerin, kedilerin, eşeklerin... Bu hak sahipleri içinde bize etinden postuna kadar her şeyini “kuzu kuzu” sunan kurbanlık hayvanlar, ayrı bir değer taşıyor.

Yazının Devamını Oku

Asla asla asla

YAŞI, güzelliği, boyu posu, mesleği, eğitimi, kökeni, dini, inancı, mezhebi, meşrebi, huyu suyu, karakteri, hali tavrı fark etmez...

Sevgili, eski sevgili, sözlü, nişanlı, nikâhlı, evli, bekâr, ayrı, ayrılmış, boşanmış, dul, çocuksuz-çocuklu, dargın, yakın veya uzak olması, sevip sevmemesi fark etmez...

Sevsen de, çok sevsen de, delice sevsen de, kızsan da, kıskansan da, aklından çıkaramasan da, unutamasan da, nefret etsen de fark etmez... Kadınları öldürmeyeceksin.

*

Çocukları da öldürmeyeceksin. Yaşlı, genç, erkek fark etmez... İnsanları öldürmeyeceksin.

Hayvanları, bitkileri, ağaçları, doğayı, geleceğini, yaşama sevincini, kendini... Kısacası insanlığını ve insanlığı öldürmeyeceksin.

*

Yüreğinin en derinlerine yaz. Tekrar tekrar yaz. Bıkmadan usanmadan her gün yeniden yaz. Hiç silinmeyecek kadar güçlü yaz ki, “gözün kararsa, aklın başından gitse” bile gönlün hatırlasın:

Yazının Devamını Oku

Kâbe, Hz. Meryem ve Çocuk İsa

Malum... Ayasofya, gündemin üst sıralarında. Pek çok kişinin merak ettiği bir konu da Ayasofya’nın mozaikleri.

Bu mozaiklerdeki ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ figürü, Hıristiyan ikonografisinin en bilinen örneklerindedir. İşin ilginci, anlatılanlara göre o figürün bir benzeri, vakt-i zamanında Kâbe’de de bulunuyordu.

*

600’lü yılların başlarıydı... Fırtınaları ve zorlu akıntılarıyla ünlü Kızıldeniz’de bir Bizans gemisi, günümüzdeki Cidde yakınlarında, kayalıklara çarparak parçalandı. Mekke bölgesi büyük ağaçlardan yoksun olduğu için kereste temini zordu. Geminin akıbetini öğrenen Mekke’nin ileri gelenleri, karaya vurmuş büyük ahşap parçaları ve yelken direklerini satın alarak Kâbe’nin yeniden inşasında kullanmaya karar verdiler. İşte o tahta sütunlardan birinin üzerinde ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ resmi vardı. 

*

Kâbe’nin yeniden inşasında görev almış olan Muhammed-ül-Emin, yıllar sonra artık ‘Allah’ın Elçisi (Resulullah)’ idi. Anlatılana göre Resulullah, Mekke’nin fethinden (630) sonra Kâbe’nin içindeki tüm putların dışarı çıkarılıp kırılmasını istedi. Putlar çıkarıldıktan sonra girdiği Kâbe’nin iç duvarlarında pek çok figür bulunuyordu. Bunlardan birinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, ellerinde fal okları tutarken resmedilmişti. Hz. Peygamber, “Yemin ederim ki onlar fal okları çekmemiştir” diyerek iki peygamberin bu şekilde resmedilmelerini kınadı. Hemen Zemzem suyu ve bez getirtti. Önce ellerini bir resmin üstüne koydu ve “Elimin altındaki hariç tüm resimleri silin” dedi. Rivayete göre Kâbe’nin içinde Cahiliye devrinden kalıp da o gün silinmeyen tek resim, Hz. Peygamber’in elinin altındaki ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ figürüydü.

*

Pek çok İslam tarihçisi, Ezrakî’nin (ö.864) ‘Ahbaru Mekke’ adlı eserinde yer verilen bu rivayete şüpheyle yaklaşır. Elbette İslam’dan önce Kâbe’de ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ figürü bulunmasına değil... Asıl itirazları, Mekke’nin fethinden sonra bu resmin silinmemiş olmasınadır. Çünkü anlatılan olayın, putperestliği çağrıştırdığı için suretlere doğru ibadet etmemeye özen gösteren Hz. Peygamber’in genel tavrıyla örtüşmediğini savunurlar. Peki ama tüm itirazlara rağmen bu rivayet doğru olabilir mi? Bunu tam anlamıyla bilmemiz mümkün değil. Çünkü 683 yılındaki iç savaş sırasında Kâbe yandı. Ayrıca atılan mancınıklarla çatısı hayli zarar gördü. Bu nedenle yıkılıp tekrar inşa edildi. Dolayısıyla Hz. Peygamber’den sonraki yıllarda da görüldüğü rivayet edilen bu resimden herhangi bir iz kalmadı.

*

Yazının Devamını Oku

Belirsizlik ne zaman biter?

Salgın ne zaman biter? Her şey ne zaman normale döner? Tatile ne zaman çıkacaksınız? Düğünü ne zaman yapacaksınız? Ne zaman, ne zaman, ne zaman...

Yaşadığımız çağda neredeyse hepimiz zamanlama bağımlısıyız. Hayatımızdaki her şeyin tam vaktinde gerçekleşmesine öyle alışmışız ki... “Gecikme, rötar, iptal” kelimeleri, sinir olmak için yeterli. Salgın gibi mücbir (zorlayıcı) sebeplerle rutinimiz ve planlarımız bozulunca, ruh halimiz altüst oluyor. Tabii bir de karar almamızı zorlaştıran belirsizlik hali var. Koşullara göre hayatımızın ritmi baştan sona değişiyor. Geriye sadece kısa vadeli, günübirlik, hatta anlık planlar kalıyor. ‘As Time Goes By’ (Zaman Geçtikçe) şarkısıyla meşhur, II. Dünya Savaşı döneminde geçen ‘Casablanca’, böyle zamanları çok iyi yansıtır:



Rick: “Dün gece neredeydin?”

Ilsa: “Üstünden çok zaman geçti, hatırlamıyorum.”

Rick: “Seni bu gece görebilecek miyim?”

Yazının Devamını Oku