GeriNaci Cem Öncel Aldatılmak ve aldanmak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Aldatılmak ve aldanmak

ERBABI bilir... Koyun, keçi gibi hayvanların sütleri, gününde sağılmadığında vücutlarında birikir. Birkaç gün sonra sağıldığındaysa haliyle bol süt verir. Ne var ki aslında bu bol değil, sadece birikmiş süttür.

Eski zamanlarda bu durumdan yararlanmak isteyen “uyanıklar”, hayvanlarını pazara götürmeden önceki günlerde sağmazmış. “Bu hayvanın sütü çok boldur, buyurun kendiniz bakın” diyerek sütleri pazardaki alıcıların önünde sağarlarmış. Hayvanın nasıl bol süt verdiğini kendi gözleriyle görenler de hemen tav olur, bu “getirisi yüksek” koyunu-ineği kendi rızalarıyla iyi bir paraya satın alırlarmış. Hz. Peygamber, işte böyle bir “ürün demosunun” bile “alıcıyı aldatma” sayılacağını belirtmiş, en “küçük” hilenin dahi helal ticarete mâni olduğunu söylemiştir. Yanlış yönlendirmeyle kazanılan para, “Elde tutulan bir ateş parçası” gibidir; “Bizi aldatan bizden değildir”.

Aldatılmak ve aldanmak

Kuran’da haksız kazanç elde etmek, insanlığı felakete sürükleyen davranışlardan biri olarak tarif edilir: “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Şuarâ, 183)” Bu esaslar uygulamaya da yansımış, örneğin Osmanlı devrinde dolandırıcılık ve sahtecilik yapanlar, 10-15 yıllık kürek mahkûmiyeti almışlardır. Ayrıca suçun büyüklüğüne göre dolandırıcılar teşhir ediliyor; hilekârlara pranga, sürgün, görevden atılma, meslekten ömür boyu men gibi cezalar verilebiliyordu.

ALTIN YUMURTLAYAN TAVUKLAR

Pek çoğumuz doğal olarak en iyi, en kârlı alışverişi yapmayı isteriz. Sonuçta herkes “sütü bol” koyunlara, sık yumurtlayan tavuklara sahip olmayı hedefler. Ama hızlı kazanç beklentisi ne kadar yüksek olursa kaybetme riski de haliyle artacaktır. Malum... Tavuklar ancak masallarda altın yumurtlar. Ve art niyetli kişiler kendi kazançlarını artırmaya çalışırken, başkalarının payını almaktan çekinmezler: “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun! (Mutaffifîn, 1-3)”

*

Aldatılmanın “cahillere, saflara, akılsızlara” özgü olduğunu düşünenler pek çoktur. Oysa gayet mantıklı görünen, usulen düzgün, hatta hukuka uygun olan bazı işler, vicdana ve iş ahlakına uymaz. Dolayısıyla en temkinli, tedbirli kişiler bile beklenmedik şekilde “şeytan gibi” hilekârlar tarafından aldatılıp kayba uğrayabilir. Bu noktadan sonra artık mesele aldatılmamak değil aynı hataya tekrar düşmemektir. Hz. Peygamber’in bu konuda dile getirdiği “Mümin, aynı delikten iki defa sokulmaz” hadisi, gayet iyi bilinir.

KENDİNİ KANDIRIRSIN

KUR'AN’da sadece ticarette değil, dünya zenginliği uğruna insanları manevi konularda yanlış yola sevk etmenin yanlışlığına da dikkat çekilir: “Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri [bir tarafa] bırak. (En’am, 70)” Müslüman âlimler, ayrıca şekil bakımından hukuka uygun olsa bile nihai amacı kötü olan işler için “hiyel” veya “hîle-i şer’iyye” tabirini kullanarak, insanların bu tür “şüpheli, kurnazca” tekliflerden uzak durması gerektiğini vurgulamışlardır.

Aldatılmak ve aldanmak

Başkaları tarafından aldatılmanın ağır maddi manevi bedelleri olabilir. Ancak İslam kültüründe uzun vadede en zararlı aldatma, kişinin kendisini aldatması olarak görülür. Örneğin pek çok kişi hayatta kimseye haksızlık etmediğine, kimseyi kırmadığına inanıp, her yaptığı davranışa “mantıklı-haklı” bir açıklama getirir. Ne var ki “Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar (En’am, 123)”.

ATEŞ Mİ, GÜL MÜ?

Âşıklar, insanların dünya menfaati uğruna ilahi hakikate gözlerini kapamanın en büyük kayıp olduğunu vurgulamışlardır. Seyyid Nizamoğlu’nun (ö.1601) ifadesiyle: “Eğer âşık isen yâre, sakın aldanma ağyâre (başkalarına) / Düş İbrahim gibi nâre (ateşe), bu gülşende yanar olmaz.” Yani Hz. İbrahim’in, başkalarının aksi yöndeki düşüncelerine karşın inancını koruması, onu Nemrut’un yıkıcı gücünden, dünya ateşinden korumuştur. Aşk-ı ilahi sayesinde dertler ve sıkıntılar, onun gönlünde bir gül bahçesine dönüşmüştür.

*

Teknolojinin ve sosyal medyanın durmadan yeni olanaklar getirdiği günümüzde hilenin, aldatmacanın -maddi, manevi- her türlüsüne karşı uyanık olmak gerekiyor. Söylemesi kolay, yapması zor... İlk insan Hz. Âdem bile dünya yolculuğuna şeytanın hilesine aldanarak başlamadı mı?

X

Bana dokunmayan virüs

“Birini öldürmek” deyince, aklımıza hemen filmlerdeki silahlı saldırı veya infaz sahneleri gelir. Elbette bunlar “kasten işlenen cinayetin” tipik görüntüleri. Ama bir de tedbirsizlikle ölüme sebebiyet vermek var. Yol yapımında gerekli önlemleri almayıp kazaya yol açmak mesela... Kamu sağlığını tehlikeye atacak şekilde çevre kirliliğine neden olmak... Bina inşaatında kalitesiz veya yanlış malzeme kullanmak... Tüm bunlar, niyeti bu olmasa da insanı dolaylı olarak “katil” konumuna sokar. Peki ya içinde bulunduğumuz dönemde, tedbirsiz davranıp başkalarına hastalık bulaştırmak mesela? Burada durum nedir? Vicdanımız ne kadar rahat?

Elbette hiçbir “normal insan”, sevdiği birinin suyuna, yemeğine zehir koymaz. Hiç şüphesiz bu cinayete teşebbüs olur. Ne var ki bunun birine ölümcül virüs bulaştırmaktan yegâne farkı, “kasten” olmasıdır! Tedbirsizlik, bazen bir cana, hatta canlara mâl olabiliyor. Eğer “dolaylı katil” olmak istemiyorsak, gelin şu salgını sona erdirmek için elimizden gelen tüm tedbirleri alalım, önlemlere titizlikle uyalım. “Bana dokunmayan virüs bin yıl yaşasın” deme hakkımız yok. Ne de olsa Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Müslüman, elinden ve dilinden insanların zarar görmediği kimsedir”.

*

KAÇ KİŞİ OLMALI?

BUGÜN dünyanın neresinde olursa olsun 250 kişinin hayatını kaybettiği bir kaza, çok önemli bir haber olarak duyurulur, değil mi? Medyada hızla gündem olurken on binlerce paylaşım görürüz. Kaybedilen hayatlara “içimiz acır”, hüzünleniriz. İnsan olmanın gereğidir bu duygular.

Gelin görün ki, son zamanlarda bu ülkede her gün “beş-altı otobüs dolusu” insan, salgın nedeniyle hayatını kaybediyor. Ama ne yazık ki bizler bu durumu giderek kanıksar hale geliyoruz. Salgın kaynaklı vefat sayılarına adeta günlük döviz kurlarına, hava durumuna bakar gibi bakıyoruz! Daha da acısı, bu kanıksama hali sadece salgına özgü değil. Terör ve trafik kazalarında kaybettiğimiz canlar için de benzer tepkiler veriyoruz. Üzücü bir haber duyduğumuzda çoğumuzun ilk sorusu aynı: “Kaç kişi ölmüş?” Ama bir yakınımıza hastalık veya ölüm tehlikesi isabet ederse, şu gerçeği hatırlıyoruz: Hepimizin sadece “bir” canı var.

*

Yazının Devamını Oku

Vira bismillah

“VİRA”, makineleri çalıştırıp denize açılmak anlamında kullanılan bir kelime. Ülkemiz kıyılarındaysa besmeleyle birleşip “vira bismillah” olur. Bu ifade, kazasız, sıkıntısız bir sefere başlama duasıdır aynı zamanda. Karadakiler “haydi rastgele; hayırla gidin, sağ-salim dönün; Allah’a emanet olun” gibi temennilerle onları denize yolcu ederler. Bu yıl da sezonun başlamasıyla birlikte balıkçılar “vira bismillah” diyerek denize açıldılar. Biz de denizler bol bereketli; tutulan balıklar hep doğru boyda ve “müsilajsız” olsun diyelim...

BALIKLAR ÖLMEDEN

Kutsal kitaplarda suların bereketi ve inanç arasında bir bağ olduğunu görürüz. Örneğin Hz. Musa’nın tebliğine kibirle karşı çıkan firavun ve Mısır halkı, pek çok doğal felaketle karşılaşır. Tevrat’a göre bu “çevre felaketlerinden” biri de balıkların hızla ölmesidir: “Irmaktaki balıklar öldü, ırmak kokmaya başladı.”

Deniz” ve “balık” kelimeleri, Kuran’da da defalarca geçer: “Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı (Maide, 96)”. “İçinden taze et yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur (Nahl, 14)”.

TAZESİNİ YEMELİ

Denizden çıkan “taze et”leri yemenin helal olduğu Kuran’da açıkça belirtilir. Dolayısıyla çabuk bozulan su ürünlerinin tazeyken, hızla tüketilmesi esastı. Hele de buzdolabının olmadığı devirlerde... Aynı doğrultuda, neden öldüğü bilinmeyen, suyun yüzeyine veya karaya vurmuş; yani “taze et” vasfını yitirmiş balıklardan uzak durulurdu.

*

Yahudilikte yüzgeci-pulu olmayan balıklar veya kabuklu deniz hayvanları yenmez. Kuran’da ise deniz canlılarıyla ilgili açıkça tanımlanmış bir yeme yasağı yoktur. Bununla birlikte Hanefi mezhebinden bazı âlimler, hadislerden hareketle kurbağa-yılan gibi hem suda, hem karada yaşayan, kimisi zehirli hayvanların yenmesini yanlış bulmuş; ayrıca yengeç gibi “amfibik” kabuklu deniz hayvanlarına tereddütle yaklaşmıştır. Ancak diğer din âlimleri, taze ve zehirsiz olmak kaydıyla tüm deniz canlılarının helal olduğu görüşündedir.

Yazının Devamını Oku

Tarihi bir dönemeç

Geçtiğimiz günlerde iki önemli olayı andık: Malazgirt Savaşı ve Büyük Taarruz. Biri bu toprakları yurt edinmemizin, diğeri bu topraklarda yaşama kararlılığımızın göstergesi...

Bugün, yani 3 Eylül ise dünya tarihi için bir başka dönüm noktasının yıldönümü: ‘Aynicâlût Savaşı’nın. Peki ama bu savaş kimler arasındaydı ve neden önemliydi? Bu soruya cevap verebilmek için 13. yüzyılın başlarına dönmeliyiz; tarihin akışını değiştiren Moğol istilalarına...

DURDURULAMAYAN GÜÇ

Cengiz Han’ın muazzam ordusu, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan çok büyük bir yayılma hareketine girişmişti. Anadolu Selçuklu Devleti de bu yıkıcı fırtınaya direnemedi ve 1243’ten itibaren Moğollara tabi oldu. 1258’de İslam medeniyetinin kültür ve bilim başkenti Bağdat’ı yıkan Moğolların sonraki hedefiyse Suriye’ydi. Müslüman devletler birer birer egemenliklerini kaybediyordu... Bu güçlü istilacılarla kim başa çıkabilirdi ki?

PARALI ASKERLERİN İKTİDARI

Moğol istilaları sürerken, Mısır’da Eyyûbi Devleti, Haçlılarla mücadele halindeydi. Ordunun seçkin gücü, eğitimli köle askerlerden, yani memlûklerden oluşuyordu. Bunlar çoğunlukla Türk boyları içinden seçilirdi. Memlûk komutanları, 1250 yılında iktidarı ele geçirdiler. Onların yönetime gelmesindeki kilit isimlerden birisi de yine Türk kökenli olan melike (kraliçe) Şecerüddür idi.

 

Yazının Devamını Oku

Kurtuluş yolunda

“Yarabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et... Türklüğün, Müslümanlığın, düşman ayakları altında esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!” Yaveri Muzaffer Kılıç’ın anlatımına göre, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos’ta Kocatepe’de, sabaha karşı saat 5’te topçu taarruzu başlarken böyle dua etmişti...

Hatta bu sözleri söylerken gözleri yaşarmıştı. Atatürk’ün bu duasına belki sadece yaveri kulak misafiri olmuştur. Ama duasının kabul edildiğine tüm dünyada yüz milyonlar tanıklık etti. Türk ordusu, ardı ardına aldığı zaferlerle, sadece iki hafta sonra Batı Anadolu ve Ege’yi düşman işgalinden kurtardı.

ZAFER VE SEVİNÇ

Milli Mücadele’nin büyük zaferi, tüm yurtta muazzam bir sevinç rüzgârı estirdi. Elbette yaşananlar sadece Türklük adına değil, Müslümanlık için de büyük mutluluk kaynağıydı. Öyle ki Mustafa Kemal Paşa’ya ve Ankara’ya ulaşan tebrik telgraflarında hep bu ortak duygu görülür. Örneğin Zonguldak’tan gönderilen kutlama mesajında şöyle deniyordu: “[Sizin isminizi] üç yüz milyon[luk] ümmet-i Muhammed ebediyen, ve altı bin yıllık Türk tarihi iman gibi kalbinde taşıyacaktır.” Ülkenin her yanında topluca şükür namazları kılınıyor, hatimler indiriliyordu. Bunlar içinde en manidarı, o sırada işgal altında bulunan İstanbul’da, Ayasofya’da 25 bin kişinin katılımıyla okutulan mevlit olsa gerek.

MÜSLÜMAN DÜNYASINDAKİ YANKI

Zafer, Diyarbakır’da da benzer şekilde kutlanırken Türklerle Kürtlerin ve Arapların yan yana yaşadığı “Müslüman” şehirlerde farklı bir birleştirici anlam taşıyordu. Büyük zafer ayrıca Beyrut, Tebriz ve Nahçıvan’da; Güney Afrika’da Johannesburg’ta, Nairobi’de, Fas’ta, Cezayir’de Müslümanlarca büyük bir heyecanla kutlanmıştı... Hindistan’ın Kalküta şehrindeki gösterilerdeyse “Yaşasın Mustafa Kemal Paşa” nidaları duyuluyordu. Aynı ifadeye Bombay’da bir cami duvarında rastlamak mümkündü: “Zinde Bâd Mustafa Kemal.” Azerbaycan, Afgan ve İran sefirleri de yayınladıkları bildirilerle bu sevinci paylaşanlar arasındaydı.

İNANÇ VE KURTULUŞ

TBMM’nin, İşgal Kuvvetleri’ne karşı stratejik duruşunda dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların etkisi çok mühimdi. Elbette daha da önemlisi, Milli Mücadele’de inancın oynadığı asli roldür.

Yazının Devamını Oku

Afganistan’dan ayrılan bir çocuk

Halk arasında değer gören, döneminin en önemli bilginlerindendi... Hatta bilginlerin sultanı, yani “sultanü’l-ulema” olarak anılırdı...

Yaşadığı şehir olan Belh, yüzyıllardır önemli bir bilim ve kültür şehriydi. Örneğin astronom Ebû Ma’şer El-Belhî (ö.886), tabip ve coğrafyacı Ebu Zeyd Belhî (ö.934) gibi etkili âlimler; matematikçiler, hukukçular, tarihçiler ve meşhur şairler hep bu şehirden yetişmişti. Ayrıca ismi dört bir diyara yayılan İbrâhim b. Edhem (ö.783) gibi çok sevilen sûfîler de yine bu coğrafyadan çıkmıştı...

HÂKİMİYET EL DEĞİŞTİRİNCE

Ne var ki Belh’te istikrarsızlık yaşanıyor, hâkimiyet el değiştiriyordu: Şehirde yedi yıl hüküm sürebilen Gurlular’ın yerini 1205’te rakipleri Harizmşahlar aldı. İşte “sultanü’l-ulema” olarak bilinen Bahâeddin Veled’in yıldızı, bu yeni iktidar sahipleriyle bir türlü barışmadı. Yeni hükümdarın idaresinde, üzerinde oluşan baskı nedeniyle Belh’te kalmak onun için giderek zorlaşıyordu. Huzur bulabilmek için ailesiyle birlikte uzaklara göç etmekten başka çıkar yol görünmüyordu...

BÜYÜK İŞGAL

Bahâeddin Veled’in ve ailesinin hayatında bunlar olurken sadece bölgenin değil, medeniyetin akışını değiştirecek bir süreç yaşanıyordu... Cengiz Han, tarihin kaydettiği en geniş istila hareketini başlatmıştı. Onun muazzam ordusu karşısında durabilecek bir askeri güç yok gibiydi. 1218’de Orta Asya şehirleri hızla Moğolların eline geçmeye başladı. Bu yıkıcı savaşlardan Belh de en ağır şekilde etkilendi. 1221 yılına gelindiğinde şehir tam anlamıyla bir harabeye dönmüştü...

GÖÇ YOLLARI

İşte tüm bu kargaşanın arifesinde

Yazının Devamını Oku

Bir damla suyla söner mi?

Günlerden bir gün bir karınca, sırtında boyuna göre büyük bir su damlasıyla güç bela yürüyormuş yolda. Onu gören bir kuş sormuş: “Ey karınca hayırdır, nereye böyle sırtında bir su damlasıyla?” “Duymadın mı?” demiş karınca. “Zalim kral Nemrut, İbrahim Peygamber için büyük bir ateş hazırlatmış. Eğer inancından dönmezse onu ateşe atacakmış. İşte o ateşi söndürmek için su taşıyorum.” Bunu duyan kuş, alaycı bir kahkaha atmış: “İlahi karınca, senin sırtındaki bir damlacık suyla, hiç söner mi o devasa ateş?” Karınca ciddiyetle cevap vermiş: “Ben de biliyorum herhalde bir damlayla sönmeyeceğini. Ama ben gücümün yettiğini yapayım da... Hiç değilse içim rahat giderim bu yolda.”

BİR BAŞIMIZA

Malum... Kendi ellerimizle kirlettiğimiz dünyamız git gide ısınıyor, kavruluyor. Orman yangınları yerkürenin dört bir yanında muazzam bir tahribata yol açıyor. Yangınlar bir başladı mı, kolay kolay söndürülemiyor. Öte yandan seller kasabaları, binaları, araçları önüne katıp sürüklüyor. Küresel çevre sorunlarını çözmek için tüm devletlerin işbirliği şart. Bizlerse kendimizi, bu büyük resimde küçücük ve etkisiz görebiliriz. Ama unutmayalım ki “Ateşi tek başımıza söndüremesek bile, hiç değilse içimiz rahat gideriz bu yolda”.

NELER YAPABİLİRİM?

Bu vesileyle çevre kirliliğine karşı bireysel olarak alabileceğimiz bazı temel önlemleri bir kez daha hatırlayalım...

 Odadan çıkarken ışıkları söndürmek

 Tasarruflu ampulleri tercih edip, zorunlu olmayan ışıkları kullanmamak

 Diş fırçalarken, el-yüz yıkarken, tıraş olurken musluğu sürekli açık tutmamak

Yazının Devamını Oku

Minnettarız

“Çok teşekkür ederiz”, “Sağ olun, var olun”, “Elleriniz dert görmesin”, “Şükranlarımızı sunuyoruz”...

Dilimiz, teşekkür ifadeleri açısından hayli zengin. Ayrıca pek çok hayır duası, günlük konuşmalarımızın parçasıdır: “İşiniz rast gitsin”, “Ayağınıza taş değmesin”, “Allah korusun”, “Allah’a emanet”... “Allah razı olsun”, “Allah iki cihanda aziz etsin”...

*

Bazen de öyle durumlar olur ki karşımızdakilere “nasıl teşekkür edeceğimizi bilemeyiz”. Bize yardımı dokunanlara “ne kadar teşekkür etsek az” geldiğini düşünürüz. Onlara tek kelimeyle “minnettar” oluruz. Son günlerde yaşadığımız ve halen devam eden yangın felaketleriyle mücadele edenlere minnettar olduğumuz gibi...



*

Yazının Devamını Oku

Bana dostunu söyle...

Birleşmiş Milletler’in kabulüne göre bugün, yani 30 Temmuz, Dünya Arkadaşlık Günü. Malum... Türkçede, arkadaşlık-dostlukla ilişkili çok sayıda kelime, atasözü ve deyim var: Dost, yoldaş, ahbap, refik, yâren, gönüldaş, kafadar, hempa... Tabii “kanka” (kan kardeşten türetme), “pampa” gibi yeni kuşak kelimelerle bu liste uzayıp gidiyor. Elbette dildeki bu zengin birikim, tarih boyunca hem Türk hem de İslam kültüründe arkadaşlığa verilen büyük değerin göstergesi.

‘HALİL’ İBRAHİM

Hz. İbrahim, Türkiye’de halk arasında “Halil İbrahim” adıyla da anılır ve ona hürmeten çocuklara bu isim verilir. Aslında “dost” anlamı taşıyan “halil”, İbrahim peygamberin ismi değil, Kuran’da ona verilmiş bir vasıftır: “Allah, İbrahim’i dost (halil) edinmiştir (Nisa, 125)”. Doğru yola ileten hakiki “dostu” seçmenin önemi, Kuran’da sıkça vurgulanır: “Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına (evliyaullah) hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. (Yunus, 62)”

DÜNYA, AHİRET DOSTUM

Türkçedeki “veli”, “evliya” kelimeleri de Kuran’da sıkça kullanılan “dost” anlamındaki “veli” kelimesinden gelir: “Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. (Fussilet, 31)” “Dost”, İslam kültüründe Yaradan’ı, onun “dostum” dediği peygamberleri ve “Allah’ın dostlarını” ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber’in son nefesini vermeden önce “En yüce Dost’a...” dediği rivayet edilir. Yunus Emre de, “hakiki dost”u görebilmek için gönüllere bakmak gerektiğini düşünür: “Yunus sen dilersen, dostu görem dersen / Ayandır görenlere, işte gönül içinde.”

ÖLÇÜLÜ SEVMEK

Elbette “inanç” ve “hakikat” dostluğunun yanında arkadaşlığın dünyevi boyutları da vardır. Örneğin Resulullah’a “Dostların en hayırlısı hangisidir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Sen onu hatırladığında sana yardım eden ve iyilikte bulunandır. Bundan daha hayırlısı ise sen onu unuttuğunda bile seni hatırlayandır.” Kişi her konuda olduğu gibi dostlukta da yumuşaklığı benimsemeli ve aşırılıktan kaçınmalıdır: “Sevdiğini ölçülü sev. Çünkü o, bir gün nefret ettiğin kişi olabilir. Nefret ettiğin kişiye de aşırı nefret besleme. Gün gelir o da dostun olabilir.

Yazının Devamını Oku

Bize her gün bayram

Bugün Kurban Bayramı’nın son günü. Ama eğer...

Başkalarının hakkını, kendi hakkımız gibi adaletle gözetiyorsak

Başkalarının derdini, kendi derdimiz gibi önemsiyorsak

Başkalarının mutluluğunda, kendi mutluluğumuzu buluyorsak gönlümüze her gün bayram.

Eğer...

Aynada yüzümüze, saçımıza baktığımız kadar iç güzelliğimize de bakıyorsak

Kıyafete, makama, güce, diplomaya baktığımız kadar gönüllere de bakıyorsak

Maddi zenginlik kadar manevi enginliğe de bakıyorsak yüreğimize her gün bayram.

Yazının Devamını Oku

Gök-kafes

Önce Konya Ovası’ndan ciddi kuraklık haberleri geldi. Ardından da Tuz Gölü’nde yüzlerce yavru flamingonun toplu ölüm haberi...

Bu çok üzücü olaya, kuraklığın yanı sıra tarım nedeniyle göle yeterli su gitmemesinin neden olduğu söyleniyor. Bilimsel rapor henüz açıklanmadığı için tam nedeni bilemiyoruz. Ama çevre sorunlarının, doğal kaynakların yanlış tüketimiyle bağlantılı olduğu aşikâr.

Hz. Peygamber’in su kullanımıyla ilgili bir tavsiyesinin, bu çağda bile layıkıyla anlaşıldığını söylemek çok zor... Resulullah, bir gün nehirden getirilen bir kap suyla abdest almış. Kapta kalan temiz suyuysa geri vererek şöyle demiş: “Bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.” Bizler, sadece kendi gıdamızın derdine düşüp diğer “canlıların kursağını” görmezden gelirsek, çevremizin iyiye gitmesi mümkün mü? Kendimizi dünyanın tek ve mutlak hâkimi zannetsek de aslında hepimiz doğal hayatın parçasıyız: “İki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır (En’âm, 38)”.

*

İslam medeniyetinde kuşların ve tüm canlıların varlığını gözetmek, sadece dünyevi değil aynı zamanda manevi bir sorumluluktur: “Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha büyük bir canlıyı haksız yere öldürsün de yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!” Hz. Peygamber bir sahabeden, elindeki yavru kuşu derhal yuvasına geri bırakmasını; kuşun “annesini üzmemesini” istemişti. Kuşları ve yuvalarını korumaya yönelik bu hassasiyeti, mimaride bile görmek mümkündür. Örneğin Osmanlı’da cami duvarlarına kuş evleri, avlulara ve mezarlıklara kuşlar için su hazneleri inşa edilirdi. Bazı köylerdeyse güvercinlikler bulunurdu.

*

Osmanlı’da kafesteki esir kuşların özgür bırakılması gibi ilginç bir hayır-sadaka geleneği vardı. Günümüzdeyse çevre kirliliği nedeniyle gökyüzü dev bir kafese dönüşüyor. Ellerimizle inşa ettiğimiz bu “gök-kafes”te esir ve nefessiz kalmak istemiyorsak, hepimiz doğaya daha fazla özen göstermeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Vicdan biterse

Eskiden, yani “normal” zamanlarda...

Karneler, okulların son gününde sınıflarda dağıtılırdı. Maalesef çocuklar bu heyecanı, iki senedir gönüllerince yaşayamıyor. Ve ne acıdır ki biz, çocukların tatil sevincini değil, hiç anmak istemediğimiz bir meseleyi konuşuyoruz: Çocuk tacizi!

*

Çocuklar, güç zincirinin korunmaya en muhtaç, en kırılgan, en masum halkası. Onlara yönelik tacizin ve şiddetin her türlüsü de davranışların en vahimi. Hele de yakınlarından gelirse...

HANGİ CEZA YETER?

İster çocuklara, ister yetişkinlere yönelik olsun, taciz ve tecavüz, tarihin pek çok döneminde son derece ağır biçimde cezalandırılmıştır. Örneğin Osmanlı’da tecavüzün cezası, hadım edilmekti (günümüzde de bazı Batılı ülkelerde kimyasal hadım cezası uygulanıyor). Ayrıca cinsel taciz de cezaya tabiydi.

*

Ne var ki en ağır cezalar veya hukuki hassasiyetler bile, bu tür olayları önlemede yetersiz kalmıştır. Nitekim çocuk tacizi olaylarına Osmanlı mahkeme kayıtlarında rastlamak mümkün. Bu da bizi kamu hukukundan bile derin bir gücün kapısına getiriyor:

Yazının Devamını Oku

1954’te Hürriyet’te...

27 Ocak 1954 tarihli Hürriyet’in ilk sayfasında, fotoğraflı bir haber vardı: “ÇİNİ SERGİSİ: Sanatkâr Rauf Tunçay, Topkapı Sarayı nakışhanesinde Bursa’daki Yeşil Türbe çinileri modellerinden mürekkep (oluşan) bir sergi açmıştır.

Resim, öğrencileriyle beraber sergiyi ziyaret eden [Ord.] Prof. Dr. Süheyl Ünver’in teşhir edilen eserleri tetkik edişini gösteriyor.”

*

Böyle bir sergi haberi, günümüz koşullarında ana sayfaya çıkacak kadar ilgi çekici sayılmaz. Ne de olsa Türkiye’nin dört bir yanında hat, ebru, çini, tezhip gibi geleneksel sanatlarla ilgili pek çok sergi açılıyor. Ancak 1950’lerde durum böyle değildi.

DEĞERLER KAYBOLMADAN

Türkiye bir yandan hızlı bir kültürel değişim yaşıyor, diğer yandan geleneksel yüksek kültür giderek unutuluyordu. Hem Batı’yı, hem kendi kültürünü iyi bilen kimi isimlerse, o dönemde ortak bir çaba içine girdi: Çağdaşlaşma sürecinden ayrılmadan, yüzlerce yıllık İslam-Osmanlı-Türk medeniyetinin kültürel mirasını koruyup yaşatmak.


Yazının Devamını Oku

Seninle bakarım dünyaya

Evladına, “Salalı başıma zatın saye (gölge) / Ben seninle bakarım dünyaya” diye seslenmiş, şair Nâbi. Onun yedi yaşındaki çocuğuna yazdığı “Hayriyye” adlı eseri, babalık sevinciyle evlat sevgisinin en güzel ifadelerindendir: “Oldu zatın senin ey nur-ı basar / Ziynet-i gülşen-i hesti-i peder (Ey gözümün nuru! Senin varlığın, babanın gül bahçesinin süsü oldu)”. “Kalbine bulmaya medhal evham / Gözlerin görmeye gird-i elem (Kuruntular bulmaya geçit kalbine / Üzüntünün tozu bile girmeye gözlerine)”. 17. yüzyıl sonlarında yaşayan Urfalı Nâbi’nin asıl adı Yusuf’tu. Adını taşıdığı Hz. Yusuf’un Kuran’daki kıssası ise, bir babanın evladına derin sevgisinin sembolüdür...

GÖZÜ YAŞLI BİR BABA

Hz. Yakup çocukları içinde Hz. Yusuf’a büyük bir sevgi duyar. Diğer oğulları ise Yusuf’u kıskanmaktadır. Kuran’da anlatıldığı şekliyle çocuklar bir gün nefislerine yenik düşüp küçük Yusuf’u ıssız bir kuyuya bırakarak terk ederler. Onun akıbeti konusunda babalarına yalan söylerler. Çok sevdiği Yusuf’u kaybeden Hz. Yakup’un gözlerine üzüntüden perde iner; dünyayı baş gözüyle göremez olur. Yıllarca evladının hasretini çekip gözyaşı döker.

Ne var ki aslında oğlu Yusuf ölmemiş, yaşadığı nice badirelerden sonra büyüdüğünde uzak bir diyarın, Mısır’ın veziri olmuştur. Hz. Yusuf, tüm yaşadıklarına rağmen, çocukken kendisini kuyuya bırakan kardeşlerini affeder. Hatta kim olduğu gizleyerek onları yanına getirtip gerçeği açıklar. Kendi gömleğini kardeşlerine vererek babasına yollar: “Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, (gözleri) görecek duruma gelir. Ve bütün ailenizi bana getirin”. Oğlunun öldüğünü asla kabullenmeyen Hz. Yakup ise, oğullarının kafilesi Mısır’dan ayrıldığı sıralarda yanındakilere şöyle der: “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” Nitekim bir süre sonra oğulları ona gelerek yıllardır beklediği müjdeyi verirler, “gözü gibi sakındığı” oğlu Yusuf hayattadır. Babalarından zamanında işledikleri büyük suç için af dilerler. Aldığı sevinçli haberle Yusuf’un gömleğini yüzünü bastıran Hz. Yakup’un gözleri açılır, yeniden görmeye başlar. Hep beraber Mısır’a giderler ve nihayet tüm aile birbirine kavuşur: “Yusuf’un yanına girdikleri zaman, ana-babasını kucakladı, ‘Güven içinde Allah’ın iradesiyle Mısır’a girin!’ dedi” (Yusuf, 93-99).

BABAMI KORU

Kuran pek çok yerde ana-babaya iyi davranmanın önemini vurgular: “Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi (Meryem, 14)”. Anne-baba için daima hayır dilenmesi öğütlenir ve her namazda onlar için dua edilir. Bununla birlikte, kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel yanlışlarda “Babalarımızı bu yolda bulduk (A’raf, 28)” diyerek ısrarcı olmanın zararına dikkat çekilir.

*

Yazının Devamını Oku

Temizlik zamanı

Gelin kendimizi Marmara Denizi yerine koyalım... Çevremizi saran pek çok kaynaktan bize durmadan kirli atıklar geliyor.

Doğamızdaki bozulma, zamanla öyle artıyor ki artık içimizden yüzeye çıkıyor... İşler bu raddeye ulaşınca yüzeyi temizlemeden hayata devam etmek mümkün mü?

İÇİMİZDEKİ DENİZ

Bizler de bir bakıma deniz gibiyiz. “Gönül bir deryadır, ondan çer de geçer, çöp de geçer” demiş atalarımız. Mevlânâ’nın ifadesiyle “Duygular ve düşünceler, berrak suyun üstünü kaplamış, çerçöp gibidir”. Mesele, o çöplerin birikip, gönlümüzde çevre kirliliğine yol açmaması; “içdenizimizin” kararmaması.

Bir taraftan egomuzu/nefsimizi zorlayan şeyler, diğer yandan kalbimizi kıran davranışlar... Tüm bunlar içimizi dolduran zararlı atıklar gibi. Kurtulmanın yoluysa, denizlerimizi kurtarmaktan farklı değil. Bize hem yüzey temizliği lazım, hem de bir atık filtreleme sistemi.

YÜZEY TEMİZLİĞİ

Öncelikle görünürde zor ama aslında nispeten kolay olan yüzey temizliğinden başlayalım. (Elbette burada bedenimizin ötesinde, iç temizliğinden söz ediyoruz). Gönlümüze ferah bir nefes aldıracak işlerin başında affetmek gelir. Herhangi bir zorlama olmadığı halde kırgın veya kızgın olduğumuz kişileri affetmek, yüreğimizi hafifletir.

Yazının Devamını Oku

Çevre hastası

Marmara Denizi, son günlerde “salya-sümük” ağlıyor; alarm veriyor.

Aslında uzmanlar, herkesi deniz kirliliği konusunda nicedir uyarıyordu. Ama denizin içine değil sadece yüzeyine baktığımız için bu uyarıları yeterince ciddiye almadık. Gözümüzle görmeden inanamayız ya, bir türlü... Ne zaman ki kirlenme “deniz salyası” olup kıyılarımıza ve yüzümüze vurdu, konu birden gündeme geldi. Tam da 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası’nda, “çevre hastası” Marmara Denizi’nin üzücü halini konuşuyoruz...

HEPSİ BİZİM Mİ?

İnsan denen varlık, kendini dünyanın tek hâkimi ve mutlak sahibi zannetse de durum böyle değil. Yapıp ettiklerimiz, günün birinde ya bizi ya da bizden sonraki kuşakları buluyor. Çevre felaketleri bunun en bariz örneği değil mi? İslam’ın bu konudaki ölçülerine karşın Müslüman coğrafyasında da çevre sağlığının parlak durumda olduğu söylenemez.

ÇÖP BİRİKTİRENLER

Toprağa tükürüp üstünü örtmemeyi dahi kınayan Hz. Peygamber, su kuyularının çevresinde en az 20 metrelik bir boşluk bırakılıp her türlü faaliyetten arındırılmasını istemişti. Ağıllarınsa su kaynağından en az 35 metre uzakta olmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca su kaynaklarına ve nehir kenarlarına “abdest bozmanın” yanlışlığını pek çok defa vurgulamıştır. Resulullah’ın “boş sahaları temiz tutun; evlerin iç avlularında çöp biriktirenlerden olmayın” hadisi, pekâlâ “denizlerde çöp biriktirenlerden olmayın” biçiminde okunabilir. Onun sözleri üstünden yaklaşık 1400 yıl geçti. Ama gelin görün ki, kanalizasyon atıkları denizlere, göllere veya nehirlere günümüzde bile kontrolsüzce boşaltılabiliyor.

KÖPÜK GİDERSE

Kuran, “

Yazının Devamını Oku

Gönülleri fethetmek

Son teknoloji ürünü silahlar... Büyük bir ordu... Titiz bir planlama... Tüm bunlar, görkemli askeri başarılarla sizi zafere taşıyabilir. Nice kaleleri veya şehirleri zapt edebilirsiniz. Örneğin Cengiz Han: Tarihin gördüğü belki de en muazzam savaşçı...

Zafer üstüne zafer... Uçsuz bucaksız bir yayılma ve zenginlik... Ama bugün, önemli etkisine ve mirasına karşın bir “Cengizli-Moğol” medeniyetinden söz etmiyoruz. Çünkü “istila” ile “fetih” aynı şey değildir. Askeri zaferler, sizi büyük bir medeniyet yapmaya yetmez.

İDEALİST BİR GENÇ

Genç Sultan II. Mehmet de güçlü bir orduya ve dönemin en ileri silahlarına sahipti. Ama 29 Mayıs 1453’te, “Konstantiniyye” fethedildiğinde, o benzersiz şehre, ganimet peşinde bir istilacı olarak değil, idealist bir lider olarak girecekti. “Güzel komutan”, onu haritadan silmek yerine, idealleri doğrultusunda canlandırmayı hedefliyordu. Bu amaçla, şehrin tahrip edilmeden devralınmasını istedi ama buna imkân bulamadı. Yine de Ayasofya gibi değerlerin zarar görmemesi, hatta onarılması için bizzat devreye girdi. Şehir halkına inançlarını, dillerini, işlerini koruyarak hayatlarına devam edecekleri teminatını verdi. Elbette bu tutumu, İslam medeniyetinin 800 yılı aşkın fetih ilkelerinin uzantısıydı ama sadece bir hukuk ilkesinden ibaret değildi.

DOĞU’NUN VE BATI’NIN FATİHİ

Fatih’in nihai gayesi, Roma-Bizans-Latin medeniyetini yerle bir etmek yerine, onu çok daha “ileri” bir noktaya taşımaktı. Bu “ileri” noktanın, İslam medeniyetinin etik idealleriyle şekillendiği muhakkaktır. Ayrıca Fatih, tarihi iyi bilen, çok yönlü bir lider olarak, sadece Alpaslan’ın, Selahaddin Eyyubi’nin ve atalarının değil, aynı zamanda Büyük İskender’in ve Sezar’ın izlerini takip ediyordu. Zaten bir sonraki büyük hedefi, Roma İmparatorluğu’nun ilk başkentini de fethetmek; böylece “Doğu’nun ve Batı’nın fatihi” olmaktı. Elbette bu mirası devralmanın, sadece askeri başarılarla mümkün olmadığının bilincindeydi.

BİR ŞEHRİN 

Yazının Devamını Oku

Görme engelli başkan vekili?

İbn Ümmü Mektum ismini hiç duydunuz mu? Adını pek az kişinin bildiği bu sahabe, Hz. Peygamber’in Medine’den ayrıldığı zaman kendi yerine vekil atadığı kişiydi. Bu ismin çok önemli bir özelliği daha vardı: O bir görme engelliydi.

Hz. Peygamber’in pek çok defa İbn Ümmü Mektum’a güvenip onu vekil olarak seçmesi, bedensel engellilere bakış açısından çok önemlidir. Bir devlet başkanının, ülke dışına çıktığında yerine engelli bir vekil bırakması fevkalade ve şaşırtıcı bir olaydır. Bırakın 7. yüzyılı, engelli haklarının giderek daha fazla önemsendiği günümüzde bile böyle bir uygulamaya rastlanması, çok düşük bir olasılık.

KALPLERİ KÖRELTMEYELİM

KURAN’DA görme engelli birinin hafife alınması kınanır; üstelik onun samimi inancıyla Mekke’nin güçlü kişilerinden daha değerli olduğu vurgulanır (Abese, 1-10). Hz. Peygamber’in İbn Ümmi Mektum’u Medine’ye vekil bırakması, işte bu ayetlerin işaret ettiği hassasiyeti yansıtır.

*

Bedensel engeller, Kuran’da bir eleştiri konusu değildir. Ancak konu “düşünsel körlük” olduğunda durum tamamen farklıdır. Önyargılı tavırlarla düşünmekten kaçınmak, “kalp gözünü” veya “kalp kulağını” hakikatlere kapamak, Kuran’da açıkça eleştirilir: Yanlış olan, baş gözüyle görememek değil, kalp gözüyle “hakikati” görmemektir.

*

Birbirini “görmezden” gelmek, haklı taleplere “kulaklarını tıkamak”, başkalarının sesini “duymamak”, toplumsal uyumun karşısındaki en önemli engeller değil mi? Öyleyse gelin bir yandan bedensel ve zihinsel engellilerin hayatını iyileştirmeye çalışalım... Diğer yandan da önyargılarımızı, duygusal ve düşünsel engellerimizi kaldırmaya gayret edelim.

Yazının Devamını Oku

Bayramdan sonra başlıyorum...

Pazartesi rejime başlıyorum... Havalar ısınsın, her gün en az 6000 adım atacağım... Haftaya sigarayı bırakıyorum... İşte bizimkisi de o hesap. Gelin bu bayramla birlikte...

Osmanlı devrinde, ramazan bayramında devlet görevlilerine yeni elbiseler dağıtılırdı. Hatta Fatimiler, bu gelenek nedeniyle ramazan bayramına “idü’l-hulel” (elbise bayramı) dahi demişlerdir. Bu geleneğin kökeninde, muhtemelen Hz. Peygamber’in bayram sabahında yeni elbiseler giymeye özen göstermesi yatıyordu.

“Bayramlıklarını giymek”, ramazan boyunca arınan bedenin, temiz bir başlangıç yapmasını simgeler. Gelin biz de bayramı, yeni ve temiz kıyafetlerle karşılayalım. Ama sadece dış giysilerimizi değil, duygu ve düşüncelerimizin elbisesi olan dilimizi de yenileyelim. “Bayramlık ağzımızı”, “kirli ve yıpranmış” ifadelerden arındırıp, güzel bir başlangıç yapalım. Gelin bu bayramdan itibaren şunları... 

SÖZLÜĞÜMÜZDEN ÇIKARALIM

Körle yatan, şaşı kalkar.

Gözü kör olsun / Kör olasıca!

Kurtlu baklanın da kör alıcısı olur.

Dokuz körün bir değneği.

Yazının Devamını Oku

Gönüllerdeki bayram

Bayram, “sevinç, eğlence günü” demek. Bu bayram hepimiz ayrı evlerde olsak bile gönüllerimiz bir olacak; acıda da sevinçte de...

"Haziran gibi toparlarız... Eylülde kendimize geliriz... Yıl sonunda rahatlarız... Aşı olmadan bitmez bu iş...” 2020 yılının ramazanı sona ererken işte bunları konuşuyorduk. İşin garibi, bir yıl sonra da konumuz hâlâ aynı. Çünkü evdeki hesap salgına uymadı. Aldığımız tedbirler yetmedi, yeni varyantlar durumu zorlaştırdı. Bir avuç virüs, tüm dünyayı allak bullak etmeye yetti. Herkeste bir “iç” sıkıntısı...



BÜYÜK BAŞARI, UZUN YOL

Öte yandan bu karamsar tabloya rağmen, insanlık, yıkıcı bir salgınla ilk defa böylesine etkili bir mücadele verdi, veriyor. Veba, çiçek, tifüs, kolera salgınlarını hatırlayınca; 1,5 yılda, 50 milyon kişinin ölümüne yol açan İspanyol gribini düşününce... Bir yılda verilen mücadele, “başarı” tablosu olarak görünüyor. Yine de “gurur” tablosundan henüz çok uzaktayız. Fakir ülkeler başta olmak üzere aşı temininde ve aşılamada daha gidilecek uzun bir yol var. Ayrıca aşı-ilaç konusunda, ticaretin temel kurallarıyla insanlık değerleri ortak bir noktada buluşabilmiş değil.

BİR MUSİBET...

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI