GeriNaci Cem Öncel Şifa niyetine
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şifa niyetine

“Pandemi ramazanları”nda asıl mesele, oruç tutmanın ötesinde hepimizin sağlığı için “kendimizi tutmak”.

Pandemi nedeniyle öyle ciddi sağlık sorunları yaşanıyor ki, “oruç ve sağlık” başlıklı haberler, nostaljik bir hoşluk gibi kaldı: Oruç tutarken sağlığımız için nelere dikkat etmeli, iftarda ne yemeli, ne zaman, ne kadar yemeli... Tüm bunlar medyanın gelenekselleşmiş ramazan soruları. Ancak geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu ramazanda da çok daha kritik bir konumuz var: Salgından korunmak ve hastalığı çevremize bulaştırmamak.

TUT KENDİNİ

Bize Farsça’dan gelen oruç kelimesinin Arapça’daki karşılığı “savm” kelimesidir. Savm, “uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak” demek. Yani orucun aç kalmaktan daha geniş bir anlamı var. Demek ki pandemi ramazanlarında, olumsuz davranışların yanı sıra, hastalık kapma veya hastalığı yayma ihtimali bulunan tüm hareketlerden uzak durmaya gayret etmeliyiz. Yani oruçla beraber kendimizi de tutmalıyız.

KALABALIK ORUCU

İslam düşüncesinde beden, bize verilmiş bir emanettir. Hz. Peygamber’in ifadesiyle “bedeninin senin üzerinde hakkı vardır”. Ayrıca “kendi kendinizi tehlikeye atmayın” ayeti, bu konuda net bir tanım getirir. Öyleyse, “Müslümanım” diyen herkes için kendisinin, yakınlarının ve tüm insanların sağlığını, canını korumak kutsal bir görev değil mi?

*

Sorumluluk listesine sağlık çalışanlarını gereksiz yere yormamayı, acil ihtiyaçlara mâni olmamayı, vakit kaybına ve kaynak israfına yol açmamayı da ekleyebiliriz. Sağlıklı kalmak için gelin bu ramazan riskli tercihlerden, evlerde elzem olmayan toplantılardan ve davetlerden uzak durup şifa niyetine “kalabalık orucu” tutalım.

VAR MISINIZ İTİKÂFA?

Kalabalıktan uzak durmak demişken... İzolasyon, sosyal mesafe ve ramazan arasındaki bağlantı ilginçtir.

*

Aklımıza ilk olarak oruç gelse de ramazanın çok önemli bir özelliği daha var: İslamiyet’in doğduğu ay olması. Çünkü her şey, 610 yılındaki ramazan ayında, küçük bir mağarada başladı. Mekke’de bilinen adıyla Muhammed ül-Emin, son birkaç yılda yaptığı gibi yine ramazanda Hira mağarasında inzivaya çekilmişti. Gündelik koşuşturmadan, kalabalıktan kendini izole etmiş, özüne doğru manevi bir yolculuğa çıkmıştı. İşte o inzivada işittiği “Oku, yaratan Rabbinin adıyla! O, insanı ‘aşılanmış yumurtadan’ yarattı” ayetleriyle insanlık tarihinde yeni bir sayfa açıldı.

*

Hz. Peygamber, ramazanda inzivaya çekilme alışkanlığını sonraki yıllarda da sürdürdü. Ama bu defa kendini mağarada değil, Mescid-i Nebevî’nin bir köşesinde izole etti. Ramazanın son 10 gününde bir başına kaldığı, zorunlu haller dışında kimselerle konuşmadığı, kendini tefekküre adayıp orucunu sessiz sedasız açtığı bu ibadete “itikâf” adı verilir.

*

Elbette günümüzde çalışanların, evine ailesine bakanların, öğrencilerin böyle bir inzivaya çekilmeleri söz konusu değil. Ne var ki sosyal mesafe kurallarına layıkıyla uyup “kalabalık orucu”na girmek için itikâf ibadetinden ilham almak pekâlâ mümkün. Sonuçta sevdiklerimizin gönlümüzdeki yeri, soframızdaki yerinden çok daha kıymetli değil mi?

KALPLERE ŞİFA

Malum... Hastayken oruç tutulmaz. Öte yandan oruç, sağlık için tutulur. Evet, antik filozof-hekim Plutarkhos, “ilaç içeceğine oruç tut” demiş yüzyıllar önce... Günümüz beslenme uzmanları da sağlık için “aralıklı oruç” tavsiye ediyor... Ama oruç, beden sağlığının ötesinde asıl “gönül sağlığı” için tutulur. Örneğin 18. yüzyıl şairi Kâmî’ye göre “Âleme rahmet-i Hak, ruha gıdadır ramazan / Renc-i isyana şifa, cana safadır ramazan”.

*

“Oruçlu, saygısızlık yapmasın, kötü konuşmasın” diyen Hz. Peygamber şunu da eklemiş: “Yalanı ve yalandan hareketleri terk etmeyenin yemeyi içmeyi bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur”. Yani orucun esas gayesi aç kalmak değil, kötü düşünceden, dedikodudan, kıskançlıktan, çekişmeden uzak durmaktır. Dünyanın derdi tasası yüzünden doğan hastalıklar için manevi bir şifadır, oruç. Nitekim “şifa” kavramı Kuran’da beden sağlığıyla ilişkili geçse de asıl ağırlık “manevi şifa”dadır: “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet geldi.” (Yunus, 57) 

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ), koronavirüsün (Kovid-19) ‘pandemi’ (küresel salgın) olduğunu ilan etmesi üzerine Suudi Arabistan da Covid-19’la mücadele kapsamında önlemlerini almıştı. Geçen 2 Mart’tan itibaren dünya genelinden umre ziyaretlerini, 20 Mart’tan itibaren de Mekke’deki Harem-i Şerif ve Medine’deki Mescid-i Nebevi’ye ziyareti durdurmuştu. Alınan kararın ardından, Kabe’nin etrafında sadece görevliler bulundu.

ESMA-İ HÜSNA

Eş-Şafî: Bedene ve gönüllere şifa veren; sağlığa kavuşturan.

BİR AYET

Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. (Şu’ara, 80)

BİR HADİS

Allah, hiçbir hastalık vermemiş ki onun şifasını da vermemiş olsun. (Buharî, Tıb, 1)

Şifa niyetine

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ), koronavirüsün (Kovid-19) ‘pandemi’ (küresel salgın) olduğunu ilan etmesi üzerine Suudi Arabistan da Covid-19’la mücadele kapsamında önlemlerini almıştı. Geçen 2 Mart’tan itibaren dünya genelinden umre ziyaretlerini, 20 Mart’tan itibaren de Mekke’deki Harem-i Şerif ve Medine’deki Mescid-i Nebevi’ye ziyareti durdurmuştu. Alınan kararın ardından, Kabe’nin etrafında sadece görevliler bulundu.

X

Bayramdan sonra başlıyorum...

Pazartesi rejime başlıyorum... Havalar ısınsın, her gün en az 6000 adım atacağım... Haftaya sigarayı bırakıyorum... İşte bizimkisi de o hesap. Gelin bu bayramla birlikte...

Osmanlı devrinde, ramazan bayramında devlet görevlilerine yeni elbiseler dağıtılırdı. Hatta Fatimiler, bu gelenek nedeniyle ramazan bayramına “idü’l-hulel” (elbise bayramı) dahi demişlerdir. Bu geleneğin kökeninde, muhtemelen Hz. Peygamber’in bayram sabahında yeni elbiseler giymeye özen göstermesi yatıyordu.

“Bayramlıklarını giymek”, ramazan boyunca arınan bedenin, temiz bir başlangıç yapmasını simgeler. Gelin biz de bayramı, yeni ve temiz kıyafetlerle karşılayalım. Ama sadece dış giysilerimizi değil, duygu ve düşüncelerimizin elbisesi olan dilimizi de yenileyelim. “Bayramlık ağzımızı”, “kirli ve yıpranmış” ifadelerden arındırıp, güzel bir başlangıç yapalım. Gelin bu bayramdan itibaren şunları... 

SÖZLÜĞÜMÜZDEN ÇIKARALIM

Körle yatan, şaşı kalkar.

Gözü kör olsun / Kör olasıca!

Kurtlu baklanın da kör alıcısı olur.

Dokuz körün bir değneği.

Yazının Devamını Oku

Gönüllerdeki bayram

Bayram, “sevinç, eğlence günü” demek. Bu bayram hepimiz ayrı evlerde olsak bile gönüllerimiz bir olacak; acıda da sevinçte de...

"Haziran gibi toparlarız... Eylülde kendimize geliriz... Yıl sonunda rahatlarız... Aşı olmadan bitmez bu iş...” 2020 yılının ramazanı sona ererken işte bunları konuşuyorduk. İşin garibi, bir yıl sonra da konumuz hâlâ aynı. Çünkü evdeki hesap salgına uymadı. Aldığımız tedbirler yetmedi, yeni varyantlar durumu zorlaştırdı. Bir avuç virüs, tüm dünyayı allak bullak etmeye yetti. Herkeste bir “iç” sıkıntısı...



BÜYÜK BAŞARI, UZUN YOL

Öte yandan bu karamsar tabloya rağmen, insanlık, yıkıcı bir salgınla ilk defa böylesine etkili bir mücadele verdi, veriyor. Veba, çiçek, tifüs, kolera salgınlarını hatırlayınca; 1,5 yılda, 50 milyon kişinin ölümüne yol açan İspanyol gribini düşününce... Bir yılda verilen mücadele, “başarı” tablosu olarak görünüyor. Yine de “gurur” tablosundan henüz çok uzaktayız. Fakir ülkeler başta olmak üzere aşı temininde ve aşılamada daha gidilecek uzun bir yol var. Ayrıca aşı-ilaç konusunda, ticaretin temel kurallarıyla insanlık değerleri ortak bir noktada buluşabilmiş değil.

BİR MUSİBET...

Yazının Devamını Oku

Şükür kavuşturana

Hem “bardağın boş tarafını” görmek... Hem de dolu tarafına şükretmek... İkisi aynı anda mümkün mü?

"Eline sağlık... Sağ ol... Çok teşekkürler...” Ne güzeldir bir teşekkür ifadesi duymak. Duyduğumuzda daha bir şevkle çalışırız. Sıkıntımızı gideren bir kişiye “şükranlarımızı” sunarız. “Nasıl teşekkür edeceğimizi bilemediğimiz” kimselere “minnettar” oluruz. Bunlar, insanlar arasındaki şükran-teşekkür alışverişi... Teşekkür, Yaradan’a yöneldiği zamansa buna “şükür” denir: “Şükürler olsun sana, ya Rabbi!” Kuran’a göre, kazançtan yağmura, rüzgâra, hayvanlara varıncaya kadar her nimet, şükür vesilesidir.

KALPTEN DİLE GETİRMEK

Nasıl insanlara “içinden” teşekkür etmek yetmez de onu söylemek gerekirse aynısı şükür için de geçerlidir. Şükrü “dile getirmek”, elbette bunu diğer insanlara duyurmak ötesinde bir gaye taşır: Nimetin değerini insanın kendine (nefsine) hatırlatması...

*

Dille şükür, aynı zamanda dili güzel söze ve teşekküre alıştırmaktır. Nitekim İslam kültüründe, insanlara teşekkür, şükrün ayrılmaz bir parçasıdır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.”

OLANI GÖR

Gündelik hayatta “nasılsın” sorusuna verdiğimiz klasik cevaplardan biri de “şükür, iyiyim” olur. Bu otomatik “şükür”, aslında insanın kendiyle ilgili olumlu hissetmesi için bir vesiledir. Öte yandan şükür, kendini kandırmak değildir; bardağın dolu tarafını görüp bundan mutluluk duymaktır. Ayrıca “haline şükretmek”, edilgen bir kanaatkârlık anlamına gelmez. Yani şükretmek, bardağın boş tarafını doldurmak için çalışmaya engel değildir. Eksikleri görüp, tamamlamaya gayret ederken de eldekinin kadrini, kıymetini bilmek mümkündür.

SIKINTIYA ŞÜKREDİLİR Mİ?

Yazının Devamını Oku

Sabrın sonu...

“Sabrın sonu selamet” demiş atalarımız. Ama çoğumuz artık “sabrının tükendiğini” söylüyor. Akıllardaysa aynı soru: Pandeminin “sonu” ne zaman gelecek?

İsteklerimize “iki tıkla” ulaştığımız hız çağında yaşıyoruz. Hızımız kesildiğinde hepimizi bir sıkıntı basıyor. Mesela şimdilerde herkes sabırsızlıkla aynı sorunun cevabını bekliyor: Ne zaman “normal” hayatımıza döneriz? Pandemi nedeniyle “çok sıkıldık, çok bunaldık” derken, yeni varyantlar vs. hayatı daha da zorlaştırdı. Şarkıda dediği gibi “biri biterken öbürü de başlar, vermesin Allah”. Böyle durumlarda, hem zorluklara “sabır göstermek” gerekiyor, hem de “sabırla çözüm yolları aramak”.



‘OL’ DEDİM, OLMADI

Sabır bize iki durumda gerekli: Sıkıntı çektiğimizde veya olmasını istediğimiz bir şeyin gerçekleşmesini beklerken. Birinde direnç, diğerinde çaba ve tatlı heyecan var... Hemen hemen her kültürde sabrı tavsiye eden atasözlerine rastlıyoruz: “Sabır acı olsa da meyvesi tatlıdır.” Sabır acıdır, çünkü insan egosu/nefsi, acelecidir. Hemen olsun, hemen bitsin ister. İnsan, her “ol” dediğinde olmadığını, “yeter” dediği anda bitmediğini yaşayarak öğrenir. Nefsine çok ağır gelse de, hiç istemese bile...

YÜKÜMÜZ AĞIRLAŞINCA

Yazının Devamını Oku

Anneye bağlanmak

Araştırmalar, annelerimizle küçükken kurduğumuz güven bağının, hemen her konuda çok derin etkileri olduğunu ortaya koyuyor.

"Güvenli, kaygılı, kaçıngan”... Bu kelimeler size doğrudan bir şey ifade etmeyebilir. Ancak “bağlanma teorisine (kuramına)” aşina olanlar için bu kelimelerin özel bir anlamı var. “Bağlanma teorisi”, en basit ifadesiyle, bir bebeğin ona bakan kişiyle kurduğu güven ilişkisini ve bu bağın hayat boyu etkilerini inceliyor.



BU BAĞ ÖLÇÜLÜR MÜ?

Malum... İnsanların ve hayvanların, güven duygusuna, sığınmaya ve şefkate ihtiyacı var. Özellikle de bebeklik ve çocuklukta... Bu bağın ilk ve en önemli kaynağı anneler. Biz buna kısaca “anne şefkati” veya “anne sevgisi” diyoruz. Elbette bu gerçeği bilmek için bilim insanı olmak gerekmiyor! Kime sorsanız aynısını söyler. Hele de çocuk büyütmüş biriyse... Peki ama çocuğun annesiyle kurduğu bağlar ölçülebilir mi? Belirli ölçüler getirdik diyelim... O güven bağı, hayatımıza nasıl yansıyor; yetişkin davranışlarımızı ne ölçüde etkiliyor?.. Bu tür sorulara yanıt arayan “bağlanma” kuramcıları, farklı kategoriler belirlemişler. “Güvenli, kaygılı, kaçıngan” bunlardan bazıları.

SEVİLDİYSEN SEVERSİN DE

Yazının Devamını Oku

Kadir Gecesi doğmak

Atalarımız talihi açık, kısmeti bol kişiler için “Kadir Gecesi doğmuş” derlerdi. Peki nedir bu geceyi böylesine özel kılan?

Kadir Gecesi’nin ne olduğunu” doğrudan Kuran açıklar: “Biz onu (Kuran’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” (Kadr, 1). Yani Kadir Gecesi, Hz. Peygamber’in ilahi vahye ilk kez muhatap olduğu, bilinen anlamıyla İslamiyet’in doğduğu gecedir. Müslümanların gözünde bundan daha güzel bir doğum günü mü olur? İşte bu nedenle talihi açık, kısmeti bol olan kimseler için “anası Kadir Gecesi doğurmuş” denir.

*

Resulullah’ın “bin aydan hayırlı” olan Kadir Gecesi’nde başlayan manevi yolculuğu, Miraç’ta doruğa çıkmış; bu gece bir insanın Yaradan’ın zatına en yaklaştığı an olmuştur. İşte “esenlik dolu” Kadir Gecesi de, Müslümanların kendilerini manen Allah’a en yakın gördükleri gecedir. Kuran nasıl o gecede Hz. Peygamber’in gönlüne indiyse, Yaradan’ın nuru ve Kuran’ın feyzi de benzer şekilde insanların ruhuna iner; “ta ki tan yeri ağarıncaya dek”.



UZAKLARDA ARAMA

Yazının Devamını Oku

Gönülden affetmek

Hemen herkes affetmenin güzel bir davranış olduğunu söyler. Ancak, hataları affetmek, söylendiği kadar kolay olmuyor.

BİRBİRİNİ affetmek, kâğıt üstünde erdemli bir davranış olsa da hiç kolay değildir. Çünkü af bekleyen kişiye ya kızgınsınızdır ya da kırgın. Hakkınızı yemiş, size sıkıntı vermiş birinin cezasını bulması varken neden onu affedesiniz? Hele de sevdiğiniz biri, sizi hiç beklemediğiniz şekilde üzüp, gönlünüzü kırdıysa? Ayrıca hataları affetmek adaletsizliğe, ayıpları affetmek saygısızlığa yol açmaz mı?

KART GÖSTERMEMEK

Affetmek derken “yasal suç” olan konuları bir kenara bırakalım. Biz, kişiler arası affa bakalım... Affetmek, “sarı kartlık” veya “kırmızı kartlık” bir hareketi maddi-manevi cezalandırma hakkınızdan vazgeçmek demek. Elbette zorunlu olmadığınız halde ve hür iradenizle. Af kelimesinin kökü, “silmek, yok etmek” olsa da affetmek, mutlaka unutmayı gerektirmez. Ayrıca mazur görmek, bir hatayı hata olmaktan çıkarmaz. Affetmek, durumun kendisiyle değil bizim takındığımız tutumla ilgilidir. Kendi tercihimizdir.

Neyin hata veya saygısızlık olduğu, zamana ve kültüre göre büyük farklılıklar gösterir: Futbolda kırmızı kart gerektiren bir hareket, Amerikan futbolunda oyun kurallarına uygun olabilir. Bu tür farkların farkında olmak, hoşgörülü ve affedici olmaya yardımcıdır.

*

Affetmek için bir diğer araç, karşımızdakine hak vermesek bile “halden anlamak”tır. Hata işleyen bu hatayı neden işledi? Niyeti neydi? Kasıtlı mıydı veya bilgisiz miydi? Bu tür sorularla durumu anlama çabası, hiddetimizi veya kırgınlığımızı azaltmaya yardımcı olabilir.

KENDİMİZİ AFFETMEK

Yazının Devamını Oku

Candan olsun da

Atalar “az veren candan, çok veren maldan” demiş. Peki ya çok bağışta bulunan da “candan” verirse...

İSLAM öncesi Arap kültüründe cömertlik, çok övülen bir davranıştı. Hatta bu konuda zenginler arasında kıyasıya rekabet vardı. Ne var ki bu yarışın arkasındaki asıl etken, güç gösterisiydi. Önde gelenler, kendi kabilelerinin üstünlüğünü diğerlerine göstermek için bağışta bulunurlardı. Üstelik cömertliklerini dosta-düşmana yüksek sesle duyururlardı.

CÖMERTLİĞİN SEBEBİ

Elbette bağışın her türlüsü, ondan yararlanan fakirler için kıymetlidir. Verilme nedeni her ne olursa olsun... Ne var ki “hayırlarda yarışın” diyen İslam, cömertliğin boyutunu değiştirmiştir. Başkalarının saygısını ve minnetini kazanmak için yapılan hayırseverliğin yerini çok farklı bir anlayış alacaktır: “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz (İnsan, 9).”

*

İslam’da yapılan bağışla ilgili böbürlenmemek ve başa kakmamak, esastır. Cömertlik, riyadan arındırılmalıdır: “İnsanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın (Bakara, 264)”. Osmanlı’daki sadaka taşı gibi uygulamalar, “bir elin verdiğini öbür elin bilmemesi” hassasiyetine dayanırdı.

HAYIRSEVERLİK KÜLTÜRÜ

Fârâbî,

Yazının Devamını Oku

Kaçıncı bahar?

Ramazan bu yıl yine “Hızır-İlyas” veya bilinen adıyla Hıdrellez bayramının kutlanmasına tanık oluyor.

Hıdırellez, Nevruz ile birlikte iki bahar (özgün biçimiyle “behâr”) bayramından biri. Aslında güneşin Ülker burcuna girmesiyle bağlantılı olan Hıdrellez, tabiatın canlanıp yeşermesinin habercisidir. Orta Asya’dan Balkanlar’a geniş bir coğrafyada kutlanır ve farklı kültürel etkilerle biçimlenmiştir. Bazen “yazın başlangıcı” olarak da görülmüştür.



*

Temelleri İslam öncesine uzanan geleneksel söylencelerde, Hızır’ın/Hıdır’ın “abıhayat” yani ölümsüzlük suyundan içtiğine inanılırdı. Hızır’ın bir beldeyi ziyareti, doğanın yeşillenmesini müjdeliyordu. Nitekim ismi, Arapça’daki “hadir” yani yeşil kelimesiyle bağlantılıdır. İnanışa göre Hızır karada, İlyas Peygamber ise denizde sıkıntıya düşenlerin yardımına koşarlar. İşte bu iki ruhani koruyucu, 5-6 Mayıs’ta buluşurlar. Bu da “Hızır-İlyas” bayramıdır. Elbette ne Tevrat’ta, ne de Kuran’da böyle bir anlatı yer almaz. Üstelik Kuran’a göre doğa ve gök olayları, Yaradan’ın eseri olan bir akışın sonucudur.

OLAYLARIN İÇYÜZÜ

Yazının Devamını Oku

‘Dost’un dostları

Veli, sözlük anlamıyla “dost” demek. Ama dostuyla arasına başka hiçbir şeyin girmediği kadar yakın bir dost.

Çok yakın dost” anlamı taşıyan “veli” kavramı, özünü Kuran’dan alır: “Allah, inananların velisidir/dostudur.” Elbette “veliniz” size ne kadar yakınsa siz de ona o kadar yaklaşmış olursunuz. Zaten “v-l-y” fiili, “iki şey arasına kendilerinden olmayan bir şeyin girmemesi” anlamına gelir. Velinin Türkçe karşılığı olan “Dost” kelimesi de mecazi olarak “Allah” anlamında kullanılır.



FARKLI İSİMLER, ORTAK DEĞERLER

Veli, evliya (velinin çoğulu), ata, dede, baba, ermiş, eren... Her birine İslam ve Türk kültüründe çok değer verilmiştir. Aslında hepsinin anlamı ortak: “Dost” sevgisini yayan, Allah dostları. Hacı Bayram-ı “Veli”, Hacı Bektaş-ı “Veli” gibi Anadolu insanının gönlünü kazanmış veliler pek çoktur. Keza büyük hikâye anlatıcısı “Dede” Korkut veya bestekâr İsmail “Dede” Efendi gibi dedeler... Aynı şekilde Somuncu “Baba”lar, Telli “Baba”lar... Veya Horasan “eren”leri... Onlara Rabia el-Adeviyye gibi kadın evliyayı da eklemek gerek.

*

Yazının Devamını Oku

Hayır söyle hayır çıksın

“Sözün faydalısını ve güzelini söylemek” yüzlerce yıldır sohbetlerin değişmeyen esasıdır.

Hayır söyle komşuna, hayır çıksın karşına” der bir atasözü. Elbette kültürümüzdeki pek çok özlü söz gibi bunun da “Muhammedi” bir kaynağı vardır. Şöyle demişti Hz. Peygamber: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kişi, ya hayır söylesin ya da sussun.”

HABERİNİ DOĞRULA

Konuşma, sohbet, sahabe... Tüm bunlar, İslam kültüründe merkezi bir öneme sahiptir. Hz. Peygamber, güzel söz, “kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir (İbrahim, 24)” ayetinden hareketle, sohbetlerde güzel konuşmalar olmasını tavsiye ederdi. Elbette yanıltıcı veya insanları kötüleyici sözlerden uzak durulmasını da... Ayrıca zanna dayalı, eksik haberler üzerinden yargıya varmamak gerektiğini hatırlatırdı. Elbette onun bu tavrı, Kuran’daki “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme (İsra, 36)” ayetinin bir yansımasıdır. Hz. Peygamber’in sözlerini aktaranların (ravi) ne kadar güvenilir kişiler olduğu da hadis alimlerince ayrıntılı biçimde sorgulanmıştır.

ÖVGÜNÜN SINIRLARI

Resulullah, “birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayın” derken aynı zamanda sohbetlerdeki abartılı övgüyü de yersiz bulmuştur: “Birbirinizi (aşırı şekilde) övmekten sakının.” Ne var ki bu ölçü, saltanat düzeninde sık sık aşılacaktır. Cahiliye devrinin sultanlara, valilere “yüksek dozda” övgü içeren eserleri, yeniden standart hale gelmişti. Böyle olunca da alimler, güçlü kişilerin sohbet meclisinde “dalkavukluk” yapanları açıkça eleştirmişlerdir. Onlara göre sohbet meclisi, kişilerin birbirini övüp göğe çıkarması için değil olgunlaşmak (kemale ermek) içindir.


Yazının Devamını Oku

Eve kapalı dünyaya açık

Bilgi ve bilgelik, insanlığın değişmeyen arayışı. Evlerde kapalı olsak da zihnimizi yeni bilgilere kapatmayalım.

Mekke’de “Dârülerkam” (Erkam’ın evi) adıyla bilinen ev, Müslümanlık tarihinin ilk okulu kabul edilebilir. Hz. Peygamber burada insanlara İslam’ı anlatır, Kuran ayetlerinin “hikmet dolu” anlamlarını açıklardı. Medine’de ise Mescid-i Nebevî’nin bahçesi “Ehl-i Suffa” denen gönüllü öğrencilerin eğitim alanıydı. Bunlar, İslam medeniyetinin eğitim kurumlarına ilham kaynağı olacaktır.

*

9. yüzyıl başlarında Bağdat’ta kurulan “Beytülhikme”, yani hikmet/bilgelik evi, İslam medeniyetinin en önemli bilim ve kültür merkezlerinden olmuştur. Bu merkezin en önemli özelliklerinden biri astronomiden felsefeye kadar her alandaki antik eserlerin (Yunan, Süryani, Pers ve Hint) Arapçaya tercüme edilmesidir. Hz. Peygamber’in yabancı dil öğrenmeyi ve konuşmayı tavsiye etmesi, bu çabaya zemin oluşturuyordu. Elbette Beytülhikme’deki çalışmalar sadece çeviri düzeyinde kalmamış, Müslüman âlimler bu bilimsel mirası değerlendirip geliştirmişlerdir.



Antik düşünürlerden Aristo, çeviriler aracılığıyla Müslüman düşünürlere etkisini daha çok mantık/kelam ilimlerinde, Galinus (Calinus) ise tıpta göstermiştir. Platon (Eflatun) ise daha ziyade siyaset kuramcılarını ve hikmet arayışındakileri etkiliyordu. Bunun en açık örneğini Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde görürüz: “Şad ol, a bizim sevdası hoş aşkımız; a bizim bütün hastalıklarımızın tabibi! / A gururumuzun, kibrimizin devası; a Eflatun’umuz, Calinus’umuz bizim”.

Yazının Devamını Oku

Çalışanın hakkıdır

Bugün 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü. Çalışan haklarının, emeğe gösterilmesi gereken saygının hatırlandığı gün.

“ÇALIŞANA ücretini, teri kurumadan verin.”, “İnsan için elinin emeğinden daha hayırlı bir kazanç yoktur”... Bu sözler, 70’li yılların solcu isimlerinden birine değil, Hz. Peygamber’e ait. Keza “Çalışanlarınız kardeşlerinizdir”; “Çalışanlarına iyi davranan, Allah’ın koruması altındadır ve cennetliktir” diyen de oydu... İslam kültüründe çalışanın hakkını eksiksiz vermek, dinlenmesine imkân tanımak, gücüne uygun iş istemek, temel sorumluluklardan görülmüştür. Bu doğrultuda kuşaktan kuşağa aktarılan çok sayıda menkıbe vardır.

ÇALIŞANIN HAKKI

Evvel zaman içinde, üç adam yolculuk ederken fırtınada bir mağaraya sığınmışlar. Ancak düşen bir kaya, bu mağaranın ağzını kapatmış. Çalışıp didinmişler ama kayayı yerinden oynatamamışlar. Çaresizlik içinde, yaptıkları hayırlı işleri yâd ederek duaya başlamışlar. İlk iki adamın dualarıyla kaya biraz hareket etmiş. Sıra üçüncüye geldiğinde adam başından geçen şu olayı anlatmış:

*

“Bir vakit, tarlamda üç işçi çalıştırmıştım. İşleri biter bitmez onlara ücretlerini ödedim. Ancak içlerinden birisi, verdiğimin emeğine karşılık olmadığını söyleyerek sinirlendi ve hakkını almadan gitti. Ben de onun adına ayırdığım darıyı boş bir toprağa ektim. Bunu her yıl tekrarlayıp mahsulü çoğalttım. O mahsulden gelen parayla bir sığır sürüsü aldım. Adam yıllar sonra çıkageldi ve alacağını hatırlatıp benden hakkını istedi. Ben de ona sürüyü gösterip ‘Başında çobanıyla gördüğün şu sürünün hepsi senindir’ dedim. Adam önce onunla alay ettiğimi sandı. Ama ısrar edince, büyük şaşkınlık ve mutluluk içinde sürüyü alıp gitti.”

*

Mağaradaki üçüncü kişi bu anlattığı olayın ardından şöyle dua etmiş:

Yazının Devamını Oku

Yolculuk nereye?

“Hayy’dan gelip Hu’ya gidiyoruz” demiş eskiler... Yaradan’dan gelip yine O’na dönüyoruz anlamında.

17 günlük kapanma sürecini yazlıkta veya köyünde geçirmek isteyenler, adeta büyük bir “göç” başlattı. Elbette kimsenin niyeti kötü değil. Herkes izolasyonu daha rahat atlatmak istiyor. Çok doğal... Bir apartman dairesinde kapalı kalmaktansa yazlığının balkonunda veya köydeki evinin bahçesinde olmayı kim istemez? Üstelik “salgın burada da var, orada da, ne fark eder?” diyenler çıkabilir. Bir bakıma doğru. Ancak büyük şehirlerin tedavi kapasitesiyle, küçük beldelerin imkânları bir değil. Tabii bir de virüsü başkalarına taşımanın manevi vebali var.

KAYGININ SEBEBİ

Hekimler “göç” nedeniyle salgının daha da yayılması ihtimalinden kaygılı. Nitekim geçen yıl, tam da böyle olmuştu. Yani uzmanlara yeterince kulak vermediğimiz açık. Üstelik bu tavsiyeler aslında son bir yıldır değil, yüzlerce yıldır tekrarlanıyor: “Bulunduğunuz yerde salgın hastalık varsa orayı terk etmeyin. Eğer bir yerde salgın varsa oraya gitmeyin.” Hz. Peygamber’in bu sözünü acaba kaçımız duyduk; duyanların kaçı gerçekten önemsiyor, kaçı da uyguluyor acaba? Bilemiyoruz... Ama şehirlerden çıkan uzun konvoyların tüm Türkiye’ye dağıldığını gayet iyi biliyoruz.

GÖÇTÜ KERVAN

Sonuçta tüm bu yazdıklarımız, sadece durum tespiti. Tarihe kayıt düşmekten ibaret. Tedbirler, ancak testiyi kırmadan önce kıymetli. Olan oldu, giden yazlığına köyüne gitti zaten. Atalarımız “Atı alan Üsküdar’ı geçti” demiş. Veya “Atılan oku, itirazınla geri çeviremezsin”. Ama şunu da unutmayalım ki bu dünyadan göçenler geri gelmiyor. Salgında yakınlarını kaybedenlerin acısı büyük. Hele de hastalığı yakınlarına bizzat taşıyanların acısı çok daha derin.

METİN OLMAK

Malum... Eskiler, sıkıntı çekenlere “metin ol kardeşim / evladım” derlerdi. Ama kolay değildir dayanmak, metin olmak. Üstelik acıyı yaşamak, insan olmanın gereğidir. Zaten hiç acı hissetmemek, başlı başına bir sorun değil mi? Tabii acıdan başka şey düşünememek de öyle... İşte bu tip durumlarda, devreye örnek insanların, rol modellerin davranışları girer. Hiç şüphesiz İslam kültüründe en önemli rol model, Hz. Peygamber’dir.

Yazının Devamını Oku

İçimizdeki ışıklar

Bu ramazan, kısıtlamalar nedeniyle mahyaları görme imkânı bulamıyoruz. Öyleyse ışıkları, minarelerin arasında değil, evlerimizde yakalım.

HEP karanlık, hep karanlık... Bir nefes ver, bir fısılda... Bir aydınlık bana”... “Hep Karanlık” adlı şarkısında böyle der Kayahan (ö.2015). “Odalarda Işıksızım”ı da yazan kıymetli ozanın yüreğinde hissettiği karanlığın bir benzerini, Çiğdem Talu’nun (ö.1983) sözlerinde buluruz: “Bendeki karanlığı gel de bana sor.” İnsanın, insanlığın en büyük ideallerinden biridir hem içindeki, hem de dışındaki karanlıktan kurtulup aydınlığa çıkmak.

İLK IŞIKLAR

Allah’ın kainatları yaratışı, Tevrat’ta “ışıklı” bir sembolizmle anlatılır: “Rab, ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu. Rab ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı”. Tüm yaygın dinlerde “nur”, manevi aydınlıktır. Hatta insanların da etrafına bir ışık yaydığına inanılır. Örneğin inanca göre manevi ışık, iki kaş arasındaki “üçüncü gözden” yayılır ama “çıplak” gözle görülemez. Ayrıca Budist ve Hıristiyan ikonografide, peygamberler, azizler/ermişler, hep başlarında nurdan bir hale ile resmedilirler.

O, BİR NURDUR

Allah, Kuran’da “nur üstüne nur (Nur, 35)” olarak tanımlanır. Nitekim Miraç’ta Allah’ın zatını görüp görmediğini soranlara Hz. Peygamber, “O bir nurdur, nasıl görebilirim!” demişti. Resulullah, melekleri de “nurani” varlıklar olarak tarif etmiştir. Ayrıca “Nur-ı Muhammedi”, İslam kültüründe önemli yer tutar. Örneğin Pir Sultan, “Hak yarattı Muhammed’i nurundan” derken Süleyman Çelebi, Resulullah’ın gelişini yine bu kavramlarla anlatır: “Geldi ol nur, gitti âlem zulmeti (manevi karanlık).” Hz. Peygamber’in Kuran ayetlerini ilk işittiği yer olan Hira Dağı, aynı zamanda “Nur Dağı” olarak da anılır.

YARASIN, NUR OLSUN

“Nur” kavramı, günlük dilin de parçası olmuştur. “Nur yüzlü” derken içindeki aydınlık bakışlarına yansıyan, “pozitif enerji” yayan güleç kişiler kastedilir. “Nur topu” gibi bebeklerimiz olduğunu sevinçle duyururuz. Ürettiklerimiz “el emeği, göz nuru”dur. Biliriz ki “eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı”. Her yemekte “yarasın, nur olsun” veya “soframız nur olsun, hanemiz mamur” diye dua edilir. Ve tabii, ölmüşler “nur içinde yatsın” diyerek anılır...

Yazının Devamını Oku

Derman ararım derdime

Pandemi nedeniyle hemen hepimiz “Derdim çoktur, hangisine yanayım?” der gibiyiz. Mevcut koşulları değiştirmek zaman istiyor. Peki ya ‘iç koşullar’?

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, yaşadığımız salgın, sadece virüsten ve antikordan ibaret değil. Bir yıldır aralıklarla evlerimize kapanmanın hem ekonomik, hem de psikolojik etkileri var. Şimdi daha kötüsünden korunabilmek için bir 15 gün daha kapanmak zorundayız, el-mahkûm. Madem dış koşulları, “iş koşullarını” değiştiremiyoruz... Öyleyse en iyisi, “iç koşulları” değiştirmeyi denemek değil mi?

HERKESİN DERDİ KENDİNE (Mİ?)

İnsan dertliyken, “içi yanarken” sadece üzgün değil, olan bitene kızgındır da. İsyan edesi gelir... Ama yine de bir ihtimal, benzer acıları yaşamış birinin sözlerine kulak kabartır.

Öyleyse gelin, bizden önce “damdan düşen” şairler-âşıklar, nasıl ayağa kalkmışlar bir bakalım... Belki onların iç yolculuğu, kendi adımlarımız için bize ışık tutar.



Yazının Devamını Oku

Kubbesiz minaresiz cami olur mu?

Cami deyince zihnimizde kubbe ve minare canlanır. Oysa camiyi cami yapan, binanın biçimi değil içindeki insanlardır.

Secde etmek, sözlük anlamıyla, “tevazuyla eğilmek, alnı yere koymak”tır. Mescit ise secde edilen; yani, namaz kılınan yerdir. Biz mescidi, “minaresiz, küçük cami” diye bilsek de durum tam olarak böyle değil.

MESCİT KÜÇÜK DEĞİL Mİ

Müslümanlığın en kutsal mekânı Kâbe’yi çevreleyen ibadet alanı “Mescid-i Haram”dır. Medine’deki ilk ibadethane ise “Mescid-i Nebevî”dir. Bu iki “mescit”, günümüzde de en büyük kalabalıkları toplayan ibadet mekânları. Bunlara ziyaret edilmesi hayırlı bulunan Kudüs’teki “Mescid-i Aksa” da eklenebilir. Yani İslam için en mübarek üç mekân, “cami” değil, “mescit” olarak anılır.



YERYÜZÜNDE BİR YER

Yazının Devamını Oku

Merhamete asıl muhtaç olanlar

Ne güzeldir “merhamet sahibi” olmak. Ama tepeden bakıp acımakla, merhamet arasında ince bir çizgi var.

İslamiyet’in en temel kavramlarındandır, merhamet. Allah’ın rahmeti, “yarattığı bütün varlıklara ayırmadan merhamet eden, maddi-manevi nimet veren” anlamındadır. Örneğin dilimizde yağmura “rahmet yağıyor” denmesinin ardında bu anlam yatar. Kuran besmeleyle, yani “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı” ile başlar. “Rahman, rahmet ve merhamet” kelimelerinin hepsi aynı kökten gelir ve Kuran’da yüzlerce defa geçer. Hatta “Rahman”, Allah ile eş anlamlı sayılır: “İster Allah deyin, ister Rahman deyin (İsra, 110)”. “Rahmet Peygamberi” de Kuran’da merhametli olduğu için övülür.



DUYGU BİRLİĞİ

“Rahmet” Yaradan için, “merhamet” ise genellikle insanların diğer varlıklara davranışını anlatmak için kullanılır. Merhamet, “başkalarıyla duygu birliği kurup, onlara yardımcı olma isteği” anlamına geliyor. Dilimizde en bilinen karşılığıysa, “acımak”; yani “birinin acılarını yüreğinde hissedip, yardım hissiyle dolmak”.

*

Yazının Devamını Oku

Öğretmenler derste öğrenciler nerede

Pandemi koşullarında öğretmenler her sabah işbaşında. Peki ya öğrenciler, onlar ne durumda?

Pandemi nedeniyle evde kalan milyonlarca öğrenci, önceden kaydedilmiş video derslerle sesli eğitim görüyor. “Gerçek” öğretmenleri onlara destek olabilmek için çırpınıyor. Online canlı ders görebilen “şanslı” öğrencilere gelince... Onlar derse katılıyor katılmasına da, bazıları sadece ekranda yazan bir isim olarak. Çünkü çok sayıda öğrenci görüntülerini kapatarak ders “dinliyor”. Öğretmen “kendi kendine” ders anlatırken, yüzlerini görmediği öğrencileri o sırada online oyun mu oynuyor, kendi arasında yazışıyor mu, yani ders mi dinliyor, yoksa eğleniyor mu bir fikri yok. Öğretmenlerin işi hayli zor.



ÇOCUKLARIN TATİL KEYFİ

Kuşkusuz pandemi koşulları müstesna. Ama Osmanlı’da da ramazan, eğitim takviminin tersyüz olduğu bir zamandı. Çünkü bu ayda okullar ya tümüyle tatil edilir veya dersler iyice azaltılırdı. Haliyle öğrenciler için ramazan keyif ve eğlence zamanıydı. Varlıklı ailelerin çocukları, hemen çiftliğe veya yazlığa giderdi. Gerçi okul olmasa da ramazan bir tür “manevi eğitim” zamanıydı. Ama ödülü, eğlencesi boldu. Örneğin küçükler, sahurdan öğlene kadar “tekne orucu” tutar, bu sayede bir hediye kazanırlardı. Gündüzleri cami-türbe ziyareti dönüşünde oyuncakçılara uğramak, harika bir “teşvik primi”ydi. Geceleri teravih namazının ödülüyse, Karagöz-Hacivat gösterisi veya sokak şenlikleriydi.

TOPLU EĞLENCELER

Yazının Devamını Oku

Aynı gemideyiz

Şefkate, korunmaya ihtiyacı olan sadece insanlar mı? Peki ya bu gezegeni paylaştığımız diğer canlılar?

Oruç zamanı bolluk içinde geçen bir dönemdir. Bu yüzden de halk ramazanı büyük bir hevesle bekler. Bu ayda... Kedi ve köpeklere de sadaka verilir. Türkler her gün ikindi zamanı Şehzade Mehmet Camii’nin önüne gelerek kedilerle köpeklere et ve küçük şişlere geçirilmiş kızarmış ciğer parçaları verirler. Bu, çok önemli bir sadaka yerine geçer... Bazı kişiler kafesteki bir kuşu satın alıp onu serbest bırakarak sevap kazanmayı umut ederler.” Alman seyyah Schweigger, 16. yüzyılda bir ramazan günü İstanbul’da gördüğü manzarayı, bu sözlerle anlatır. Türklerin hayvan sevgisini hayretle yazmış tek gezgin de o değildir. Örnekleri çoktur...



MERHAMET TİMSALİ

Zamanı bile “12 hayvanlı takvim”le izleyen Türkler için at, kurt, keçi, kartal, şahin, turna özel değer taşımış; koyunlar ve köpekler başta olmak üzere hayvanlar adeta ailenin ayrılmaz parçası sayılmışlardır. Bu sayede İslamiyet’in hayvana verdiği değeri benimsemeleri hiç de zor olmayacaktır.

*

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI