‘Ekmekçi Koca'dan evde pideye

Sosyal medya, evde yapılan ramazan pidesi ve ekmek fotoğrafları ve videolarıyla dolup taşıyor. Hamurun fırınla olan tarihi aşkı sanki yeniden canlanıyor... Aynı ‘Ekmekçi Koca’ veya ‘Somuncu Baba’ adıyla bilinen Hamîdüddin Aksarâyî’nin aşkı gibi.

İnsanlığın en önemli buluşlarından olan ekmek, Ortadoğu’dan dört bir diyara yayılmış, tarih boyunca fırınlarda, tandırlarda veya sac üstünde çok farklı yöntemlerle pişirilmiştir. Türkler bazlama denilen yassı ekmeklerde uzmanlaşmış, yufka açmayı, gözleme pişirmeyi pek sevmişlerdir. Balkan-Ortadoğu coğrafyasında bu yassı ekmeklerin bazı çeşitleri pide, pite, pita diye isimler aldılar ki, bunun da İtalyanların pizzasına ilham verdiği düşünülür.

ORUÇ AÇILAN YİYECEK

Türkler zamanla pidenin “hastası” oldular. Hatta Osmanlı zamanında günlük ekmek bile bugünkünden (somun) ziyade ramazan pidesine benzerdi. Bu kolay koparılan pide-ekmeğe “fodula” denirdi. Oruç açılan yiyecek anlamındaki “fature” kelimesinin “fodula”ya dönüşmesi bir ihtimalse de bu bağlantı net değildir. Adı nereden gelirse gelsin, “fodula” askerin, öğrencinin, garibanın en temel gıdasıydı. Öyle ki devlet görevlilerine maaş olarak verilirdi. Keza vakıf imarethanelerinde ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Pide yanında hurmayla birlikte, halka açık cami iftarlarının değişmeziydi. Selçuklu zamanında aşevlerinde yemeğe yetişemeyenlere 100 dirhem (300 gr civarı) pidenin yanında “80 dirhem bal ve 50 dirhem peynir” ikram edilirdi. Yüzyıllar sonra II. Abdülhamid döneminde ramazan ayındaki Kadir gecesinde askerlere Kiler-i Hümayun’dan peynirli büyük pideler ve şerbet dağıtılıyordu.

PİDENİN HASI

Elbette üst sınıflar kaliteli undan yapılan pideler yerdi. Osmanlı saray kayırlarındaki “nan-ı pite” yani pide ekmeğine “içli” pideleri de katmak gerek. Örneğin Fatih Sultan Mehmet zamanında sarayda “pide-i hassa”, yani ıspanaklı veya peynirli pide yapılırdı. Tabii yumurtalı pideleri de unutmayalım. Yumurta, ramazan pidesine de eşlik etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in şifa için “Size çöre otunu tavsiye ediyorum” dediği çörekotu ve susam, ramazan pidesinin tamamlayıcısıdır. Ramazan pidesinin tam olarak hangi dönemde popüler hale geldiğini tespit etmek biraz güç. Ama bu geleneğin zamanla Anadolu’daki büyük şehirlere yayıldığını biliyoruz. Öyle ki Ramazan’da artan talebi karşılamak için fırınlar, pideye şekil veren “tırnakçı ustaları” çalıştırmışlardır. Pidenin yanı sıra simitler de fırınlardan alınırdı. İçi genellikle evde hazırlanan pideler ve lahmacunlar da yine buralarda pişirilirdi. Tüm bu pide tutkusuna rağmen arşiv belgelerine göre ekmek de ramazan sofralarında varlığını korumuştur.

'SOMUNLAR, MÜMİNLER!'

Konu ekmek olunca, akla Anadolu halk kültürünün önemli bir ismi gelir. Hamîdüddin Aksarâyî, Aksaray ilinden Şam’a, oradan Tebriz’e uzanan bir eğitim hayatı geçirdikten sonra Anadolu’ya döner ve Osmanlı Devleti’nin merkezine, Bursa’ya yerleşir. Burada debdebeden uzak bir hayat sürer. Her gün ormandan getirdiği odunlarla ekmek pişirdiği ve sırtına yüklediği bu ekmekleri para almaksızın halka dağıttığı kulaktan kulağa anlatılır. Ekmek dağıtırken “Somunlar, müminler!” diye bağırdığı için halk arasında “Somuncu Baba” veya “Ekmekçi Koca” (büyük anlamında) ismiyle tanınır. Onun hakkında günümüze dek ulaşan menkıbelerden biri şöyledir: Bursa’nın meşhur sufîlerinden, geçimini çömlekçilik yaparak kazanan Emir Sultan (Külâl), bir gün Somuncu Baba’nın fırınına gider. Ondan getirdiği yemeği pişirmesini ister. Somuncu Baba, çömleği bir türlü fırına sığdıramadığını söyleyerek Emir Sultan’ın yardımını talep eder. Emir, çömleği fırına kolayca vermiştir ama bir de ne görsün, fırında ateş yoktur. Ne var ki yemek, bir süre sonra “ateş olmayan yerden” pişmiş olarak çıkar! Yemeği pişiren fırının ateşi değil, Somuncu Baba’nın tüm yaratılmışlara duyduğu ilahi aşkın ateşi olmalıdır. Aynen ilahilerde “Yanar yüreğim dumanım tütmez” dendiği gibi... Bu menkıbeyle bağlantılı mıdır bilinmez ama Emir Sultan’ın kayınpederi padişah Yıldırım Bayezid’i Somuncu Baba’yla tanıştırdığı, hatta Bursa Ulu Cami’nin açılışında (1399-1400) ilk hutbeyi Somuncu Baba’nın verdiği rivayet edilir. Bu olayın ardından yüksek tabaka ve iktidar nezdinde tanınması nedeniyle şan şöhretten hoşlanmayan Somuncu Baba, Bursa’dan ayrılıp Adana Sis’e, oradan da 1412’de vefat ettiği Aksaray’a (bazı kaynaklara göre Malatya Darende’ye) gider. Hayatının bu son dönemindeyse Anadolu’nun gönül sultanlarından Hacı Bayram-ı Veli’nin yetişmesine vesile olur.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Temizliğin hastasıyız

Psikiyatr-yazar Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitapları, uzun zamandır çok satanlar listesinde.

Bu ilginin en önemli nedenlerinden biri, anlattığı karakterlerin Budayıcıoğlu’nun 40 yılı aşkın meslek hayatında gözlemlediği gerçek kişilere dayanması. Bu kitaplardan uyarlanan diziler de ilgi görüyor. Kısa süre önce yayınlanmaya başlayan ‘Masumlar Apartmanı’nın baş karakterlerinden “Safiye” tam bir temizlik hastası. Kız kardeşi Gülben de ablasının uydusu. Safiye’nin bu kadar dikkat çekmesinde içinde bulunduğumuz dönemin büyük etkisi olsa gerek. Ne de olsa pek çoğumuz pandemi sürecinde küçük ölçekli, mini model “Safiye”lere dönüşmüş durumdayız. Ayakkabıların eşiğin dışında çıkarılmasından ellerin tekrar tekrar sabunlanmasına, eve gelen yiyecek paketlerinin silinmesine kadar “hepimiz birer Safiye’yiz!



BİRBİRLERİNDEN FARKLI

Elbette hijyen tedbirlerini sıkı tutmakla “obsesif kompulsif bozukluk (OKB)” yaşamak arasında önemli farklar var. Birisi bilinmedik, yeni koşullardan kaynaklanan bir kaygı-dikkat durumu, diğeriyse kişinin ve çevresindekilerin hayatını cehenneme çevirebilen bir davranış bozukluğu. OKB, bireyin kendinde hâkim olamadığı, durduramadığı bazı kaygıların, düşüncelerin (takıntı) ve davranışlarına yön vermesi (zorlantı) olarak tanımlanabilir.

OKB, 19. yüzyılda Avrupa’da şekillenen bir terim. Sigmund Freud’un, 1900’lü yıllarda OKB’nin nedenleri üzerine geliştirdiği kuram, günümüzde bile etkisini sürdürüyor. Tabii pek çok bilimsel gözden geçirme ve geliştirmeyle birlikte. 1980’li yıllardan itibarense psikanalizin yanı sıra farklı terapi ve medikal tedavi yöntemleri kullanılıyor. Tüm bunlar modern dünyamıza ait olsa da “obsesif kompulsif bozukluk”, hiç kuşkusuz çok eski dönemlerde de biliniyordu.

Yazının Devamını Oku

Kadınların bitmeyen koşusu

KISA süre önce, İngiltere’nin Bournemouth Üniversitesi’nden iki akademisyen ve bir araştırma ekibi, Amerika’daki White Sands ulusal parkında, insanlığın bilinen en eski, en uzun yürüyüş izlerine ulaştı.

Günümüzden 13 bin yıl öncesine tarihlenen bu ayak izleri, bir kadına aitmiş. Araştırma sonuçlarına göre bu kadın, koşar adımlarla ilerliyormuş. Hem de kucağında bir bebekle. O zamanlar göl kenarı olan bu arazide bir o yana koşturmuş, bir bu yana. Belki kucağında ağlayan çocuğunun açlığını, sıkıntısını bir an önce giderebilmek için... Belki de peşindeki birine ya da yırtıcı bir hayvana yakalanmamak kaygısıyla... Veya hava kararmadan evine dönme endişesiyle... Yani koşuşturma, sadece modern kadınlara özgü bir zorluk değil, belli ki insanlığın tarihi kadar eski!

GÜZELLİĞİN BEDELİ

Kadınların koşuşturması, binlerce yıldır yaşatılan bir ibadetin, ritüelin de kaynağıdır aynı zamanda. Anlatının kökeni Tevrat’a dayanır... Hz. İbrahim’in hanımı Sâre’nin (Sarah) görenleri hayran bırakan bir güzelliği vardır. Onun dillere destan güzelliği, firavunun kulağına kadar gider. Firavun, önce Sâre’ye göz koyar ama karşılaştığı birtakım olaylar karşısında bu niyetinden vazgeçer. Hacer adındaki hizmetçilerinden birini (bazı rivayetlere göre kızını) Sâre’ye vererek beldelerinden gitmelerine müsaade eder.

İKİ BEBEK, BİR AYRILIK

Uzun zaman geçmiş, Sâre’nin yaşı iyice ilerlemiş ancak Hz. İbrahim’le çocukları olmamıştır. Bu duruma çok üzülen Sâre, Hz. İbrahim’in çocuk sahibi olabilmesi için ikinci eş olarak Hacer’le evlenmesine izin verir. Hacer, Hz. İsmail’i doğurur. Bir süre sonraysa “Halil İbrahim sofrasına” gelen misafirler -ki bunlar meleklerdir- Hz. İbrahim’e ve Sâre’ye bir çocuklarının olacağını müjdeler. Ancak Sâre, Kuran’a göre bu habere kahkahalarla güler ve artık bir “kocakarı” olduğunu, çocuk doğurmasının mümkün olmadığını söyler. Ne var ki bir süre sonra Hz. İshak’a hamiledir. Tevrat’a göre bu gelişme, Sâre ile Hacer’in ilişkisini değiştirecektir. Sâre, İsmail’le İshak’ın bir arada kalamayacağını savunur ve Hz. İbrahim’den Hacer’le İsmail’i başka bir yere yerleştirmesini ister. Vahiyle doğrulanması üzerine Hz. İbrahim, Sâre’nin bu talebini kabul eder.

İZ BIRAKAN FEDAKÂRLIK

Çölde bir vadiye geldiklerinde Hz. İbrahim, Hacer’e onları buraya yerleştireceğini söyler. Hacer, doğal olarak şaşırır:

Yazının Devamını Oku

Aman havamız bozulmasın

“Dolu yağacakmış, arabanın üstünü örtelim”, “Fırtına geliyormuş, panjurları kapayalım”, “Yağmur bastırırsa diye kapıya kum torbaları koydum”...

Günümüz Türkiye’sinde her 4 kişiden 3’ü şehirlerde yaşıyor. Hal böyle olunca, yolda yürürken arabanın doludan zarar görmemesi, bodrum katını su basmaması vb bizim için çok önemli. Son yıllarda, her türlü sıra dışı hava koşulunu küresel ısınmaya bağlamaya pek meraklı olsak da elbette bu tür olaylar sadece çağımıza özgü değil.



*

Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’nin (ö.1201) anlattığına göre 1159 yılında Bağdat’taki yumruk büyüklüğündeki yoğun dolu yağışı, pek çok köyü yıkıma uğratmış, evler yerle bir olmuş hatta yazarın harabeye dönen evindeki kitaplar bile yok olup gitmiştir. 1173 yılındaki bir başka dolu yağışı, pek çok insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Eski eserlerde verilen bazı dolu büyüklükleri abartılı gibi görünse de modern ölçümler boyu 20 santime, ağırlığı 1 kiloya varan dolu tanelerini ve günler süren dolu fırtınalarını kaydetmiştir. Osmanlı’da devletin resmi yıllık raporu olan salnamelerde de bu tür doğal afet kayıtlarına sıkça rastlanır. “Ceviz büyüklüğündeki” dolular ve taşkınlar, ekinlerin, meyve bahçelerinin mahvına sebebiyet veriyor; hayvanların telef olmasına ve özellikle yaz aylarında görüldüğünde kuraklığa yol açıyordu.


Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar uzaktan eğitim

“Mini mini birler” için okullar başladı. Onları o küçücük yüzlerindeki maskelerle görünce insanın içi sızlıyor. Tabii okula gitmeyenler de dertli.

Türkiye genelinde milyonlarca öğrenci için öğrenim evde. Bilgisayarı-interneti, tableti olanlar şanslı. Ama bazıları tek bilgisayarı paylaşmak zorunda. Kimileriyse sadece televizyon ekranı karşısında... Sonuçta hem öğrenciler, hem de aileleri için oldukça farklı bir süreç. Bilgisayarı veya interneti olmayanların durumuysa hepten zor. Elbette eski zamanlarda hiç internet, radyo-televizyon yoktu ama yine de “uzaktan eğitim” yapılırdı.

‘AT-POSTA’ DEVRİNDE

E-posta atmak henüz icat edilmemişken, yani posta atları işbaşındayken, uzaktan eğitimde mektup “teknolojisi” kullanılırdı. Bu, kitaptan öğrenmekten biraz farklı bir yöntemdi. Çalışacağı malzeme öğrenciye belirli aralıklarla gönderilir, öğrenci de sorularını yazılı olarak sorardı. Bu tür uzaktan eğitimin tarihçesi genellikle 1840’lı yıllarda İngiltere’deki uygulamalardan başlatılır. Gerçekten de o dönemde modern anlamda uzaktan eğitim canlanmış, 1870’lerde Amerika’da “hanımların evde sistematik eğitimini” hedefleyen okullar bile açılmıştı. Hatta öğrenci-öğretmen mektuplaşmasının posta hizmetlerinin gelişimine önemli etkisi olduğu söylenir. Ne var ki “uzaktan eğitim” 19. yüzyıldan çok daha eski devirlerde de mevcuttu.

İslam medeniyetinde mektuplaşma önemli yer tutmuş, hatta bir öğrencinin güzel mektup yazabilmesi başarı ölçütlerinden olmuştur. Bu geleneğin bir boyutu da öğretmen-öğrenci arasındaki “uzaktan eğitim” amaçlı mektuplardır. Bunlar medreselere gönderilen sorulara yanıt şeklinde olabildiği gibi, hoca-talebe arasındaki düzenli yazışmalar da olabilirdi. Mektup-dersler, kervanlara veya o şehre giden yolculara teslim edilerek öğrencilere ulaştırılırdı. Söz konusu mektuplar zamanla toplanıp risale/kitap biçiminde çoğaltılmış ve önemli bir yazı biçimine dönüşmüştür. Hatta “mektubat” türü kitaplar, sonraki kuşaklar için ders kitabı, başvuru aracı olmuştur.

İSTER SARAYDAN İSTER EVDEN

Hz. Peygamber, kadınlara dini konuları bizzat anlatır, Mescid-i Nebevî’de kadınların eğitimine ayrılan bölümü zaman zaman ziyaret edip ders verirdi. Bu örneğe karşın kadınların eğitimi okul binalarından ziyade evlerde devam etmiştir. Dolayısıyla evde/uzaktan eğitim, kadınlar için çok kıymetliydi. Hatta en yüksek düzeyde eğitim imkânına sahip saray kadınları bile bu yöntemden yararlanmışlardır. Bunlardan birisi, Hindistan’daki Babürlü İmparatorluğu’nun en görkemli devrine tanıklık etmiş olan Cihanârâ Begüm’dür (ö.1681). Annesi Mümtaz Mahal, babası ise karısının hatırasına İslam mimarisinin en müstesna eserlerinden olan Tac Mahal’i yaptıran Şah Cihan idi. Cihanârâ sarayda aldığı nitelikli eğitimin ötesinde erkek kardeşinin büyük hayranlık duyduğu Molla Şah Bedahşî’nin (ö.1661) talebesi olmak için mektuplaşmıştır. (Yeri gelmişken Bizans prensesi Irene Eulogia Palaiologina’nın da (ö.1360), manevi eğitimi için aynı yolu izlediğini söyleyelim.) Bu örnekler sadece saraylardaki kadınlara mahsus değildi tabii. Örneğin tarihçi Cemal Kafadar’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde tespit edip yayınladığı defter, bir kadınla hocasının 1641-43 yılları arasında yazılmış mektuplarını içerir. Talebenin adı Üsküplü Asiye Hatun, onun yazdıklarını yorumlayıp manevi gelişimi için yol gösteren hocası ise bir başka şehirdeki Muslihüddin Efendi’dir.

Yazının Devamını Oku

‘Duydun mu haberi’

“ÇOK güvenilir bir yerden geldi...”, “Arkadaşım yakın arkadaşından duymuş...”, “Şirketindeki biri anlatmış...”, “Kuzenim öğrenmiş...” 

Sosyal medya, her gün böyle “güvenilir kaynaklara” dayanan sayısız mesajla dolup taşıyor. Pek çoğu “asparagas” çıkmasına rağmen ne uydurma haberler azalıyor, ne de sansasyonel mesajlara duyulan ilgi. Tabii bir de yakıştırma “güzel sözler” var. Gandi, Einstein gibi isimlerin yanında Ömer Hayyam, Mevlânâ, Neyzen Tevfik de söylemedikleri sözlerin sahibi gibi gösteriliyor. Hal böyle olunca, tüm bu haberlerin doğruluğunu araştıran özel siteler bile kuruldu: Haberleri araştırarak “doğru, kısmen doğru, yanlış” gibi temel kategoriler altında değerlendiriyorlar. İşin ilginci tüm bu süreç, yani -uydurma haber, doğruluk kontrolü- hiç de yeni bir olgu değil. Örnekleri 7. yüzyıla bile uzanıyor!

SÖZ DİNLEYENLER

Malum... Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarına “hadis” denir. Hadis kelimesi, esasen “haber” anlamına gelir. Hadisler, Kuran’dan sonra Müslümanların en önemli başvuru kaynağıdır. Sahabe Resulullah’ın her sözünü dikkatle dinlese de bunların pek azı o hayattayken yazıya geçirilmişti. Çünkü son Peygamber, -büyük olasılıkla- Kuran ayetleriyle karışmasını önlemek maksadıyla sözlerinin yazıya dökülmesini tavsiye etmiyordu. Öte yandan anlattıklarının doğru biçimde aktarılmasını teşvik etmiş ve bazı durumlarda güvendiği kişilerce yazılmasına karşı çıkmamıştır. Hz. Peygamber’in vefatı ardından onun ezberlenmiş sözleri, öğrenilen davranışları, parça parça yazıya geçirilmeye başlandı. Peygamber’i bizzat tanıyıp dinleyenler dünyadan birer birer göçtükçe, hadislerin yazılması daha da önem kazandı. Çünkü İspanya’dan Orta Asya’ya uzanan dev bir imparatorlukta herkes için geçerli “standart” dini bilgilere ve kurallara ihtiyaç vardı. Kuşaktan kuşağa ezberden aktarılan bilgiler, artık tek başına yeterli değildi.

FABRİKASYON HADİSLER

Elbette Müslüman coğrafyasında sadece hadisler değil, “uydurma hadisler” de hızla yayılıyordu! Bunların önemli bölümü, erken dönemlerdeki iç savaş ve çekişme dönemlerinde türetilmiştir. Uydurma hadisler gerek iktidar, gerekse isyan kanadından yayılıyor, taraflar birbirini “Peygamber’in çok önceden -isim vererek!- uyardığı” fitne kaynağı olmakla suçluyordu. “Madem Hz. Peygamber’in böyle bir uyarısı vardı, neden kendisi veya ilk halifeler bununla ilgili somut önlem almadı?” sorusu, “hadis fabrikatörlerinin” meselesi değildi. Önemli olan, Hz. Peygamber’in manevi kişiliği üzerinden bir propaganda savaşı yürütmekti.

BANA KAYNAĞINI 

Yazının Devamını Oku

İnce çizgiler

Zorluklara rağmen çalışmakla “İlla ki olsun” diye zorlamak arasında...

 

Sabretmekle “salmak” arasında...

*

İlkeli olmakla sabit fikirli olmak arasında...



Yazının Devamını Oku

Çalış çalış nereye kadar?

UZUN çalışma saatleri nedeniyle özel hayatına/ailesine yeterince zaman ayıramayanlardan mısınız? Hiçbir işe tam yetişemiyor musunuz? Cevabınız “Evet”se, bilin ki yalnız değilsiniz!

ZORLU GELİŞİM

Hiç şüphesiz iş/özel yaşam dengesizliği, en fazla kadınları, özellikle de çocuklu kadınları etkiliyor. 1950’lerden bu yana kadınların iş hayatına etkin katılımı onlara bireysel olarak çok şey katarken, ekonominin büyümesinde de kritik rol üstlendi. Öte yandan aynı gelişim süreci kadınların üzerindeki çalışma baskısını da arttırdı. Çünkü işteki mesainin yanında bir de evdeki mesai var. Malum, “Çocuk da yaparım, kariyer de” meselesi. Üstelik kadınlar, toplumsal beklenti gereği görünümlerine erkeklerden daha fazla özen göstermek durumunda.

Tüm bunlara bir de salgın/karantina koşullarını ekleyin...

DESTEK ZAMANI

Bilgisayardan görüntülü toplantı yaparken ağlayan ufaklıkla ilgilenmek, okulla internet bağlantısı kopan çocuğa destek olmak, “normalde” öğlen ofiste yerken evde her öğün yemek hazırlamak, iş başındaki “rasyonel” tavırla evdeki “anaç/eş” tavrının karışması... Hal böyleyken kadınlar başta olmak üzere hepimizin hem fiziki, hem de manevi desteğe ihtiyacımız artıyor.

ÖRNEK BİR EV ERKEĞİ

Yazının Devamını Oku

Bilime duacıyız

“İnşallah bulurlar” dedi bankta oturan genç, yanındaki arkadaşına: “Bir an önce bulsalar da biz de normale dönsek.”

Parkta yürürken kulak misafiri olduğum bu sohbette gençlerin “İnşallah bulunur” diye dua ettiği şey, COVID-19 aşısı tabii ki. Bizler ilkokuldayken bazı hastalıkların aşılarını bulan Edward Jenner, Louis Pasteur gibi isimleri birer kahraman gibi tanımıştık. Onların buluşları sayesinde çiçek, kolera gibi salgın hastalıklar, günümüzde kitlesel tehdit değiller. Aynı şekilde Jonas Salk ve ekibi, 1955’te geliştirdikleri aşıyla, virüse bağlı çocuk felcinin önlenmesini sağlamıştı. Üstelik Salk, yüz milyonlarca dolarlık patent geliri elde etmek yerine aşının formülünü ücretsiz olarak tüm ülkelerin kullanımına sunmuştu.

BİLİMSEL ETİK ŞART

Bilim insanı olup insanlığa yararlı buluşlarla, gelişime ön ayak olmak çok özel bir mertebe. Bununla birlikte bilim, etik değerlere dayanmadığında insanların elinde korkunç bir silaha dönüşebiliyor. Örneğin Nazi dönemi Almanya’sında yüksek donanımlı pek çok doktorun tıbbi uygulamaları, bugün bizler için dehşet uyandıran insanlık suçları konumunda. Ayrıca yakın dönemlerde yerli kabileler veya mahkûmlar üzerinde yapılan izinsiz deneyler tartışma nedeni. Keza hayvanlar üzerinde yapılan deneyler de... Bir diğer tartışmaysa ilaçların fiyatlanması ve dağıtım esasları. Bu örnekler ağırlıklı olarak son yüzyıla dayansa da tıp ahlakı veya bilimsel etik, sadece modern döneme ait bir mesele değil.



YA BİLİM YA BİRİKİM

Yazının Devamını Oku

En değerli maden: İnsan

Karadeniz’de tespit edilen doğalgaz rezervleri, geçtiğimiz hafta Türkiye’nin en çok konuştuğu konuydu.

Yeraltı kaynakları elbette eski zamanlarda da kritik değere sahipti. Ancak geçmişte madenlerin farklı bir rolü daha vardı: İnsanın kişisel gelişimine dair benzetme olarak kullanılmak.

*

Nasıl ki yeraltı zenginlikleri gizliyse insan da kendindeki cevheri ilk bakışta göremez. Madenlerin keşfi gibi gönlündeki zenginliği keşfetmesi gerekir. Ruhundaki o cevher ortaya çıkarılmalıdır. Sonra sıra ham haldeki madenin arıtılmasına gelir. Ve nihayetinde işlenerek kıymetli bir mücevhere dönüşür. Etrafına ışık (nur) saçar, değer katar. Tüm bunlar, insanın olgunlaşma (kemale erme) sürecinin aşamalarıdır.



*

Yazının Devamını Oku

Şükrün ve hüznün ayı: Muharrem

Hicri takvime göre muharrem ayının ilk günü, yeni yılın da ilk günüdür.

Dün (1 Muharrem 1442) olduğu gibi... İslam öncesinde Araplarda kutsallık atfedilen muharrem ayında savaşmak yasaktı. Nitekim bu ayın ismi “haram” kelimesinden gelir. Arapların muharremin 10. gününde (aşura/aşure) oruç tuttuğu olurdu. Hz. Peygamber de ramazan orucu farz oluncaya dek bu günde oruç tutmuş, sonrasında da dileyenlerin muharrem ayında oruç tutabileceğini belirtmiştir. İslam âlimlerince “sünnet” olarak kabul edilen aşure orucunun çok eskilere dayandığı düşünülür. Bu ayda Hz. Nuh ve gemisindekilerin tufandan kurtulup karaya çıktığı, bu nedenle oruç tutulduğuna inanılır. Keza Hz. Musa’nın kavmiyle birlikte firavunun zulmünden kurtulması, bir diğer oruç vesilesidir. Yani muharrem orucu, çekilen büyük sıkıntılardan sonra feraha erişmenin şükrü, teşekkürüdür.

*



10 Muharrem 61’de (10 Ekim 680) yaşanan Kerbela faciası ile muharrem ayı farklı bir anlam kazanmıştır. Katliamın nedeni, siyasi olaylardır. Emevî halifesi Muaviye b. Ebi Sûfyan’ın hilafeti oğluna devredip saltanat düzeni kurması, pek çok kişinin tepki duyduğu bir karardı. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın oğlu Hz. Hüseyin de bu emrivakiye karşı çıkarak yeni halife Yezid’e biat etmeyi reddetti. Yezid’in hükümranlığından uzaklaşıp, destek vaadiyle davet edildiği Kûfe (Irak) şehrine gitmek üzere ailesiyle yola çıktı. Ancak Kerbela yakınlarında binlerce asker tarafından kuşatılıp susuz bırakıldılar. Ardından kundaktaki bebekler dahil olmak üzere kafiledeki 70 kadar insan acımasızca şehit edildi. Bu elem olay, Emevî idaresine karşı çıkan topluluklarda olduğu kadar, Hz. Peygamber’in hatırasına gönülden bağlı olanlarda da “kapanmayan bir yara” halini aldı.

*

Yazının Devamını Oku

‘Cennet gibi’ bir tatil

Pek çoğumuz yaz bitmeden kendi ölçeğinde bir tatil peşinde.

Malum, “cennet gibi bir tatil” hemen herkesin hayalidir. Nitekim turizmciler tesisleri “adeta cennetten bir köşe” diyerek tanıtır. Tatil beldeleri, cennet imgesinin dünyadaki yansıması gibidir. Cennet, nasıl güzel ve makbul davranışlarla kazanılan “ecir” ile elde edilecekse, yeryüzü cennetlerine yapılan tatiller de çalışarak kazanılan “ücret” ile elde edilir. (Ecir ve ücret aynı kelime kökeninden gelir. İlki daha ziyade manevi, ikincisi ise maddi kazanımlarla ilgili kullanılmıştır.)



*

Elbette bugün anladığımız şekliyle “tatil” yeni sayılabilecek bir kavram. Her ne kadar cumartesi günü Yahudilik, pazar ise Hıristiyanlık’ta tatil günü olsa da bunlar özünde ibadet ve şükran günleriydi. Müslümanlık’ta ise belirli bir tatil günü veya günlük çalışma yasağı yoktur. Öte yandan dinlenmek bir ihtiyaç ve hak olarak nitelenir. Örneğin geceler, Kuran’da dinlenme zamanı olarak tanımlanmıştır. Yani günümüzdeki fonksiyonuyla hafta tatilleri ve yıllık izinler, dini inançlara değil endüstri devrimine dayanır. 

*

Yazının Devamını Oku

Önlemler neden önemsenmez?

“Evde otura otura bunaldık, bir kendimize gelelim”, “Bütün yıl çalıştık. Şunun şurasında iki hafta tatil yapacağız. Biraz rahat olalım”, “Oh be, dünya varmış. Kendimi normal bir insan gibi hissettim”... 

Görünen o ki hemen herkes, salgın nedeniyle tedbirli yaşamaktan sıkıldı. Bunun en açık kanıtını geçen hafta gördük. Bayram tatilinde hemen herkes kendini dışarı attı. Caddeler, sahiller, meydanlar, hemen her sınıftan, her kültürden insanla dolup taştı. Herkesin rahatlayıp “normal” hissetmesi, alıştığı gibi davranması ve tabii turizmin canlanması ne güzel bir gelişme. Ama...

*

“Gitmezsek çok ayıp olur”, “Halaysız düğün mü olur?”,  “Aylardır kapandık. Gelin bir görüşelim işte, ne olacak”... Taziyeler, kutlamalar, düğün-dernek, halaylar, ve tabii bayram ziyaretleri... Zor zamanlarda birbirine destek olmak, en mutlu anları yakınlarımızla paylaşmak ne kadar güzel. Ama...

*

“Ama”sı belli. Bilmeyen, duymayan kalmadı: “Maske, mesafe, hijyen”. Ama uzmanların tüm ısrarlı uyarılarına rağmen “normal” davranmak, alıştığımız gibi hareket etmek istiyoruz. En çok duyulan savunmalardan birisi de “Canım o kadar da ince eleyip sık dokuma”. Peki ama söz konusu hastalığın bizi, yakınlarımızı etkileyeceğini bile bile neden böyle davranıyoruz? Nedenlerden birkaçına değinelim. 


Yazının Devamını Oku

Sevdiklerimizi kurban etmeyelim

Bilim insanlarına göre Türkiye’de 200 bin civarında koronavirüs taşıyıcısı var.

Bu taşıyıcılar herhangi bir hastalık belirtisi göstermese de etraflarına virüs bulaştırabiliyor. Peki ama bizim o 200 bin kişiden biri olmadığımızın garantisi var mı? Elbette yok. Ama “hayalet taşıyıcı” bile olsak hiç değilse sevdiklerimizi, yakınlarımızı nasıl koruyacağımızı biliyoruz: Şarkıda dediği gibi “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli.”

BÜYÜKLERİN ELLERİNDEN

Allah’ın Kuran’da geçen sıfatlarından birisi “Bâtın”dır: Yani gözle görülmeyen, duyulara gizli kalan. Sevgi de böyledir. Gözle görülmez, ölçülemez ama hissedilir. “Bâtın” sıfatının bir de tamamlayıcısı var: “Zahir”. Yani görülebilen, aşikâr. Allah’ın varlığı, yarattıkları (mahlukat) ve yansımaları (tecelli) vasıtasıyla görünür. Basit bir örnek verecek olursak, sevdiğimiz kişi “zahir”dir, ona duyduğumuz sevgi ise “bâtın”. Yaradan sevgisinin bir tezahürü, zahiri ibadetlerdir (namaz, oruç vd) İnsanî sevgi ise kucaklaşarak, “büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperek” gösterilir.

YANAK YANAĞA DEĞİL GÖNÜLDEN GÖNÜLE

Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’ndaki kısıtlamalar olumlu sonuç vermiş, 10 gün sonraki vaka sayısında yüzde 15 azalma sağlanmıştı. Bu bayramda ise kamusal değil, “gönüllü kısıtlamalara” muhtacız. Gelin hepimiz, kendimizi doğrudan taşıyıcı olarak kabul edelim. Böyle bir durumda, bayram sevincimizi “zahiren” yaşamakta ısrar eder miyiz? Sevdiklerimizi, alışkanlıklarımızı tekrarlamak uğruna, bile bile hasta etmeyi göze alır mıyız? Elbette hayır. Gelin bu bayram, sevgimizin “zahirî” boyutunu “sosyal mesafeli” bir şekilde, “bâtınî” boyutunu ise en içten dileklerle, gönülden gönüle yaşayalım. Sonuçta hepimizin ortak duası, dünyamızı altüst eden bu salgının bir an önce sona ermesi değil mi?

KOLONYALAR HAZIR MI?BAYRAM ziyaretlerinin vazgeçilmezlerinden olan kolonya, malum sebeplerden ötürü yine revaçta. Kolonya bize Batı’dan gelmiş olsa da çıkış noktası İslam coğrafyasıdır. İslam medeniyetinde Hz. Peygamber’e atfedilen simge (rumuz) güldür. Gülün kokusunu yapraklarından alıp bir şişeye kalıcı şekilde aktarmak hiç de kolay bir iş değildi. Ancak Ortaçağ’ın Müslüman âlimleri, gülün suyunu damıtmayı başardılar. Cabir ibn Hayyan ve El-Kındî’yi izleyen İbn Sina, bir damıtma (distilasyon) tekniği icat etti. İlkeleri halen geçerli olan bu esans çıkarma tekniği, damıtılmış alkol elde etmenin de öncüsüdür. Nitekim Arapçada göze çekilen sürme anlamındaki “al-kuhl”, parfüm yapımında kullanılan imbiğin Avrupalılara geçmesiyle “alkol” olarak anıldı! 18. yüzyılda ise etil alkol, su ve güzel koku kullanılarak kolonya geliştirildi.

MAHLUKATA EZİYET EDİLMEZESKİLER, nedensiz yere denize taş atmamayı öğütlermiş: “O taş, bu kıyıya varmak için nice seneler yolculuk yaptı evlat. Nice badirelerden geçip karaya ulaştı. Sen o taşı denize atarak kat ettiği onca yolu heba etmiş oluyorsun. Yazıktır, yok yere zahmet verme. Hem balıkları da ürkütmesen keşke.” Ne kadar ince bir düşünce değil mi? (Günümüzde denize taş atan birine bu sözleri söyleyen, bir taş da kafasına yeme ihtimalini göze almalı!) “Eşref-i mahlukat”, yani “insan” olabilmenin temel gereklerinden birisi hayvanlara, bitkilere, eşyalara, hatta kıyıdaki taşa bile eziyet etmemek. Çünkü doğadaki, kainattaki her şeyin üzerimizde bir hakkı var. Köpeklerin, kedilerin, eşeklerin... Bu hak sahipleri içinde bize etinden postuna kadar her şeyini “kuzu kuzu” sunan kurbanlık hayvanlar, ayrı bir değer taşıyor.

Yazının Devamını Oku

Asla asla asla

YAŞI, güzelliği, boyu posu, mesleği, eğitimi, kökeni, dini, inancı, mezhebi, meşrebi, huyu suyu, karakteri, hali tavrı fark etmez...

Sevgili, eski sevgili, sözlü, nişanlı, nikâhlı, evli, bekâr, ayrı, ayrılmış, boşanmış, dul, çocuksuz-çocuklu, dargın, yakın veya uzak olması, sevip sevmemesi fark etmez...

Sevsen de, çok sevsen de, delice sevsen de, kızsan da, kıskansan da, aklından çıkaramasan da, unutamasan da, nefret etsen de fark etmez... Kadınları öldürmeyeceksin.

*

Çocukları da öldürmeyeceksin. Yaşlı, genç, erkek fark etmez... İnsanları öldürmeyeceksin.

Hayvanları, bitkileri, ağaçları, doğayı, geleceğini, yaşama sevincini, kendini... Kısacası insanlığını ve insanlığı öldürmeyeceksin.

*

Yüreğinin en derinlerine yaz. Tekrar tekrar yaz. Bıkmadan usanmadan her gün yeniden yaz. Hiç silinmeyecek kadar güçlü yaz ki, “gözün kararsa, aklın başından gitse” bile gönlün hatırlasın:

Yazının Devamını Oku

Kâbe, Hz. Meryem ve Çocuk İsa

Malum... Ayasofya, gündemin üst sıralarında. Pek çok kişinin merak ettiği bir konu da Ayasofya’nın mozaikleri.

Bu mozaiklerdeki ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ figürü, Hıristiyan ikonografisinin en bilinen örneklerindedir. İşin ilginci, anlatılanlara göre o figürün bir benzeri, vakt-i zamanında Kâbe’de de bulunuyordu.

*

600’lü yılların başlarıydı... Fırtınaları ve zorlu akıntılarıyla ünlü Kızıldeniz’de bir Bizans gemisi, günümüzdeki Cidde yakınlarında, kayalıklara çarparak parçalandı. Mekke bölgesi büyük ağaçlardan yoksun olduğu için kereste temini zordu. Geminin akıbetini öğrenen Mekke’nin ileri gelenleri, karaya vurmuş büyük ahşap parçaları ve yelken direklerini satın alarak Kâbe’nin yeniden inşasında kullanmaya karar verdiler. İşte o tahta sütunlardan birinin üzerinde ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ resmi vardı. 

*

Kâbe’nin yeniden inşasında görev almış olan Muhammed-ül-Emin, yıllar sonra artık ‘Allah’ın Elçisi (Resulullah)’ idi. Anlatılana göre Resulullah, Mekke’nin fethinden (630) sonra Kâbe’nin içindeki tüm putların dışarı çıkarılıp kırılmasını istedi. Putlar çıkarıldıktan sonra girdiği Kâbe’nin iç duvarlarında pek çok figür bulunuyordu. Bunlardan birinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, ellerinde fal okları tutarken resmedilmişti. Hz. Peygamber, “Yemin ederim ki onlar fal okları çekmemiştir” diyerek iki peygamberin bu şekilde resmedilmelerini kınadı. Hemen Zemzem suyu ve bez getirtti. Önce ellerini bir resmin üstüne koydu ve “Elimin altındaki hariç tüm resimleri silin” dedi. Rivayete göre Kâbe’nin içinde Cahiliye devrinden kalıp da o gün silinmeyen tek resim, Hz. Peygamber’in elinin altındaki ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ figürüydü.

*

Pek çok İslam tarihçisi, Ezrakî’nin (ö.864) ‘Ahbaru Mekke’ adlı eserinde yer verilen bu rivayete şüpheyle yaklaşır. Elbette İslam’dan önce Kâbe’de ‘Hz. Meryem ve Çocuk İsa’ figürü bulunmasına değil... Asıl itirazları, Mekke’nin fethinden sonra bu resmin silinmemiş olmasınadır. Çünkü anlatılan olayın, putperestliği çağrıştırdığı için suretlere doğru ibadet etmemeye özen gösteren Hz. Peygamber’in genel tavrıyla örtüşmediğini savunurlar. Peki ama tüm itirazlara rağmen bu rivayet doğru olabilir mi? Bunu tam anlamıyla bilmemiz mümkün değil. Çünkü 683 yılındaki iç savaş sırasında Kâbe yandı. Ayrıca atılan mancınıklarla çatısı hayli zarar gördü. Bu nedenle yıkılıp tekrar inşa edildi. Dolayısıyla Hz. Peygamber’den sonraki yıllarda da görüldüğü rivayet edilen bu resimden herhangi bir iz kalmadı.

*

Yazının Devamını Oku

Belirsizlik ne zaman biter?

Salgın ne zaman biter? Her şey ne zaman normale döner? Tatile ne zaman çıkacaksınız? Düğünü ne zaman yapacaksınız? Ne zaman, ne zaman, ne zaman...

Yaşadığımız çağda neredeyse hepimiz zamanlama bağımlısıyız. Hayatımızdaki her şeyin tam vaktinde gerçekleşmesine öyle alışmışız ki... “Gecikme, rötar, iptal” kelimeleri, sinir olmak için yeterli. Salgın gibi mücbir (zorlayıcı) sebeplerle rutinimiz ve planlarımız bozulunca, ruh halimiz altüst oluyor. Tabii bir de karar almamızı zorlaştıran belirsizlik hali var. Koşullara göre hayatımızın ritmi baştan sona değişiyor. Geriye sadece kısa vadeli, günübirlik, hatta anlık planlar kalıyor. ‘As Time Goes By’ (Zaman Geçtikçe) şarkısıyla meşhur, II. Dünya Savaşı döneminde geçen ‘Casablanca’, böyle zamanları çok iyi yansıtır:



Rick: “Dün gece neredeydin?”

Ilsa: “Üstünden çok zaman geçti, hatırlamıyorum.”

Rick: “Seni bu gece görebilecek miyim?”

Yazının Devamını Oku

Fatih'in resmindeki sevgili

İBB’nin geçtiğimiz günlerde Londra’dan satın aldığı “Fatih Sultan Mehmet ve Şehzadesi” tablosu hayli ilgi çekti.

Bu tablonun Bellini’ye aidiyeti kesin olmasa bile İtalyan sanatçının meşhur Fatih portresini bilmeyen yoktur. Padişahın bunun dışında Osmanlı tasvir sanatçılarınca yapılmış portreleri de vardır. Saray ressamı Nakkaş Sinan Bey’e ve öğrencisi Şiblîzâde Ahmed’e atfedilen bu resimler, minyatür geleneğinin devamı olsa da bu tarzın ilk örnekleri sayılır. Bunlardan birisi “Gül Koklayan Fatih” adıyla bilinir ki sonradan pek çok benzeri yapılmıştır. Peki ama neden gül? Edebiyatta gül, sevgiliyi sembolize eder; “sevgili” ise öncelikle Hz. Muhammed’dir. Yani ‘çiçeklerin sultanı’ olan gül, rengi ve kokusuyla “Allah’ın sevdiğinin” (Habibullah) rumuzudur. Örneğin Yunus Emre, daima güzel koktuğu anlatılan Hz.Peygamber’in gül ile bağını şu dizelerle kurar: “Sordum sarı çiçeğe gül sizin nenüz olur/Çiçek eydür: Ey derviş, gül Muhammed teridir.” Fuzuli’ye göreyse “Şebnem-i gül-zâr-i ruhsâr-i Resûlullâhdur” (Gül bahçesinin çiy damlası, Resulullah’ın yanağı/yüzüdür). Fatih’in resimde kokladığı iki gülden birinin gonca, diğerininse açık yapraklı olması, sadece estetik bir tercih midir, bilinmez. Ancak tasavvufta goncanın Allah’ın birliğini (vahdet), yaprakları açık gülün çokluğu (kesret) anlattığını biliyoruz. Bazen de gonca taze bir derviştir, açılmış gül ise olgunlaşıp kemale eren. Ve tabii gül koklayan bülbüldür, yani gülün sadık âşığı. Fatih döneminin büyük şairi Sinan Paşa’ya göreyse (ö.1486) gülün güzelliğini ortaya çıkaran ona duyulan aşktır: “Aşktır gülleri peydâ eden/Aşktır gül yüzlüleri hüveydâ eden”.




FATİH’İN ÜNİVERSİTE SINAVI NASIL GEÇTİ?

Yazının Devamını Oku

'Bulaşırsa bulaşsın' mı?

“Temmuz, ağustos, eylül/Her mevsimde durma gül/Hayat inan çok kısa, belki çıkmayız yaza/Boş vermişim, boş vermişim, boş vermişim dünyaya/Ağlamak istemiyorsan sen de boş ver dünyaya”

Böyle diyordu Ajda Pekkan’ın seslendirdiği, 1967 tarihli Fecri Ebcioğlu şarkısı. Bu şarkıyı birkaç gün önce Hürriyet’teki “Bulaşırsa bulaşsın” başlıklı haberi okuyunca hatırladım. Şöyle yazıyordu haberde: “Neden maske takmadıkları sorulan bazı gençlerin yanıtları şaşırttı: ‘Zaten herkese bulaşacak diyorlar. Ölen ölsün kalan sağlar bizimdir.’, ‘Zaten bu hayatı şans eseri yaşıyoruz.’, ‘Gençler bir şekilde atlatıyor.’

Antik çağlardan beri yetişkinler, gençleri eleştirip durdular. “Zamane gençleri”, umursamazlığın, kaybolan değerlerin, bozulan dünyanın sembolü olarak görüldü. Bu Roma’da da böyleydi, Osmanlı’da da... Şimdi gündemde Z kuşağı (belki de “zıtlaşma kuşağı” demeli) var. Kuşaklar arası değer çatışması, bugün de ortadan kalkacak gibi değil. Haliyle yukarıdaki haberi okuyanların en hafifinden “Vay vicdansızlar”, “Şu hale bak” gibi tepkiler vermesi şaşırtıcı olmaz. Ama gelin görün ki kızmak, “delikanlı diye kesip atmak işin kolay yolu.” Zor olansa gençlerin neden böyle konuştuğuna kafa yorup umursamazlığın önüne geçebilmekte. MFÖ’nün dediği gibi: “Bunun bir başı sonu yok mu? Sebepsiz sonuç olur mu?” EMPATİ ÖĞRENİLİR Mİ? Araştırmalara göre ders kitaplarındaki bilgiler (buna ahlâk bilgisi de dahil) gençlerin “bilişsel” gelişimine katkı sağlıyor ancak duygulara etki eden “duyuşsal” yeteneklerin gelişimi için farklı yöntemler gerekiyor. Bu yöntemlerden ilki, sahada çalışmak. Yani başkalarına, “ötekine” faydası dokunan projelerde yer almak. Kendinden daha zor durumdaki insanları, hayvanları veya doğal çevreyi ‘dünya gözüyle’ görmenin farklı bir dönüştürücü gücü var. Empati “yüz yüze” olunca daha derinden gelişen bir duygu. Hani denir ya “Görünce içim acıdı” veya “Görünce içim açıldı” diye... Saha ziyaretlerine yararlı işleri, geliştirecekleri bilim projelerini de eklemek gerek. Çünkü kişisel katkısıyla -küçük de olsa- bir şeyleri değiştirebilmek insanlara umut veriyor, idealler hayata anlam katıyor. Başkasına hayrı dokunanın, kendine de hayrı dokunuyor. Elbette tüm gençlerin koşa koşa böyle projelere katılmasını beklemek hayal. Ama bu tür faaliyetler temel eğitimin parçası olursa yaşayacakları olumlu değişimi hayal etmek zor değil. İyi düşünce ve umut kendi kendine yeşermiyor, düzenli olarak beslemek gerekiyor.

LAFTA KALMAYAN ÖRNEKLER

Değerler eğitiminin bir yolu da rol modelleri. İnsanlık tarihi boyunca peygamberler ve onların izinden giden veliler, bilgeler, değerler eğitiminde hep en ön sırayı aldılar. Modernleşmeyle birlikte bu kadim gelenek farklı bir boyut kazandı: Devlet liderleri, bilim insanları ve sanatçılar, rol modeli oldular. Öğretmenlerin değeriyse hiç azalmadı. Ne var ki gençler üzerinde en etkili rol modelleri öncelikle anneler, babalar ve aile büyükleri. Hal böyleyken, biz yetişkinlerin gençleri kınayıp onlara “ayar vermekten” daha önemli bir görevimiz var: Kendimize çekidüzen vermek. “Yalan dünya, her şey bomboş” nakaratlarıyla, hayatımızın sadece olumsuz yanlarını dile getirirken nasıl doğru örnekler olabiliriz ki? Israrla “Biz düzelemeyiz, bizden adam olmaz”, derken “hazret-i insan” olduğumuza inanmak mümkün mü? Tabii şunu da hatırlayalım: Onların yaşındayken büyüklerin gözünde biz nasıldık acaba? Öyleyse gelin, dünyayı iyileştirmeye kendimizden başlayalım. Mesela en basitinden çatık bir ifade yerine gülümseyen bir bakış... Bakarsınız maskenizin üstünden görünen o olumlu bakış, zamanla başkalarına da bulaşır. Zaten konu iyilikse, bırakalım gönlümüzdeki güzellikler -genç, çocuk, yetişkin, yaşlı- herkese bulaşsın.

Yazının Devamını Oku

Size baba diyebilir miyim?

Baba sevgisi millet olarak vazgeçilmezlerimizin başında geliyor. Sevdiğimiz siyasetçilere, şarkıcılara, dostlarımıza ‘baba’ diye hitap ediyoruz. Bu sevginin temeli de çok eskilere dayanıyor.

Bu pazar “Babalar Günü”. Malum, millet olarak “baba” kavramını çok severiz. Gönlümüzde yer etmiş “baba” çoktur: Meydanlarda “Kurtar bizi baba!” nidalarıyla karşılanan Süleyman Demirel, Orhan Baba, Müslüm Baba, Erkin Baba... Eski filmlerimiz ve dizilerimiz efsane baba karakterleriyle doludur. Ayrıca baba, arkadaşa-dosta samimi sesleniştir: Baba n’aber! Bu sevginin kökleri çok eskilere dayanır. Türkler, Müslüman olduktan sonra manevi büyüklerine “baba” dediler, büyük hürmet gösterdiler: Arslan Baba, Geyikli Baba, Gül Baba... Elbette “baba” vasfını kazanmak kolay bir iş değildi. Ne de olsa gönüllerdeki babalık, eskilerin ifadesiyle öyle “bir maşrapa sıcak suyla” elde edilmez; sabır, emek ve fedakârlık gerektirir. Gazalî, 12. yüzyılda şöyle yazmıştı: “Ey oğul! Nasihat vermek kolaydır. Onu kabul edip mucibince amel etmek ise güçtür.” Yani başkasına söylediğini kendisi uygulamayan (kâli ile hâli bir olmayan) kişinin babalığı laftadır. Ayrıca büyüklük taslayıp “babalanmakla” baba olunmaz. 90’lı yılların mizahi şarkısındaki gibi “Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur” diyenden “baba bir adam” çıkmaz. Nitekim Lokman Hekim, şu nasihatte bulunmuştu: “Yavrucuğum... İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme.”

ANNELİKTEN DAHA BAŞKA

Bırakın insanları, hayvanlarda bile “anne şefkati” diye bir hakikat var. Ama “babalık” öyle değil. Doğadaki aslanlar gibi sert babalar da var, fedakâr “penguen” babalar da. Mesafeli duranlar da var, yumuşak kalpli sevecen babalar da... “Baba-okulunda” görerek edinilen değerler, çocuklar aracılığıyla toplumun değerleri oluverir: “Oğul atadan görmeyince sofra kurmaz.” Bir Arap atasözüne göre “çocuk babasının sırrıdır”, yani onun izlerini taşır. Hal böyleyken babanın yanlış seçimleri sonraki kuşakları da etkiler: “Baba koruk yer, yedi göbek torununun dişi kamaşır.” Elbette babadan iyi bir rol model olması beklenir. Eski Türkçedeki “Ata orunu, oğulka kalır” (babanın şerefi, oğluna kalır) sözü boşuna değildi. Hz. Peygamber bu konuda şöyle demişti: “Hiçbir baba, evladına güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermemiştir”. Çocuklar babalarına senede bir gün hediye alsa da iyi bir baba, davranışlarıyla çocuğuna her gün “en üstün hediyeyi” sunmak durumunda. Ataerkilliğin yerini giderek “çocuk-merkezli” yaşamın aldığı çağımızda, bitmek bilmeyen maddi-manevi talepleri karşılamak zor zanaat olsa da...

Hiç şüphesiz eski devirlerde babalığın merkezinde erkek çocuk sahibi olmak vardı. Atasözlerindeki “baba-oğul” kalıbı bunun en açık yansımasıdır. Öte yandan tarihte kız evlatlarına sevgisini gösteren babalar da vardır. Hz. Peygamber, kendi babasını hiç görmemiş, ayrıca evlat acısı yaşamış bir babaydı. Onun, “Benim bir parçamdır, ona eziyet eden bana eziyet etmiş gibidir” dediği Hz. Fatıma başta olmak üzere, kızlarına gösterdiği sevgi ve ilgi iyi bilinir. Ayrıca kız torunu Ümame’yi çok sever, onu namaz kılarken sırtına çıksa bile eliyle tutar, secdede dahi omzundan indirmezdi.

AYNI UNVANI TAŞIRLARDI

Tüm eşitsizliklere karşın Osmanlı padişahlarının kızları da “sultan” unvanı taşırlardı. Bu zaman zaman tefrişat kuralının ötesine geçmiş, padişahlar kızlarıyla yakın olmuşlardır. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın çocukları içinde kendine en yakın gördüğü, kızı Mihrimah Sultan idi. Ayrıca geçmişte babaların çocuklarına sevgilerini açıkça ifade etmedikleri görüşü de fazla iddialı bir genellemedir. Örneğin Keykavus b. İskender 11.Yüzyıl’da şöyle demiştir: “Ciğer köşem... Baba ve ana senin için ölmeye razı olurlar, ta ki sana bir elem değmesin diye.” Şair Nabi de 1699 civarında, ‘Hayriyye’ adlı eserinde “can-ı peder”ine (babasının canı) şöyle sesleniyordu: “Pertevi-i nûr-ı hayatım sensin/Mahz-ı hayr-ı berekâtum sensin” (Ömrümün nurunun ışığı sensin, bolluk ve bereketimin özü sensin). Yürekten seven ve sevilen tüm babalara, canımız babalarımıza selam olsun... Bu dünyadan göçenlerin de ruhları şâd olsun.BABA HAKKI VARSA VAR HAKEMİNE NE GEREK VAR?BEŞİKTAŞ’ın efsane futbolcusu, kaptanı ve başkanı Hakkı Yeten, “baba” lakabını herkese sahip çıkması, saygı uyandıran otoritesi ve tabii iş ahlakı sayesinde kazanmıştı. Baba Hakkı’ya öylesine güven duyulurmuş ki, hakemler tartışmalı pozisyonlarda onun fikrini sorarlarmış. Sahadaki Baba Hakkı da adının hakkını verir; Beşiktaş’ın ister lehine, ister aleyhine olsun hiç tereddüt etmeden gördüğünü, doğru bildiğini söylermiş. Eğer günümüzde de her futbolcu maç içinde Baba Hakkı gibi davranabilse VAR hakemlerine gerek kalmazdı. Genel kural, sporda da geçerli: Bireysel erdemin zayıfladığı yerde sıkı denetim ve polisiye tedbirler artar. Atatürk boşuna dememiş “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim” diye.

Yazının Devamını Oku

Aklı ve gönlü buluşturmak

İnsanlık tarihinde koronavirüsten çok daha bulaşıcı hastalıklarımız var. Irkçılık, kibir, kıskançlık ve haset gibi. İnsanın yüreğini daraltan bu virüslerden kurtulmanın yolu ise hepimizin ‘iyi’leşmesinden geçiyor.

‘İYİLEŞMEK’ ne güzel bir kelime değil mi? Hem beden sağlığına, hem de iyi olmaya işaret ediyor. COVID-19 virüsü gündelik hayatı esir aldığından beri gözümüz hep iyileşenlerin sayısında. Umudumuz tüm hastaların iyileşmesi ve salgının son bulması. Ama gelin görün ki insanlığın tarihi kadar eski, başka bulaşıcı hastalıklarımız var. Örneğin kin, nefret, ırkçılık... Bakın Amerika’da olup biten şu son olaylara. Ayrımcılık ve merhametsizlik, hepimizin vicdanını derinden yaralanmıyor mu? Hadi o kadar üst perdeden gitmeyelim, daha sıradan hastalıklara bakalım: Başkalarının derdini görmezden gelmek; kendini büyük, başkalarını küçük görmek; kıskançlık, haset... Tüm bunlar bir sözle, bir davranışla bulaşan, insanın yüreğini daraltan virüsler değil mi? Nitekim gönlümüz (psike) hastalandığında bedenimiz de (soma) hasta oluyor. Bunun bilimsel adı: Psikosomatik rahatsızlıklar. Dolayısıyla yüreklerimizi, yıpratıcı tavırlara bağışıklık kazanacak şekilde güçlendirmeye ihtiyacımız var. Sonuçta kalıcı iyileşmenin yolu, hepimizin “iyi”leşmesinden geçiyor.

İYİLİĞE VE İÇ GÜZELLİĞE YOLCULUK
CUMA kelimesi, “toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki ‘cem’ kökünden türemiştir. Biz de bundan böyle cuma günleri sizlerle bu köşede bir araya gelecek; iyiliğe, iç güzelliğine ve etik değerlere uzanan bir yolculuğa çıkacağız. Gündelik davranışlarımızın insanlık ve inanç tarihindeki köklerini keşfetmeye çalışacağız. Kültürümüzü şekillendiren Anadolu, Türk ve İslam medeniyetinin bize aktardığı mirastan yararlanacağız. Ayrıca toplum bilimlerini bu mirasla harmanlamaya gayret edeceğiz. Bunun için akılla gönlü, bilimle vicdanı ortak bir zeminde ele almalıyız. Geleneğe başvurmaktaki amacımız, daha iyi bir geleceğe doğru ilerlemek. Ne demiş atalarımız: “Niyet hayır, akıbet hayır.”

SİYAH TENLİ KIRMIZI TENLİ

Ey insanlar!... Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır”. İslam Peygamberi, 632 yılında Veda Hutbesi’nde kendisini dinleyen on binlerce kişiye işte böyle seslenmişti. Bu sözlerden de kolayca anlaşılacağı üzere İslam, ırk ayrımcılığını, ırka dayalı üstünlüğü her şekilde reddeder. Kabileciliği, “Cahiliye âdeti” olarak görür. Ancak bu idealin her durumda aynı doğrulukla uygulandığını söylemek mümkün değil. Bu konuşmadan yüzyıllar sonra “siyah tenli”, insan hakları savunucusu bir rahip olan Martin Luther King, ABD’de ırk ayrımcılığının son bulması için çabalarken tarihi konuşmasında şöyle diyecektir: “Bir hayalim var. Gün gelecek, dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.” Dünyamızın mevcut haline bakarsak, bu ideallere erişmek için önümüzde hayli “uzun, ince bir yol” var. Hep birlikte “iyileşmek” için gitmeliyiz “gündüz-gece”...

GÖLLER KURUMADAN ÖNCE

Yazının Devamını Oku