Şüpheler nasıl ‘aşı’lır?

Aşılar güvenilir mi? Hangi yöntem, hangi zaman? Çin, Alman, İngiliz, Amerikan? Galiba insanlığın salgından bile hızlı yayılan bir derdi var: Güvensizlik. Sosyal medyadaki uçuk teoriler, her şeyin arkasında bir komplo veya art niyet aramak, bizi çıkmaza sürüklüyor. Bu derin şüphecilik ortamında kime güveneceğimizi şaşırıyor, kendimizi giderek daha yalnız ve kaygılı hissediyoruz.

NASIL YAKLAŞALIM?

Komplo teorileri ve aşırı uçlar, yani “ifrat ve tefrit”, dünyamızda giderek yükselse bile biz bu dalgaya kapılmamalı, konuları değerlendirirken “demode” bir kavrama sarılmalıyız: İtidal. Yani sağduyu, ılımlılık ve bilgelikle ulaşılan denge hali.

*

Hz. Peygamber Müslümanlara şu tavsiyede bulunmuştu: “İtidalli olun, (orta yolu takip edin). Aşırılığı bırakın”. Resulullah’ın bir diğer tavsiyesi de anlaşmazlık durumunda karşıt tarafları dikkatle dinlemeden karar vermemekti.

Şüpheler nasıl ‘aşı’lır

İster pandemi, aşı, ister başka bir konu... Maruz kaldığımız mesaj bombardımanı karşısında bir yargıya varmadan veya kaygılanmadan önce, her tarafı serinkanlılıkla dinleyip, uzak olasılıklara “itidalle” yaklaşmak ruhumuz için en doğrusu.

KİME GÜVENELİM?

Bir yanda Hz. Peygamber’in “İlim öğrenmek kadın-erkek her Müslümana farzdır” sözü, diğer yanda hastalanan sahabeyi hekimlere yönlendirmesi, öte yanda salgın durumunda karantina yöntemlerini tavsiye etmesi... Tüm bunlar İslam medeniyetinde, sağlık konusunda kime güvenilmesi gerektiğini çok net biçimde anlatır: Hekimlere ve bilim insanlarına.

NASIL GÜVENELİM?

Pandemiyle artan kaygılarımızı hafifletmek için ata yadigârı, “demode” bir kavramımız daha var: “Tedbir ve tevekkül”. Hani Hz. Peygamber’in “Deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a tevekkül et” diyerek kısa yoldan tarif ettiği... Tevekkül, tedbirin ötesidir. Bizler bilimin ışığında gerekli tedbirleri almak ve nihayetinde mesleki tecrübeye güvenmek durumundayız. Tabii şu gerçeği de kabullenmek şart: Hiçbir konuda eksiksiz önlem ve kusursuz çözüm yoktur. Yeter ki hatalarımızdan öğrenip ilerlemeye devam edelim.

ÇİN Mİ TÜRK MÜ İNGİLİZ Mİ?

EDWARD Jenner, modern anlamdaki ilk aşıyı 1796’da geliştiren İngiliz hekim. Ne var ki Batılı araştırmacılar, onun bulduğu “İngiliz” aşısının çıkış kaynağı olarak Osmanlı-Türk coğrafyasını gösterirler.

Şüpheler nasıl ‘aşı’lır

Emanuel Timoni ve Giacomo Pylarini, İstanbul’da, Edirne’de ve İzmir’de görev yapmış iki hekimdi. Osmanlı’da uzunca zamandır halk tıbbında kullanılan çiçek aşısını öğrenip 1710’lu yıllarda Avrupalı meslektaşlarına aktaran, onların verdiği bilgilerdir. Timoni’nin raporu, o yıllarda Edirne’de bulunan İsveç Kralı XII. Karl’ın hekimleri aracılığıyla Almanya-Polonya ve İsveç’e, diğer yandan da Royal Society aracılığıyla İngiltere’ye ulaşmıştır.

*

“Türk” aşısının, Avrupa’ya aktarımında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisinin karısı Lady Mary Wortley Montegu’nun ayrı bir yeri var. Kardeşini bu hastalıktan kaybeden Lady Mary, küçük oğlunu Türkiye’de aşılatmış, ayrıca elçilik doktorunun bu yöntemi öğrenmesini sağlamıştı. İngiltere’ye döndüğünde 1721’de aynı doktora kızını da aşılattı. Bu başarılı yöntem kısa sürede Britanya’da benimsendi. Ve nihayetinde Edward Jenner’ın geliştirdiği çiçek aşısının öncüsü oldu.

*

Peki ama nicedir çiçek aşısını kullanan Osmanlı halkları, Türkler, Rumlar, Kuzey Afrika’da Araplar, Kafkasya’da Çerkesler... Onlar bunu nasıl keşfetmiş, nereden öğrenmişlerdi? Müslüman hekimler, çiçek hastalığı hakkında 9. yüzyıldan itibaren müstakil eserler kaleme alsalar bile aşıya dair elimizde bilgi yok. Çiçek aşısıyla ilgili yazılı kaynak bulabilmek için uzaklara, Çin’e gitmemiz gerekiyor.

Şüpheler nasıl ‘aşı’lır

16.yüzyılda kayıtlara geçen ancak muhtemelen çok daha eskilere uzanan “Çin aşısı”, “Türk” aşısından farklı. Osmanlı’daki yöntem, zayıf mikrobun vücuda kan yoluyla aşılanmasıyken Çinliler burundan pamukla aşılama yöntemini kullanmışlar. Ancak her birinin amacı ortak: Hastalığa yol açan virüsün zayıf biçimini sağlıklı kişiye aktarmak, böylece bağışıklık kazanmasını sağlamak.

*

Aşının tarihteki yolculuğu bize şunu anlatıyor: Faydalı bilim her neredeyse onu arayıp bulmak gerekir: Yakın-uzak, bizden-onlardan, Doğu-Batı demeden... Üstelik bu, hangi inancı taşırsa taşısın tüm insanlığın ortak tavrı olmalı: Ortak sorunlar için kapsayıcı çözümler bulunmalı. Aksi takdirde varacağımız sonuç, Dünya Sağlık Örgütü Direktörü’nün korona aşılarının yaygınlığıyla ilgili dediği gibi “feci bir ahlaki başarısızlık” olabilir.

 

X

Karavanının götürdüğü yere git

“Türkiye’de COVID-19 sonrasında karavan turizmine ilgi, ‘kontrolsüz’ biçimde arttı.” Bir uzman, böyle tarif etmiş son dönemde hızla artan karavan talebini. Ne var ki bu değişimin, tatil veya hafta sonu etkinliği ötesinde bir boyutu da var. Son dönemde kimi genç, kimi emekli çiftler hatta çocuklu aileler, “klasik” evlerini kapatıp tümüyle karavan yaşamına geçiyor. İşiniz uzaktan çalışmaya uygunsa ne âlâ... Okul çağındaki “minik seyyahlar” bile uzaktan eğitim sayesinde aileleriyle “motorlu ev”de yaşayabiliyor. Yeter ki internet kesilmesin...

Karavan yaşamı, apartman bağımlığından, şehir temposundan kaçış gibi görünse de aslında bir arayış, bir keşif yolculuğudur. Öyle ki bir karavanda yaşadığınızda, gittiğiniz hiçbir yer size ait değildir. Ama gördüğünüz her yer, uyandığınız her manzara sizindir bir bakıma. Kendinizi “tapulu mülk sahibi” olarak değil de o diyardan gelip geçen bir yolcu, bir misafir olarak hissetmeniz kaçınılmazdır. Biraz da bu hal nedeniyle olsa gerek, seyahatle ilgili sözcükler (sefer, seyyar, kervan), inanç tarihinde manevi yolculuğu anlatmıştır aynı zamanda.

BU SEFER BAŞKA SEFER

Çağımızın gözde kavramı “mobil olmak” için eskiden “seyyar” kelimesi kullanılırdı. Hatta kervanlara “seyyare” (gezici, gezegen) dendiği olurdu. “Gezmek ve görmek” ayrılmaz bir ikilidir adeta. Nitekim seyretmek kelimesinin kökeni de “seyir” yani gezmektir. Seyahat, kök anlamıyla suyun yeryüzünde akıp gitmesidir. Yani seyyahlık, her an değişen dünyayı dolaşıp ondaki güzellikleri hayranlıkla “seyran” eylemektir. Ve tabii çıkılan her “sefer”, fiziki yolculuk yanında insanın manevi yolculuğudur. 

Kuran ayetleri ve Hz. Peygamber’in kervan yolculukları Müslümanlara ilham vermiş, seyyahlık bir olgunlaşma yolculuğu olarak görülmüştür: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın” (Ankebut, 29/20). Yani doğayı gözleyip kâinatın güzelliklerini izlemek, manevi gelişimin parçasıdır. Yine Kuran’a göre sefere çıkmak, yıkılmış medeniyetlerin kalıntılarını görüp ibret alma amacı da taşımalıdır: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu, görün.” Bu doğrultuda “seferullah” veya “ilim öğrenme” gayesiyle yapılan yolculuklar, İslam medeniyetinde coğrafya ve seyahatname türünde pek çok eserin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

KERVAN KAÇMASIN

Kıskanç kardeşleri tarafından kuyuya bırakılan Hz. Yusuf’un oradan geçen kervancılar tarafından kurtarılması, İslam kültüründe en sık başvurulan benzetmelerden biridir. Bu kıssadaki karanlık kuyu, insanın içine düştüğü nefis mücadelesi olarak yorumlanmıştır. Kişiyi manevi karanlıktan kurtaracak olansa kuşaktan kuşağa aktarılan ilahi bilginin kılavuzluk ettiği kervandır. Mevlânâ

Yazının Devamını Oku

Mağaradan çıkmak...

İnsanlık mirasını bize ulaştıran, ortak eserleri muhafaza eden yerlerdir mağaralar. Adeta medeniyetin zaman tünelleridir.

Örneğin Denisova... Altay Dağları’ndaki bu mağara, DNA zincirimizin nadide örneklerini korumuştur. Ve tam 50 bin yıl boyunca, en eski el yapımı nesnelerden birini saklamıştır bizim için: Kopuk parçaları birbirine diken bir iğneyi...

SANATIN EVİ

İnsanın sanatla ilişkisinin en eski örnekleri yine mağaralarda karşımıza çıkar: İspanya’da Altamira (MÖ 36 000), Fransa’da Chavet (MÖ 30.000) ve Lascaux, Arjantin’de Cueva de Las Manos... Doğadan ilham alarak duvarlara işlenmiş o harikulade figürler, medeniyetin ilk renkli imzaları gibidir. 

*

İnsanlığın inanç yolculuğunda da mağaraların ayrı bir yeri vardır. Örneğin Tevrat’a göre, “Tanrı Dağı Horev’deki bir mağara”, putperestlerle mücadele eden İlyas Peygamber’in sığınağı olmuş, Rab ona bu mağarada seslenmiştir. 

*

Yazının Devamını Oku

Aşkın iyileştirici gücü

Malum, bu Pazar, 14 Şubat Sevgililer Günü. Modern dünyanın, “romantik” hediyeleşme fırsatlarından biri... Ne var ki hikâyenin başlangıcı, aslında pek çok konuda olduğu gibi yine inanç tarihine dayanıyor.

 

M.S. 3. yüzyılın sonları... Tek bir Tanrı’ya inanan Hristiyanlara, çoktanrılı-pagan Roma imparatorluğunda ağır bir baskı uygulanıyor. Hristiyanların sayısı arttıkça uğradıkları zulüm de büyüyor. İşte hal böyleyken, eziyet görenlere kol kanat geren, dini inançlarına uygun şekilde evlenemeyen askerlerin nikâhlarını kıyan bir mübarek kişi var... Adı, Valentinus. Ama gün gelir, Romalılar onu da hapseder. Hatta imparator, dinini terk etmesi için kendisiyle bizzat görüşür. Ama Valentinus, canı pahasına da olsa inancından vazgeçmez.



*

Menkıbelere göre Valentinus’u tutuklatan yargıç (veya gardiyan), “madem peygamberin [Hz.] İsa, “

Yazının Devamını Oku

Fırtınanın ortasında Yunus olmak

Moğollar Anadolu’yu kasıp kavurmuş... Selçuklu sarayında buhran var. İktidar, kapanın elinde kalıyor... Gün geliyor, başkenti isyancılar ele geçiriyor... Kimi beyliklerse, Memluklerin yardımıyla Moğollardan kurtulma peşinde. Ama bu hesap gerçeklere uymayınca Anadolu halkı büyük bir mezalime daha uğruyor... Tarlalar sürülemez, “yaylalar yaylamaz, kışlalar kışlamaz olmuş”. Ticaret yolları tekinsiz; insanlar perişan. Hemen herkeste aynı kaygı: “Acep ne ola benim halim?”      

‘BU NE DERTTİR, DERMAN BELİRMEZ’

Yunus Emre’yi değerlendirirken onun nasıl bir ortamda yazdığını daima hatırlamak gerekir. Neredeyse tüm koşulların “eğri büğrü” olduğu bir devirde yaşadı “biçare Yunus”. Ama buna rağmen doğruluktan ödün vermedi; “odunların bile düzgününü” toplamaya gayret etti. Hakka ve hakikate bağlı kaldı daima. Ne de olsa asıl marifet, bolluk içinde bilgelik taslamakta değil, en zor zamanda bile “insan” kalabilmekte.

Yunus, manevi rehberinin edebiyle, yani “Tapduk’un tapusunda” pişti. “Dostun cefasına sabırla” olgunlaştı. “Yiğitlerin gök ekini biçmiş gibi” can verdiği, “nazik tenlerin toprağa düştüğü”, insan hayatının hiçe sayıldığı bir dönemde, “kamu derdine derman olup” insanların hayatına anlam katmak için çabaladı. Ona yönelen sevginin tohumları, karanlık bir dönemde insanları olumlu duygulara çağırmasıyla kök saldı. 

‘BİRLİKTEDİR VARLIĞIMIZ’

13. yüzyıl sonlarında Anadolu’nun siyasi ve toplumsal birliği dağılırken Yunus Emre’nin “tevhid”, yani “birlik” vurgusu özellikle anlamlıdır. O, şiddetin hüküm sürdüğü bir dönemde dahi, insan ve kâinat sevgisinden vazgeçmedi, çünkü bu dünyaya “kavga için değil sevgi için” geldiğine inandı. “Senlik-benlik” davasına, “ayrık olmaya” karşıydı. Hoyratlık çağına, güzel sözler ve incelikle mukabele etti: “Söz ola kese savaşı/Söz ola kestire başı/Söz ola ağulu (zehirli) aşı/Bal ile yağ ede bir söz.”

O, mal-mülk kavgasının ortasında

Yazının Devamını Oku

Gök ağlarsa yer güler

Barajlardaki doluluk seviyeleri alt sınıra yaklaşırken gelen yağışlar, hepimizin yüzünü güldürdü. Ortalaması önceki yılların gerisinde kalsa bile yağmur ve kar yağışı, hem şehirlere hem tarım arazilerine “can suyu” oldu.

Yağmur, insanın doğayla ilişkisinde ve haliyle inanç tarihinde önemli yer tutar. Çağlar boyunca, dünyanın hemen her bölgesinde topluca gerçekleştirilen ritüellerden biri de yağmur duasıdır. Amerikan yerlilerinden Afrikalılara kadar pek çok kültürde yağmur yağması dileğiyle özel törenler düzenlenip, danslar eşliğinde şarkılar söylenmiştir.

İklim şartları nedeniyle sık sık yurt değiştirmek zorunda kalan eski Türklerde yağmur duası için bir kutsal “yâda taşı” bulunurdu. Öyle ki Oğuz Türkleri, hava olayları üzerinde etkisi olduğuna inanılan bu tılsımlı taşa sahip olmayı bir üstünlük sayar, onu diğer boylara kaptırmamak için dikkatle korurlarmış. Gerek Çin, gerekse Arap yazılı kaynaklarında söz edilen bu “yağmur yağdıran taş” geleneği, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanmıştır.

*

Dualar, Tevrat’ta ise doğrudan “yeryüzüne yağmur yağdıran, tarlalara sular gönderen” Tanrı’ya yönelmiştir. Hz. Süleyman, kıtlık durumunda insanların duasının geri çevrilmemesini diler. Kuran’da anlatıldığı şekliyle Hz. Nuh ve Hz. Hud “bol bol yağmur” için dua ederler. Yine Kuran’da “Hani, Musa kavmi için su dilemişti” ayetinde geçen “istiska” kelimesi, İslam geleneğinde yağmur duası anlamında kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber de kuraklık zamanında sahabenin ısrarı üzerine yağmur yağması için dua etmiştir. Anadolu kültüründe bu geleneğin devamı olarak topluca çıkılan yağmur duasına, çocuklar da oyunlar ve tekerlemelerle katılırdı: “Teknede hamur/Tarlada çamur/Ver Allah’ım ver/Gani gani yağmur.”

BARAJ SELİ, İNSAN SELİ

YAĞMUR gökte rahmet, yerde bereket” olsa da yoğun yağışlar, özellikle kentlerde su baskınlarına, taşkınlarına yol açabiliyor. Hatta bazen barajlar taşma noktasına geliyor. Bu durumun sadece modern şehirlere özgü olduğunu sanmayalım.

Yazının Devamını Oku

Mesajınızı alayım

Eğer 2021’de olduğumuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında hepimiz 1984’teyiz! George Orwell’in o meşhur romanındaki 1984’te...

Hani herkesin “Büyük Abi” tarafından gözetlendiği dünyada... Öyle ya, cebimizdeki telefon attığımız her adımı sayıyor; nereye gittiğimizi, kimle konuşup neleri beğendiğimizi biliyor... Üstelik biz bu sürece gönüllü olarak ve hatta üstüne para vererek katılıyoruz! Hal böyleyken mesajlaşma uygulamalarındaki gizlilik konusu, bu aralar gündemin üst sıralarında. Ne var ki özel hayatın ve iletişimin gizliliği, sadece modern dünyaya ait bir mesele değil.

OKUNDU İŞARETİ

Malum... “Özel alan” ve “kişisel gizlilik” kavramı, eskiden “mahremiyet” kelimesiyle ifade edilirdi. Başkalarının görmesi, duyması, bilmesi istenmeyen anlamındaki “mahrem”, kelime kökü itibarıyla “haram” yani başkasına yasak olandır. Nitekim Hz. Peygamber, bir mektuba sahibinin izni olmadan bakmanın yasak olduğunu açık şekilde belirtmiştir.

*

Günümüzden 3 bin yıl önce bile açılıp okunmadığı belli olsun diye tablet mektuplar kil zarflara konup mühürlenirdi. Kırılan mühür, bir tür “ulaştı, okundu” işaretiydi. Hz. Süleyman’la bağlantılı “Mühür kimdeyse Süleyman odur” deyişi, mührün önemini anlatır. Bu nedenle krallar/sultanlar mühürlerini daima yüzüklerinde taşırdı. “Mühür/damga”, günümüzde dahi yazılım terminolojisinin vazgeçilmez kelimelerinden.

GİZLİ YAZIŞMALAR

Yazışmaların gizliliğini korumak amacıyla sultanların mektuplarını kaleme alan “sır kâtipleri” vardı.

Yazının Devamını Oku

İncitme incinme

Okumuşsunuzdur... Osman Müftüoğlu, yeni yıla girerken Hürriyet okurlarına bazı sağlıklı-iyi yaşam önerileri verdi. Bu tavsiyelerden birisi özellikle dikkatimi çekti: “İncitme, incinme.”

“İncitmeyelim, incinmeyelim”, hepimiz bildiği “Kalp kırmayalım, birbirimize saygılı olalım, sevelim sevilelim” gibi anlamı gayet açık bir söz. Ne var ki bilmek başka, yapabilmek başka. Asıl marifet, eskilerin ifadesiyle “kâl”den “hal”e geçmekte. Yani, sözünü özüne taşımakta.

Anadolu bilgeliği “incitme, incinme” tavsiyesini, olgun insan olma yolundaki en önemli değerlerden bellemiş; kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Dostlara “elleriniz dert görmeye, gönlünüz incinmeye” diyerek hayır duası etmek âdettendi. Tasavvuf ilminin ne olduğunu soranlara en kestirmeden “incitme, incinme” cevabı verilirdi. 17. yüzyıl şairi Nailî oğluna “Hatırın incitme oğlum kimsenün/Hatırın incinmesün tâ kim senün” diyerek nasihat etmiştir. Divan şiirinin en önemli kadın şairlerinden Leyla Hanım (ö.1847) içinse incitmemek edebin aslıdır: İncitme sen ahbabını, incinmeye senden/Bu âlem-i fânide zarafet budur işte.”

SANATKÂRA SAYGI

İnanç dünyasında “incitmemek” kavramı, sosyal saygının ötesinde bir anlam daha taşır. Buna göre nasıl bir sanatçının eserine hakaret veya kötü muamele sanatçıyı üzerse, aynısı “eşref-i mahlukat” olan insanlara muamele için de geçerlidir. Çünkü insan gönlü, Kuran’daki ifadesiyle “ona kendi ruhundan üfleyen” Yaradan’ın manevi emanetini taşıyan bir cevherdir. Yunus Emre şöyle der: “Gönül Çalabın (Allah) tahtı/Çalab gönüle baktı /İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıkar ise.” Dolayısıyla ancak gönül kırmaktan ve insanları incitmekten kaçınan kişi, “Severiz yaratılanı Yaradan’dan ötürü” sözünün hakkını vermiş olur.

*

“İncitmemek”, kendimizi ne kadar kudretli görürsek görelim, en zayıf varlığa bile merhametle yaklaşmaktır. Kuran, “Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir” der ve ekler: “Başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.” Hz. Peygamber de özellikle yetimleri incitmemek gerektiği vurgulamıştır. Hoca Ahmet Yesevî, insanları azarlamamak, gücendirmemek, incitmemek ilkesini sünnet olarak görüp, söz konusu tavrın sadece garibana veya yakınlarımıza değil farklı inançtaki insanlara da gösterilmesi gerektiğine işaret eder: “Sünnet imiş, kâfir olsa, verme azar/Gönlü katı, gönül inciticiden Hüdâ bîzar.”

KALP SAĞLIĞI İÇİN

Yazının Devamını Oku

Mutlu nefesler

Sümer, Asur, Helen, Hindu, Kıptî, 12 hayvanlı, Jülyen, miladi, hicrî, Celali, Malî, Gregoryen, rumî... Her medeniyetin, her milletin farklı takvimleri varmış gibi görünse de aslında hepsi aynı amaca hizmet eder: Zamanda belirli bir akış, ortak bir döngü yakalamak. Bu döngü bazen suların, mevsimlerin hareketleri ama çoğunlukla ay ve güneştir.

BİYOLOJİK TAKVİM

Oysa ortak takvimlerimiz hangi yılı gösterirse göstersin aslında her birimizin kişisel bir takvimi var: Doğduğumuz gün başlar, öldüğümüz gün sona erer. Bu takviminin özü ne aydır, ne güneş... Merkezinde insan yer alır; ölçü birimi, nefestir. Boşuna dememiş atalarımız, “Ömür dediğin bir nefesliktir: alırsın veremezsin, verirsin alamazsın” diye. Bu takvimde önemli olan kaç güneş veya ay yılı yaşadığımız değil, alıp verdiğimiz nefeslerin anlamıdır, kalitesidir. Hatta kimileri amaçsızca yaşanan hayatların “oksijen israfı” olduğunu iddia eder. Neyse ki bazılarımız diğer insanların nefes alabilmesi için çırpınır durur. Mesela ambulanslarda, hastanelerde, yoğun bakım ünitelerinde...

KUTLAMA ZAMANI

Geçtiğimiz takvim yılında, sağlıkla ve özgürce alınan her nefesin ne kadar değerli olduğunu gördük. Yaşadıklarımız bize içten içe bilip, ısrarla unuttuğumuz o gerçeği hatırlatıyor: Her bir nefes, yeni bir başlangıçtır. Bu başlangıçları ortak takvimlerden bağımsız olarak, bekletmeden kutlamalıyız. Çünkü zaman bizi beklemiyor, akıp gidiyor. Malum... Hayat takvimindeki asıl dönüm noktaları sayısal değişimler değil “nefesimizi kesen” o kıymetli anlardır.

EŞSİZ BİRER HEDİYE

Atlatılan badirelerden sonra “şöyle rahat bir nefes alabilmek”, “Oh be, dünya varmış” diyebilmek, hediyelerin en büyüğüdür bazen. Gelin nefeslerimizi pişmanlıklarla, günlük çekişmelerle tüketmeyelim. “Boşa nefes harcayıp” ömür sermayesini heba etmeyelim. Nefsimizle nefesimiz arasında kalıcı bir barış sağlamaya çalışalım... Her bir yeni nefesimiz bir öncekinden güzel olsun. Sevdiklerimizle barış dolu nice sağlıklı, mutlu, kutlu nefeslere...

Yazının Devamını Oku

Beterin beteri mi?

Koronavirüsün geçirdiği mutasyon, tüm dünyada yeni bir endişe dalgasına yol açtı. Aslında bilim insanları bu tür virüslerin mutasyon geçirmesinin beklendik bir durum olduğunu aylar öncesinden söylemişlerdi. Ama biz insanlar, geleceği öngörsek bile ona zihnen ve manen hazırlıksız olma konusunda eşsiz bir türüz! Öyle ki salgının etkilerinden yakınırken, bir anda bugünkü halimizi bile yitirmekten korkar olduk...

ZOR ZAMANLARDA

Atalarımız boşuna dememiş “Allah bugünümüzü aratmasın” diye. Büyüklerimizden “Aman evladım, beterin beteri var. Hamdolsun diyelim, buna da şükür...” sözünü duymuşuzdur. Ne var ki bu söze herkes aynı duyguyla karşılık veremez. Hatta “Buna da şükür” ifadesi, hep daha iyisini bekleyen kuşaklara antipatik bile gelebilir. Çünkü işlerin istediğimiz gibi gitmemesi bazen bizi hiddetlendirir. Hele de konu sağlık veya parasızlık olduğunda. İşte böyle zor anlarda “Buna da şükür” demek, pek çoğumuz için kızgınlık nedeni veya “züğürt tesellisi”dir... Sıkıntıdaki iyi tarafları görmek, kendini kandırmak gibi algılanır. Bazılarımız için eldekine kanaat etmek edilgen bir tavır veya eksiği, yanlışı kabullenmek değil midir?

BAKIŞ FARKI

Oysa güzel düşünce, kanaatkârlık ve şükür, ne daha iyi bir yaşam hedefiyle çelişir, ne de enayiliktir. İbn Arabi’ye (ö.1240) göre “Kanaat, fazlasını istemeyerek elde bulunanla yetinmek demek değildir”. Sahip olduklarımıza gönül rızasıyla yaklaşmak; eldekinin azaldığı sıkıntılı zamanlara sabredip, “şer içindeki hayrı” bulmaya çalışmaktır. Ayrıca şükür ve kanaat, tasayı yok saymak, dertlinin halini görmezden gelmek de değildir... Tam tersine, değiştiremediğimiz zor koşullarda bile “ruhun bağışıklık sistemini” güçlendiren bir dayanak noktasıdır. Mesela:

 “Hafta sonu dört duvar arasına tıkıldık” diye dertlenip durmak yerine “En azından hafta içi çıkabiliyoruz” diye düşünmektir.

 İçimizi sıkan, “Evden çıkamıyoruz” gerçeğini “Neyse ki oturacak bir evimiz var” diye okumaktır.

 

Yazının Devamını Oku

Hayırlı işler?

Malum... İşinin hakkını verip kaliteli hizmet sunan para kazanır. Hatta en başarılı olanlar, ekstra ödül alır. Peki ya iyilik? İş yaşamında maddi bir karşılığı var mı? Diğer bir deyişle... İyilik para eder mi? İyilik, sadece ‘karşılıksız’ veya ‘hayrına’ olduğunda mı iyiliktir?

HER İŞİN BAŞI SKOR

Hiç şüphesiz iş dünyasında primler, ödüller, esasen sayısal başarıya veriliyor. Örneğin milyar dolarlık futbol endüstrisi galibiyeti parayla ödüllendirirken, “centilmenlik” veya “iyi oyun” sadece sembolik takdir getiriyor. Bir düşünsenize... En az faul yapan, en az kart gören takım, şampiyon kadar prim alsaydı sahada her şey ne kadar farklı olurdu!

Günümüzde iş dünyası pek çok konuda kamuoyundan “sarı kart” görmekten çekiniyor. Bu sebeple büyük kurumlardaki “etik davranış” kodlarının asıl gayesi, şirket saygınlığını korumak. Ayrıca usulsüzlüğe engel olmak için “uygunluk (compliance)” denetimleri ve ölçümleri yapılıyor. Bunlar elbette “güzel hareketler”...

KAÇINMAK DEĞİL KATILMAK

Ne var ki “iyi davranış”, sadece kurallara uymaktan, doğruluktan ibaret değil. İyilik, aynı zamanda karşılıklı fayda sağlayan, gelişime yönelik davranışları içeriyor. İyilik, kendi başına bir ideal zaten. Bunun da ötesinde, insanı insan yapan bir duygu. Dolayısıyla iyiliğin odağı yanlıştan kaçınmak değil, güzel işlere katılmak.

‘İYİ İŞ’ YAPMAK ZAMANI

Artık biliyoruz ki, dev şirketlerin en büyük “

Yazının Devamını Oku

Kalp ne renktir?

Kalp derken, her insanın göğüs kafesinde bulunan o hayatî et parçasından söz etmiyoruz. Hissetmemizi, sevmemizi, bağ kurabilmemizi, empatiyi, merhameti, vicdanı mümkün kılan kalpten, gönülden bahsediyoruz. Yani kalıbımızı kalbe çeviren ruhtan...

Peki ama nedir kalbimizin, ruhumuzun rengi? Siyah, beyaz, kırmızı, sarı, mavi? Elbette hiçbiri ve elbette hepsi. Çünkü şeffaftır ruhumuz. Engelsizdir, bozmaz hiçbir özgün rengi. Işığı aydınlatsa da yolumuzu, elle tutulmaz, gözle görülmez. Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde dediği gibi: “Nur ayandır, olmaz onun gölgesi.”

Gönül gözüyle bakan, insanın kalıbını, ten rengini görmez. Irka, cinsiyete, milliyete, yaşa, malvarlığına bakmaz. Kalp gözüyle bakanın göreceği, karşındakinin kalbidir. O baktığı her yerde bir mana arar, kendi içinde de olanı görür. Kendindeki siyahı, beyazı; Asyalıyı, Afrikalıyı, Avrupalıyı; insanı, tabiatı, kâinatı... Biyolojik gözü değil, gönül gözü görmeyene denir “sevme engelli” diye. Nesimî’nin ifadesiyle: “Sûretin nakşında her kim görmedi nakkaşını/Vâhib-i sûret onun gözsüz yaratmış başını.”

AYYUBA’NIN YOLCULUĞU

1730 yılında Ayyuba Sulaiman Diallo (Eyüp bin Süleyman) isimli 29 yaşında genç bir adam, iş için Senegal-Gine arasında seyahat ettiği sırada, yardımcısıyla birlikte esir alındı. Ailesine, karısına haber gönderip köle tüccarlarının elinden kurtulmaya çalışsa da bunu başaramadı. O artık Afrika’dan gemilerle Amerika’ya götürülüp “satılan” yüz binlerce insandan biriydi. Neresi olduğunu dahi bilmediği bu yeni ülkede, tütün tarlalarında çalıştırılan isimsiz bir köleydi...

Ayyuba, bir süre sonra ibadetlerinin engellenmesine ve aşağılanmaya dayanamayarak esaretten kaçmayı denedi. Ama yakalanıp hapsedildi. Zaten kaçsa bile nereye gidebilirdi? Ne var ki hapse düştüğünde, vatanındaki en saygın ailelerden birine mensup olduğu anlaşıldı. Müslüman bir âlim olan babası, ülkesinde kralın çocuğunun öğretmeniydi. Ayyuba da iyi bir eğitim almıştı. Arapça okuyup yazabiliyordu. Kuran’ı baştan sona ezberden yazabilecek kadar iyi bir hafız olması dikkat çekmişti. Üstelik İngilizceyi hızla öğrenebiliyordu. Eğitimli ve yetenekli Ayyuba’nın kendileri için tütün tarlasında çalışmaktan çok daha faydalı olabileceğini düşünen İngilizler, onu 1733’te Londra’ya götürdüler. Oradayken British Museum’un Arapça koleksiyonunun tasnifine yardımcı oldu. Afrika’daki nüfuzunu genişletmeye çalışan İngiliz seçkinleriyle tanıştırıldı. Bu sayede ülkesine geri dönebildi. Ne var ki babası ölmüş, dul kaldığını düşünen karısı da bir başkasıyla evlenmişti. Yetmezmiş gibi bölgede egemenlik kuran Fransızlar tarafından “İngilizlerin adamı” olma suçlamasıyla tutuklandı. Yine esaret altındaydı. Londra’dan da himaye görmedi. Bir yıl sonra hapisten çıktığında, nihayet “özgür” bir insandı. Ancak ülkesi özgürlüğünü adım adım kaybediyordu.

*

Yazının Devamını Oku

Mutlu muyuz?

Türkiye, 2020 Dünya Mutluluk Raporu’na göre 156 ülke arasında 93. sırada. Aynı rapora göre 2006’dan beri tüm dünyada negatif duyguların, kaygı ve üzüntünün arttığını görüyoruz. Pandemi öncesine ait bu rapor, mutluluğun merkezine şehir yaşamı, kurumlara güven, çevre ve doğa gibi konuları koymuş. Yani kast edilen, yaşam koşullarından duyulan sosyal memnuniyet. Oysa “mutluluk” denince çoğumuz öncelikle bunları değil kişisel halimizi düşünürüz. Hepimizin kendine göre bir mutluluk tanımı vardır. Mutluluğun tarifi, insanlığın hiç bitmeyen arayışıdır...

MUTLULUĞUN BÜYÜĞÜ

Çağımızda, mutluluk ile haz/zevk arasındaki kavramsal fark giderek azalıyor. Eğer “zevkli, eğlenceli, heyecan verici” değilse o işten, durumdan, hatta o insandan mutlu olunmuyor. Oysa tarih boyunca, duyulara dayalı, maddi mutluluğun aslında alt düzey ve geçici bir sevinç olduğunu savunanlar pek çoktur. Örneğin:

 Budizm’e göre maddi zevkler peşinde koşmak bizi tatminsizliğe ve ıstıraba götürür. Dolayısıyla mutluluk, iç denetimimize bağlıdır. Nirvana (kurtuluş ve aydınlanma) ancak böyle elde edilir. 

 Konfüçyüs için etik değerler ve ahlaki masumiyet, mutluluğun olmazsa olmazıdır. 

 Aristo’ya göre akıllı bir varlık olan insanın ruhunu en mutlu eden şey akıllı ve faziletli davranışlardır.

 Tevrat’ta ve İncil’deyse mutluluğun ayrılmaz gereği, inançlı olmaktır: “Ne mutlu Tanrısı Rab olan halka.

KİMYA-İ SAADET

Yazının Devamını Oku

Alaimisema

Geçtiğimiz günlerde yağan yağmurlar, beraberinde seyrine doyum olmayan gökkuşağı manzaraları getirdi.

Yüreğimiz pandemi haberleriyle daralırken, sosyal medya Türkiye’nin dört bir yanından yüklenen fotoğraflarla doldu. Ne de olsa kapalı havada karşımıza çıkan gökkuşağı, pek çoğumuz için mutluluk vesilesidir. Divan şairi Nedim’in (ö.1730) benzetmesiyle “dünyayı süsleyen yedi renkli kumaş”, inanç tarihindeyse çok farklı anlamlar taşıyan bir semboldür.

GÖK KÖPRÜSÜ

Gökkuşağı pek çok kültürde yerle göğü birleştiren köprü gibi görülmüştür. Çizgi romanlara ve filmlere konu olan İskandinav inanışlarındaki Heimdall, dünyayla diğer âlemler arasında geçişi sağlayan “gökkuşağı köprüsünün”, yani Bifröst’ün nöbetçisidir. Aynı benzetme, Anadolu bilmecelerinde de karşımıza çıkar: “Gökte gördüm köprüyü/Rengi yedi türlüyü.”

“Gök-yay”, Türk kültüründe zengin bir sembolizme sahiptir. Şaman (kam, baksı) davullarında gökkuşağı simgesi yer alırdı. Şamanın gökkuşağına tırmanarak göğe yükseldiği inancını, ruhun aşması gereken yedi engel (yedi renk) biçiminde okumak mümkündür. Ayrıca inanışa göre çocukların koruyucusu “Umay Ana” da gökkuşağı ile yere inermiş. Ortaçağ’ın önemli coğrafyacılarından Kazvinî’ye göreyse “Dokuz Oğuzlar, gökkuşağı çıktığında bayram yaparlar”mış. Yakın dönemlerde dahi Anadolu’da bazı yörelerde annelerin, bebeği 40 günlük olunca 7 renkli kuşak taşıyan elbiseler giyip kutlama yapmaları adettendi.

*

Malum, meteorolojik-optik bir doğa olayı olan gökkuşağının altından geçmek mümkün değildir. Atalarımız bu gerçeği bildiklerinden olsa gerek, -muhtemelen eğlencelik- söylenceler geliştirmişler: Gökkuşağı altından geçen kız çocuklarının diğer taraftan erkek, erkeklerinse kız olarak çıkacağı yetişkinlerin dileklerinin kabul edileceği, zengin olacağı hatta cennete gideceklerinin söylenmesi gibi. Bu tür inanışların kutsal kitaplarda karşılığı yoktur.

Yazının Devamını Oku

Öğretmenim canım benim

SALGIN koşullarından en fazla etkilenen mesleklerden biri de hiç şüphesiz öğretmenlik. Yüz yüze eğitimde salgının seyri belirleyici oldu ve yıl sonuna kadar tümüyle uzaktan eğitime geçildi. Öğretmenler Günü her yıl olduğu gibi yine 24 Kasım’da kutlanacak ama öğrenciler, bu defa kutlama için öğretmenleriyle yüz yüze buluşamayacak.

Pek çok kez “Öğretmenlik kutsal bir meslektir” sözünü duymuşuzdur. İnanç tarihine baktığımızda aslında bu sözün temel bir dayanağı olduğunu görürüz. Kuran’daki anlatımıyla insanın ilk öğretmeni bizatihi Allah’tır: “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti”. “En iyisini ben bilirim” demenin insanı nasıl kibre sürükleyebileceğini anlayan Hz. Musa, peygamber olmasına rağmen tevazu ile bilginin peşinden gitmiştir. Gündelik olaylardaki hikmetleri görmeyi bilen Hızır’ı arayıp bulmuş, ona “Bana doğruyu bulmama yardım edecek bilgiyi öğretmen için sana tabi olayım mı?” diyerek, ilmini kendisine aktarmasını istemiştir.

Vahiy meleği Cebrail, ilahi bilgilerin aktarıcısı olduğu gibi, aynı zamanda bir öğretmendir. Küçük yaşlarda bize samimi bir sevgiyle yaklaşan, anlayışlı öğretmenlerimiz için “melek gibi bir öğretmen” ifadesini kullanmamızın arka planında da bu kadim inanış olsa gerek.

*

Hz. Peygamber, bir hadisinde “Ben ancak öğretmen olarak gönderildim” derken vazifesini “Allah beni zorlayayım ve hata arayayım diye göndermedi. Bilakis öğreteyim ve kolaylaştırayım diye gönderdi” sözleriyle tanımlamıştır. İnsanlara her fırsatta güzel ahlakı öğretip, dünya malına ve insanlara tapmanın yanlışlığını anlatırken, genç-yaşlı, zengin-fakir, kadın-erkek ayırmadan herkesi eğitmiş; evinin hemen yanındaki “Suffe”de yetişenler, öğrendiklerini “peygamber vekilleri” olarak dört bir diyara taşımışlardır. Öğrencilerinden birisi onun için “Ne ondan önce ne de sonra Peygamber kadar güzel öğreten bir öğretmen gördüm. Vallahi beni ne azarladı, ne dövdü ne de sövdü” demiştir. Günümüzde artık her öğretmenin mutlaka sahip olması gereken bu yumuşaklık ve hoşgörü, 7. yüzyıl dünyasında hiç şüphesiz insanları hayran bırakan bir tavırdı.

MUALLİM-İ EVVEL KİMDİ?

İslam medeniyetinin bilim, sanat ve ticaretteki konumunun en yüksek olduğu dönemlerde Aristo (MÖ 322), “

Yazının Devamını Oku

Nereden çıktı bu indirimler?

Reklamlarda görmüşsünüzdür...

Pek çok e-alışveriş sitesi, genellikle 11 Kasım’da başlayan büyük indirim kampanyaları başlattı. İyi de bayram değil, yılbaşı değil, sezon sonu değil... Eskilerin tabiriyle “Bu tenzilat da nereden çıktı kuzum? Nedir bunun esbab-ı mucibesi?”



*

Efendim, bu 11.11 tarihi, 1990’lı yıllardan itibaren Çin’de “bekârlar günü” olarak kabul edilmeye başlanmış. Neden 11.11 diye soracak olursanız... İşin aslı, 1 sayısının “sap gibi” bir başına, yalnız olmaya benzetilmesi. 11.11 tarihi, takvimde “1”lerin, yani tüm yalnızların buluştuğu gün olduğu için “bekârlar günü” olsun denmiş. Bu sembolik günde “1”leri yan yana getirme, yani bekârları tanıştırma organizasyonları düzenlenirken, gençler bekârlıktan kurtulmak için yine bu tarihte topluca evlenmeye başlamışlar. Öyle ki yıllar içinde bu bekârlar günü ve toplu evlilikler benimsendikçe, alışveriş siteleri de bu tarihe özel indirimler yapmaya başlamış. Gel zaman git zaman, bu özel tarih başka ülkelere de yayılmış ve küresel köyümüzde bir e-alışveriş indirim festivaline dönüşmüş. Nereden nereye değil mi?

*

Yazının Devamını Oku

Mucizelere inanmak

İzmir’deki deprem felaketinden sonra enkazdan kurtarılan iki can, hepimiz için umudun simgesi oldu: 65 saat sonra itfaiyeci abisinin parmağını yakalayan küçük Elif ve 91 saatin ardından gün ışığı gören Ayda. Onların kurtarılma görüntülerine medyada çoğunlukla aynı kelime eşlik etti: Mucize!

Olağandışı durumlar karşısında aklın “acz” içinde şaşkın kalmasıdır mucize. Tabiatüstü sayılan olaylardır. İnanç sözlüğündeyse, peygamberlerin hayranlık uyandıran, olağanüstü halleridir. Allah’ın insanlara “harikulade” (alışılmışı aşan) yardımlarına “maûnet” denirken ermişlerin (veliler, azizler) doğaüstü görülen davranışları “keramet” adını alır.

Mucize, inanç ve düşünce tarihinin en çok konuşulan meselelerinden biridir. Vahyi en üstün mucize olarak gören İslam inancında “Son Peygamber” ile peygamberlik mucizelerinin de sona erdiği kabul edilir. Hıristiyanlıkta neyin mucize sayılıp sayılmayacağı uzun uzadıya irdelenmiş, modern düşüncenin öncülerinden David Hume (ö. 1776) ise “doğa kanunlarının ihlali” gördüğü mucizelere tümden itiraz etmiştir. Düşünürlerin ve bilim insanlarının mucize kavramı üzerindeki tartışmaları günümüzde de sürüyor.

Peki ama insanı hayrete düşüren, hayran bırakan olayların neden-sonuç ilişkisinin açıklanması onu bizim için “mucize” olmaktan çıkarır mı? Örneğin Elif’in, Ayda’nın hayatta kalmasını sağlayan koşulların, “yaşam üçgeni”nin tespit edilmesi, bizim bu “mucizevi” olay karşısında duyduğumuz mutluluğu ortadan kaldırır mı? Kimyasal formülü bilinmediği sürece duygularımız bilinçsizlik ürünü müdür? Çocukça, safça hatta cahilce midir?.. Neden bir de şöyle düşünmeyi denemiyoruz: Belki de asıl dar görüşlülük, mucizeleri hep olağandışı olaylarda aramaktadır. Ya mucizeler, hayatın ta kendisinde, her gün olup biten sıradan olaylarda gizliyse? Etrafımız aslında mucizelerle doluyken biz görmeyi bilmiyor olamaz mıyız? Mesela... Embriyonun tüm aşamalarını bilsek bile, bir bebeğin dünyaya gelip bir bireye dönüşmesi, hayranlık uyandıran, harikulade bir olay değil mi? Dünyayı her fırsatta kavga sahası haline getirmeye çalışanlara rağmen ısrarla adına “sevgi” denen “o tarifsiz şeyi” yaşatmaya çalışmak mucize değil mi? Hiç tanımadığımız insanların (hayvanların, doğanın) yardımına gönüllü olarak koşmamız; onların dertleriyle dertlenip sevinçlerinden mutluluk duymamız... Aradan geçen onca saate rağmen arama-kurtarma ekiplerinin bir canı daha kurtarabileceklerine inanmaları ve bu inançla mücadeleye devam etmeleri mucize değil mi? Peki ya, bir bilim insanının, doğruluğuna inandığı bir kuramı ispat için ömrünü vakfetmesi? Kimilerinin her fırsatta hayır-hasenat için çabalaması... Dünyanın dört bir yanındaki sosyal adaletsizliğe rağmen hırsızlık yerine namusuyla ekmek kazanmaya çalışan insanlar, mucizenin canlı halleri değil mi? Hak yememek için kılı kırk yarmak, gönülden saygı, içten nezaket ve merhamet, her gün tekrarlanan mucizeler olamaz mı? Tüm olumsuz gidişata karşın, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna ısrarla inanmak, asla ümidini yitirmemek “sıradan” mucizelerin en güçlüsü değil midir? İyisi mi biz mucizelere inanalım. Çünkü ‘sıradan’ mucizeler, ancak biz onlara inanmaya devam ettikçe gerçek olabilirler.

CAHİLİYE ÂDETİ

“CAHİLİYE” devrinde Arabistan’da korkunç bir âdet vardı: Kıtlık zamanlarında kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek! İslam bu âdeti kesinlikle yasakladı. Peki ama bilgisizlik, dikkatsizlik ürünü binalar dikmek, o binalarda oturulmasına sorumsuzca izin vermek, taşıyıcı unsurlarını kesmek... Tüm bunlar cehaletin en büyüğü değil mi? Bu hatalar zinciri, kız-erkek demeden tüm çocukları, annelerini, babalarını diri diri toprağa gömmek değildir de nedir? “Cehaleten cinayet” diye bir kavram olmalı belki de. “Çölde karşılaşılan bir aslandan kaçar gibi kaçmak” lazım cehaletten.

Yazının Devamını Oku

Bayramlar en güzel nasıl kutlanır

Çarşamba gecesi Mevlid Kandili’ni, perşembe günündeyse Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık.

Her yıl olduğu gibi yine binlerce tebrik mesajı telefondan telefona uçtu; sosyal medya ay-yıldızlı, Atatürk’lü paylaşımlarla doldu. Elbette her mutluluk, paylaştıkça büyür. Bayramlar ve özel günler, en güzel birlikte kutlanır.



*

“Birlikte” kelimesi, çok kıymetli bir kök anlama sahip. Bir olmayı, birlik olmayı, birmişçesine hissetmeyi ve davranmayı anlatır. Hatta hayat ancak iki insanın birlikteliğiyle devam edebilir. Ne var ki birlik, çoğu zaman teklik ile karıştırılır. Daha da fenası bazen “aynılık” ile. Tek tipçiler, birliği oluşturan parçaları hep aynı şekilde düşünmeye, aynı şekilde davranmaya zorlar. Oysa aynı olmadan, tek tip olmadan da birlikte olunabilir.

BİRLİKTE ÇOKLUK

Yazının Devamını Oku

Temizliğin hastasıyız

Psikiyatr-yazar Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitapları, uzun zamandır çok satanlar listesinde.

Bu ilginin en önemli nedenlerinden biri, anlattığı karakterlerin Budayıcıoğlu’nun 40 yılı aşkın meslek hayatında gözlemlediği gerçek kişilere dayanması. Bu kitaplardan uyarlanan diziler de ilgi görüyor. Kısa süre önce yayınlanmaya başlayan ‘Masumlar Apartmanı’nın baş karakterlerinden “Safiye” tam bir temizlik hastası. Kız kardeşi Gülben de ablasının uydusu. Safiye’nin bu kadar dikkat çekmesinde içinde bulunduğumuz dönemin büyük etkisi olsa gerek. Ne de olsa pek çoğumuz pandemi sürecinde küçük ölçekli, mini model “Safiye”lere dönüşmüş durumdayız. Ayakkabıların eşiğin dışında çıkarılmasından ellerin tekrar tekrar sabunlanmasına, eve gelen yiyecek paketlerinin silinmesine kadar “hepimiz birer Safiye’yiz!



BİRBİRLERİNDEN FARKLI

Elbette hijyen tedbirlerini sıkı tutmakla “obsesif kompulsif bozukluk (OKB)” yaşamak arasında önemli farklar var. Birisi bilinmedik, yeni koşullardan kaynaklanan bir kaygı-dikkat durumu, diğeriyse kişinin ve çevresindekilerin hayatını cehenneme çevirebilen bir davranış bozukluğu. OKB, bireyin kendinde hâkim olamadığı, durduramadığı bazı kaygıların, düşüncelerin (takıntı) ve davranışlarına yön vermesi (zorlantı) olarak tanımlanabilir.

OKB, 19. yüzyılda Avrupa’da şekillenen bir terim. Sigmund Freud’un, 1900’lü yıllarda OKB’nin nedenleri üzerine geliştirdiği kuram, günümüzde bile etkisini sürdürüyor. Tabii pek çok bilimsel gözden geçirme ve geliştirmeyle birlikte. 1980’li yıllardan itibarense psikanalizin yanı sıra farklı terapi ve medikal tedavi yöntemleri kullanılıyor. Tüm bunlar modern dünyamıza ait olsa da “obsesif kompulsif bozukluk”, hiç kuşkusuz çok eski dönemlerde de biliniyordu.

Yazının Devamını Oku

Kadınların bitmeyen koşusu

KISA süre önce, İngiltere’nin Bournemouth Üniversitesi’nden iki akademisyen ve bir araştırma ekibi, Amerika’daki White Sands ulusal parkında, insanlığın bilinen en eski, en uzun yürüyüş izlerine ulaştı.

Günümüzden 13 bin yıl öncesine tarihlenen bu ayak izleri, bir kadına aitmiş. Araştırma sonuçlarına göre bu kadın, koşar adımlarla ilerliyormuş. Hem de kucağında bir bebekle. O zamanlar göl kenarı olan bu arazide bir o yana koşturmuş, bir bu yana. Belki kucağında ağlayan çocuğunun açlığını, sıkıntısını bir an önce giderebilmek için... Belki de peşindeki birine ya da yırtıcı bir hayvana yakalanmamak kaygısıyla... Veya hava kararmadan evine dönme endişesiyle... Yani koşuşturma, sadece modern kadınlara özgü bir zorluk değil, belli ki insanlığın tarihi kadar eski!

GÜZELLİĞİN BEDELİ

Kadınların koşuşturması, binlerce yıldır yaşatılan bir ibadetin, ritüelin de kaynağıdır aynı zamanda. Anlatının kökeni Tevrat’a dayanır... Hz. İbrahim’in hanımı Sâre’nin (Sarah) görenleri hayran bırakan bir güzelliği vardır. Onun dillere destan güzelliği, firavunun kulağına kadar gider. Firavun, önce Sâre’ye göz koyar ama karşılaştığı birtakım olaylar karşısında bu niyetinden vazgeçer. Hacer adındaki hizmetçilerinden birini (bazı rivayetlere göre kızını) Sâre’ye vererek beldelerinden gitmelerine müsaade eder.

İKİ BEBEK, BİR AYRILIK

Uzun zaman geçmiş, Sâre’nin yaşı iyice ilerlemiş ancak Hz. İbrahim’le çocukları olmamıştır. Bu duruma çok üzülen Sâre, Hz. İbrahim’in çocuk sahibi olabilmesi için ikinci eş olarak Hacer’le evlenmesine izin verir. Hacer, Hz. İsmail’i doğurur. Bir süre sonraysa “Halil İbrahim sofrasına” gelen misafirler -ki bunlar meleklerdir- Hz. İbrahim’e ve Sâre’ye bir çocuklarının olacağını müjdeler. Ancak Sâre, Kuran’a göre bu habere kahkahalarla güler ve artık bir “kocakarı” olduğunu, çocuk doğurmasının mümkün olmadığını söyler. Ne var ki bir süre sonra Hz. İshak’a hamiledir. Tevrat’a göre bu gelişme, Sâre ile Hacer’in ilişkisini değiştirecektir. Sâre, İsmail’le İshak’ın bir arada kalamayacağını savunur ve Hz. İbrahim’den Hacer’le İsmail’i başka bir yere yerleştirmesini ister. Vahiyle doğrulanması üzerine Hz. İbrahim, Sâre’nin bu talebini kabul eder.

İZ BIRAKAN FEDAKÂRLIK

Çölde bir vadiye geldiklerinde Hz. İbrahim, Hacer’e onları buraya yerleştireceğini söyler. Hacer, doğal olarak şaşırır:

Yazının Devamını Oku