Türkiye için çarşı vakti

Salgın nedeniyle kapalı bulunan AVM’ler bugünden itibaren kapılarını açıyor. ‘Eski ramazanlarda’ olduğu gibi alışveriş hareketliliği yeniden başlıyor.

Çok eski devirlerden beri hac merkezi olan Mekke, aynı zamanda bir alışveriş şehriydi. Hz. Peygamber de Medine’ye hicret ettikten kısa bir süre sonra tümüyle yeni, vergiden muaf bir pazaryeri açılmasını istemiştir. Bu pazarın hem müşterileri hem denetçileri (muhtesip) içinde ilk zamanlardan itibaren kadınlar da vardı. Yani ticaret ve alışveriş, İslam medeniyetinin ilk safhasından itibaren önemli bir faaliyet olmuştur. Bu anlayışı çok geniş bir coğrafyaya taşıyan Müslüman devletler, pazarların kesintisiz çalışmasına özen gösterirken, bir yandan da yeni çarşılar yaptırdılar. Bunların bazıları şehir merkezinde, bazıları ise şehir surları veya liman civarında olurdu. Tüm bu çarşı tipleri Anadolu’da gündelik konuşmaya “eski çarşı, yeni çarşı, büyük çarşı” gibi isimlerle yansımıştır. İstanbul’daki meşhur Kapalıçarşı’nın da asıl adı “Çârşû-yı Kebîr” yani “büyük çarşı”dır. Yabancı dillerde “Grand Bazaar” olarak anılmasının nedeni de budur.

ÇADIRDAN KAPALI ÇARŞIYA

Bugün pazarlarda gördüğümüz yan yana tezgâhları örten çadırlar, çarşıların temelidir. Müşteriyi ve malları güneşten koruyan tentelerin yerini zamanla sabit dükkânlar ve küçük çatılar almış, sonrasındaysa sokaklar tümüyle kapatılarak “kapalı çarşı”lar meydana gelmiştir. İşte bunlar, günümüz AVM’lerinin atasıdır. Dünyanın en ünlüsü “Kapalıçarşı” ise yüzyıllar boyunca Ortadoğu-Avrupa coğrafyasının en büyük AVM’si konumundaydı. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden hemen sonra Kapalıçarşı’nın çekirdeği sayılan bedesteni inşa ettirmiş, gelirini de kurduğu vakfa bağışlamıştır. Zamanla muazzam ölçülere ulaşan Kapalıçarşı, elbette tek değildi. Ona İstanbul’da Mısır Çarşısı, Galata Bedesteni ve Üsküdar Çarşısı eşlik ediyordu. Anadolu-Balkan şehirleri de Selçuklu-Osmanlı medeniyetinin kapalı/uzun çarşıları (bedestenleri, arastaları) ile doludur. Akla ilk gelenler Bursa, Edirne, Manisa, Amasya, Konya, Kayseri, Trabzon, Urfa, Hatay, Antep ve Çanakkale’nin tarihi çarşılarıdır. Bunlara sadece büyük şehirlerde değil Merzifon, Beyşehir, Tire, Zile, Safranbolu, Buldan gibi yerleşimlerde de rastlarız. Ayrıca Balkanlar’da Üsküp, Saraybosna, Selanik, Larissa, Sofya, Filibe ve Şumnu’yu, Ortadoğu’da Şam’ı da unutmayalım.

Türkiye için çarşı vakti

RAMAZAN BEREKETİ

Elbette mesele sadece “AVM” inşa etmekten ibaret değildi. Bir de bu dükkânları dolduracak ürünleri üretmek, kimilerini ta Çin’den, Hindistan’dan getirtmek, güzel şekilde sergileyip doğru fiyattan satmak gerekiyordu. Osmanlı’da ürün temini, kalite ve fiyat denetimi hassas bir konuydu. Çünkü gündelik yaşamı doğrudan etkiliyordu: Fiyatlar çok düşük belirlenirse şehre getirilecek gıda/ürün miktarı azalıyor, yüksek belirlenirse de halk zorlanıyordu. Yılın en büyük “shopping fest”i ise tabii ki ramazan ayıydı. Bu dönemde her türlü gıdanın yanı sıra temizlik ve aydınlatma malzemelerine, mutfak ve sofra eşyalarına, halıdan havluya, minderden örtüye kadar pek çok ürüne talep hızla artardı. Tabii ramazanın sonuna doğru bir de bayram alışverişi vardı ki bu da kumaş, giyim, ayakkabı ve hatta oyuncak alışverişinin canlanması demekti.

SATICININ AHLAKLISI

Ama alışveriş dünyasında belki de hepsinden önemlisi, tüccarın-esnafın “meslek etiğine” sahip olmasıydı. Kuran’daki “Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın, insanlara eşyalarını eksik vermeyin” gibi ayetlerin yanı sıra ürünün kaliteli olması, özelliklerinin açıkça belirtilmesi üzerine çok sayıda hadis vardır. Bu titizlik zamanla fütüvvet ve Ahilik gibi “erdem sahibi esnaf” örgütlerini oluşturdu. Mesleğe giriş, yetişme ve ustalık belirli usullere bağlandı. Hatta Yahudi ve Hıristiyan esnaf da bu ilkeleri paylaşırdı. Ahilik, “meslek odası” olmanın yanı sıra aynı zamanda “kişisel gelişim” ve “sosyal dayanışma” fonksiyonlarını içermiştir. “Ben bugün satış yaptım. Siz komşumdan alın, o henüz siftah yapmadı” cümlesi, bu dayanışma ruhunun özeti gibidir. Osmanlı’nın yerleşmesinde önemli rol oynayan Ahilik, yerini zamanla devletin doğrudan denetlediği esnaf birliklerine bıraksa da temel ilkeler değişmemiştir. Örneğin esnaf, sabah namazından sonra kapalı çarşının “dua meydanı” veya “dua kubbesi” adı verilen bölümünde toplanır, hep birlikte doğruluk yemini ettikten sonra “helâl ve bereketli” kazanç için dua ederdi. İşte eski zaman AVM’lerinde gün böyle başlardı...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Şüpheler nasıl ‘aşı’lır?

Aşılar güvenilir mi? Hangi yöntem, hangi zaman? Çin, Alman, İngiliz, Amerikan? Galiba insanlığın salgından bile hızlı yayılan bir derdi var: Güvensizlik. Sosyal medyadaki uçuk teoriler, her şeyin arkasında bir komplo veya art niyet aramak, bizi çıkmaza sürüklüyor. Bu derin şüphecilik ortamında kime güveneceğimizi şaşırıyor, kendimizi giderek daha yalnız ve kaygılı hissediyoruz.

NASIL YAKLAŞALIM?

Komplo teorileri ve aşırı uçlar, yani “ifrat ve tefrit”, dünyamızda giderek yükselse bile biz bu dalgaya kapılmamalı, konuları değerlendirirken “demode” bir kavrama sarılmalıyız: İtidal. Yani sağduyu, ılımlılık ve bilgelikle ulaşılan denge hali.

*

Hz. Peygamber Müslümanlara şu tavsiyede bulunmuştu: “İtidalli olun, (orta yolu takip edin). Aşırılığı bırakın”. Resulullah’ın bir diğer tavsiyesi de anlaşmazlık durumunda karşıt tarafları dikkatle dinlemeden karar vermemekti.

İster pandemi, aşı, ister başka bir konu... Maruz kaldığımız mesaj bombardımanı karşısında bir yargıya varmadan veya kaygılanmadan önce, her tarafı serinkanlılıkla dinleyip, uzak olasılıklara “itidalle” yaklaşmak ruhumuz için en doğrusu.

KİME GÜVENELİM?

Bir yanda Hz. Peygamber’in

Yazının Devamını Oku

Mesajınızı alayım

Eğer 2021’de olduğumuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında hepimiz 1984’teyiz! George Orwell’in o meşhur romanındaki 1984’te...

Hani herkesin “Büyük Abi” tarafından gözetlendiği dünyada... Öyle ya, cebimizdeki telefon attığımız her adımı sayıyor; nereye gittiğimizi, kimle konuşup neleri beğendiğimizi biliyor... Üstelik biz bu sürece gönüllü olarak ve hatta üstüne para vererek katılıyoruz! Hal böyleyken mesajlaşma uygulamalarındaki gizlilik konusu, bu aralar gündemin üst sıralarında. Ne var ki özel hayatın ve iletişimin gizliliği, sadece modern dünyaya ait bir mesele değil.

OKUNDU İŞARETİ

Malum... “Özel alan” ve “kişisel gizlilik” kavramı, eskiden “mahremiyet” kelimesiyle ifade edilirdi. Başkalarının görmesi, duyması, bilmesi istenmeyen anlamındaki “mahrem”, kelime kökü itibarıyla “haram” yani başkasına yasak olandır. Nitekim Hz. Peygamber, bir mektuba sahibinin izni olmadan bakmanın yasak olduğunu açık şekilde belirtmiştir.

*

Günümüzden 3 bin yıl önce bile açılıp okunmadığı belli olsun diye tablet mektuplar kil zarflara konup mühürlenirdi. Kırılan mühür, bir tür “ulaştı, okundu” işaretiydi. Hz. Süleyman’la bağlantılı “Mühür kimdeyse Süleyman odur” deyişi, mührün önemini anlatır. Bu nedenle krallar/sultanlar mühürlerini daima yüzüklerinde taşırdı. “Mühür/damga”, günümüzde dahi yazılım terminolojisinin vazgeçilmez kelimelerinden.

GİZLİ YAZIŞMALAR

Yazışmaların gizliliğini korumak amacıyla sultanların mektuplarını kaleme alan “sır kâtipleri” vardı.

Yazının Devamını Oku

İncitme incinme

Okumuşsunuzdur... Osman Müftüoğlu, yeni yıla girerken Hürriyet okurlarına bazı sağlıklı-iyi yaşam önerileri verdi. Bu tavsiyelerden birisi özellikle dikkatimi çekti: “İncitme, incinme.”

“İncitmeyelim, incinmeyelim”, hepimiz bildiği “Kalp kırmayalım, birbirimize saygılı olalım, sevelim sevilelim” gibi anlamı gayet açık bir söz. Ne var ki bilmek başka, yapabilmek başka. Asıl marifet, eskilerin ifadesiyle “kâl”den “hal”e geçmekte. Yani, sözünü özüne taşımakta.

Anadolu bilgeliği “incitme, incinme” tavsiyesini, olgun insan olma yolundaki en önemli değerlerden bellemiş; kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Dostlara “elleriniz dert görmeye, gönlünüz incinmeye” diyerek hayır duası etmek âdettendi. Tasavvuf ilminin ne olduğunu soranlara en kestirmeden “incitme, incinme” cevabı verilirdi. 17. yüzyıl şairi Nailî oğluna “Hatırın incitme oğlum kimsenün/Hatırın incinmesün tâ kim senün” diyerek nasihat etmiştir. Divan şiirinin en önemli kadın şairlerinden Leyla Hanım (ö.1847) içinse incitmemek edebin aslıdır: İncitme sen ahbabını, incinmeye senden/Bu âlem-i fânide zarafet budur işte.”

SANATKÂRA SAYGI

İnanç dünyasında “incitmemek” kavramı, sosyal saygının ötesinde bir anlam daha taşır. Buna göre nasıl bir sanatçının eserine hakaret veya kötü muamele sanatçıyı üzerse, aynısı “eşref-i mahlukat” olan insanlara muamele için de geçerlidir. Çünkü insan gönlü, Kuran’daki ifadesiyle “ona kendi ruhundan üfleyen” Yaradan’ın manevi emanetini taşıyan bir cevherdir. Yunus Emre şöyle der: “Gönül Çalabın (Allah) tahtı/Çalab gönüle baktı /İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıkar ise.” Dolayısıyla ancak gönül kırmaktan ve insanları incitmekten kaçınan kişi, “Severiz yaratılanı Yaradan’dan ötürü” sözünün hakkını vermiş olur.

*

“İncitmemek”, kendimizi ne kadar kudretli görürsek görelim, en zayıf varlığa bile merhametle yaklaşmaktır. Kuran, “Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir” der ve ekler: “Başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.” Hz. Peygamber de özellikle yetimleri incitmemek gerektiği vurgulamıştır. Hoca Ahmet Yesevî, insanları azarlamamak, gücendirmemek, incitmemek ilkesini sünnet olarak görüp, söz konusu tavrın sadece garibana veya yakınlarımıza değil farklı inançtaki insanlara da gösterilmesi gerektiğine işaret eder: “Sünnet imiş, kâfir olsa, verme azar/Gönlü katı, gönül inciticiden Hüdâ bîzar.”

KALP SAĞLIĞI İÇİN

Yazının Devamını Oku

Mutlu nefesler

Sümer, Asur, Helen, Hindu, Kıptî, 12 hayvanlı, Jülyen, miladi, hicrî, Celali, Malî, Gregoryen, rumî... Her medeniyetin, her milletin farklı takvimleri varmış gibi görünse de aslında hepsi aynı amaca hizmet eder: Zamanda belirli bir akış, ortak bir döngü yakalamak. Bu döngü bazen suların, mevsimlerin hareketleri ama çoğunlukla ay ve güneştir.

BİYOLOJİK TAKVİM

Oysa ortak takvimlerimiz hangi yılı gösterirse göstersin aslında her birimizin kişisel bir takvimi var: Doğduğumuz gün başlar, öldüğümüz gün sona erer. Bu takviminin özü ne aydır, ne güneş... Merkezinde insan yer alır; ölçü birimi, nefestir. Boşuna dememiş atalarımız, “Ömür dediğin bir nefesliktir: alırsın veremezsin, verirsin alamazsın” diye. Bu takvimde önemli olan kaç güneş veya ay yılı yaşadığımız değil, alıp verdiğimiz nefeslerin anlamıdır, kalitesidir. Hatta kimileri amaçsızca yaşanan hayatların “oksijen israfı” olduğunu iddia eder. Neyse ki bazılarımız diğer insanların nefes alabilmesi için çırpınır durur. Mesela ambulanslarda, hastanelerde, yoğun bakım ünitelerinde...

KUTLAMA ZAMANI

Geçtiğimiz takvim yılında, sağlıkla ve özgürce alınan her nefesin ne kadar değerli olduğunu gördük. Yaşadıklarımız bize içten içe bilip, ısrarla unuttuğumuz o gerçeği hatırlatıyor: Her bir nefes, yeni bir başlangıçtır. Bu başlangıçları ortak takvimlerden bağımsız olarak, bekletmeden kutlamalıyız. Çünkü zaman bizi beklemiyor, akıp gidiyor. Malum... Hayat takvimindeki asıl dönüm noktaları sayısal değişimler değil “nefesimizi kesen” o kıymetli anlardır.

EŞSİZ BİRER HEDİYE

Atlatılan badirelerden sonra “şöyle rahat bir nefes alabilmek”, “Oh be, dünya varmış” diyebilmek, hediyelerin en büyüğüdür bazen. Gelin nefeslerimizi pişmanlıklarla, günlük çekişmelerle tüketmeyelim. “Boşa nefes harcayıp” ömür sermayesini heba etmeyelim. Nefsimizle nefesimiz arasında kalıcı bir barış sağlamaya çalışalım... Her bir yeni nefesimiz bir öncekinden güzel olsun. Sevdiklerimizle barış dolu nice sağlıklı, mutlu, kutlu nefeslere...

Yazının Devamını Oku

Beterin beteri mi?

Koronavirüsün geçirdiği mutasyon, tüm dünyada yeni bir endişe dalgasına yol açtı. Aslında bilim insanları bu tür virüslerin mutasyon geçirmesinin beklendik bir durum olduğunu aylar öncesinden söylemişlerdi. Ama biz insanlar, geleceği öngörsek bile ona zihnen ve manen hazırlıksız olma konusunda eşsiz bir türüz! Öyle ki salgının etkilerinden yakınırken, bir anda bugünkü halimizi bile yitirmekten korkar olduk...

ZOR ZAMANLARDA

Atalarımız boşuna dememiş “Allah bugünümüzü aratmasın” diye. Büyüklerimizden “Aman evladım, beterin beteri var. Hamdolsun diyelim, buna da şükür...” sözünü duymuşuzdur. Ne var ki bu söze herkes aynı duyguyla karşılık veremez. Hatta “Buna da şükür” ifadesi, hep daha iyisini bekleyen kuşaklara antipatik bile gelebilir. Çünkü işlerin istediğimiz gibi gitmemesi bazen bizi hiddetlendirir. Hele de konu sağlık veya parasızlık olduğunda. İşte böyle zor anlarda “Buna da şükür” demek, pek çoğumuz için kızgınlık nedeni veya “züğürt tesellisi”dir... Sıkıntıdaki iyi tarafları görmek, kendini kandırmak gibi algılanır. Bazılarımız için eldekine kanaat etmek edilgen bir tavır veya eksiği, yanlışı kabullenmek değil midir?

BAKIŞ FARKI

Oysa güzel düşünce, kanaatkârlık ve şükür, ne daha iyi bir yaşam hedefiyle çelişir, ne de enayiliktir. İbn Arabi’ye (ö.1240) göre “Kanaat, fazlasını istemeyerek elde bulunanla yetinmek demek değildir”. Sahip olduklarımıza gönül rızasıyla yaklaşmak; eldekinin azaldığı sıkıntılı zamanlara sabredip, “şer içindeki hayrı” bulmaya çalışmaktır. Ayrıca şükür ve kanaat, tasayı yok saymak, dertlinin halini görmezden gelmek de değildir... Tam tersine, değiştiremediğimiz zor koşullarda bile “ruhun bağışıklık sistemini” güçlendiren bir dayanak noktasıdır. Mesela:

 “Hafta sonu dört duvar arasına tıkıldık” diye dertlenip durmak yerine “En azından hafta içi çıkabiliyoruz” diye düşünmektir.

 İçimizi sıkan, “Evden çıkamıyoruz” gerçeğini “Neyse ki oturacak bir evimiz var” diye okumaktır.

 

Yazının Devamını Oku

Hayırlı işler?

Malum... İşinin hakkını verip kaliteli hizmet sunan para kazanır. Hatta en başarılı olanlar, ekstra ödül alır. Peki ya iyilik? İş yaşamında maddi bir karşılığı var mı? Diğer bir deyişle... İyilik para eder mi? İyilik, sadece ‘karşılıksız’ veya ‘hayrına’ olduğunda mı iyiliktir?

HER İŞİN BAŞI SKOR

Hiç şüphesiz iş dünyasında primler, ödüller, esasen sayısal başarıya veriliyor. Örneğin milyar dolarlık futbol endüstrisi galibiyeti parayla ödüllendirirken, “centilmenlik” veya “iyi oyun” sadece sembolik takdir getiriyor. Bir düşünsenize... En az faul yapan, en az kart gören takım, şampiyon kadar prim alsaydı sahada her şey ne kadar farklı olurdu!

Günümüzde iş dünyası pek çok konuda kamuoyundan “sarı kart” görmekten çekiniyor. Bu sebeple büyük kurumlardaki “etik davranış” kodlarının asıl gayesi, şirket saygınlığını korumak. Ayrıca usulsüzlüğe engel olmak için “uygunluk (compliance)” denetimleri ve ölçümleri yapılıyor. Bunlar elbette “güzel hareketler”...

KAÇINMAK DEĞİL KATILMAK

Ne var ki “iyi davranış”, sadece kurallara uymaktan, doğruluktan ibaret değil. İyilik, aynı zamanda karşılıklı fayda sağlayan, gelişime yönelik davranışları içeriyor. İyilik, kendi başına bir ideal zaten. Bunun da ötesinde, insanı insan yapan bir duygu. Dolayısıyla iyiliğin odağı yanlıştan kaçınmak değil, güzel işlere katılmak.

‘İYİ İŞ’ YAPMAK ZAMANI

Artık biliyoruz ki, dev şirketlerin en büyük “

Yazının Devamını Oku

Kalp ne renktir?

Kalp derken, her insanın göğüs kafesinde bulunan o hayatî et parçasından söz etmiyoruz. Hissetmemizi, sevmemizi, bağ kurabilmemizi, empatiyi, merhameti, vicdanı mümkün kılan kalpten, gönülden bahsediyoruz. Yani kalıbımızı kalbe çeviren ruhtan...

Peki ama nedir kalbimizin, ruhumuzun rengi? Siyah, beyaz, kırmızı, sarı, mavi? Elbette hiçbiri ve elbette hepsi. Çünkü şeffaftır ruhumuz. Engelsizdir, bozmaz hiçbir özgün rengi. Işığı aydınlatsa da yolumuzu, elle tutulmaz, gözle görülmez. Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde dediği gibi: “Nur ayandır, olmaz onun gölgesi.”

Gönül gözüyle bakan, insanın kalıbını, ten rengini görmez. Irka, cinsiyete, milliyete, yaşa, malvarlığına bakmaz. Kalp gözüyle bakanın göreceği, karşındakinin kalbidir. O baktığı her yerde bir mana arar, kendi içinde de olanı görür. Kendindeki siyahı, beyazı; Asyalıyı, Afrikalıyı, Avrupalıyı; insanı, tabiatı, kâinatı... Biyolojik gözü değil, gönül gözü görmeyene denir “sevme engelli” diye. Nesimî’nin ifadesiyle: “Sûretin nakşında her kim görmedi nakkaşını/Vâhib-i sûret onun gözsüz yaratmış başını.”

AYYUBA’NIN YOLCULUĞU

1730 yılında Ayyuba Sulaiman Diallo (Eyüp bin Süleyman) isimli 29 yaşında genç bir adam, iş için Senegal-Gine arasında seyahat ettiği sırada, yardımcısıyla birlikte esir alındı. Ailesine, karısına haber gönderip köle tüccarlarının elinden kurtulmaya çalışsa da bunu başaramadı. O artık Afrika’dan gemilerle Amerika’ya götürülüp “satılan” yüz binlerce insandan biriydi. Neresi olduğunu dahi bilmediği bu yeni ülkede, tütün tarlalarında çalıştırılan isimsiz bir köleydi...

Ayyuba, bir süre sonra ibadetlerinin engellenmesine ve aşağılanmaya dayanamayarak esaretten kaçmayı denedi. Ama yakalanıp hapsedildi. Zaten kaçsa bile nereye gidebilirdi? Ne var ki hapse düştüğünde, vatanındaki en saygın ailelerden birine mensup olduğu anlaşıldı. Müslüman bir âlim olan babası, ülkesinde kralın çocuğunun öğretmeniydi. Ayyuba da iyi bir eğitim almıştı. Arapça okuyup yazabiliyordu. Kuran’ı baştan sona ezberden yazabilecek kadar iyi bir hafız olması dikkat çekmişti. Üstelik İngilizceyi hızla öğrenebiliyordu. Eğitimli ve yetenekli Ayyuba’nın kendileri için tütün tarlasında çalışmaktan çok daha faydalı olabileceğini düşünen İngilizler, onu 1733’te Londra’ya götürdüler. Oradayken British Museum’un Arapça koleksiyonunun tasnifine yardımcı oldu. Afrika’daki nüfuzunu genişletmeye çalışan İngiliz seçkinleriyle tanıştırıldı. Bu sayede ülkesine geri dönebildi. Ne var ki babası ölmüş, dul kaldığını düşünen karısı da bir başkasıyla evlenmişti. Yetmezmiş gibi bölgede egemenlik kuran Fransızlar tarafından “İngilizlerin adamı” olma suçlamasıyla tutuklandı. Yine esaret altındaydı. Londra’dan da himaye görmedi. Bir yıl sonra hapisten çıktığında, nihayet “özgür” bir insandı. Ancak ülkesi özgürlüğünü adım adım kaybediyordu.

*

Yazının Devamını Oku

Mutlu muyuz?

Türkiye, 2020 Dünya Mutluluk Raporu’na göre 156 ülke arasında 93. sırada. Aynı rapora göre 2006’dan beri tüm dünyada negatif duyguların, kaygı ve üzüntünün arttığını görüyoruz. Pandemi öncesine ait bu rapor, mutluluğun merkezine şehir yaşamı, kurumlara güven, çevre ve doğa gibi konuları koymuş. Yani kast edilen, yaşam koşullarından duyulan sosyal memnuniyet. Oysa “mutluluk” denince çoğumuz öncelikle bunları değil kişisel halimizi düşünürüz. Hepimizin kendine göre bir mutluluk tanımı vardır. Mutluluğun tarifi, insanlığın hiç bitmeyen arayışıdır...

MUTLULUĞUN BÜYÜĞÜ

Çağımızda, mutluluk ile haz/zevk arasındaki kavramsal fark giderek azalıyor. Eğer “zevkli, eğlenceli, heyecan verici” değilse o işten, durumdan, hatta o insandan mutlu olunmuyor. Oysa tarih boyunca, duyulara dayalı, maddi mutluluğun aslında alt düzey ve geçici bir sevinç olduğunu savunanlar pek çoktur. Örneğin:

 Budizm’e göre maddi zevkler peşinde koşmak bizi tatminsizliğe ve ıstıraba götürür. Dolayısıyla mutluluk, iç denetimimize bağlıdır. Nirvana (kurtuluş ve aydınlanma) ancak böyle elde edilir. 

 Konfüçyüs için etik değerler ve ahlaki masumiyet, mutluluğun olmazsa olmazıdır. 

 Aristo’ya göre akıllı bir varlık olan insanın ruhunu en mutlu eden şey akıllı ve faziletli davranışlardır.

 Tevrat’ta ve İncil’deyse mutluluğun ayrılmaz gereği, inançlı olmaktır: “Ne mutlu Tanrısı Rab olan halka.

KİMYA-İ SAADET

Yazının Devamını Oku

Alaimisema

Geçtiğimiz günlerde yağan yağmurlar, beraberinde seyrine doyum olmayan gökkuşağı manzaraları getirdi.

Yüreğimiz pandemi haberleriyle daralırken, sosyal medya Türkiye’nin dört bir yanından yüklenen fotoğraflarla doldu. Ne de olsa kapalı havada karşımıza çıkan gökkuşağı, pek çoğumuz için mutluluk vesilesidir. Divan şairi Nedim’in (ö.1730) benzetmesiyle “dünyayı süsleyen yedi renkli kumaş”, inanç tarihindeyse çok farklı anlamlar taşıyan bir semboldür.

GÖK KÖPRÜSÜ

Gökkuşağı pek çok kültürde yerle göğü birleştiren köprü gibi görülmüştür. Çizgi romanlara ve filmlere konu olan İskandinav inanışlarındaki Heimdall, dünyayla diğer âlemler arasında geçişi sağlayan “gökkuşağı köprüsünün”, yani Bifröst’ün nöbetçisidir. Aynı benzetme, Anadolu bilmecelerinde de karşımıza çıkar: “Gökte gördüm köprüyü/Rengi yedi türlüyü.”

“Gök-yay”, Türk kültüründe zengin bir sembolizme sahiptir. Şaman (kam, baksı) davullarında gökkuşağı simgesi yer alırdı. Şamanın gökkuşağına tırmanarak göğe yükseldiği inancını, ruhun aşması gereken yedi engel (yedi renk) biçiminde okumak mümkündür. Ayrıca inanışa göre çocukların koruyucusu “Umay Ana” da gökkuşağı ile yere inermiş. Ortaçağ’ın önemli coğrafyacılarından Kazvinî’ye göreyse “Dokuz Oğuzlar, gökkuşağı çıktığında bayram yaparlar”mış. Yakın dönemlerde dahi Anadolu’da bazı yörelerde annelerin, bebeği 40 günlük olunca 7 renkli kuşak taşıyan elbiseler giyip kutlama yapmaları adettendi.

*

Malum, meteorolojik-optik bir doğa olayı olan gökkuşağının altından geçmek mümkün değildir. Atalarımız bu gerçeği bildiklerinden olsa gerek, -muhtemelen eğlencelik- söylenceler geliştirmişler: Gökkuşağı altından geçen kız çocuklarının diğer taraftan erkek, erkeklerinse kız olarak çıkacağı yetişkinlerin dileklerinin kabul edileceği, zengin olacağı hatta cennete gideceklerinin söylenmesi gibi. Bu tür inanışların kutsal kitaplarda karşılığı yoktur.

Yazının Devamını Oku

Öğretmenim canım benim

SALGIN koşullarından en fazla etkilenen mesleklerden biri de hiç şüphesiz öğretmenlik. Yüz yüze eğitimde salgının seyri belirleyici oldu ve yıl sonuna kadar tümüyle uzaktan eğitime geçildi. Öğretmenler Günü her yıl olduğu gibi yine 24 Kasım’da kutlanacak ama öğrenciler, bu defa kutlama için öğretmenleriyle yüz yüze buluşamayacak.

Pek çok kez “Öğretmenlik kutsal bir meslektir” sözünü duymuşuzdur. İnanç tarihine baktığımızda aslında bu sözün temel bir dayanağı olduğunu görürüz. Kuran’daki anlatımıyla insanın ilk öğretmeni bizatihi Allah’tır: “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti”. “En iyisini ben bilirim” demenin insanı nasıl kibre sürükleyebileceğini anlayan Hz. Musa, peygamber olmasına rağmen tevazu ile bilginin peşinden gitmiştir. Gündelik olaylardaki hikmetleri görmeyi bilen Hızır’ı arayıp bulmuş, ona “Bana doğruyu bulmama yardım edecek bilgiyi öğretmen için sana tabi olayım mı?” diyerek, ilmini kendisine aktarmasını istemiştir.

Vahiy meleği Cebrail, ilahi bilgilerin aktarıcısı olduğu gibi, aynı zamanda bir öğretmendir. Küçük yaşlarda bize samimi bir sevgiyle yaklaşan, anlayışlı öğretmenlerimiz için “melek gibi bir öğretmen” ifadesini kullanmamızın arka planında da bu kadim inanış olsa gerek.

*

Hz. Peygamber, bir hadisinde “Ben ancak öğretmen olarak gönderildim” derken vazifesini “Allah beni zorlayayım ve hata arayayım diye göndermedi. Bilakis öğreteyim ve kolaylaştırayım diye gönderdi” sözleriyle tanımlamıştır. İnsanlara her fırsatta güzel ahlakı öğretip, dünya malına ve insanlara tapmanın yanlışlığını anlatırken, genç-yaşlı, zengin-fakir, kadın-erkek ayırmadan herkesi eğitmiş; evinin hemen yanındaki “Suffe”de yetişenler, öğrendiklerini “peygamber vekilleri” olarak dört bir diyara taşımışlardır. Öğrencilerinden birisi onun için “Ne ondan önce ne de sonra Peygamber kadar güzel öğreten bir öğretmen gördüm. Vallahi beni ne azarladı, ne dövdü ne de sövdü” demiştir. Günümüzde artık her öğretmenin mutlaka sahip olması gereken bu yumuşaklık ve hoşgörü, 7. yüzyıl dünyasında hiç şüphesiz insanları hayran bırakan bir tavırdı.

MUALLİM-İ EVVEL KİMDİ?

İslam medeniyetinin bilim, sanat ve ticaretteki konumunun en yüksek olduğu dönemlerde Aristo (MÖ 322), “

Yazının Devamını Oku

Nereden çıktı bu indirimler?

Reklamlarda görmüşsünüzdür...

Pek çok e-alışveriş sitesi, genellikle 11 Kasım’da başlayan büyük indirim kampanyaları başlattı. İyi de bayram değil, yılbaşı değil, sezon sonu değil... Eskilerin tabiriyle “Bu tenzilat da nereden çıktı kuzum? Nedir bunun esbab-ı mucibesi?”



*

Efendim, bu 11.11 tarihi, 1990’lı yıllardan itibaren Çin’de “bekârlar günü” olarak kabul edilmeye başlanmış. Neden 11.11 diye soracak olursanız... İşin aslı, 1 sayısının “sap gibi” bir başına, yalnız olmaya benzetilmesi. 11.11 tarihi, takvimde “1”lerin, yani tüm yalnızların buluştuğu gün olduğu için “bekârlar günü” olsun denmiş. Bu sembolik günde “1”leri yan yana getirme, yani bekârları tanıştırma organizasyonları düzenlenirken, gençler bekârlıktan kurtulmak için yine bu tarihte topluca evlenmeye başlamışlar. Öyle ki yıllar içinde bu bekârlar günü ve toplu evlilikler benimsendikçe, alışveriş siteleri de bu tarihe özel indirimler yapmaya başlamış. Gel zaman git zaman, bu özel tarih başka ülkelere de yayılmış ve küresel köyümüzde bir e-alışveriş indirim festivaline dönüşmüş. Nereden nereye değil mi?

*

Yazının Devamını Oku

Mucizelere inanmak

İzmir’deki deprem felaketinden sonra enkazdan kurtarılan iki can, hepimiz için umudun simgesi oldu: 65 saat sonra itfaiyeci abisinin parmağını yakalayan küçük Elif ve 91 saatin ardından gün ışığı gören Ayda. Onların kurtarılma görüntülerine medyada çoğunlukla aynı kelime eşlik etti: Mucize!

Olağandışı durumlar karşısında aklın “acz” içinde şaşkın kalmasıdır mucize. Tabiatüstü sayılan olaylardır. İnanç sözlüğündeyse, peygamberlerin hayranlık uyandıran, olağanüstü halleridir. Allah’ın insanlara “harikulade” (alışılmışı aşan) yardımlarına “maûnet” denirken ermişlerin (veliler, azizler) doğaüstü görülen davranışları “keramet” adını alır.

Mucize, inanç ve düşünce tarihinin en çok konuşulan meselelerinden biridir. Vahyi en üstün mucize olarak gören İslam inancında “Son Peygamber” ile peygamberlik mucizelerinin de sona erdiği kabul edilir. Hıristiyanlıkta neyin mucize sayılıp sayılmayacağı uzun uzadıya irdelenmiş, modern düşüncenin öncülerinden David Hume (ö. 1776) ise “doğa kanunlarının ihlali” gördüğü mucizelere tümden itiraz etmiştir. Düşünürlerin ve bilim insanlarının mucize kavramı üzerindeki tartışmaları günümüzde de sürüyor.

Peki ama insanı hayrete düşüren, hayran bırakan olayların neden-sonuç ilişkisinin açıklanması onu bizim için “mucize” olmaktan çıkarır mı? Örneğin Elif’in, Ayda’nın hayatta kalmasını sağlayan koşulların, “yaşam üçgeni”nin tespit edilmesi, bizim bu “mucizevi” olay karşısında duyduğumuz mutluluğu ortadan kaldırır mı? Kimyasal formülü bilinmediği sürece duygularımız bilinçsizlik ürünü müdür? Çocukça, safça hatta cahilce midir?.. Neden bir de şöyle düşünmeyi denemiyoruz: Belki de asıl dar görüşlülük, mucizeleri hep olağandışı olaylarda aramaktadır. Ya mucizeler, hayatın ta kendisinde, her gün olup biten sıradan olaylarda gizliyse? Etrafımız aslında mucizelerle doluyken biz görmeyi bilmiyor olamaz mıyız? Mesela... Embriyonun tüm aşamalarını bilsek bile, bir bebeğin dünyaya gelip bir bireye dönüşmesi, hayranlık uyandıran, harikulade bir olay değil mi? Dünyayı her fırsatta kavga sahası haline getirmeye çalışanlara rağmen ısrarla adına “sevgi” denen “o tarifsiz şeyi” yaşatmaya çalışmak mucize değil mi? Hiç tanımadığımız insanların (hayvanların, doğanın) yardımına gönüllü olarak koşmamız; onların dertleriyle dertlenip sevinçlerinden mutluluk duymamız... Aradan geçen onca saate rağmen arama-kurtarma ekiplerinin bir canı daha kurtarabileceklerine inanmaları ve bu inançla mücadeleye devam etmeleri mucize değil mi? Peki ya, bir bilim insanının, doğruluğuna inandığı bir kuramı ispat için ömrünü vakfetmesi? Kimilerinin her fırsatta hayır-hasenat için çabalaması... Dünyanın dört bir yanındaki sosyal adaletsizliğe rağmen hırsızlık yerine namusuyla ekmek kazanmaya çalışan insanlar, mucizenin canlı halleri değil mi? Hak yememek için kılı kırk yarmak, gönülden saygı, içten nezaket ve merhamet, her gün tekrarlanan mucizeler olamaz mı? Tüm olumsuz gidişata karşın, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna ısrarla inanmak, asla ümidini yitirmemek “sıradan” mucizelerin en güçlüsü değil midir? İyisi mi biz mucizelere inanalım. Çünkü ‘sıradan’ mucizeler, ancak biz onlara inanmaya devam ettikçe gerçek olabilirler.

CAHİLİYE ÂDETİ

“CAHİLİYE” devrinde Arabistan’da korkunç bir âdet vardı: Kıtlık zamanlarında kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek! İslam bu âdeti kesinlikle yasakladı. Peki ama bilgisizlik, dikkatsizlik ürünü binalar dikmek, o binalarda oturulmasına sorumsuzca izin vermek, taşıyıcı unsurlarını kesmek... Tüm bunlar cehaletin en büyüğü değil mi? Bu hatalar zinciri, kız-erkek demeden tüm çocukları, annelerini, babalarını diri diri toprağa gömmek değildir de nedir? “Cehaleten cinayet” diye bir kavram olmalı belki de. “Çölde karşılaşılan bir aslandan kaçar gibi kaçmak” lazım cehaletten.

Yazının Devamını Oku

Bayramlar en güzel nasıl kutlanır

Çarşamba gecesi Mevlid Kandili’ni, perşembe günündeyse Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık.

Her yıl olduğu gibi yine binlerce tebrik mesajı telefondan telefona uçtu; sosyal medya ay-yıldızlı, Atatürk’lü paylaşımlarla doldu. Elbette her mutluluk, paylaştıkça büyür. Bayramlar ve özel günler, en güzel birlikte kutlanır.



*

“Birlikte” kelimesi, çok kıymetli bir kök anlama sahip. Bir olmayı, birlik olmayı, birmişçesine hissetmeyi ve davranmayı anlatır. Hatta hayat ancak iki insanın birlikteliğiyle devam edebilir. Ne var ki birlik, çoğu zaman teklik ile karıştırılır. Daha da fenası bazen “aynılık” ile. Tek tipçiler, birliği oluşturan parçaları hep aynı şekilde düşünmeye, aynı şekilde davranmaya zorlar. Oysa aynı olmadan, tek tip olmadan da birlikte olunabilir.

BİRLİKTE ÇOKLUK

Yazının Devamını Oku

Temizliğin hastasıyız

Psikiyatr-yazar Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitapları, uzun zamandır çok satanlar listesinde.

Bu ilginin en önemli nedenlerinden biri, anlattığı karakterlerin Budayıcıoğlu’nun 40 yılı aşkın meslek hayatında gözlemlediği gerçek kişilere dayanması. Bu kitaplardan uyarlanan diziler de ilgi görüyor. Kısa süre önce yayınlanmaya başlayan ‘Masumlar Apartmanı’nın baş karakterlerinden “Safiye” tam bir temizlik hastası. Kız kardeşi Gülben de ablasının uydusu. Safiye’nin bu kadar dikkat çekmesinde içinde bulunduğumuz dönemin büyük etkisi olsa gerek. Ne de olsa pek çoğumuz pandemi sürecinde küçük ölçekli, mini model “Safiye”lere dönüşmüş durumdayız. Ayakkabıların eşiğin dışında çıkarılmasından ellerin tekrar tekrar sabunlanmasına, eve gelen yiyecek paketlerinin silinmesine kadar “hepimiz birer Safiye’yiz!



BİRBİRLERİNDEN FARKLI

Elbette hijyen tedbirlerini sıkı tutmakla “obsesif kompulsif bozukluk (OKB)” yaşamak arasında önemli farklar var. Birisi bilinmedik, yeni koşullardan kaynaklanan bir kaygı-dikkat durumu, diğeriyse kişinin ve çevresindekilerin hayatını cehenneme çevirebilen bir davranış bozukluğu. OKB, bireyin kendinde hâkim olamadığı, durduramadığı bazı kaygıların, düşüncelerin (takıntı) ve davranışlarına yön vermesi (zorlantı) olarak tanımlanabilir.

OKB, 19. yüzyılda Avrupa’da şekillenen bir terim. Sigmund Freud’un, 1900’lü yıllarda OKB’nin nedenleri üzerine geliştirdiği kuram, günümüzde bile etkisini sürdürüyor. Tabii pek çok bilimsel gözden geçirme ve geliştirmeyle birlikte. 1980’li yıllardan itibarense psikanalizin yanı sıra farklı terapi ve medikal tedavi yöntemleri kullanılıyor. Tüm bunlar modern dünyamıza ait olsa da “obsesif kompulsif bozukluk”, hiç kuşkusuz çok eski dönemlerde de biliniyordu.

Yazının Devamını Oku

Kadınların bitmeyen koşusu

KISA süre önce, İngiltere’nin Bournemouth Üniversitesi’nden iki akademisyen ve bir araştırma ekibi, Amerika’daki White Sands ulusal parkında, insanlığın bilinen en eski, en uzun yürüyüş izlerine ulaştı.

Günümüzden 13 bin yıl öncesine tarihlenen bu ayak izleri, bir kadına aitmiş. Araştırma sonuçlarına göre bu kadın, koşar adımlarla ilerliyormuş. Hem de kucağında bir bebekle. O zamanlar göl kenarı olan bu arazide bir o yana koşturmuş, bir bu yana. Belki kucağında ağlayan çocuğunun açlığını, sıkıntısını bir an önce giderebilmek için... Belki de peşindeki birine ya da yırtıcı bir hayvana yakalanmamak kaygısıyla... Veya hava kararmadan evine dönme endişesiyle... Yani koşuşturma, sadece modern kadınlara özgü bir zorluk değil, belli ki insanlığın tarihi kadar eski!

GÜZELLİĞİN BEDELİ

Kadınların koşuşturması, binlerce yıldır yaşatılan bir ibadetin, ritüelin de kaynağıdır aynı zamanda. Anlatının kökeni Tevrat’a dayanır... Hz. İbrahim’in hanımı Sâre’nin (Sarah) görenleri hayran bırakan bir güzelliği vardır. Onun dillere destan güzelliği, firavunun kulağına kadar gider. Firavun, önce Sâre’ye göz koyar ama karşılaştığı birtakım olaylar karşısında bu niyetinden vazgeçer. Hacer adındaki hizmetçilerinden birini (bazı rivayetlere göre kızını) Sâre’ye vererek beldelerinden gitmelerine müsaade eder.

İKİ BEBEK, BİR AYRILIK

Uzun zaman geçmiş, Sâre’nin yaşı iyice ilerlemiş ancak Hz. İbrahim’le çocukları olmamıştır. Bu duruma çok üzülen Sâre, Hz. İbrahim’in çocuk sahibi olabilmesi için ikinci eş olarak Hacer’le evlenmesine izin verir. Hacer, Hz. İsmail’i doğurur. Bir süre sonraysa “Halil İbrahim sofrasına” gelen misafirler -ki bunlar meleklerdir- Hz. İbrahim’e ve Sâre’ye bir çocuklarının olacağını müjdeler. Ancak Sâre, Kuran’a göre bu habere kahkahalarla güler ve artık bir “kocakarı” olduğunu, çocuk doğurmasının mümkün olmadığını söyler. Ne var ki bir süre sonra Hz. İshak’a hamiledir. Tevrat’a göre bu gelişme, Sâre ile Hacer’in ilişkisini değiştirecektir. Sâre, İsmail’le İshak’ın bir arada kalamayacağını savunur ve Hz. İbrahim’den Hacer’le İsmail’i başka bir yere yerleştirmesini ister. Vahiyle doğrulanması üzerine Hz. İbrahim, Sâre’nin bu talebini kabul eder.

İZ BIRAKAN FEDAKÂRLIK

Çölde bir vadiye geldiklerinde Hz. İbrahim, Hacer’e onları buraya yerleştireceğini söyler. Hacer, doğal olarak şaşırır:

Yazının Devamını Oku

Aman havamız bozulmasın

“Dolu yağacakmış, arabanın üstünü örtelim”, “Fırtına geliyormuş, panjurları kapayalım”, “Yağmur bastırırsa diye kapıya kum torbaları koydum”...

Günümüz Türkiye’sinde her 4 kişiden 3’ü şehirlerde yaşıyor. Hal böyle olunca, yolda yürürken arabanın doludan zarar görmemesi, bodrum katını su basmaması vb bizim için çok önemli. Son yıllarda, her türlü sıra dışı hava koşulunu küresel ısınmaya bağlamaya pek meraklı olsak da elbette bu tür olaylar sadece çağımıza özgü değil.



*

Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’nin (ö.1201) anlattığına göre 1159 yılında Bağdat’taki yumruk büyüklüğündeki yoğun dolu yağışı, pek çok köyü yıkıma uğratmış, evler yerle bir olmuş hatta yazarın harabeye dönen evindeki kitaplar bile yok olup gitmiştir. 1173 yılındaki bir başka dolu yağışı, pek çok insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Eski eserlerde verilen bazı dolu büyüklükleri abartılı gibi görünse de modern ölçümler boyu 20 santime, ağırlığı 1 kiloya varan dolu tanelerini ve günler süren dolu fırtınalarını kaydetmiştir. Osmanlı’da devletin resmi yıllık raporu olan salnamelerde de bu tür doğal afet kayıtlarına sıkça rastlanır. “Ceviz büyüklüğündeki” dolular ve taşkınlar, ekinlerin, meyve bahçelerinin mahvına sebebiyet veriyor; hayvanların telef olmasına ve özellikle yaz aylarında görüldüğünde kuraklığa yol açıyordu.


Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar uzaktan eğitim

“Mini mini birler” için okullar başladı. Onları o küçücük yüzlerindeki maskelerle görünce insanın içi sızlıyor. Tabii okula gitmeyenler de dertli.

Türkiye genelinde milyonlarca öğrenci için öğrenim evde. Bilgisayarı-interneti, tableti olanlar şanslı. Ama bazıları tek bilgisayarı paylaşmak zorunda. Kimileriyse sadece televizyon ekranı karşısında... Sonuçta hem öğrenciler, hem de aileleri için oldukça farklı bir süreç. Bilgisayarı veya interneti olmayanların durumuysa hepten zor. Elbette eski zamanlarda hiç internet, radyo-televizyon yoktu ama yine de “uzaktan eğitim” yapılırdı.

‘AT-POSTA’ DEVRİNDE

E-posta atmak henüz icat edilmemişken, yani posta atları işbaşındayken, uzaktan eğitimde mektup “teknolojisi” kullanılırdı. Bu, kitaptan öğrenmekten biraz farklı bir yöntemdi. Çalışacağı malzeme öğrenciye belirli aralıklarla gönderilir, öğrenci de sorularını yazılı olarak sorardı. Bu tür uzaktan eğitimin tarihçesi genellikle 1840’lı yıllarda İngiltere’deki uygulamalardan başlatılır. Gerçekten de o dönemde modern anlamda uzaktan eğitim canlanmış, 1870’lerde Amerika’da “hanımların evde sistematik eğitimini” hedefleyen okullar bile açılmıştı. Hatta öğrenci-öğretmen mektuplaşmasının posta hizmetlerinin gelişimine önemli etkisi olduğu söylenir. Ne var ki “uzaktan eğitim” 19. yüzyıldan çok daha eski devirlerde de mevcuttu.

İslam medeniyetinde mektuplaşma önemli yer tutmuş, hatta bir öğrencinin güzel mektup yazabilmesi başarı ölçütlerinden olmuştur. Bu geleneğin bir boyutu da öğretmen-öğrenci arasındaki “uzaktan eğitim” amaçlı mektuplardır. Bunlar medreselere gönderilen sorulara yanıt şeklinde olabildiği gibi, hoca-talebe arasındaki düzenli yazışmalar da olabilirdi. Mektup-dersler, kervanlara veya o şehre giden yolculara teslim edilerek öğrencilere ulaştırılırdı. Söz konusu mektuplar zamanla toplanıp risale/kitap biçiminde çoğaltılmış ve önemli bir yazı biçimine dönüşmüştür. Hatta “mektubat” türü kitaplar, sonraki kuşaklar için ders kitabı, başvuru aracı olmuştur.

İSTER SARAYDAN İSTER EVDEN

Hz. Peygamber, kadınlara dini konuları bizzat anlatır, Mescid-i Nebevî’de kadınların eğitimine ayrılan bölümü zaman zaman ziyaret edip ders verirdi. Bu örneğe karşın kadınların eğitimi okul binalarından ziyade evlerde devam etmiştir. Dolayısıyla evde/uzaktan eğitim, kadınlar için çok kıymetliydi. Hatta en yüksek düzeyde eğitim imkânına sahip saray kadınları bile bu yöntemden yararlanmışlardır. Bunlardan birisi, Hindistan’daki Babürlü İmparatorluğu’nun en görkemli devrine tanıklık etmiş olan Cihanârâ Begüm’dür (ö.1681). Annesi Mümtaz Mahal, babası ise karısının hatırasına İslam mimarisinin en müstesna eserlerinden olan Tac Mahal’i yaptıran Şah Cihan idi. Cihanârâ sarayda aldığı nitelikli eğitimin ötesinde erkek kardeşinin büyük hayranlık duyduğu Molla Şah Bedahşî’nin (ö.1661) talebesi olmak için mektuplaşmıştır. (Yeri gelmişken Bizans prensesi Irene Eulogia Palaiologina’nın da (ö.1360), manevi eğitimi için aynı yolu izlediğini söyleyelim.) Bu örnekler sadece saraylardaki kadınlara mahsus değildi tabii. Örneğin tarihçi Cemal Kafadar’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde tespit edip yayınladığı defter, bir kadınla hocasının 1641-43 yılları arasında yazılmış mektuplarını içerir. Talebenin adı Üsküplü Asiye Hatun, onun yazdıklarını yorumlayıp manevi gelişimi için yol gösteren hocası ise bir başka şehirdeki Muslihüddin Efendi’dir.

Yazının Devamını Oku

‘Duydun mu haberi’

“ÇOK güvenilir bir yerden geldi...”, “Arkadaşım yakın arkadaşından duymuş...”, “Şirketindeki biri anlatmış...”, “Kuzenim öğrenmiş...” 

Sosyal medya, her gün böyle “güvenilir kaynaklara” dayanan sayısız mesajla dolup taşıyor. Pek çoğu “asparagas” çıkmasına rağmen ne uydurma haberler azalıyor, ne de sansasyonel mesajlara duyulan ilgi. Tabii bir de yakıştırma “güzel sözler” var. Gandi, Einstein gibi isimlerin yanında Ömer Hayyam, Mevlânâ, Neyzen Tevfik de söylemedikleri sözlerin sahibi gibi gösteriliyor. Hal böyle olunca, tüm bu haberlerin doğruluğunu araştıran özel siteler bile kuruldu: Haberleri araştırarak “doğru, kısmen doğru, yanlış” gibi temel kategoriler altında değerlendiriyorlar. İşin ilginci tüm bu süreç, yani -uydurma haber, doğruluk kontrolü- hiç de yeni bir olgu değil. Örnekleri 7. yüzyıla bile uzanıyor!

SÖZ DİNLEYENLER

Malum... Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarına “hadis” denir. Hadis kelimesi, esasen “haber” anlamına gelir. Hadisler, Kuran’dan sonra Müslümanların en önemli başvuru kaynağıdır. Sahabe Resulullah’ın her sözünü dikkatle dinlese de bunların pek azı o hayattayken yazıya geçirilmişti. Çünkü son Peygamber, -büyük olasılıkla- Kuran ayetleriyle karışmasını önlemek maksadıyla sözlerinin yazıya dökülmesini tavsiye etmiyordu. Öte yandan anlattıklarının doğru biçimde aktarılmasını teşvik etmiş ve bazı durumlarda güvendiği kişilerce yazılmasına karşı çıkmamıştır. Hz. Peygamber’in vefatı ardından onun ezberlenmiş sözleri, öğrenilen davranışları, parça parça yazıya geçirilmeye başlandı. Peygamber’i bizzat tanıyıp dinleyenler dünyadan birer birer göçtükçe, hadislerin yazılması daha da önem kazandı. Çünkü İspanya’dan Orta Asya’ya uzanan dev bir imparatorlukta herkes için geçerli “standart” dini bilgilere ve kurallara ihtiyaç vardı. Kuşaktan kuşağa ezberden aktarılan bilgiler, artık tek başına yeterli değildi.

FABRİKASYON HADİSLER

Elbette Müslüman coğrafyasında sadece hadisler değil, “uydurma hadisler” de hızla yayılıyordu! Bunların önemli bölümü, erken dönemlerdeki iç savaş ve çekişme dönemlerinde türetilmiştir. Uydurma hadisler gerek iktidar, gerekse isyan kanadından yayılıyor, taraflar birbirini “Peygamber’in çok önceden -isim vererek!- uyardığı” fitne kaynağı olmakla suçluyordu. “Madem Hz. Peygamber’in böyle bir uyarısı vardı, neden kendisi veya ilk halifeler bununla ilgili somut önlem almadı?” sorusu, “hadis fabrikatörlerinin” meselesi değildi. Önemli olan, Hz. Peygamber’in manevi kişiliği üzerinden bir propaganda savaşı yürütmekti.

BANA KAYNAĞINI 

Yazının Devamını Oku

İnce çizgiler

Zorluklara rağmen çalışmakla “İlla ki olsun” diye zorlamak arasında...

 

Sabretmekle “salmak” arasında...

*

İlkeli olmakla sabit fikirli olmak arasında...



Yazının Devamını Oku

Çalış çalış nereye kadar?

UZUN çalışma saatleri nedeniyle özel hayatına/ailesine yeterince zaman ayıramayanlardan mısınız? Hiçbir işe tam yetişemiyor musunuz? Cevabınız “Evet”se, bilin ki yalnız değilsiniz!

ZORLU GELİŞİM

Hiç şüphesiz iş/özel yaşam dengesizliği, en fazla kadınları, özellikle de çocuklu kadınları etkiliyor. 1950’lerden bu yana kadınların iş hayatına etkin katılımı onlara bireysel olarak çok şey katarken, ekonominin büyümesinde de kritik rol üstlendi. Öte yandan aynı gelişim süreci kadınların üzerindeki çalışma baskısını da arttırdı. Çünkü işteki mesainin yanında bir de evdeki mesai var. Malum, “Çocuk da yaparım, kariyer de” meselesi. Üstelik kadınlar, toplumsal beklenti gereği görünümlerine erkeklerden daha fazla özen göstermek durumunda.

Tüm bunlara bir de salgın/karantina koşullarını ekleyin...

DESTEK ZAMANI

Bilgisayardan görüntülü toplantı yaparken ağlayan ufaklıkla ilgilenmek, okulla internet bağlantısı kopan çocuğa destek olmak, “normalde” öğlen ofiste yerken evde her öğün yemek hazırlamak, iş başındaki “rasyonel” tavırla evdeki “anaç/eş” tavrının karışması... Hal böyleyken kadınlar başta olmak üzere hepimizin hem fiziki, hem de manevi desteğe ihtiyacımız artıyor.

ÖRNEK BİR EV ERKEĞİ

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI