GeriNaci Cem Öncel Karavanının götürdüğü yere git
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Karavanının götürdüğü yere git

“Türkiye’de COVID-19 sonrasında karavan turizmine ilgi, ‘kontrolsüz’ biçimde arttı.” Bir uzman, böyle tarif etmiş son dönemde hızla artan karavan talebini. Ne var ki bu değişimin, tatil veya hafta sonu etkinliği ötesinde bir boyutu da var. Son dönemde kimi genç, kimi emekli çiftler hatta çocuklu aileler, “klasik” evlerini kapatıp tümüyle karavan yaşamına geçiyor. İşiniz uzaktan çalışmaya uygunsa ne âlâ... Okul çağındaki “minik seyyahlar” bile uzaktan eğitim sayesinde aileleriyle “motorlu ev”de yaşayabiliyor. Yeter ki internet kesilmesin...

Karavan yaşamı, apartman bağımlığından, şehir temposundan kaçış gibi görünse de aslında bir arayış, bir keşif yolculuğudur. Öyle ki bir karavanda yaşadığınızda, gittiğiniz hiçbir yer size ait değildir. Ama gördüğünüz her yer, uyandığınız her manzara sizindir bir bakıma. Kendinizi “tapulu mülk sahibi” olarak değil de o diyardan gelip geçen bir yolcu, bir misafir olarak hissetmeniz kaçınılmazdır. Biraz da bu hal nedeniyle olsa gerek, seyahatle ilgili sözcükler (sefer, seyyar, kervan), inanç tarihinde manevi yolculuğu anlatmıştır aynı zamanda.

Karavanının götürdüğü yere git

BU SEFER BAŞKA SEFER

Çağımızın gözde kavramı “mobil olmak” için eskiden “seyyar” kelimesi kullanılırdı. Hatta kervanlara “seyyare” (gezici, gezegen) dendiği olurdu. “Gezmek ve görmek” ayrılmaz bir ikilidir adeta. Nitekim seyretmek kelimesinin kökeni de “seyir” yani gezmektir. Seyahat, kök anlamıyla suyun yeryüzünde akıp gitmesidir. Yani seyyahlık, her an değişen dünyayı dolaşıp ondaki güzellikleri hayranlıkla “seyran” eylemektir. Ve tabii çıkılan her “sefer”, fiziki yolculuk yanında insanın manevi yolculuğudur. 

Karavanının götürdüğü yere git

Kuran ayetleri ve Hz. Peygamber’in kervan yolculukları Müslümanlara ilham vermiş, seyyahlık bir olgunlaşma yolculuğu olarak görülmüştür: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın” (Ankebut, 29/20). Yani doğayı gözleyip kâinatın güzelliklerini izlemek, manevi gelişimin parçasıdır. Yine Kuran’a göre sefere çıkmak, yıkılmış medeniyetlerin kalıntılarını görüp ibret alma amacı da taşımalıdır: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu, görün.” Bu doğrultuda “seferullah” veya “ilim öğrenme” gayesiyle yapılan yolculuklar, İslam medeniyetinde coğrafya ve seyahatname türünde pek çok eserin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

KERVAN KAÇMASIN

Kıskanç kardeşleri tarafından kuyuya bırakılan Hz. Yusuf’un oradan geçen kervancılar tarafından kurtarılması, İslam kültüründe en sık başvurulan benzetmelerden biridir. Bu kıssadaki karanlık kuyu, insanın içine düştüğü nefis mücadelesi olarak yorumlanmıştır. Kişiyi manevi karanlıktan kurtaracak olansa kuşaktan kuşağa aktarılan ilahi bilginin kılavuzluk ettiği kervandır. Mevlânâ “Ya Rabbi! Her an yokluklardan varlığa doğru kervan ardından kervan gelir” derken Yunus Emre, nefsine şu hatırlatmayı yapar: “Nice bir uyursun uyanmaz mısın?/Göçtü kervan kaldık dağlar başında/Dellallar çağrışır inanmaz mısın?/Göçtü kervan kaldık dağlar başında.” Yani insan, ömür sermayesini amaçsızca tüketip mana kervanını kaçırmamalıdır, çünkü biz inanamasak da ölüm sandığımızdan çok daha yakındır bize. Âşık Veysel de benzer şekilde bu yolculuğu kaçırmamak için duacıdır: “Veysel bu gurbetlik kâr etti cana/Karıştır göçünü ulu kervana/Gün geçirip fırsat verme zamana/Sakın uzamasın yol deyi yazmış.”

KARAVAN BİZE NEREDEN GELDİ?

Karavan, bize Batı’dan gelen bir kelime gibi görünse bile durum hiç de böyle değil. Tam tersine, Batı’ya gitmiş “kervan” kelimesinin bize “karavan” olarak dönmesinden ibaret sadece. Kervan kelimesinin kökeni Farsça “kâr-bân”, yani “işi idare eden” anlamı taşıyor. Bilinen en eski ticari kervan yollarından biri de yaşadığımız coğrafyada, Kayseri’yle Kuzey Irak’taki Asur şehri arasındaydı. Üstelik medeniyet tarihinin en “mobil” milletlerinden olan Türkler, geçmişin en büyük ‘kervan otoyolu’ olan İpek Yolu’nun da en önemli unsurlarındandır. Yani kervan, kültürel mirasımızın asli bir parçasıdır.

Karavanının götürdüğü yere git

Kervan yolları, bir bakıma eski zamanların internet ağı gibiydi. Haberler, fikirler, yenilikler, sanat ve tabii inançlar hep kervanlar aracılığıyla yayılmıştır. Bu doğrultuda Orta Asya, Güneydoğu Asya ve Afrika’da İslam’ın yayılmasında ticaret kervanlarıyla seyyahların rolü büyüktür. Ayrıca “batınî (iç) sefer olmadan, zahirî (görünen) seferin manasız olduğunu” dile getiren tasavvuf ehlinin, İbn Arabi ve Hacı Bektaş Veli gibi isimlerin hayatında da diyardan diyara yapılan uzun yolculuklar temel öneme sahiptir.

X

O bir gölgedir varlık sanırsın

Ramazan denince hatırlanan Karagöz-Hacivat gösterileri, aslında göründüğünden daha derin bir mana üzerine kuruludur.

Karagöz-Hacivat’ı bilmeyenimiz pek yoktur. Ne de olsa Türk-Osmanlı kültürünün en meşhur görsel simgelerinden biri. Çizgi filmin/animasyonun atası sayılabilecek gölge oyunu, nicedir geçmişe mahkûm: Ona ancak turistik eşya dükkânlarında ve ramazanlarda denk geliyoruz. Elbette özünden uzaklaşmış haliyle...

PERDENİN YILDIZLARI

Malum... Karagöz ve Hacivat gösterisi, başroldeki iki karakterin zıtlığı üstüne kuruludur. Hacivat, Karagöz’e göre daha bilgilidir. Açık sözlü Karagöz biraz kaba-saba, “Hacı cav-cav” ise daha bir naziktir. Aralarındaki kültür farkı, yanlış anlamalara ve Karagöz’ün celallenmesine yol açar. Zaten olaylar da genellikle onun attığı “kötek” ile son bulur.



*

Yazının Devamını Oku

Can kulağıyla dinlersen duyarsın

İlk işittiğimiz ses hangisidir, kimindir? Bir ney sesi duyduğumuzda aklımıza ne gelir? İç sesimizi duymak için ne gerekir?

DAHA bu dünyaya gelmeden önce, anne karnında başlarız sesleri dinlemeye. Varlığımız, annemizle bir bütündür. O alemde duyduğumuz seslerse, kalp atışı ve nefestir. Kendi kâinatımızda, anne sesinin dışında sesler de duymaya başlarız zamanla. İşittiğimiz sevgi dolu nidalar ve sakin müzikler bizi rahatlatır.

Derken anne karnında “ekmek elden, su gölden” yaşadığımız hayata veda vakti gelir. “Göbekten bağlı” olduğumuz alemden mecburen ayrılır, yeni bir aleme doğarız. Bu dünyada ilk duyduğumuz ses ise, nefes alabilmek için çıkardığımız o güçlü feryattır. Neyse ki kucağına başımızı koyduğumuzda, annemizin tanıdık kalp atışı, nefes sesi bizi sakinleştirmeye yeter. Kendimizi ait olduğumuz aleme dönmüş gibi hissederiz. Orası, “ana” vatandır.

MÜKEMMEL SES

İslam kültüründe insanın ruhani yolculuğu, anne karnından ayrılıp bu dünyaya gelişimize benzetilmiştir: Bu alemden önce hepimiz, “elest meclisi”ndeydik. Ruhlarımız orada Yaradan’ın harikulade hitabına şahit oldu (A’raf, 172). O eksiksiz alemde hakiki mutluluğu tecrübe ettik. Bu dünyaya geldiğimizdeyse hep ezeli vatanımızı özledik, her yerde O’nun sesini aradık.

İNLEYEN NAĞMELER

Mevlana’nın Mesnevi’si, Kuran’ın “oku” çağrısından ilham alırcasına, “dinle” diyerek başlar: “Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları [nasıl] anlatıyor / [Diyor ki]: Beni kamışlıktan kestiler keseli, feryadımla erkek-kadın ağlayıp inledi.” Neyin yapıldığı kamış, nasıl doğal ortamından ayrıldığı için inlerse, ruhumuz da ezeldeki yurdundan koparak geldiği bu alemde, derin bir ayrılık acısı çeker.

KENDİNİ DİNLE

Yazının Devamını Oku

Şifa niyetine

“Pandemi ramazanları”nda asıl mesele, oruç tutmanın ötesinde hepimizin sağlığı için “kendimizi tutmak”.

Pandemi nedeniyle öyle ciddi sağlık sorunları yaşanıyor ki, “oruç ve sağlık” başlıklı haberler, nostaljik bir hoşluk gibi kaldı: Oruç tutarken sağlığımız için nelere dikkat etmeli, iftarda ne yemeli, ne zaman, ne kadar yemeli... Tüm bunlar medyanın gelenekselleşmiş ramazan soruları. Ancak geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu ramazanda da çok daha kritik bir konumuz var: Salgından korunmak ve hastalığı çevremize bulaştırmamak.

TUT KENDİNİ

Bize Farsça’dan gelen oruç kelimesinin Arapça’daki karşılığı “savm” kelimesidir. Savm, “uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak” demek. Yani orucun aç kalmaktan daha geniş bir anlamı var. Demek ki pandemi ramazanlarında, olumsuz davranışların yanı sıra, hastalık kapma veya hastalığı yayma ihtimali bulunan tüm hareketlerden uzak durmaya gayret etmeliyiz. Yani oruçla beraber kendimizi de tutmalıyız.

KALABALIK ORUCU

İslam düşüncesinde beden, bize verilmiş bir emanettir. Hz. Peygamber’in ifadesiyle “bedeninin senin üzerinde hakkı vardır”. Ayrıca “kendi kendinizi tehlikeye atmayın” ayeti, bu konuda net bir tanım getirir. Öyleyse, “Müslümanım” diyen herkes için kendisinin, yakınlarının ve tüm insanların sağlığını, canını korumak kutsal bir görev değil mi?

*

Sorumluluk listesine sağlık çalışanlarını gereksiz yere yormamayı, acil ihtiyaçlara mâni olmamayı, vakit kaybına ve kaynak israfına yol açmamayı da ekleyebiliriz. Sağlıklı kalmak için gelin bu ramazan riskli tercihlerden, evlerde elzem olmayan toplantılardan ve davetlerden uzak durup şifa niyetine “kalabalık orucu” tutalım.

VAR MISINIZ İTİKÂFA?

Yazının Devamını Oku

Ganîsi gelsin

Ramazan, daima sofrada bolluk, bereket ayı olarak görülmüştür. İftar masası, en mütevazı hanelerde bile elden geldiğince donatılır.

Pek çoğumuz büyüklerimizin okuduğu sofra duasına aşinadır: “Artsın eksilmesin / Taşsın dökülmesin / Bu yensin, ganîsi gelsin” Elbette sofra zenginliği dendiğinde akla ilk gelen çeşit sayısı ve yemek miktarıdır. Ne var ki İslam medeniyetinde ve Türk kültüründe sofranın bereketi, esasen o sofradan yiyenlerin çokluğuna ve hayrına göredir. Nitekim sofra duası, şöyle devam eder: “Hak, Halil İbrahim bereketi versin aşımıza.”

BEREKETİ BOL OLSUN

“Bereket”, inanç tarihinin en evrensel motiflerinden biri. Tarladaki mahsulün veya hayvanların çoğalması için dua etmenin bereket getirdiği inancı, neredeyse tüm kültürlerde mevcut. Bereket sembollerinin en zengin örneklerini Anadolu’da buluyoruz.



*

Yazının Devamını Oku

Selam sana kadim dost

“Hoş geldin iyilik, yardımlaşma, şükür ve hoşgörü zamanı. Selam oruç, iftar ve sahur ayı... Tüm güzellikleriyle “merhaba ya şehr-i ramazan!”

Nicedir ayrı kaldığımız bir dostumuzla karşılaşınca nasıl mutlu oluruz değil mi? Birbirimizi görünce neşeyle selamlaşıp, kucaklaşırız... Gerçi pandemi nedeniyle, bu sene de içimizden geldiği gibi sarılma imkânımız yok. Hatta maskeliysek güler yüzümüzü bile tam gösteremiyoruz birbirimize. Neyse ki içten gelen tek bir bakış, tek bir söz bile yeter bazen; dostumuzun yüreğine dokunan bir selam olur.

AİLEDEN BİRİ

Ramazan da İslam coğrafyasında yaşayan hemen herkes için kadim bir dost gibidir. Görüşmek için bir yıl bekleyip, sonrasında 30 günü beraber geçirdiğimiz... Çocukken tanıştığımız bir aile dostudur ramazan; her daim sofra arkadaşımızdır. Radyodan, televizyondan gelen bir ney sesidir bazen, bazen de minarelerde yanan ışıklar. “.....” şehri için iftar vaktidir. Milyonlarca insanla, aynı anda sofraya oturup, ortak dileklerle yemeğe başlamaktır... Yediğinin içtiğinin değerini daha iyi bilmek; bilip de unuttuğun bazı değerleri hatırlamaktır.

ZAMANDA YOLCULUK

Ramazan her yıl yeniden yaşanan gelenekleriyle, çocukluğumuza uzanan bir yolculuk öte yandan da hızla değişen dünyamızda bizi geçmişle buluşturan bir zaman makinesi. Kimimiz koşarak sarılırız ramazana, kimimiz biraz mesafeli dururuz. Ama şöyle veya böyle, hep hoşlukla karşılanır 1440 yıllık dostumuz; daima nezaketle ve neşeyle selamlanır.

*

BARIŞ VE ESENLİK

Elbette, selamlaşmak kendini karşıdakine belli etmenin ötesinde bir anlam taşıyor. “Selam”, Arapça’da ve diğer Sami dillerinde barış demek; esenlik, güvenlik, rahatlık demek. “Selam” vermek, karşındakine dostça yaklaştığının göstergesidir: “Barış, esenlik seninle olsun” anlamı taşır. Selam kelimesi, karşındakini saydığını, onunla iletişim kurmak istediğini anlatan bir paroladır. Sosyal medyada “slm” diye kısalttığımız bu parola, bize maddi-manevi yeni kapılar açar veya kapanmış kapıları yeniden aralar.

Yazının Devamını Oku

Muhabbetle sarılmak

Pandemi nedeniyle yüz yüze görüşmelere mecburen uzak duranlar, aynı dertten muzdarip: “Şöyle kaygı duymadan, arkadaşlarımla sarılıp, karşılıklı, yüz yüze sohbet etmeyi çok özledim. Gerçek muhabbete hasret kaldık...”

Aslında sıkça kullandığımız “online” görüntülü sohbet de bir tür “yüz yüze” görüşme. Ne var ki sevdiğimiz birini ekranda değil de “kanlı-canlı” karşımızda görmenin çok farklı fizyolojik etkileri var.

Malum, sevdiğimiz birine sarıldığımızda oksitosin hormonu salgılıyor ve rahatlıyoruz. Üstelik rahat ve güvende hissedebilmek için karşımızdakilerin mimiklerini ve vücut dilini yakından görüp “hissetmeye” muhtacız. Ayrıca insanlar arasında “pozitif elektrik almak-vermekle” ilgili araştırmalar da giderek artıyor. Kısacası, “gerçek” muhabbetin olumlu etkileri, artık bilimsel yöntemlerle ölçülebiliyor.

MUHABBET DEDİĞİN NEDİR?

Milletçe çok sevip son zamanlarda özlemini çektiğimiz “muhabbet”, “hubb” kökünden türemiş bir kelime. “Hubb” Arapça’da sevgi, gönülden bağlılık demek. Dolayısıyla “muhabbet” kelimesinin karşılıklı konuşmaktan daha derin bir anlamı var: “Sevgi alışverişi”. Zaten ahbap (sevilen kimse, dost), habip (sevgili) ve muhip (seven) de hep aynı kökten türemiş kelimeler.

İslam kültüründe Hz. Peygamber için sıkça kullanılan benzetmelerden biri de “Habibullah”tır; yani, “Allah’ın sevdiği, sevgilisi”. Örneğin Süleyman Çelebi, Vesiletü’n-Necat’ta şöyle yazar: “Ya Habîbullah bize imdâd kıl / Son nefes dîdârun ile s’âd kıl”.

*

Elbette, sahabe dışındaki Müslümanlar o

Yazının Devamını Oku

Babanı da sevmezdim...

TÜRK sinemasının unutulmaz repliklerindendir: “Hiç sevmedim seni... Babanı da sevmezdim zaten.” Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” adlı romanından uyarlanan “Süt Kardeşler” filminde, Miralay Hüsamettin (Şener Şen), Şaban karakterine söyler bu sözü. Çünkü onun gözünde, daima şüpheli, güvenilmez bir yanı vardır Şaban’ın (Kemal Sunal), babasından miras kalan.

Ne acıdır ki, olumsuz bir imgeden daha ağır yükler de devralabilir evlatlar... İzi hayat boyu silinmeyen kan davaları gibi. Atalarımız boşuna dememişler, “dedesi ekşi erik yemiş, yedi göbek torununun dişi kamaşmış” diye.

HESABINI SİZDEN SORARIM

Kuşaktan kuşağa aktarılan düşmanlıkların, kan davası meselesinin kökleri neredeyse medeniyet tarihi kadar eskidir. Yunan şehir devletlerinden Japonya’ya kadar tüm coğrafyalarda ve hemen her devirde çıkar karşımıza. Elbette Arap kültüründe de durum farklı değildi. Öyle ki bir kişinin işlediği suçtan bazen tüm kabile sorumlu tutulurdu. Döneme ait bir şiirde ifade edildiği gibi: Affetmem, hesabını sorarım o kabilenin oğullarından... / Alırım şerefimin öcünü ileri gelen eşrafından.

YENİ BİR DEVRİN BAŞLANGICI

İslamiyet’in doğduğu yıllarda, Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki yıkıcı kan davası, Medine’nin (Yesrib’in) en önemli meselesiydi. Evs ve Hazrec, bu sonu gelmez çatışmadan çıkış yolu bulamayınca, şehrin idaresini tarafsız ve adaletli birine teslim etmeye karar verdi. İki taraf arasında köprü görevini üstlenip barışı sağlayacak o güvenilir arabulucu, “Son Peygamber” Hz. Muhammed idi. Resulullah’a gelen bu beklenmedik davet, Mekke’de ambargo altında varlık mücadelesi veren Müslümanlar için bir tür yeniden doğuş gibiydi. Tabii Medine şehri için de.

HERKESİN HATASI KENDİNE [Mİ?]

Medine’deki 120 yıllık kan davasının son bulmasını sağlayan Hz. Peygamber, Veda Hutbesi’nde tüm Müslümanlara şöyle seslenmiştir: “Cahiliyeden kalma tüm adetler kaldırılmıştır... Cahiliye döneminde var olan kan davaları, - kıyamete kadar, daimî olarak - kaldırılmıştır.” Nitekim Kuran’a göre herkes sadece kendi suçlarından sorumluydu. Yakınlık, akrabalık derecesi ne olursa olsun, kimse bir başkasının işlediği suçtan ötürü cezalandırılamazdı: “Hiçbir suçlu, başkasının suçunu yüklenmez.” (En’am, 164).

Yazının Devamını Oku

Dünya denen sahnede

“Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!/Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet!/(...)Bir sahne demek âleme pek doğrudur, elbet;/Ancak, görülen vak’aların hepsi hakikat”.

“İstiklal Marşı şairi” Mehmet Âkif Ersoy, bir şiirinde dünyayı, üzerinde milyarlarca oyun oynanan dev bir sahneye benzetir. “Sahne düzenlemesi”, takdir-i ilahînin eseridir. Ne var ki Âkif’e göre, bu “sahnede” yaşanan dramlara insanların gafleti yol açmaktadır... İnsan, kendi tercihlerinin sonuçları üzerinde düşünmelidir... Ayrıca dünyada olup biten her şeyi topyekûn kadercilikle açıklayan “cebrî” düşünceye saplanmamak gerekir...

KADER AĞLARINI ÖRÜNCE

Peki nedir Âkif’in andığı bu “cebriyye” düşüncesi? Bunu tarif etmeden önce Müslümanlık tarihinden çok daha geriye uzanmalıyız... Yunan mitolojisinde “Moira”lar adıyla bilinen üç tanrısal kadın vardır. Bunların işi, iplik eğirmek ve yaşayan herkes için bu iplerden bir parça kesmektir. Paylaştırılan bu ipler, her ölümlünün belirlenmiş hayat çizgisinin ve kaderinin simgesidir. Keza antik tragedyalarda insanlar, tüm açık uyarılara rağmen “acımasız kaderin ördüğü ağlar”dan kaçamaz ve “trajik” bir şekilde felakete, sonlarına sürüklenirler. En yiğit kahramanlar bile kendilerine “biçilen” rolün dışına çıkamazlar.

TRAJEDİDEN TAZİYEYE

İslam kültüründe tiyatro ve tragedyanın en yakın akrabalarından biri “taziye” adıyla bilinen gösterilerdir. Şiî toplulukların sahnelediği bu gösterilerin ana konusu, Kerbela Faciası’dır. Kerbela, aynı zamanda “kader” konusundaki tartışmalarla doğrudan ilişkilidir.

Yazının Devamını Oku

Yeni bir gün

HER yeni gün, aynı zamanda bir diriliş değil mi aslında? Ne de olsa gece karanlığında uyurken bu dünyadan kopmuş gibi oluruz.

Sabah başlayan bu diriliş hali, bazı günlerde farklı bir heyecan taşır. Mesela yüzyıllar boyunca doğanın dirilişini simgeleyen “nevruz” gününde olduğu gibi. Farsça kökenli “nevruz” kelimesinin Türkçedeki tam karşılığı da “yeni gün”dür zaten.

*

Nevruz, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafyada baharın gelişini haber veren özel bir gündür. Kutlanmasının kökeni binlerce yıl öncesine gider. Kültürden kültüre değişen çağrışımları vardır. Özellikle de İranî ve Türkî kültürlerde...

BAHARI GETİREN HÜKÜMDAR

İran-Fars efsanelerinde ateşin yaratıldığı gün veya destansı hükümdar Cemşid’in arabasıyla gökyüzüne çıkışıdır, nevruz. “Işık saçan” Cem, Azerbaycan’a gelerek, tahtını doğuya bakan yüksek bir yere kurdurur. Sabah doğan Güneş’in ışığı, tahtındaki ve tacındaki tüm mücevherlere yansır ve etrafa rengârenk parıltılar saçar. Böylece aydınlık, baharı getirir. Ne var ki 700 yıl hüküm süren Cemşid, zalim Dahhak tarafından tahtından indirilir. Yıllar süren karanlıktan sonra demirci Gâve/Kawa önderliğindeki bir grup, kral Dahhak’ın zulmüne isyan ederek aydınlığın geri gelmesini sağlarlar. Kürt mitolojisinde bu anlatının çeşitli biçimleri vardır. 

DEVAM EDEN GELENEK

Yazının Devamını Oku

Gülmek sağlıktır

Malum, gülmeyi herkes sever. Nasreddin Hoca’dan Kemal Sunal’a kadar bizi güldürenlerin gönlümüzdeki yeri ayrıdır. Üstelik karşılıklı gülmek, benzersiz bir duygusal alışveriştir. Yakınlarımızın, sevdiklerimizin sözlerine, hareketlerine daha kolay güleriz. Ve tabii hiç gülmeyen insanların ruh sağlığından şüphe ederiz.

İbn Sina, irfan/erdem sahibi kişilerin güler yüzlü olması gereğine vurgu yapar: “Arif, neşeli, güler yüzlü ve mütebessimdir”. Elbette büyük düşünür bu sözleriyle gülmenin İslam kültüründeki olumlu yerini yansıtıyordu. Nitekim “Güldüren O’dur” ayetinde dile getirildiği üzere gülmek, insanın doğal bir davranışı kabul edilmiştir. Kuran’da Hz. Süleyman’ın hoşuna giden bir söz duyduğunda, Hz. İbrahim’in karısı Sara’nın içini rahatlatan bir haber aldığında gülmelerinden bahsedilir. Ayrıca “birtakım yüzlerin” ölümden sonraki yolculuklarına “parlak, güleç ve sevinçli” devam edeceği anlatılır.  

Herkese tebessümle yaklaşmak, Hz. Peygamber’in önemini vurguladığı davranışlardandı: “Güler yüzle insanlara selam vermen sadakadır”. “İnsanları (...) güler yüzlülüğünüz ve güzel huyunuzla memnun ediniz.” Onun güler yüzlü olması yanında insanları incitmeyen kelime oyunlarıyla şakalaştığı ve duyduğu nükteli sözlere güldüğü bilinir. “Ben de şaka yaparım, ama doğrudan başka bir şey söylemem” diyerek bu konudaki ölçüsünü ortaya koymuştur. 

GÜLÜNECEK BİR ŞEY Mİ VAR?

Elbette güler yüz ve gülmek övülürken, onun yapmacık gülümseme, sırıtma gibi olumsuz şekilleri tarih boyunca yerilmiştir. Ama en vahimi, alay ve aşağılama göstergesi olan “sinir bozucu” gülmedir.

*

Gülmenin doğasını sorgulayan Platon’a göre başkalarına gülme, özünde kötüleme içerir ve zararlıdır. Aristo da başkalarına gülmenin “rafine edilmiş küstahlık” olduğunu düşünür. Keza İslam kültüründe abartılı, yerli yersiz ve tabii alay ederek gülmek yanlış bulunur. Kuran’da Firavun ve çevresindekilerin Hz. Musa ile alay etmeleri “[Musa] ayetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi” biçiminde anlatılır. Bir hadise göre iki gülme şekli vardır. Bunlardan nazik olanı sevilir. Ama “incitici, eziyet verici, küçük düşürücü, alay edici, kaba” olan, insanı aşağı mertebeye sürükler. Yunus Emre’nin ifadesiyle: “Gülme sakın sen ona, iyi değildir sana/Kişi neye gülerse başa gelegen olur.”

GÜLE GÜLE GİTMEK

Yazının Devamını Oku

Her solukta bir miraç

Malum... “Yükselmek” hayatımızın en önemli amaçlarından birisi.

İnsanın “yüksek bir mevkiye” gelmesi, kendisi ve yakınları için gurur kaynağıdır. Yüksek hedeflere varmak için engellere rağmen ilerleyenler, alkışlanıp takdir edilirler. Öte yandan yükselmek uğruna ortak değerleri hiçe sayıp her yöntemi mubah görenlerse yerilir hatta böylelerinden korkulur.

*

Destanlar, romanlar, diziler... Yüksek ideallere bağlı kahramanlarla gözü hep fazlasında olan kötülerin mücadelesini anlatır. Bu hikâyelerde yüksek makamdaki kötü karakterler, mevkilerini kötüye kullanıp insanlara eziyet ederler. Bu evrensel anlatı, inanç tarihinde de karşımıza çıkar. Örneğin sarayda yüksek bir makamdayken çöllere “düşen” Hz. Musa ile kendisini herkesten ve her şeyden üstün gören kibirli Firavun arasındaki mücadele böyledir.

AY’IN VE GÜNEŞ’İN ÖTESİ

Mekke’nin kodamanları da inancından vazgeçmesi karşılığında Resulullah’a şehrin en yüksek yöneticilik makamını teklif etmişlerdi. Tabii yanında yüklü bir servetle... Hz. Peygamber’in “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz dahi vazgeçmem” diyerek reddettiği bu “yüksek teklif”, ona yokluk ve sıkıntı olarak döndü. Mekke’de ailesine ve ona inanan herkese ağır bir ambargo uygulandı. Elde avuçta ne varsa kısa zamanda tükenirken açlık sınırına dayandılar. Bu sırada, hayattaki en güçlü desteği olan eşi Hz. Hatice ile amcası Ebu Talib vefat etti. Yetmezmiş gibi Taif şehrinde aşağılanıp şiddet gördü. Her şey dibe vurmuş gibiydi. İşte “yükseliş”, yani “Miraç”, tam da bu sıkıntıların ardından geldi.

EN YÜKSEK MAKAM

Yazının Devamını Oku

Mağaradan çıkmak...

İnsanlık mirasını bize ulaştıran, ortak eserleri muhafaza eden yerlerdir mağaralar. Adeta medeniyetin zaman tünelleridir.

Örneğin Denisova... Altay Dağları’ndaki bu mağara, DNA zincirimizin nadide örneklerini korumuştur. Ve tam 50 bin yıl boyunca, en eski el yapımı nesnelerden birini saklamıştır bizim için: Kopuk parçaları birbirine diken bir iğneyi...

SANATIN EVİ

İnsanın sanatla ilişkisinin en eski örnekleri yine mağaralarda karşımıza çıkar: İspanya’da Altamira (MÖ 36 000), Fransa’da Chavet (MÖ 30.000) ve Lascaux, Arjantin’de Cueva de Las Manos... Doğadan ilham alarak duvarlara işlenmiş o harikulade figürler, medeniyetin ilk renkli imzaları gibidir. 

*

İnsanlığın inanç yolculuğunda da mağaraların ayrı bir yeri vardır. Örneğin Tevrat’a göre, “Tanrı Dağı Horev’deki bir mağara”, putperestlerle mücadele eden İlyas Peygamber’in sığınağı olmuş, Rab ona bu mağarada seslenmiştir. 

*

Yazının Devamını Oku

Aşkın iyileştirici gücü

Malum, bu Pazar, 14 Şubat Sevgililer Günü. Modern dünyanın, “romantik” hediyeleşme fırsatlarından biri... Ne var ki hikâyenin başlangıcı, aslında pek çok konuda olduğu gibi yine inanç tarihine dayanıyor.

 

M.S. 3. yüzyılın sonları... Tek bir Tanrı’ya inanan Hristiyanlara, çoktanrılı-pagan Roma imparatorluğunda ağır bir baskı uygulanıyor. Hristiyanların sayısı arttıkça uğradıkları zulüm de büyüyor. İşte hal böyleyken, eziyet görenlere kol kanat geren, dini inançlarına uygun şekilde evlenemeyen askerlerin nikâhlarını kıyan bir mübarek kişi var... Adı, Valentinus. Ama gün gelir, Romalılar onu da hapseder. Hatta imparator, dinini terk etmesi için kendisiyle bizzat görüşür. Ama Valentinus, canı pahasına da olsa inancından vazgeçmez.



*

Menkıbelere göre Valentinus’u tutuklatan yargıç (veya gardiyan), “madem peygamberin [Hz.] İsa, “

Yazının Devamını Oku

Fırtınanın ortasında Yunus olmak

Moğollar Anadolu’yu kasıp kavurmuş... Selçuklu sarayında buhran var. İktidar, kapanın elinde kalıyor... Gün geliyor, başkenti isyancılar ele geçiriyor... Kimi beyliklerse, Memluklerin yardımıyla Moğollardan kurtulma peşinde. Ama bu hesap gerçeklere uymayınca Anadolu halkı büyük bir mezalime daha uğruyor... Tarlalar sürülemez, “yaylalar yaylamaz, kışlalar kışlamaz olmuş”. Ticaret yolları tekinsiz; insanlar perişan. Hemen herkeste aynı kaygı: “Acep ne ola benim halim?”      

‘BU NE DERTTİR, DERMAN BELİRMEZ’

Yunus Emre’yi değerlendirirken onun nasıl bir ortamda yazdığını daima hatırlamak gerekir. Neredeyse tüm koşulların “eğri büğrü” olduğu bir devirde yaşadı “biçare Yunus”. Ama buna rağmen doğruluktan ödün vermedi; “odunların bile düzgününü” toplamaya gayret etti. Hakka ve hakikate bağlı kaldı daima. Ne de olsa asıl marifet, bolluk içinde bilgelik taslamakta değil, en zor zamanda bile “insan” kalabilmekte.

Yunus, manevi rehberinin edebiyle, yani “Tapduk’un tapusunda” pişti. “Dostun cefasına sabırla” olgunlaştı. “Yiğitlerin gök ekini biçmiş gibi” can verdiği, “nazik tenlerin toprağa düştüğü”, insan hayatının hiçe sayıldığı bir dönemde, “kamu derdine derman olup” insanların hayatına anlam katmak için çabaladı. Ona yönelen sevginin tohumları, karanlık bir dönemde insanları olumlu duygulara çağırmasıyla kök saldı. 

‘BİRLİKTEDİR VARLIĞIMIZ’

13. yüzyıl sonlarında Anadolu’nun siyasi ve toplumsal birliği dağılırken Yunus Emre’nin “tevhid”, yani “birlik” vurgusu özellikle anlamlıdır. O, şiddetin hüküm sürdüğü bir dönemde dahi, insan ve kâinat sevgisinden vazgeçmedi, çünkü bu dünyaya “kavga için değil sevgi için” geldiğine inandı. “Senlik-benlik” davasına, “ayrık olmaya” karşıydı. Hoyratlık çağına, güzel sözler ve incelikle mukabele etti: “Söz ola kese savaşı/Söz ola kestire başı/Söz ola ağulu (zehirli) aşı/Bal ile yağ ede bir söz.”

O, mal-mülk kavgasının ortasında

Yazının Devamını Oku

Gök ağlarsa yer güler

Barajlardaki doluluk seviyeleri alt sınıra yaklaşırken gelen yağışlar, hepimizin yüzünü güldürdü. Ortalaması önceki yılların gerisinde kalsa bile yağmur ve kar yağışı, hem şehirlere hem tarım arazilerine “can suyu” oldu.

Yağmur, insanın doğayla ilişkisinde ve haliyle inanç tarihinde önemli yer tutar. Çağlar boyunca, dünyanın hemen her bölgesinde topluca gerçekleştirilen ritüellerden biri de yağmur duasıdır. Amerikan yerlilerinden Afrikalılara kadar pek çok kültürde yağmur yağması dileğiyle özel törenler düzenlenip, danslar eşliğinde şarkılar söylenmiştir.

İklim şartları nedeniyle sık sık yurt değiştirmek zorunda kalan eski Türklerde yağmur duası için bir kutsal “yâda taşı” bulunurdu. Öyle ki Oğuz Türkleri, hava olayları üzerinde etkisi olduğuna inanılan bu tılsımlı taşa sahip olmayı bir üstünlük sayar, onu diğer boylara kaptırmamak için dikkatle korurlarmış. Gerek Çin, gerekse Arap yazılı kaynaklarında söz edilen bu “yağmur yağdıran taş” geleneği, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanmıştır.

*

Dualar, Tevrat’ta ise doğrudan “yeryüzüne yağmur yağdıran, tarlalara sular gönderen” Tanrı’ya yönelmiştir. Hz. Süleyman, kıtlık durumunda insanların duasının geri çevrilmemesini diler. Kuran’da anlatıldığı şekliyle Hz. Nuh ve Hz. Hud “bol bol yağmur” için dua ederler. Yine Kuran’da “Hani, Musa kavmi için su dilemişti” ayetinde geçen “istiska” kelimesi, İslam geleneğinde yağmur duası anlamında kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber de kuraklık zamanında sahabenin ısrarı üzerine yağmur yağması için dua etmiştir. Anadolu kültüründe bu geleneğin devamı olarak topluca çıkılan yağmur duasına, çocuklar da oyunlar ve tekerlemelerle katılırdı: “Teknede hamur/Tarlada çamur/Ver Allah’ım ver/Gani gani yağmur.”

BARAJ SELİ, İNSAN SELİ

YAĞMUR gökte rahmet, yerde bereket” olsa da yoğun yağışlar, özellikle kentlerde su baskınlarına, taşkınlarına yol açabiliyor. Hatta bazen barajlar taşma noktasına geliyor. Bu durumun sadece modern şehirlere özgü olduğunu sanmayalım.

Yazının Devamını Oku

Şüpheler nasıl ‘aşı’lır?

Aşılar güvenilir mi? Hangi yöntem, hangi zaman? Çin, Alman, İngiliz, Amerikan? Galiba insanlığın salgından bile hızlı yayılan bir derdi var: Güvensizlik. Sosyal medyadaki uçuk teoriler, her şeyin arkasında bir komplo veya art niyet aramak, bizi çıkmaza sürüklüyor. Bu derin şüphecilik ortamında kime güveneceğimizi şaşırıyor, kendimizi giderek daha yalnız ve kaygılı hissediyoruz.

NASIL YAKLAŞALIM?

Komplo teorileri ve aşırı uçlar, yani “ifrat ve tefrit”, dünyamızda giderek yükselse bile biz bu dalgaya kapılmamalı, konuları değerlendirirken “demode” bir kavrama sarılmalıyız: İtidal. Yani sağduyu, ılımlılık ve bilgelikle ulaşılan denge hali.

*

Hz. Peygamber Müslümanlara şu tavsiyede bulunmuştu: “İtidalli olun, (orta yolu takip edin). Aşırılığı bırakın”. Resulullah’ın bir diğer tavsiyesi de anlaşmazlık durumunda karşıt tarafları dikkatle dinlemeden karar vermemekti.

İster pandemi, aşı, ister başka bir konu... Maruz kaldığımız mesaj bombardımanı karşısında bir yargıya varmadan veya kaygılanmadan önce, her tarafı serinkanlılıkla dinleyip, uzak olasılıklara “itidalle” yaklaşmak ruhumuz için en doğrusu.

KİME GÜVENELİM?

Bir yanda Hz. Peygamber’in

Yazının Devamını Oku

Mesajınızı alayım

Eğer 2021’de olduğumuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında hepimiz 1984’teyiz! George Orwell’in o meşhur romanındaki 1984’te...

Hani herkesin “Büyük Abi” tarafından gözetlendiği dünyada... Öyle ya, cebimizdeki telefon attığımız her adımı sayıyor; nereye gittiğimizi, kimle konuşup neleri beğendiğimizi biliyor... Üstelik biz bu sürece gönüllü olarak ve hatta üstüne para vererek katılıyoruz! Hal böyleyken mesajlaşma uygulamalarındaki gizlilik konusu, bu aralar gündemin üst sıralarında. Ne var ki özel hayatın ve iletişimin gizliliği, sadece modern dünyaya ait bir mesele değil.

OKUNDU İŞARETİ

Malum... “Özel alan” ve “kişisel gizlilik” kavramı, eskiden “mahremiyet” kelimesiyle ifade edilirdi. Başkalarının görmesi, duyması, bilmesi istenmeyen anlamındaki “mahrem”, kelime kökü itibarıyla “haram” yani başkasına yasak olandır. Nitekim Hz. Peygamber, bir mektuba sahibinin izni olmadan bakmanın yasak olduğunu açık şekilde belirtmiştir.

*

Günümüzden 3 bin yıl önce bile açılıp okunmadığı belli olsun diye tablet mektuplar kil zarflara konup mühürlenirdi. Kırılan mühür, bir tür “ulaştı, okundu” işaretiydi. Hz. Süleyman’la bağlantılı “Mühür kimdeyse Süleyman odur” deyişi, mührün önemini anlatır. Bu nedenle krallar/sultanlar mühürlerini daima yüzüklerinde taşırdı. “Mühür/damga”, günümüzde dahi yazılım terminolojisinin vazgeçilmez kelimelerinden.

GİZLİ YAZIŞMALAR

Yazışmaların gizliliğini korumak amacıyla sultanların mektuplarını kaleme alan “sır kâtipleri” vardı.

Yazının Devamını Oku

İncitme incinme

Okumuşsunuzdur... Osman Müftüoğlu, yeni yıla girerken Hürriyet okurlarına bazı sağlıklı-iyi yaşam önerileri verdi. Bu tavsiyelerden birisi özellikle dikkatimi çekti: “İncitme, incinme.”

“İncitmeyelim, incinmeyelim”, hepimiz bildiği “Kalp kırmayalım, birbirimize saygılı olalım, sevelim sevilelim” gibi anlamı gayet açık bir söz. Ne var ki bilmek başka, yapabilmek başka. Asıl marifet, eskilerin ifadesiyle “kâl”den “hal”e geçmekte. Yani, sözünü özüne taşımakta.

Anadolu bilgeliği “incitme, incinme” tavsiyesini, olgun insan olma yolundaki en önemli değerlerden bellemiş; kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Dostlara “elleriniz dert görmeye, gönlünüz incinmeye” diyerek hayır duası etmek âdettendi. Tasavvuf ilminin ne olduğunu soranlara en kestirmeden “incitme, incinme” cevabı verilirdi. 17. yüzyıl şairi Nailî oğluna “Hatırın incitme oğlum kimsenün/Hatırın incinmesün tâ kim senün” diyerek nasihat etmiştir. Divan şiirinin en önemli kadın şairlerinden Leyla Hanım (ö.1847) içinse incitmemek edebin aslıdır: İncitme sen ahbabını, incinmeye senden/Bu âlem-i fânide zarafet budur işte.”

SANATKÂRA SAYGI

İnanç dünyasında “incitmemek” kavramı, sosyal saygının ötesinde bir anlam daha taşır. Buna göre nasıl bir sanatçının eserine hakaret veya kötü muamele sanatçıyı üzerse, aynısı “eşref-i mahlukat” olan insanlara muamele için de geçerlidir. Çünkü insan gönlü, Kuran’daki ifadesiyle “ona kendi ruhundan üfleyen” Yaradan’ın manevi emanetini taşıyan bir cevherdir. Yunus Emre şöyle der: “Gönül Çalabın (Allah) tahtı/Çalab gönüle baktı /İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıkar ise.” Dolayısıyla ancak gönül kırmaktan ve insanları incitmekten kaçınan kişi, “Severiz yaratılanı Yaradan’dan ötürü” sözünün hakkını vermiş olur.

*

“İncitmemek”, kendimizi ne kadar kudretli görürsek görelim, en zayıf varlığa bile merhametle yaklaşmaktır. Kuran, “Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir” der ve ekler: “Başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.” Hz. Peygamber de özellikle yetimleri incitmemek gerektiği vurgulamıştır. Hoca Ahmet Yesevî, insanları azarlamamak, gücendirmemek, incitmemek ilkesini sünnet olarak görüp, söz konusu tavrın sadece garibana veya yakınlarımıza değil farklı inançtaki insanlara da gösterilmesi gerektiğine işaret eder: “Sünnet imiş, kâfir olsa, verme azar/Gönlü katı, gönül inciticiden Hüdâ bîzar.”

KALP SAĞLIĞI İÇİN

Yazının Devamını Oku

Mutlu nefesler

Sümer, Asur, Helen, Hindu, Kıptî, 12 hayvanlı, Jülyen, miladi, hicrî, Celali, Malî, Gregoryen, rumî... Her medeniyetin, her milletin farklı takvimleri varmış gibi görünse de aslında hepsi aynı amaca hizmet eder: Zamanda belirli bir akış, ortak bir döngü yakalamak. Bu döngü bazen suların, mevsimlerin hareketleri ama çoğunlukla ay ve güneştir.

BİYOLOJİK TAKVİM

Oysa ortak takvimlerimiz hangi yılı gösterirse göstersin aslında her birimizin kişisel bir takvimi var: Doğduğumuz gün başlar, öldüğümüz gün sona erer. Bu takviminin özü ne aydır, ne güneş... Merkezinde insan yer alır; ölçü birimi, nefestir. Boşuna dememiş atalarımız, “Ömür dediğin bir nefesliktir: alırsın veremezsin, verirsin alamazsın” diye. Bu takvimde önemli olan kaç güneş veya ay yılı yaşadığımız değil, alıp verdiğimiz nefeslerin anlamıdır, kalitesidir. Hatta kimileri amaçsızca yaşanan hayatların “oksijen israfı” olduğunu iddia eder. Neyse ki bazılarımız diğer insanların nefes alabilmesi için çırpınır durur. Mesela ambulanslarda, hastanelerde, yoğun bakım ünitelerinde...

KUTLAMA ZAMANI

Geçtiğimiz takvim yılında, sağlıkla ve özgürce alınan her nefesin ne kadar değerli olduğunu gördük. Yaşadıklarımız bize içten içe bilip, ısrarla unuttuğumuz o gerçeği hatırlatıyor: Her bir nefes, yeni bir başlangıçtır. Bu başlangıçları ortak takvimlerden bağımsız olarak, bekletmeden kutlamalıyız. Çünkü zaman bizi beklemiyor, akıp gidiyor. Malum... Hayat takvimindeki asıl dönüm noktaları sayısal değişimler değil “nefesimizi kesen” o kıymetli anlardır.

EŞSİZ BİRER HEDİYE

Atlatılan badirelerden sonra “şöyle rahat bir nefes alabilmek”, “Oh be, dünya varmış” diyebilmek, hediyelerin en büyüğüdür bazen. Gelin nefeslerimizi pişmanlıklarla, günlük çekişmelerle tüketmeyelim. “Boşa nefes harcayıp” ömür sermayesini heba etmeyelim. Nefsimizle nefesimiz arasında kalıcı bir barış sağlamaya çalışalım... Her bir yeni nefesimiz bir öncekinden güzel olsun. Sevdiklerimizle barış dolu nice sağlıklı, mutlu, kutlu nefeslere...

Yazının Devamını Oku