GeriNaci Cem Öncel Can kulağıyla dinlersen duyarsın
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Can kulağıyla dinlersen duyarsın

İlk işittiğimiz ses hangisidir, kimindir? Bir ney sesi duyduğumuzda aklımıza ne gelir? İç sesimizi duymak için ne gerekir?

DAHA bu dünyaya gelmeden önce, anne karnında başlarız sesleri dinlemeye. Varlığımız, annemizle bir bütündür. O alemde duyduğumuz seslerse, kalp atışı ve nefestir. Kendi kâinatımızda, anne sesinin dışında sesler de duymaya başlarız zamanla. İşittiğimiz sevgi dolu nidalar ve sakin müzikler bizi rahatlatır.

Can kulağıyla dinlersen duyarsın

Derken anne karnında “ekmek elden, su gölden” yaşadığımız hayata veda vakti gelir. “Göbekten bağlı” olduğumuz alemden mecburen ayrılır, yeni bir aleme doğarız. Bu dünyada ilk duyduğumuz ses ise, nefes alabilmek için çıkardığımız o güçlü feryattır. Neyse ki kucağına başımızı koyduğumuzda, annemizin tanıdık kalp atışı, nefes sesi bizi sakinleştirmeye yeter. Kendimizi ait olduğumuz aleme dönmüş gibi hissederiz. Orası, “ana” vatandır.

MÜKEMMEL SES

İslam kültüründe insanın ruhani yolculuğu, anne karnından ayrılıp bu dünyaya gelişimize benzetilmiştir: Bu alemden önce hepimiz, “elest meclisi”ndeydik. Ruhlarımız orada Yaradan’ın harikulade hitabına şahit oldu (A’raf, 172). O eksiksiz alemde hakiki mutluluğu tecrübe ettik. Bu dünyaya geldiğimizdeyse hep ezeli vatanımızı özledik, her yerde O’nun sesini aradık.

İNLEYEN NAĞMELER

Mevlana’nın Mesnevi’si, Kuran’ın “oku” çağrısından ilham alırcasına, “dinle” diyerek başlar: “Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları [nasıl] anlatıyor / [Diyor ki]: Beni kamışlıktan kestiler keseli, feryadımla erkek-kadın ağlayıp inledi.” Neyin yapıldığı kamış, nasıl doğal ortamından ayrıldığı için inlerse, ruhumuz da ezeldeki yurdundan koparak geldiği bu alemde, derin bir ayrılık acısı çeker.

KENDİNİ DİNLE

Pek çok Müslüman düşünüre göre duygusal sıkıntılarımızın temeli, bu dünyada ruhen yalnızlık çekmek, yani kendini Yaradan’dan ayrı ve uzak sanmaktır: Oysa kainatlara sığmayan Allah, insana “şah damarından daha yakın”dır (Kaf, 16). Yani yerde-gökte aranan derman, aslında kalptedir. Dolayısıyla kalbimizin sesini dinlemek, bizi vuslata, yani özümüze kavuşmaya götürür.

*

Peki ama kalbimizin sesini, nefs/ego/benlik yaygarasından nasıl ayırt edeceğiz? İlk adım, nefsimizi ruhumuzun sesini dinlemeye alıştırmaktır ki, ramazan orucu bunun en bilinen pratiklerindendir. Bir diğeri, yine ramazanda yoğunlaşan iyilik çabasıdır. Sürekli kendimizi dinleyip kendi bencil isteklerimize odaklanmak yerine darda, sıkıntıda olanların sesine kulak vermek önemlidir. Buna “diğerkâm” veya “özgecil” olmak denir. İşte bu şekilde kâinatın tüm seslerini “can kulağı” ile önyargısız dinledikçe yüreğimizin perdeleri açılır. Zamanla kalbimizin sesini daha iyi duymaya başlarız.

RUHUN GIDASI

Musiki de doğrudan ruhu besler. Ahenkle okuyan güzel bir insan sesi; insan nefesine yakın bir ney; kalp atışlarını hatırlatan kudüm veya bendir... Tüm bu sesler ve daha niceleri, bizi “ana” vatanımıza götürür adeta. Herkesin yüreğine işleyen tür veya nağme farklı olabilir. Ama nihayetinde insan, kalbine hitap eden sesler dinledikçe ferahlar.

KALPTEN GELEN

Elbette “kalbinizin sesini dinleyin” demek kolay. Ama iyi dinleyici olmak çaba ve sabır istiyor. Resulullah’ın dinleme konusunda “peygamber sabrı”na sahip olduğu bilinir. Kendisine sataşmak amacıyla uzun uzun konuşanları bile sonuna kadar dinler; “sözlerini bitirdin mi?” sorusuna “evet” cevabı almadan konuşmaya başlamazmış. Ayrıca herhangi bir konuda, ilgili herkesi dinlemeden karar vermezmiş. Şüphesiz böyle bir tavır, ancak iyi niyet ve kararlılıkla mümkün olabilir. Peki ya bizler? Tabiatımızın, başkalarının ve kalbimizin sesini dinlemeye ne kadar istekliyiz?

ÇOK SESLİ RAMAZANLAR

ESKİ ramazanlar kuşkusuz yılın en “çok sesli” ayıydı. Camiler, güzel sesli hafızların Kuran okumasına tanıklık ederdi. Yatsıdan önce salâlar, teravih namazlarındaysa “cami musikisi”nin çeşitli örnekleri seslendirilir, birlikte ilahiler söylenirdi. Enderun usulü teravih, cumhur müezzinliği ve ney sesinin başrolde olduğu dergâhlar, dini musikinin diğer icra sahalarıydı. Sahur vaktindeyse minarelerden “temcid” okunurdu. Elbette sahurdaki davulları ve manileri, iftardan sonraki müzikli sahne gösterilerini unutmayalım. Ayrıca kahvehanelerde de yüksek sesle okunan kitaplara, fıkralar eşlik ederdi. Saz heyetinin çaldığı iftarlarsa, yemekli mekânlara daha yakın zamanlarda yayılmıştır.

ESMA-İ HÜSNA
ES-SEMÎ’
Her sesi duyan, her duayı işiten.

BİR AYET
Dinlemedikleri halde, ‘dinledik’ diyenler gibi olmayın.
(Enfal, 21)

BİR HADİS
İlmin başı güzelce dinlemektir.
(Beyhaki, Şuabü’l-îmân, II, 289)

X

Sabrın sonu...

“Sabrın sonu selamet” demiş atalarımız. Ama çoğumuz artık “sabrının tükendiğini” söylüyor. Akıllardaysa aynı soru: Pandeminin “sonu” ne zaman gelecek?

İsteklerimize “iki tıkla” ulaştığımız hız çağında yaşıyoruz. Hızımız kesildiğinde hepimizi bir sıkıntı basıyor. Mesela şimdilerde herkes sabırsızlıkla aynı sorunun cevabını bekliyor: Ne zaman “normal” hayatımıza döneriz? Pandemi nedeniyle “çok sıkıldık, çok bunaldık” derken, yeni varyantlar vs. hayatı daha da zorlaştırdı. Şarkıda dediği gibi “biri biterken öbürü de başlar, vermesin Allah”. Böyle durumlarda, hem zorluklara “sabır göstermek” gerekiyor, hem de “sabırla çözüm yolları aramak”.



‘OL’ DEDİM, OLMADI

Sabır bize iki durumda gerekli: Sıkıntı çektiğimizde veya olmasını istediğimiz bir şeyin gerçekleşmesini beklerken. Birinde direnç, diğerinde çaba ve tatlı heyecan var... Hemen hemen her kültürde sabrı tavsiye eden atasözlerine rastlıyoruz: “Sabır acı olsa da meyvesi tatlıdır.” Sabır acıdır, çünkü insan egosu/nefsi, acelecidir. Hemen olsun, hemen bitsin ister. İnsan, her “ol” dediğinde olmadığını, “yeter” dediği anda bitmediğini yaşayarak öğrenir. Nefsine çok ağır gelse de, hiç istemese bile...

YÜKÜMÜZ AĞIRLAŞINCA

Yazının Devamını Oku

Anneye bağlanmak

Araştırmalar, annelerimizle küçükken kurduğumuz güven bağının, hemen her konuda çok derin etkileri olduğunu ortaya koyuyor.

"Güvenli, kaygılı, kaçıngan”... Bu kelimeler size doğrudan bir şey ifade etmeyebilir. Ancak “bağlanma teorisine (kuramına)” aşina olanlar için bu kelimelerin özel bir anlamı var. “Bağlanma teorisi”, en basit ifadesiyle, bir bebeğin ona bakan kişiyle kurduğu güven ilişkisini ve bu bağın hayat boyu etkilerini inceliyor.



BU BAĞ ÖLÇÜLÜR MÜ?

Malum... İnsanların ve hayvanların, güven duygusuna, sığınmaya ve şefkate ihtiyacı var. Özellikle de bebeklik ve çocuklukta... Bu bağın ilk ve en önemli kaynağı anneler. Biz buna kısaca “anne şefkati” veya “anne sevgisi” diyoruz. Elbette bu gerçeği bilmek için bilim insanı olmak gerekmiyor! Kime sorsanız aynısını söyler. Hele de çocuk büyütmüş biriyse... Peki ama çocuğun annesiyle kurduğu bağlar ölçülebilir mi? Belirli ölçüler getirdik diyelim... O güven bağı, hayatımıza nasıl yansıyor; yetişkin davranışlarımızı ne ölçüde etkiliyor?.. Bu tür sorulara yanıt arayan “bağlanma” kuramcıları, farklı kategoriler belirlemişler. “Güvenli, kaygılı, kaçıngan” bunlardan bazıları.

SEVİLDİYSEN SEVERSİN DE

Yazının Devamını Oku

Kadir Gecesi doğmak

Atalarımız talihi açık, kısmeti bol kişiler için “Kadir Gecesi doğmuş” derlerdi. Peki nedir bu geceyi böylesine özel kılan?

Kadir Gecesi’nin ne olduğunu” doğrudan Kuran açıklar: “Biz onu (Kuran’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” (Kadr, 1). Yani Kadir Gecesi, Hz. Peygamber’in ilahi vahye ilk kez muhatap olduğu, bilinen anlamıyla İslamiyet’in doğduğu gecedir. Müslümanların gözünde bundan daha güzel bir doğum günü mü olur? İşte bu nedenle talihi açık, kısmeti bol olan kimseler için “anası Kadir Gecesi doğurmuş” denir.

*

Resulullah’ın “bin aydan hayırlı” olan Kadir Gecesi’nde başlayan manevi yolculuğu, Miraç’ta doruğa çıkmış; bu gece bir insanın Yaradan’ın zatına en yaklaştığı an olmuştur. İşte “esenlik dolu” Kadir Gecesi de, Müslümanların kendilerini manen Allah’a en yakın gördükleri gecedir. Kuran nasıl o gecede Hz. Peygamber’in gönlüne indiyse, Yaradan’ın nuru ve Kuran’ın feyzi de benzer şekilde insanların ruhuna iner; “ta ki tan yeri ağarıncaya dek”.



UZAKLARDA ARAMA

Yazının Devamını Oku

Gönülden affetmek

Hemen herkes affetmenin güzel bir davranış olduğunu söyler. Ancak, hataları affetmek, söylendiği kadar kolay olmuyor.

BİRBİRİNİ affetmek, kâğıt üstünde erdemli bir davranış olsa da hiç kolay değildir. Çünkü af bekleyen kişiye ya kızgınsınızdır ya da kırgın. Hakkınızı yemiş, size sıkıntı vermiş birinin cezasını bulması varken neden onu affedesiniz? Hele de sevdiğiniz biri, sizi hiç beklemediğiniz şekilde üzüp, gönlünüzü kırdıysa? Ayrıca hataları affetmek adaletsizliğe, ayıpları affetmek saygısızlığa yol açmaz mı?

KART GÖSTERMEMEK

Affetmek derken “yasal suç” olan konuları bir kenara bırakalım. Biz, kişiler arası affa bakalım... Affetmek, “sarı kartlık” veya “kırmızı kartlık” bir hareketi maddi-manevi cezalandırma hakkınızdan vazgeçmek demek. Elbette zorunlu olmadığınız halde ve hür iradenizle. Af kelimesinin kökü, “silmek, yok etmek” olsa da affetmek, mutlaka unutmayı gerektirmez. Ayrıca mazur görmek, bir hatayı hata olmaktan çıkarmaz. Affetmek, durumun kendisiyle değil bizim takındığımız tutumla ilgilidir. Kendi tercihimizdir.

Neyin hata veya saygısızlık olduğu, zamana ve kültüre göre büyük farklılıklar gösterir: Futbolda kırmızı kart gerektiren bir hareket, Amerikan futbolunda oyun kurallarına uygun olabilir. Bu tür farkların farkında olmak, hoşgörülü ve affedici olmaya yardımcıdır.

*

Affetmek için bir diğer araç, karşımızdakine hak vermesek bile “halden anlamak”tır. Hata işleyen bu hatayı neden işledi? Niyeti neydi? Kasıtlı mıydı veya bilgisiz miydi? Bu tür sorularla durumu anlama çabası, hiddetimizi veya kırgınlığımızı azaltmaya yardımcı olabilir.

KENDİMİZİ AFFETMEK

Yazının Devamını Oku

Candan olsun da

Atalar “az veren candan, çok veren maldan” demiş. Peki ya çok bağışta bulunan da “candan” verirse...

İSLAM öncesi Arap kültüründe cömertlik, çok övülen bir davranıştı. Hatta bu konuda zenginler arasında kıyasıya rekabet vardı. Ne var ki bu yarışın arkasındaki asıl etken, güç gösterisiydi. Önde gelenler, kendi kabilelerinin üstünlüğünü diğerlerine göstermek için bağışta bulunurlardı. Üstelik cömertliklerini dosta-düşmana yüksek sesle duyururlardı.

CÖMERTLİĞİN SEBEBİ

Elbette bağışın her türlüsü, ondan yararlanan fakirler için kıymetlidir. Verilme nedeni her ne olursa olsun... Ne var ki “hayırlarda yarışın” diyen İslam, cömertliğin boyutunu değiştirmiştir. Başkalarının saygısını ve minnetini kazanmak için yapılan hayırseverliğin yerini çok farklı bir anlayış alacaktır: “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz (İnsan, 9).”

*

İslam’da yapılan bağışla ilgili böbürlenmemek ve başa kakmamak, esastır. Cömertlik, riyadan arındırılmalıdır: “İnsanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın (Bakara, 264)”. Osmanlı’daki sadaka taşı gibi uygulamalar, “bir elin verdiğini öbür elin bilmemesi” hassasiyetine dayanırdı.

HAYIRSEVERLİK KÜLTÜRÜ

Fârâbî,

Yazının Devamını Oku

Kaçıncı bahar?

Ramazan bu yıl yine “Hızır-İlyas” veya bilinen adıyla Hıdrellez bayramının kutlanmasına tanık oluyor.

Hıdırellez, Nevruz ile birlikte iki bahar (özgün biçimiyle “behâr”) bayramından biri. Aslında güneşin Ülker burcuna girmesiyle bağlantılı olan Hıdrellez, tabiatın canlanıp yeşermesinin habercisidir. Orta Asya’dan Balkanlar’a geniş bir coğrafyada kutlanır ve farklı kültürel etkilerle biçimlenmiştir. Bazen “yazın başlangıcı” olarak da görülmüştür.



*

Temelleri İslam öncesine uzanan geleneksel söylencelerde, Hızır’ın/Hıdır’ın “abıhayat” yani ölümsüzlük suyundan içtiğine inanılırdı. Hızır’ın bir beldeyi ziyareti, doğanın yeşillenmesini müjdeliyordu. Nitekim ismi, Arapça’daki “hadir” yani yeşil kelimesiyle bağlantılıdır. İnanışa göre Hızır karada, İlyas Peygamber ise denizde sıkıntıya düşenlerin yardımına koşarlar. İşte bu iki ruhani koruyucu, 5-6 Mayıs’ta buluşurlar. Bu da “Hızır-İlyas” bayramıdır. Elbette ne Tevrat’ta, ne de Kuran’da böyle bir anlatı yer almaz. Üstelik Kuran’a göre doğa ve gök olayları, Yaradan’ın eseri olan bir akışın sonucudur.

OLAYLARIN İÇYÜZÜ

Yazının Devamını Oku

‘Dost’un dostları

Veli, sözlük anlamıyla “dost” demek. Ama dostuyla arasına başka hiçbir şeyin girmediği kadar yakın bir dost.

Çok yakın dost” anlamı taşıyan “veli” kavramı, özünü Kuran’dan alır: “Allah, inananların velisidir/dostudur.” Elbette “veliniz” size ne kadar yakınsa siz de ona o kadar yaklaşmış olursunuz. Zaten “v-l-y” fiili, “iki şey arasına kendilerinden olmayan bir şeyin girmemesi” anlamına gelir. Velinin Türkçe karşılığı olan “Dost” kelimesi de mecazi olarak “Allah” anlamında kullanılır.



FARKLI İSİMLER, ORTAK DEĞERLER

Veli, evliya (velinin çoğulu), ata, dede, baba, ermiş, eren... Her birine İslam ve Türk kültüründe çok değer verilmiştir. Aslında hepsinin anlamı ortak: “Dost” sevgisini yayan, Allah dostları. Hacı Bayram-ı “Veli”, Hacı Bektaş-ı “Veli” gibi Anadolu insanının gönlünü kazanmış veliler pek çoktur. Keza büyük hikâye anlatıcısı “Dede” Korkut veya bestekâr İsmail “Dede” Efendi gibi dedeler... Aynı şekilde Somuncu “Baba”lar, Telli “Baba”lar... Veya Horasan “eren”leri... Onlara Rabia el-Adeviyye gibi kadın evliyayı da eklemek gerek.

*

Yazının Devamını Oku

Hayır söyle hayır çıksın

“Sözün faydalısını ve güzelini söylemek” yüzlerce yıldır sohbetlerin değişmeyen esasıdır.

Hayır söyle komşuna, hayır çıksın karşına” der bir atasözü. Elbette kültürümüzdeki pek çok özlü söz gibi bunun da “Muhammedi” bir kaynağı vardır. Şöyle demişti Hz. Peygamber: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kişi, ya hayır söylesin ya da sussun.”

HABERİNİ DOĞRULA

Konuşma, sohbet, sahabe... Tüm bunlar, İslam kültüründe merkezi bir öneme sahiptir. Hz. Peygamber, güzel söz, “kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir (İbrahim, 24)” ayetinden hareketle, sohbetlerde güzel konuşmalar olmasını tavsiye ederdi. Elbette yanıltıcı veya insanları kötüleyici sözlerden uzak durulmasını da... Ayrıca zanna dayalı, eksik haberler üzerinden yargıya varmamak gerektiğini hatırlatırdı. Elbette onun bu tavrı, Kuran’daki “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme (İsra, 36)” ayetinin bir yansımasıdır. Hz. Peygamber’in sözlerini aktaranların (ravi) ne kadar güvenilir kişiler olduğu da hadis alimlerince ayrıntılı biçimde sorgulanmıştır.

ÖVGÜNÜN SINIRLARI

Resulullah, “birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayın” derken aynı zamanda sohbetlerdeki abartılı övgüyü de yersiz bulmuştur: “Birbirinizi (aşırı şekilde) övmekten sakının.” Ne var ki bu ölçü, saltanat düzeninde sık sık aşılacaktır. Cahiliye devrinin sultanlara, valilere “yüksek dozda” övgü içeren eserleri, yeniden standart hale gelmişti. Böyle olunca da alimler, güçlü kişilerin sohbet meclisinde “dalkavukluk” yapanları açıkça eleştirmişlerdir. Onlara göre sohbet meclisi, kişilerin birbirini övüp göğe çıkarması için değil olgunlaşmak (kemale ermek) içindir.


Yazının Devamını Oku

Eve kapalı dünyaya açık

Bilgi ve bilgelik, insanlığın değişmeyen arayışı. Evlerde kapalı olsak da zihnimizi yeni bilgilere kapatmayalım.

Mekke’de “Dârülerkam” (Erkam’ın evi) adıyla bilinen ev, Müslümanlık tarihinin ilk okulu kabul edilebilir. Hz. Peygamber burada insanlara İslam’ı anlatır, Kuran ayetlerinin “hikmet dolu” anlamlarını açıklardı. Medine’de ise Mescid-i Nebevî’nin bahçesi “Ehl-i Suffa” denen gönüllü öğrencilerin eğitim alanıydı. Bunlar, İslam medeniyetinin eğitim kurumlarına ilham kaynağı olacaktır.

*

9. yüzyıl başlarında Bağdat’ta kurulan “Beytülhikme”, yani hikmet/bilgelik evi, İslam medeniyetinin en önemli bilim ve kültür merkezlerinden olmuştur. Bu merkezin en önemli özelliklerinden biri astronomiden felsefeye kadar her alandaki antik eserlerin (Yunan, Süryani, Pers ve Hint) Arapçaya tercüme edilmesidir. Hz. Peygamber’in yabancı dil öğrenmeyi ve konuşmayı tavsiye etmesi, bu çabaya zemin oluşturuyordu. Elbette Beytülhikme’deki çalışmalar sadece çeviri düzeyinde kalmamış, Müslüman âlimler bu bilimsel mirası değerlendirip geliştirmişlerdir.



Antik düşünürlerden Aristo, çeviriler aracılığıyla Müslüman düşünürlere etkisini daha çok mantık/kelam ilimlerinde, Galinus (Calinus) ise tıpta göstermiştir. Platon (Eflatun) ise daha ziyade siyaset kuramcılarını ve hikmet arayışındakileri etkiliyordu. Bunun en açık örneğini Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde görürüz: “Şad ol, a bizim sevdası hoş aşkımız; a bizim bütün hastalıklarımızın tabibi! / A gururumuzun, kibrimizin devası; a Eflatun’umuz, Calinus’umuz bizim”.

Yazının Devamını Oku

Çalışanın hakkıdır

Bugün 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü. Çalışan haklarının, emeğe gösterilmesi gereken saygının hatırlandığı gün.

“ÇALIŞANA ücretini, teri kurumadan verin.”, “İnsan için elinin emeğinden daha hayırlı bir kazanç yoktur”... Bu sözler, 70’li yılların solcu isimlerinden birine değil, Hz. Peygamber’e ait. Keza “Çalışanlarınız kardeşlerinizdir”; “Çalışanlarına iyi davranan, Allah’ın koruması altındadır ve cennetliktir” diyen de oydu... İslam kültüründe çalışanın hakkını eksiksiz vermek, dinlenmesine imkân tanımak, gücüne uygun iş istemek, temel sorumluluklardan görülmüştür. Bu doğrultuda kuşaktan kuşağa aktarılan çok sayıda menkıbe vardır.

ÇALIŞANIN HAKKI

Evvel zaman içinde, üç adam yolculuk ederken fırtınada bir mağaraya sığınmışlar. Ancak düşen bir kaya, bu mağaranın ağzını kapatmış. Çalışıp didinmişler ama kayayı yerinden oynatamamışlar. Çaresizlik içinde, yaptıkları hayırlı işleri yâd ederek duaya başlamışlar. İlk iki adamın dualarıyla kaya biraz hareket etmiş. Sıra üçüncüye geldiğinde adam başından geçen şu olayı anlatmış:

*

“Bir vakit, tarlamda üç işçi çalıştırmıştım. İşleri biter bitmez onlara ücretlerini ödedim. Ancak içlerinden birisi, verdiğimin emeğine karşılık olmadığını söyleyerek sinirlendi ve hakkını almadan gitti. Ben de onun adına ayırdığım darıyı boş bir toprağa ektim. Bunu her yıl tekrarlayıp mahsulü çoğalttım. O mahsulden gelen parayla bir sığır sürüsü aldım. Adam yıllar sonra çıkageldi ve alacağını hatırlatıp benden hakkını istedi. Ben de ona sürüyü gösterip ‘Başında çobanıyla gördüğün şu sürünün hepsi senindir’ dedim. Adam önce onunla alay ettiğimi sandı. Ama ısrar edince, büyük şaşkınlık ve mutluluk içinde sürüyü alıp gitti.”

*

Mağaradaki üçüncü kişi bu anlattığı olayın ardından şöyle dua etmiş:

Yazının Devamını Oku

Yolculuk nereye?

“Hayy’dan gelip Hu’ya gidiyoruz” demiş eskiler... Yaradan’dan gelip yine O’na dönüyoruz anlamında.

17 günlük kapanma sürecini yazlıkta veya köyünde geçirmek isteyenler, adeta büyük bir “göç” başlattı. Elbette kimsenin niyeti kötü değil. Herkes izolasyonu daha rahat atlatmak istiyor. Çok doğal... Bir apartman dairesinde kapalı kalmaktansa yazlığının balkonunda veya köydeki evinin bahçesinde olmayı kim istemez? Üstelik “salgın burada da var, orada da, ne fark eder?” diyenler çıkabilir. Bir bakıma doğru. Ancak büyük şehirlerin tedavi kapasitesiyle, küçük beldelerin imkânları bir değil. Tabii bir de virüsü başkalarına taşımanın manevi vebali var.

KAYGININ SEBEBİ

Hekimler “göç” nedeniyle salgının daha da yayılması ihtimalinden kaygılı. Nitekim geçen yıl, tam da böyle olmuştu. Yani uzmanlara yeterince kulak vermediğimiz açık. Üstelik bu tavsiyeler aslında son bir yıldır değil, yüzlerce yıldır tekrarlanıyor: “Bulunduğunuz yerde salgın hastalık varsa orayı terk etmeyin. Eğer bir yerde salgın varsa oraya gitmeyin.” Hz. Peygamber’in bu sözünü acaba kaçımız duyduk; duyanların kaçı gerçekten önemsiyor, kaçı da uyguluyor acaba? Bilemiyoruz... Ama şehirlerden çıkan uzun konvoyların tüm Türkiye’ye dağıldığını gayet iyi biliyoruz.

GÖÇTÜ KERVAN

Sonuçta tüm bu yazdıklarımız, sadece durum tespiti. Tarihe kayıt düşmekten ibaret. Tedbirler, ancak testiyi kırmadan önce kıymetli. Olan oldu, giden yazlığına köyüne gitti zaten. Atalarımız “Atı alan Üsküdar’ı geçti” demiş. Veya “Atılan oku, itirazınla geri çeviremezsin”. Ama şunu da unutmayalım ki bu dünyadan göçenler geri gelmiyor. Salgında yakınlarını kaybedenlerin acısı büyük. Hele de hastalığı yakınlarına bizzat taşıyanların acısı çok daha derin.

METİN OLMAK

Malum... Eskiler, sıkıntı çekenlere “metin ol kardeşim / evladım” derlerdi. Ama kolay değildir dayanmak, metin olmak. Üstelik acıyı yaşamak, insan olmanın gereğidir. Zaten hiç acı hissetmemek, başlı başına bir sorun değil mi? Tabii acıdan başka şey düşünememek de öyle... İşte bu tip durumlarda, devreye örnek insanların, rol modellerin davranışları girer. Hiç şüphesiz İslam kültüründe en önemli rol model, Hz. Peygamber’dir.

Yazının Devamını Oku

İçimizdeki ışıklar

Bu ramazan, kısıtlamalar nedeniyle mahyaları görme imkânı bulamıyoruz. Öyleyse ışıkları, minarelerin arasında değil, evlerimizde yakalım.

HEP karanlık, hep karanlık... Bir nefes ver, bir fısılda... Bir aydınlık bana”... “Hep Karanlık” adlı şarkısında böyle der Kayahan (ö.2015). “Odalarda Işıksızım”ı da yazan kıymetli ozanın yüreğinde hissettiği karanlığın bir benzerini, Çiğdem Talu’nun (ö.1983) sözlerinde buluruz: “Bendeki karanlığı gel de bana sor.” İnsanın, insanlığın en büyük ideallerinden biridir hem içindeki, hem de dışındaki karanlıktan kurtulup aydınlığa çıkmak.

İLK IŞIKLAR

Allah’ın kainatları yaratışı, Tevrat’ta “ışıklı” bir sembolizmle anlatılır: “Rab, ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu. Rab ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı”. Tüm yaygın dinlerde “nur”, manevi aydınlıktır. Hatta insanların da etrafına bir ışık yaydığına inanılır. Örneğin inanca göre manevi ışık, iki kaş arasındaki “üçüncü gözden” yayılır ama “çıplak” gözle görülemez. Ayrıca Budist ve Hıristiyan ikonografide, peygamberler, azizler/ermişler, hep başlarında nurdan bir hale ile resmedilirler.

O, BİR NURDUR

Allah, Kuran’da “nur üstüne nur (Nur, 35)” olarak tanımlanır. Nitekim Miraç’ta Allah’ın zatını görüp görmediğini soranlara Hz. Peygamber, “O bir nurdur, nasıl görebilirim!” demişti. Resulullah, melekleri de “nurani” varlıklar olarak tarif etmiştir. Ayrıca “Nur-ı Muhammedi”, İslam kültüründe önemli yer tutar. Örneğin Pir Sultan, “Hak yarattı Muhammed’i nurundan” derken Süleyman Çelebi, Resulullah’ın gelişini yine bu kavramlarla anlatır: “Geldi ol nur, gitti âlem zulmeti (manevi karanlık).” Hz. Peygamber’in Kuran ayetlerini ilk işittiği yer olan Hira Dağı, aynı zamanda “Nur Dağı” olarak da anılır.

YARASIN, NUR OLSUN

“Nur” kavramı, günlük dilin de parçası olmuştur. “Nur yüzlü” derken içindeki aydınlık bakışlarına yansıyan, “pozitif enerji” yayan güleç kişiler kastedilir. “Nur topu” gibi bebeklerimiz olduğunu sevinçle duyururuz. Ürettiklerimiz “el emeği, göz nuru”dur. Biliriz ki “eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı”. Her yemekte “yarasın, nur olsun” veya “soframız nur olsun, hanemiz mamur” diye dua edilir. Ve tabii, ölmüşler “nur içinde yatsın” diyerek anılır...

Yazının Devamını Oku

Derman ararım derdime

Pandemi nedeniyle hemen hepimiz “Derdim çoktur, hangisine yanayım?” der gibiyiz. Mevcut koşulları değiştirmek zaman istiyor. Peki ya ‘iç koşullar’?

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, yaşadığımız salgın, sadece virüsten ve antikordan ibaret değil. Bir yıldır aralıklarla evlerimize kapanmanın hem ekonomik, hem de psikolojik etkileri var. Şimdi daha kötüsünden korunabilmek için bir 15 gün daha kapanmak zorundayız, el-mahkûm. Madem dış koşulları, “iş koşullarını” değiştiremiyoruz... Öyleyse en iyisi, “iç koşulları” değiştirmeyi denemek değil mi?

HERKESİN DERDİ KENDİNE (Mİ?)

İnsan dertliyken, “içi yanarken” sadece üzgün değil, olan bitene kızgındır da. İsyan edesi gelir... Ama yine de bir ihtimal, benzer acıları yaşamış birinin sözlerine kulak kabartır.

Öyleyse gelin, bizden önce “damdan düşen” şairler-âşıklar, nasıl ayağa kalkmışlar bir bakalım... Belki onların iç yolculuğu, kendi adımlarımız için bize ışık tutar.



Yazının Devamını Oku

Kubbesiz minaresiz cami olur mu?

Cami deyince zihnimizde kubbe ve minare canlanır. Oysa camiyi cami yapan, binanın biçimi değil içindeki insanlardır.

Secde etmek, sözlük anlamıyla, “tevazuyla eğilmek, alnı yere koymak”tır. Mescit ise secde edilen; yani, namaz kılınan yerdir. Biz mescidi, “minaresiz, küçük cami” diye bilsek de durum tam olarak böyle değil.

MESCİT KÜÇÜK DEĞİL Mİ

Müslümanlığın en kutsal mekânı Kâbe’yi çevreleyen ibadet alanı “Mescid-i Haram”dır. Medine’deki ilk ibadethane ise “Mescid-i Nebevî”dir. Bu iki “mescit”, günümüzde de en büyük kalabalıkları toplayan ibadet mekânları. Bunlara ziyaret edilmesi hayırlı bulunan Kudüs’teki “Mescid-i Aksa” da eklenebilir. Yani İslam için en mübarek üç mekân, “cami” değil, “mescit” olarak anılır.



YERYÜZÜNDE BİR YER

Yazının Devamını Oku

Merhamete asıl muhtaç olanlar

Ne güzeldir “merhamet sahibi” olmak. Ama tepeden bakıp acımakla, merhamet arasında ince bir çizgi var.

İslamiyet’in en temel kavramlarındandır, merhamet. Allah’ın rahmeti, “yarattığı bütün varlıklara ayırmadan merhamet eden, maddi-manevi nimet veren” anlamındadır. Örneğin dilimizde yağmura “rahmet yağıyor” denmesinin ardında bu anlam yatar. Kuran besmeleyle, yani “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı” ile başlar. “Rahman, rahmet ve merhamet” kelimelerinin hepsi aynı kökten gelir ve Kuran’da yüzlerce defa geçer. Hatta “Rahman”, Allah ile eş anlamlı sayılır: “İster Allah deyin, ister Rahman deyin (İsra, 110)”. “Rahmet Peygamberi” de Kuran’da merhametli olduğu için övülür.



DUYGU BİRLİĞİ

“Rahmet” Yaradan için, “merhamet” ise genellikle insanların diğer varlıklara davranışını anlatmak için kullanılır. Merhamet, “başkalarıyla duygu birliği kurup, onlara yardımcı olma isteği” anlamına geliyor. Dilimizde en bilinen karşılığıysa, “acımak”; yani “birinin acılarını yüreğinde hissedip, yardım hissiyle dolmak”.

*

Yazının Devamını Oku

Öğretmenler derste öğrenciler nerede

Pandemi koşullarında öğretmenler her sabah işbaşında. Peki ya öğrenciler, onlar ne durumda?

Pandemi nedeniyle evde kalan milyonlarca öğrenci, önceden kaydedilmiş video derslerle sesli eğitim görüyor. “Gerçek” öğretmenleri onlara destek olabilmek için çırpınıyor. Online canlı ders görebilen “şanslı” öğrencilere gelince... Onlar derse katılıyor katılmasına da, bazıları sadece ekranda yazan bir isim olarak. Çünkü çok sayıda öğrenci görüntülerini kapatarak ders “dinliyor”. Öğretmen “kendi kendine” ders anlatırken, yüzlerini görmediği öğrencileri o sırada online oyun mu oynuyor, kendi arasında yazışıyor mu, yani ders mi dinliyor, yoksa eğleniyor mu bir fikri yok. Öğretmenlerin işi hayli zor.



ÇOCUKLARIN TATİL KEYFİ

Kuşkusuz pandemi koşulları müstesna. Ama Osmanlı’da da ramazan, eğitim takviminin tersyüz olduğu bir zamandı. Çünkü bu ayda okullar ya tümüyle tatil edilir veya dersler iyice azaltılırdı. Haliyle öğrenciler için ramazan keyif ve eğlence zamanıydı. Varlıklı ailelerin çocukları, hemen çiftliğe veya yazlığa giderdi. Gerçi okul olmasa da ramazan bir tür “manevi eğitim” zamanıydı. Ama ödülü, eğlencesi boldu. Örneğin küçükler, sahurdan öğlene kadar “tekne orucu” tutar, bu sayede bir hediye kazanırlardı. Gündüzleri cami-türbe ziyareti dönüşünde oyuncakçılara uğramak, harika bir “teşvik primi”ydi. Geceleri teravih namazının ödülüyse, Karagöz-Hacivat gösterisi veya sokak şenlikleriydi.

TOPLU EĞLENCELER

Yazının Devamını Oku

Aynı gemideyiz

Şefkate, korunmaya ihtiyacı olan sadece insanlar mı? Peki ya bu gezegeni paylaştığımız diğer canlılar?

Oruç zamanı bolluk içinde geçen bir dönemdir. Bu yüzden de halk ramazanı büyük bir hevesle bekler. Bu ayda... Kedi ve köpeklere de sadaka verilir. Türkler her gün ikindi zamanı Şehzade Mehmet Camii’nin önüne gelerek kedilerle köpeklere et ve küçük şişlere geçirilmiş kızarmış ciğer parçaları verirler. Bu, çok önemli bir sadaka yerine geçer... Bazı kişiler kafesteki bir kuşu satın alıp onu serbest bırakarak sevap kazanmayı umut ederler.” Alman seyyah Schweigger, 16. yüzyılda bir ramazan günü İstanbul’da gördüğü manzarayı, bu sözlerle anlatır. Türklerin hayvan sevgisini hayretle yazmış tek gezgin de o değildir. Örnekleri çoktur...



MERHAMET TİMSALİ

Zamanı bile “12 hayvanlı takvim”le izleyen Türkler için at, kurt, keçi, kartal, şahin, turna özel değer taşımış; koyunlar ve köpekler başta olmak üzere hayvanlar adeta ailenin ayrılmaz parçası sayılmışlardır. Bu sayede İslamiyet’in hayvana verdiği değeri benimsemeleri hiç de zor olmayacaktır.

*

Yazının Devamını Oku

Şehitlere ve çocuklarına borçluyuz

Cumhuriyetimizin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’yla çocuklara bayram sevinci yaşatan ramazan ayı bir arada. 96 yıl önce olduğu gibi...

RAMAZANIN ortaları... 12 Haziran 1919. Yunan işgali yayılıyor... “Paşam! Bütün Amasya emrinizdedir. Gazanız mübarek olsun... Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.” Bu sözlerin sahibi, şehrin ileri gelenlerinden Müftü Hacı Hafız Tevfik Efendi’ydi. Karşıladığı kişiyse Mustafa Kemal [Atatürk] ve arkadaşları. Evlerden gelen yemeklerle hükümet konağında hemen bir iftar sofrası kuruldu. Paşa, dualarla açılan iftar sofrasında, kurtuluşa dair görüşlerini anlattı. Aldığı destek, onu çok sevindirmişti.

*

Ramazanın son haftası... 22 Haziran 1919. Mustafa Kemal Paşa ve yol arkadaşları, Amasya Genelgesi’ni açıkladılar: “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Zorlu bir mücadelenin umut dolu ilk günleriydi...

*

11 Temmuz 1921. Başta şehitlerin yetimleri ve gazi çocukları olmak üzere tüm çocuklara hizmet için Ankara’da kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin koruyuculuğunu, Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa,kemâl-i iftihar ile kabul etti”.

28 Kasım 1921. Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmış... “Gazi Hazretlerinin annesi Zübeyde Hanım”, yetim öğrenciler için çok anlamlı bir bağışta bulundu: “Her sene ramazan ayının Kadir Gecesi’nde, Darüşşafaka öğrencileri tarafından okunacak Kuran-ı Kerim’in sevap ve mükâfatının öncelikle Peygamberimiz Efendimizin mübarek ruhlarına, [onun] ailesine, bütün peygamberlere... Hakk’a eren velilerle kadın-erkek bütün müminlerin ve şehitlerin temiz ruhlarına... hediye edilmek şartıyla, Allah rızası için 20.000 kuruş kağıt parayı malından” vakfetti.

*

Yazının Devamını Oku

Kalemi tutan el

Acaba kalemi ilk olarak kim kullandı? O kalem ne yazdı, neyi anlattı?

Kuran-ı Kerim, pek çok ayette kendinden “kitap” olarak söz eder. Ayrıca Tevrat, İncil ve diğer peygamberlere gönderilen kutsal metinler de “kitap”tır. “Oku” kelimesiyle başlayan “kitap”, İslam medeniyetinin temelinde yer alır. Dolayısıyla kitaba ve yazıya saygı esastır. Önce Hz. Peygamber’in gönlüne ve zihnine işlenen; ardından ezberlenip yazıya geçirilen Kuran, hem okuma-yazmanın gelişimine doğrudan etki etmiştir, hem de yazı sanatı ve kitap kültürüne.

İNSANLAR YAZA YAZA

Kuran’ın ve İslam’ın doğru şekilde aktarılması ihtiyacı, yazı faaliyetlerinin gelişiminde önemli rol oynadı. Hukuk (fıkıh), hadis, kelam/felsefe, tarih gibi kollara ayrılan bilimler için yazı ve kitap temel bir ihtiyaçtı. Tabii ki astronomiden tıbba, kimyadan coğrafyaya kadar uzanan diğer tüm bilim dallarıyla birlikte... Bunlara yazının gündelik hayattaki kullanımlarını da eklemek gerek. Sonuçta Atlantik Okyanusu’ndan Çin’e uzanan İslam coğrafyasında, devlet idaresi ve ticaret için, kayıt tutma ve yazılı haberleşme kaçınılmazdı.

GÖZLERİN GIDASI

Yazı, zamanla bir görsel sanata da dönüştü. Hat, yani güzel yazı, İslam medeniyetinde engin bir kültürdür. Düz yazıdan resme uzanan; malzemesine, zamana ve ustasına göre değişen çok farklı türleri vardır. Üstelik hat, sadece “kâğıt üstünde” kalmamış, mimarinin en temel unsurlarından biri olmuştur. Hatta, taş oymacılığı ile üç boyutlu bir hale dönüşmüştür. Cami kubbelerinden saray kapılarına, hatta mezar taşlarına kadar hemen her mekânda hat sanatı örneklerine rastlamak mümkündür. Bakır işlemeden çiniye kadar pek çok el sanatı, güzel yazıyla zenginleşmiştir. Ayrıca tezhip (süsleme) ve ebru, kitap kültürünün ayrılmaz parçası olarak hat sanatıyla birlikte gelişmiştir.

*

Ramazanda sesiyle ruhumuzu doyuran ney gibi, geleneksel kalem de sazdan kesilerek imal edilirdi. Zaten

Yazının Devamını Oku

Mülk sahibi?

Bu dünyada sahip olduğumuz varlıklar, ne kadar süreliğine bizim kalacaklar?

Bakmayın siz tapu dairesindeki kayıtlara... Aslında hiçbirimiz tam anlamıyla sahibi değiliz üzerinde yaşadığımız bu dünyanın. Hele de havanın, denizin, yeraltının. Ve dahi cümle mahlukatın... Atalarımızın konakladığı bu mülkü, torunlarımıza devretmek üzere emaneten idare ediyoruz. İşte vakıf kurmak da böyle bir şey: Elinizdeki varlığın sadece size ait olmadığı inancıyla... birikimlerinizle kalıcı bir hizmet kurumu meydana getirmek.

MEYVESİNİ HERKES YESİN

Hz. Ömer sahip olduğu bir hurma bahçesini hayır işlerinde kullanmak istemiş, bunu nasıl yapması gerektiğini Hz. Peygamber’e danıştığındaysa şu cevabı almıştı: “Satılmaması, hibe edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi (yararlanılması) şartıyla oranın aslını tasadduk et (sadaka ver).” Vakıf, İslam medeniyetinin geliştirdiği bir kurum. Temel gayesi, uzun vadeli bir sadaka kaynağı sağlamak. Geliri veya mahsulüyle vakfettiğiniz mülk, sizin olmaktan çıkar; vakıf senedinde belirtilen hizmet ne ise sadece onun için kullanılabilir.



YÜZYILLARCA YAŞASIN

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI