Mevlana’dan Mevla’ya…

Varlıkta yok olduk mu ki, yoklukta var olalım?..

Baş gözüyle mürşidimi görmek, eteğine yüz sürmek yoktu geçen senede, kardeşlerimle kolkola tevhid edecek meydan yok, çevremizde barış, rahat yok, toplumsal huzurumuz yok, kolay bir geçim yoktu… Ve şimdi de 8 sene düzenli ziyaret sonrasında bir kez daha “Şeb-i Arus” için Konya’da olup, -başta Mevlana Hazretleri- sevdiğim tüm o beldenin ermişlerini ziyaret edip tazelenme imkanı, o da yok. Nefsimin tutunmayı sevdiği görünürlerin birçoğunun hızla ellerimin arasından kaydığı, türlü zahiri putun kırıldığı, iç huzuru korumayı dış şartlardan bağımsızlaştırma gayretimi arttırmak zorunda kaldığım, zor bir sene… “Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim” hali, nerede? Biliyorum; “Allahta zorluk yok!”, zorluk nefsimin direnci nispetinde. Tam teslim olabilsek keşke…

 

“Hürriyet” gazetesinde yazarlığa başlamamın 6. sene-i devriyesi ve her sene bu günlerde Şeb-i Arus hakkında, Hz.Mevlana hakkında bir yazı yazmışım mutlaka. Alışmışım! Hazreti Şems-i Tebrizi’nin, Konevi’nin, Ateşbaz-ı Veli’nin, Tavus Sultan’ın, Nasreddin Hoca’nın, Mahmud Hayrani’nin, Rumi’nin huzurunda olmaya.. Öpmeye, dokunmaya, koklamaya.. Yanımda “Derviş Baba”… Yok! Olsaydı derdi ki belki; “Evladım, kişi gönlündekiyle beraberdir nasılsa” Yoksa nasıl olacaktı bu ölümlü dünyada? Nice kimse var ki bedenen yakın, manen uzak ve nicesi de var ki bedenen uzakta ama manen hep yanımızda… Görmediğimiz bir Allah’a kulluk etmeye çalışıyoruz burada! Bir kez bilmişiz ya “Kalu Bela”da…

 

Manevi eğitimim boyunca maddeyi vesile kılıp da manaya ermeyi talim etmişim, zahirden batına yol aramışım. İlerlemişim, ilerleyememişim; sınanmadan bilemezmişim. Ve acaba neleri put edinmişim, sevdiklerimi ne kadar gönlüme indirebilmişim, ne kadar Allah rızası için sevmişim; zamanı gelince görmeliymişim. Çünkü putlar zaten kırılmaya mahkum, çünkü ahiret azığım ancak gönlümü neyle doldurduğum, çünkü Allah rızası için olmayan sevgi zaten gölge misali, hayali.. Fakir değil mi ki ebedi olana, hakikate meftunum? O zaman sızlanmaya hakkım yok! Ya çıtayı düşüreceksin, ya bedeli ödeyeceksin! Ver putları, al Mevla’yı.. Geç suretten, gör sireti.. Gel yakına yakına, ateşe giden pervane misali.. Yok olan yokluktan başkası değil, yakınma… Ve “Bana en sevimlileriniz ve kıyamet gününde bana en yakın olacak olanlarınız, ahlâkı en güzel olanlarınızdır”ı (Hz.Muhammed(sav)-hadis/Tirmizi,Sünen,Birr 71) iyi anla!

 

Biliyorum, ne ilkim ne de son. Onca gittim geldim. Huzurunda ağladım, hallerine imrendim. Şimdi haldaş olmaya gelince ise, isyan eder, istemezim; Şems’i gittikte nice haldeydi koca Mevlana? Çare mi kaldı onunla gönülde buluşmaktan başka? Rabıta dedikleri, yalnızca o gün için bir alıştırma. Gerçek olan da bu galiba.. Zikretmek gönüllerde zikredileni; Allah Ya Kafi! Ve tüm sevenleri, sevilenleri orada O’nunla, sonsuza dek birarada. Öyleyse “…La Tahzen, (innallahe meassabirin -Bakara 2;153), innallahe meana…”(Tevbe 9;40); “Hüzünlenme, (muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir), muhakkak ki Allah bizimle beraberdir”…

 

Ve bununla sürura eren gönül artık gam yemeyecektir. Tüm sınavların, bir hikmetin açığa çıkması için olduğunu bilir. Bilir ki elimizden kayanların kimi hayırlısı böyle olduğu içindir, kimi de -ah insanoğlu- bazı şeylerin kıymetini ancak sırlandıklarında anladığı için ona geçici bir derstir ve vakti geldiğinde kendisine iade edilir. Bilir ki Allah rızası dışındaki herşey boştur ve her halükarda geçecektir. Ve bilir ki sabrın sonu selamettir. O halde bunca sıkıntı sonrasında, kalbini temizleyebilmişsen batıldan Hakk yolunda, ölüm çatıp da o son sınav atlatıldıkta geriye kalan sadece ve sadece sevdiklerin olacaktır, hayırlısıyla.. İşte bunu kutlamak için birarada şimdi onca seveni Konya’da; kutlamaya Mevlana Hazretleri’nin “düğün gecesi”ni, öylesi bir kavuşma nasıl düğün olmasın ki! Darısı başımıza…

 

Gözlerimi kapatıyorum, bir açıyorum; fakir Konya’da, döner durur bir meydanda, devran ediyor halaka.. İç halkada o hasretlik güzeller, Derviş Baba da aralarında, zikrimiz çınlıyor semada; Allah Ya Daim, Daim! Ve türbe kapısı bir ilahi okuyor mazharlar vurmaya başladığında:

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme! Rahman(cc) ‘Ben kırık kalplerdeyim’ buyurmadı mı? O halde ne diye üzülürsün ey can? Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan; Gece gibi kapkaranlık nefsini yak!.. ’Derdim var’ diyorsun; Dert insanı Hakk’a götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun. Sanma ki dert sadece sende var. Şunu bil ki; Sendeki derdi nimet sayanlar da var. Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla. Dert nerede ise deva oraya gider. Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider. Soru nerede ise cevap oraya verilir. Gemi nerede ise su oradadır. Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın. Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

Lâ tahzen! Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz.. ‘Aşık’ olmayana anlatsan da ‘Ben’, ‘Sen’ anlamaz. ‘Hakk’a ulaşmak için yoldur’ desen kimse inanmaz… Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan; Yanmaz, yanamaz… Ayağın kırıldı diye üzülme! Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek. Kuyu dibinde kaldın diye üzülme! Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma! İstediğin bir şey; olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara… Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme: Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir. Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin: Aç da kendini oku ey can! Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta… Ama sen bunun farkında bile değilsin. Derdin ne olursa olsun korkma! Yeter ki umudun Allah olsun… Herkes bir şeye güvenirken; Senin güvencen de Allah olsun. Hiçbir günah, Allah’ın yüce merhametinden büyük değildir ama; Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi… Ve bir seccade ser odanın bir köşesine, otur ve ağla, dilersen hiç konuşma… O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma. Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar. Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır. Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin ey can!?

Lâ tahzen! Bir şey olmuyorsa: Ya daha iyisi olacağı için, ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur. Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler… Onların rızkını düşünen Allah; Seni mi ihmal edecek sanırsın! Yeter ki sen istemeyi bil… Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar. Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler. Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık. Her nereden gam kervanı gelse de.. Aşk derdinde olan kişi; Baş derdinde değildir… Yapılma, yıkılmadadır; Topluluk, dağınıklıkta; Düzeltme, kırılmada; Murat, muratsızlıktadır; Varlık, yoklukta gizlidir… Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması. Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın, bir asır kadar uzak olması. Ve bilir misin? Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması.. ’Ben’ deyip susması… ’Sen’ deyip ağlamaklı olması… Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar. Eğer Hakk’ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler. Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın. İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler. Sevginin diğer bir adı da sabırdır: Açlığa sabredersin adı ‘oruç’ olur. Acıya sabredersin adı ‘metanet’ olur. İnsanlara sabredersin adı ‘hoşgörü’ olur. Dileğe sabredersin adı ‘dua’ olur. Duygulara sabredersin adı ‘gözyaşı’ olur. Özleme sabredersin adı ‘hasret’ olur. Sevgiye sabredersin adı ‘Aşk’ olur…

Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim. Verirse yüceliğidir. Vermezse imtihanımdır… Allah’tan bir şey istersen: Kapı açılır, sen yeterki vurmayı bil!… Ne zaman dersen bilemem ama, açılmaz diye umutsuz olma, yeterki o kapıda durmayı bil…!”(Hz.Mevlana Celaleddin Rumi)

Hu

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Sen de Konuşma! Sen de Bakma!

Derviş Baba tefekkür halinden başını kaldırdığında beti benzi atmış, “Aman Ya Rabb!” diye niyaz etmedeydi. Soru soran bakışlarımızı farkettiğinde, “Evladım, Allah(cc) ahirette bazılarına bakmayacak bile, bundan daha elim azap olabilir mi!” gibi bir cevap verdiğini ve uzun uzun dua ettiğini hatırlıyorum. Doya doya “Cemal”ini seyretmeyi bırak, muhatap bile alınmamak… Tüylerimiz ürpermişti. Allah muhafaza…

Daha sonra konu üzerine hallenerek fakir de epeyce düşündüm; Allah’ın görmediği bir yer olamazdı. Ama doğru ya bu, görmek değil bakmak, daha da doğrusu “nazar etmek” ile ilgiliydi. O’nun nazarı pür nur olsa gerekti. Ve nazar ettiği yer de o nurla baştan aşağı yıkanır,  temizlenirdi muhakkak. Yeter ki nazar edecek, varlığa dair bir şey olsundu orada. Bereketlenirdi.. Lakin anladım ki ömür boyu “nefs-i emmare”sine uyup da böylece yoklukla matuf olanın ahiretteki menzili de ancak yokluğa dönmek olacaktır. O kişi ki kendine üflenen nefesin kıymetini bilmemiş, ruhuyla, hakikatiyle kendini zerrece ilişkilendirememiş, zalim olmuş. Öyleyse ortada muhatap alınacak bir eser de yok artık. Meğer gayrısına uyanamadığın tüm kesafetin, tüm zulmetin, güneş tepeye varanda kaybolacak bir gölge nispetinde imiş. Ah!.. “De ki; Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz batıl yok olucudur”(İsra 17;81)

Yine de içimde bir tereddüt, nefsimin ağırına gitmişti “bakılmayacak bile” ihtimalini kabullenmek. O hep bir şekilde yırtacağına dayanacak ya. Bencil, ne yapsa olur ve hep en iyisine layık(!) Korkutulmayı ise hiç sevmiyor. Çünkü anlamak istemiyor; Korkunun esasen sevginin cüzü olduğunu… Halbuki bahsedilen korku, sevgiliden uzak kalmaya duyulmasıyla sevginin olmazsa olmazı, sevgilinin kalbini kırmaya duyulmasıyla özenin, edebin,, hatta o haşyet, tevazunun ve azameti idrakin ve daha nice kulluk halinin dayanağı. Varacağı yer de aşktır nihayetinde; sevgilinin varlığında kaybolmak(yokolmak), kaybolunca bulunmak, bulunmakla yoklukta varolmak; İllallah!

Nitekim daha da araştırdım ve net bir şekilde çıktı karşıma; “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya(bedele) satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur; Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek(bakmayacak), ve onları temize çıkarmayacak(yüceltmeyecek). Ve onlar için elim azab vardır”(Ali İmran 3;77) Peki ne yapmalı? Sonumuzun aydınlık olması için şu zulmani nefsi(emmare)mizle uğraşmakta nasıl bir yol tutmalı?

“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” dediği gibi Niyazi Mısri Hazretleri’nin, geçenlerde bir farkettim ki mevzubahis ayet, belki de en etkili nefisle mücadele yöntemini de kendi içinde saklamıyor muymuş aslında; “Sen de konuşma, sen de bakmasana!”.. Nefs-i emmareye(nefsin kötülüğü emreden katmanı) dair ne varsa.. Dikkatini verme ona, çünkü bundan beslenip güçleniyor. Muhatap alma onu, çünkü seni ayartıp yoldan çıkarmaya çalışıyor.. Konuşmayacaksın, ama işitmiyor değilsin. Bakmayacaksın, ama görmüyor değilsin. Olmayacaksın, ama bilmiyor değilsin.. Ona enerji harcayacağına, enerjini iyiyi doğruyu dinlemeye, güzelliğe hoşluğa bakmaya harcarsan eğer, zayıflayacaktır o kötücül fısıldama, susacaktır o habis uluma ve yitecektir o çirkin manzara zamanla. Yalnız, uygulamaya kendinden başlamak şartıyla!

Tabi düzen yokluğu kabul etmediğine göre, çevremizde konuşacak Hak dostlarının varlığını artırmakta, işitilecek Hak kelama hayatımızda daha fazla yer açmakta, gözümüzü odaklayabileceğimiz güzel ve temiz şeyleri kendimize yakın tutmakta fayda var şüphesiz. İtinayla zor zamanlarda hatıra getirilecek hoşluklar biriktirmeliyiz. Bir yandan da hoş nazarla bakmayı ilke haline getirmeliyiz. Ve mücadeleyi içte dışta uyumlu biçimde yürütmeliyiz.. Yoksa korkarım batıl ilahlık iddiamızdan başka türlü silkelenemez, bu cehaletten kolay temizlenemeyiz… "Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerdense sarf-ı nazar et”(Araf 7;199)

Ki bencil insan; en cahil insan. Nefs-i emmarenin emaresidir cehalet. Cahil insan; kendini bilmez insan. Esas, kendi bildiği gibisinde direten insan. Kapalı, nadan.. Hele cehaletini dayatan.. Dinlemesi bile cehaletine malzeme toplamak için olan… Gücü olduğuna inandığında zorbalıkla, o gücü bulamadığında kendine acındırmakla yaklaşır sana(nefsinin aslınla olan münasebeti şeklinde yorumla). Her halükarda onun merkezinde dönmektedir dünya. Ve seni de ister yörüngesinde. Yoksa kara deliğe.. Acınacak halde de olsa, bu halde ilahlık mı olur deme, “ezik ilah” o da…(dikkat;nefsin bir başka oyunu olan eziklikle salih kulların alameti tevazu karıştırılmamalı)

Binaenaleyh, mevzubahis ayetten hareketle hesap günü gelmeden, yani henüz vakit varken biz de içimizdeki iyiyi güzeli muhatap almalı, o tarafımızla özdeşleşmeye çalışmalıyız. Zaten cehaleti giderici ve hakiki olan odur.. Belki mesele toplumsal ilişkilerimize de adapte edilebilir. Bu, kişileri yargılayıp hoşumuza gitmeyeni yok saymak basitliğinde değerlendirilmemelidir. Böylesi kibir olur..

Teklifim, (belirtildiği üzere başta kendi nefsin)muhataplarımızın hep iyi tarafına hitap etmeyi öncelemekle ilgili. “İyi/kötü” kavramlarını doğru anlayarak ve gücümüz oranında tabi. Kişinin zarar verici huylarından vazgeçme gibi samimi bir niyeti yoksa sakınmalı o zaman kendini… Anlayacağınız görmezden gelmek, yüzleşmemek değil öneri. Bilakis gördüğün bir kiri temizleyerek bir an evvel göz önünden kaldırma, imkan yoksa tevekkül edip, uzatmadan, ısrar etmeden güzelin olduğu başka yöne seyretme teklifi. Böylece her şey yerli yerini bulur ve biz de ali ve baki olanla kalırız düşüncesi.. Unutmak yerine hatırlamayı önceleyerek, karanlık yerine aydınlığı, pislik yerine temizliği, su-i zan yerine hüsn-ü zanı, kin, nefret, öfke yerine merhameti, afvı, bağımlılık yerine bağlılığı… Sanırım dikkati ve zamanı bu şekilde yönetmeli. Öğrenmeli! Ki batıl olana saplı kalmayalım, “Elest Bezmi”nde Yaradan’ımıza verdiğimiz söze sadık kalanlardan olalım.. Evet, rehbersiz kolay değil.. O halde; “Fefirru illallahi”(Allah’a firar ediniz - Zariyat 51;50) O Alim’dir, Hakim’dir. Yar ve yardımcımız olsun! Halk eder vesileleri.. Hu

Yazının Devamını Oku

Ne alakası var?

Birkaç hafta önce, -ajansların geçtiği habere göre- 7 Ocak 2019 Pazartesi günü enteresan bir olay vuku buluyor. Suudi Arabistan’ın Mekke şehri ve civarında çekirge ve hamamböceği istilası… Mevzubahis istila Kabe’de yapılan ibadetleri de olumsuz etkilemiş. Keza Mekke Belediyesi 22 ekip ile olaya hızlıca müdahale etmiş, ilaçlama ve temizlik çalışmaları sonrasında durum kısa sürede normale dönmüş.. Mesele hakkında çeşitli videolar yayınlandı, türlü yorumlar yapıldı, yapılmakta…

Öncelikle, bazı haber sitelerinin belirttiği gibi “böcek istilasından ötürü Kabe’de namaz ibadetinin tarihte ilk defa kesintiye uğraması” asparagas(uydurma) haber çıktı. İbadetlerin yapılamaması diye birşey yokmuş.. Olsaydı da ilk olmazmış zaten, maalesef. Nitekim daha yakın tarihte, 1979’da Kabe’de namaz ibadeti 2-3 hafta kadar kesintiye uğramış. Yaşanan silahlı çatışmalar sebebiyle… Hikayesi ilginç, bir o kadar da acı! 

18 yıl Kraliyet muhafız alayı komutanlığı yapmış olan Cuheyman ibn Muhammed ibn Seyfi el Oteybi görevinden ayrıldıktan sonra bir kalkışma organize ediyor. Oteybi, Suudi devletinin dinden çıktığı gerekçesiyle Suudi hanedanına isyana kalkışıyor. Beraberindeki yüzlerce kişi ile 20 Kasım 1979’da sabah namazını müteakip Harem-i Şerifi istila ediyor, önceden içeri sokulmuş silahlar ve mühimmat ile minarelere konuşlanılıyor, her türlü giriş çıkış kapatılıyor, orada bulunan hacılar esir alınıyor. Kalkışmacılar mekana hakim stratejik bir konumda olan Ebu Kubays dağına ve çevredeki evlere de mevzileniyor..

Ses sisteminin ele geçirilmesiyle Oteybi taleplerini anons ediyor. Talepler mealen şöyle; Kraliyet düzeninin yıkılarak İslam devletinin kurulması, Batı’nın kültür emperyalizmine son verilerek İslam adaletinin yerleştirilmesi, ülkeyi emperyalist yabancı firmalara peşkeş çekenlerin cezalandırılması, Suud ailesinin yargılanması, petrol üretiminin azaltılarak milli servetin korunması, tüm yabancı askeri kadroların ülkelerine gönderilmesiyle yabancı üslerin kaldırılması… Ve Oteybi yanındaki “Muhammed el Kahtani” isimli genci “Mehdi” ilan ediyor. Tabi Suudi Arabistan’la beraber İslam alemi de ve Dünya da karışıyor. Arabistan’da hemen sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor vs..

Sonrası belki daha da ilginç; Krala bağlı güçler Harem-i Şerif’e giremeyince -ki bu arada çatışmalarda ölümler yaşanıyor, kimyasal silah dahi kullanıldığı iddia ediliyor- Pakistan’dan yardım isteniyor fakat yollanan Pakistan özel kuvvetleri de direnişi kırmaya muvaffak olamayınca “Fransız anti-terör timi” davet ediliyor. Fransızların Harem-i Şerife girebilmeleri için verilen bir fetva ile Fransız askerler bir kağıda yazılı “Kelime-i Şehadet”i okuyup güya Müslüman olduktan sonra alana girebileceklerdir. Fransızlar -rivayete göre CIA ajanlarının da katkısıyla- yeni yapılmakta olan kanalizasyon borularının güzergahını değiştirerek Harem-i Şerif’e tonlarca su pompalatıyor. Ve Kabe sular içinde kalıyor. Sonrasında da suya elektrik veriliyor. Masum siviller de dahil yüzlerce ölü… Böylece direniş kırılıyor..

Kahtani ölüyor, Oteybi ve beraberindekilerden yakalananların yine verilen fetva ile önce kolları kesiliyor, ardından ayakları kesiliyor ve nihayet kafaları kesiliyor. Olay Dünya’ya “dinden çıkmış” bir grup teröristin kalkışması olarak duyuruluyor. Şii komplosundan da bahsediliyor ancak Oteybi’nin Sünni olduğu biliniyor.. Nitekim sözkonusu olay bugün dahi gizemini korumaktadır…(konuya Murat Bardakçı 2009’daki bir makalesinde dikkat çekmişti)

Kuruluş tarihçesi dahil, geçmişte yaşanan bu gibi olaylardan hareketle Suudi Krallığı’nın Batı’ya maşalık ettiğini, yönetiminin Dünya’ya “İslam” olarak katı bir “Vahabizm” ideolojisi ihraç ederek ve başka birçok şekilde riyakarca İslam’a zarar verdiğini düşünenler bugün, krallığın “İslamofobik” emperyallerle kolkola hareket ettiğini gördükçe, hele Kabe İmamı Es-Sudeys’in "Bugün Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah'a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar" iddiası, Kaşıkçı cinayeti, Yemen meselesi, Suriye’deki tavırları vs, Mekke’deki çekirge ve haşerat baskınını ilahi bir uyarı olarak görme eğilimindeler. Zira bu olay -nispeten ufak çapta da olsa- Hz.Musa(as) ve beraberindeki inanalara zulüm eden, onlara hürriyetlerini vermemekte direnen, Hakk’ı reddeden Firavun ve halkına gönderilen belaları hatırlatıyor..

“Biz de onların üzerine ayrı ayrı belirtiler(mucizeler); tufan(sel/su baskını), çekirge, haşerat(kımıl) ve kan gönderdik. Ancak yine kibirlendiler(kibirlenmeye devam ettiler) ve cürüm(ağır suç) işleyen bir kavim oldular(olarak tescillendiler)” (Araf 7;133)

Dünya’nın en büyük petrol rezervine sahip Venezuella’da evvelce millileştirilen petrol işletmelerinin imtiyazlarını yeniden Batılı şirketlere vermesi kuvvetle muhtemel olan muhalefeti uluslararası hukuka aykırı biçimde desteklemesiyle “küresel eşkiya” imajı güçlenen ABD ve destekçisi yönetimlerin iyice ayyuka çıkan baskı politikalarından bunalanların artık ilahi bir yardım bekleyerek bu gibi işaretleri o yönde yorumlamaları anlaşılabilir..

Yazının Devamını Oku

Göz göze, öz öze…

Her neye baksa gözün bil sırr-ı Sübhan ondadır / Her ne işitse kulağın mahz-ı Kur’an ondadır / Bir şeye mahlûk gözüyle baksan o mahlûk olur / Hak gözüyle bak ki bi şek nur-u Yezdan andadır (Hz.Niyazi Mısri)

Işık, Hakk’ın nurunun mecazıdır. Bu madde aleminin mana aleminin mecazı olması gibi.. Göz ve kulak, duyu organlarımıza önderlik etmede yarışırlar adeta. Hepsi de manaya vesile olmak yüksek idealiyle, ki vasıl olalım hakikatimize.. Kulak “ol”(kün) emrini duymamız için, göz Rabbimizin heryerdeki ayet(işaret)lerini okumamız için çırpınmada. Nihayet dille de ikrar edilince aynamıza aksedenler, aslına dönesi hepsi.. Dil ise, gönüldür elbette. Aslında göz de onun, kulak da; gönül, sahibini aramada.. Nitekim “Allah göklerin ve yerin nurudur…”(Nur 24;35) ve “…Allah nurunu tamamlayacaktır”(Saff 61;8)

 

Eskiler, görmenin gözün içindeki ilahi ateş(ışık anlamında;nar, ki o da nurun kabasıdır fakirane) marifetiyle mümkün olduğuna inanırlardı. Göz merceği bizdeki enerjiyi ışın halinde dünyaya aktaran bir çeşit ileticiydi. Bugün ise bir göz mütehassısı size aşağı yukarı şöyle söyleyecektir; “Uzaydaki (8,5 dakikalık)yolculuğunun ardından güneşin beyaz ışığı, hiç değişmeyen bir süre zarfında(çünkü Einstein’ın ortaya koyduğu üzere; ışık hızında seyahat, zamanı durdurur) etrafımızdaki dünyayı sarıp sarmalar ve çok renkli bir saçılıma uğrar. Saçılan ışık saydam tabaka ve mercekten geçip retinanın güvenlik ağına düşer. Bu çarpmanın etkisiyle açığa çıkan enerji, ağ tabakadaki proteinlerin kıvrılmasına neden olarak zincirleme bir reaksiyon başlatır ki bu, eğer yeterli sayıda proteinde kıvrılma olursa tek bir retina sinirinin ateşlenmesi ve tek bir ışık zerresinin algılanmasıyla sonuçlanır”…(Gavin Francis-İnsan Vücuduna Seyahat/Domingo,ç.Şiirsel Taş)

 

Bu mecazdan hakikate gitmeye çalışırsak biz de; Aynı biçimde yüzünü Hakk’a dönen kimsenin gönül gözü O’nun nurunu alıcıdır. Gördüğüne göre eylemlerini gerçekleştiren biri gibi, bunun(çoklukta birlik/birlikte çokluk) manasına vakıf, gönül aynası temiz kişi de Rabbinin nurunu pekala yansıtır. Göz kalbe, kalp sahibine… Bağlantı tamamdır. “İnsan, adeta sırf gözden, yani derûnî idrakten ibarettir. Geriye kalansa deridir, ceseddir. Hakikî göz ise, ancak dostu gören, yani onu idrak etmiş olandır. Dostu görmeyen gözü, sen göz sayma!” diyen Hz.Mevlana “Müminin ferasetinden(sezgisinden, anlayışından) korkunuz(ya da ferasetine sığınınız). Çünkü o Aziz ve Celil olan Allah’ın nuru ile bakar” hadisini ne güzel açımlar. Keza Tasavvuf ehli için göz aslen Allah'ın cemalini müşahede etmede bir araçtır. Ve “Nur Cemali”ni görenler “Cemal”i(Güzelliği) hatırlatanların başında gelir. Yeter ki bakanın gözlerinde perde olmaya…

 

“Onlar ki, Beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı”..(Kehf 18;101)

Göz nefse bağlı çalıştığında körleşir. “Kör göz, tabiat karanlığına(zulmete) düşmüştür, ondan başka hiçbir şey görmez. Görür göz, Allah’ın nuru ile bakar. Her şeyin O’nunla kaim olduğunu görür. Kendisini (müstakil bir varlık olarak) görmez”(H.Y.) Kendine verilmiş görme aracı “göz”(ayn) nimetini (cüzi)özgür iradesine bağlı olarak hakikate yöneltme yerine zulmetle ilişkilendiren, emanete hıyanet etmesi sonucu kendi kendine zulmetmekle (manevi)körlüğe duçar olur. “Gözün en mutlu olduğu zaman, kapalı olduğu anlardır; oysa işe yaraması için açık olması gerekir”(Hector Chawla-a.g.y.) Dolayısıyla uyanmamak için ısrar eden ve artık bunu huy edinenin -korkulur ki- hal diliyle sürekli yazıp gönderdiği körlük dilekçesi bir noktadan sonra Hakk Teala tarafından mühürlenir. Bakara suresinde(7.ayet); “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır” denilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Medya Okuryazarlığı Tüyoları

“Oku”mamızı salık veren bir dinimiz var. Okumanın zekatı da paylaşmak, yani söylemek, yazmak.. Ve zaten bir medeniyet göstergesi okur-yazar olmak… Bize göre insan için okumanın en iyisi kendi kitabını okumak, varlığı tanımak. Anladığın kadarıyla amel etmek ise, verili özgür iradenle yazgıya kalem yontmak.. Öyle kolay iş değil; mesuliyet, sanat.. İncelikle eğilmek, öğrenmek gerek. Bu işe vesile olan her eser, her kimse mübarek.. Keza kaynakların “Rahmani” olanını seçebilmeli insan, ona eğilmeli. Emanet kıymetli, hayat önemli, zaman değerli…

 

“We are social” ve “Hootsuit” tarafından 2018’de yayınlanan rapora göre: “81 milyon nüfusa sahip ülkemizde; Nüfusun %67’sini oluşturan 54.3 milyon internet kullanıcısı, nüfusun %51’ini oluşturan 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı, nüfusun %54’ünü oluşturan 44 milyon aktif mobil sosyal medya kullanıcısı var.. Yetişkin insanların %98’i cep telefonu kullanırken, bunların %77’si akıllı telefon kullanıyor. Masaüstü bilgisayar veya laptop kullananların oranı %48 iken, tablet kullananların oranı %25. Neredeyse herkesin televizyonu var, oranı %99. Giyilebilir teknoloji ürünleri kullananların oranı ise %9 olarak hesaplanmış.. İnsanlar internette günde ortalama 7 saat geçiriyorlar: Günde ortalama 2 saat 48dk sosyal medyada, ortalama 2 saat 44dk televizyon başında ve son olarak günde ortalama 1 saat 22dk müzik dinleyerek.. En aktif kullanılan sosyal medya platformları; Youtube %55, Facebook %53, Whatsapp %50, Instagram %46, FB Messenger %37, Twitter %36, Google+ %31, Skype %25, Snapchat %21, Linkedin %20, Pinterest %16, Tumblr %14”… Yani “medya” dediğimiz iletişim araçları bugün okuryazarlığın önde gelen ajanları. Teknoloji öyle ilerledi ki, medyanın neredeyse hepimiz içindeyiz şimdi. Hem de artık sadece seyirci/okur olarak değil, içerik üretici/yazar olarak da; “sosyal medya” yaşantılarımızın vazgeçilmez fenomeni. Yeni çağ agoraları, meydanları.. Oralarda iletişiyoruz, etkileşiyoruz, alış- veriş ediyor, dönüşüyoruz… Peki bu mecralardaki verilere karşı ne kadar seçiciyiz, “medya okuryazarlığı” denilen konuda ne kadar bilinçliyiz?

“Medya, enformasyon sunar, fikirleri organize eder, değerler yayar, beklentiler yaratır ve bunları pekiştirir, davranış modelleri sağlar”(Cortes, 2005;55) “Medya okuryazarlığı TV, sinema, radyo, müzik, basılı medya, internet ve diğer bütün yeni dijital/sayısal medyayı kapsamaktadır.

TV’deki reklamdan CD’deki müziğin sözlerine, gazete yazısından tişört üzerindeki slogana değin çeşitli formlarda biçimlenen medya mesajları karşısında insanların farkında ve uyanık olmasını sağlamayı amaçlayan medya okuryazarlığı, medyanın algı ve inançları nasıl süzgeçten geçirdiğini, popüler kültürü nasıl biçimlendirdiğini ve kişisel tercihleri nasıl etkilediğini görmede insanlara yardımcı olur. Medya okuryazarlığı eğitimi, kişilere eleştirel düşünme ve sorun çözme yetenekleri kazandırarak yurttaşların medya enformasyonunu bilinçli tüketme ve üretmesini sağlayarak ifade özgürlüğü, bilgi edinme hakkı ve demokrasi açısından önemli bir rol oynar”(Pekman, 2007;44)

Sanırım içinde bulunduğumuz bu hızlı “iletişim çağı”nda medya okuryazarlığının elzem olduğu konusunda hemfikiriz, bilhassa da artık neredeyse elinde cep telefonuyla doğan yeni kuşaklar, gençler, çocuklar açısından. Nitelikli nesiller yetiştirmek için, hem kişisel gelişimimiz hem kültürel bağımsızlığımız için ve ayrıca “Arap Baharı” gibi, “Sarı Yelekliler Hareketi” gibi dezenformasyona ve manipülasyona açık, sosyal medyada organize olan toplumsal hareketler bakımından, istenmeyen sonuçlara yol açacak kurgulara alet olmamak için..

Dünyada eğitim sistemine katılmaya başlanması 1970’lere dayanan mevzu 2000’lerle birlikte daha da önem kazandı ve medya okuryazarlığı pekçok ülkede ilkokul seviyesinde müfredata dahil edilir oldu.

Bildiğim kadarıyla bizde hala bir seçmeli ders ve dersler de uzman iletişimciler tarafından verilmemekte. Gerçekleşmesini beklediğimiz eğitim atağı bağlamında konunun daha ehemmiyetle ele alınmasını umut ediyorum.. Nitekim bu mühim konuyu bir gazete makalesinde istediğimiz gibi etraflıca çerçeveleyemeyiz lakin maksat dikkat çekmek olsun..

Şimdi bu vesileyle, bazı medya okuryazarlığı tüyoları paylaşmak isterim sizlerle. Önce medya (okuryazarlığı) eğitiminde -konunun ehli eğitimcilerin üzerinde çoğunlukla mutabık olduğu- sekiz temel ilke(kavram): “1)Tüm medya kurgudan ibarettir(gerçekliği olduğu gibi yansıtmamaktadır). 2)Medya, gerçekliği(algımızı) kurar(gerçekliği bir şekilde paketler). 3)İzleyici medyadaki anlamı müzakere(analiz) eder(anlayışlarımız farklılıklar içerebilir). 4)Medyanın ticari içermeleri vardır(politik ekonomi, medyanın mülkiyetle ilişkisi…). 5)Medya, ideolojik ve değerlere ilişkin mesajlar içerir(çoğunlukla statükoyu pekiştirir şekilde ideolojik malzemeyi dağıtır). 6)Medyanın sosyal ve politik içermeleri vardır(popüler kültürle ilişkimizi tanımlar, bize kim olduğumuzu söyler). 7)Biçim ve içerik medyada birbiriyle yakından bağlantılıdır. 8)Her iletişim aygıtının kendine özgü estetik bir biçimi vardır(böylece her “medium”un kendine has “gramer”i anlamı farklı yorumlar)”.. (Patricia Aufderheide)

Yazının Devamını Oku

ZMN

“Baharda yüzlerce çiçek, sonbaharda ay - Yazın serin bir rüzgar, kışın kar / Ruha faydasız bir şey yapışıp kalmıyorsa / İnsan için en iyi zamandır o mutlaka” (Mumonkan, Meister Wu-men’s Sammlung der achtundvierzig Koan)

“Zaman”ın dairesel bir döngüsü olduğunu söylüyorlar. Ya da burgusal.. Daha da doğrusu spiral; dönen, döndükçe ilerleyen bir sarmal… Bizi ilgilendiren en temel kavramların başında geldiği için o kadar yer teşkil ediyor ki zihinde ve dilde de, bizi içten içe sarmalayışı da böyle sanki her ifadeye gelişinde.. Çok sararsa sıkıcı, gevşek bıraktığında avareleştirici; öyle bir yaman koşullayıcı…

Kavrayamayanı kavrayıcı zaman, biz onu tesbih ettikçe belki de o bizi tesbih ediyor elinde, tane tane.. Kah zemberek gibi boşalıyor, kah tesbih böceği gibi içine kapanıyor. Hızlanıyor, yavaşlıyor.. Anlaşılan zaman mecazla da pek iyi anlaşıyor! Hakikat okyanusunda kopan bir hortum, içine aldıklarını gerçeklik sahiline savuruyor.. Okyanus ve kıyı zamanla iletişiyor…

İki ucu iki kapı, içi “egzotik madde”yle dolu. Fizikçiler için bu; solucan yolu.. Evet, havayı soluyan, dolu! Aldığı nefesin hikmetini bilen ise anda yok oldu, yol oldu… Orada zaman durmuş gibi görünüyor! Bir araba tekeri gibi, belli bir hıza ulaştığında sanki dönmüyor. Gözümüz aldanıyor. Halbuki zamanın dayanak noktası o milin bağlı olduğu “ayan-ı sabite”ye ayak basanların çark edişi var ya, rüzgarıyla ne fırtınalar kopuyor.. Zaman burgusu derinlere dalıyor, madenden mana fışkırtıyor. İşte hayat böyle anlamlanıyor…

Bizler içinse hayatın anlamlanması bir yolculuğu göze almayı gerektiriyor.. Yolculuk özgürleştirici bir süreçtir, zaman gerektirir. Hakikate yolculuk; bir “hac” yolculuğu.. Zamanın, mekanın, kendimizin merkezine; Sabır Sahibi’ne… Oysa:

“Modernite sonrasında ya da postmodern dönemde, teleoloji(gaye bilimi) eksikliği nedeniyle tamamıyla farklı hareket formları ortaya çıktı. Herşeyi kapsayan bir ufuk, uygun adım ilerlenmesi gereken, heryeri saran bir hedef yok artık.. Zygmunt Bauman da avareliği ve aylaklığı post-modernitenin özgül niteliği mertebesine yükseltir. Yani modern hacının halefleri; avare gezenlerle aylaklar.. Ama günümüz toplumunda avareliğin rahatlığı söz konusu olmadığı gibi, aylaklığın uçarı hafifliğinden de eser yok. Telaş, aşırı heyecan, huzursuzluk, sinirlilik ve dağınık bir kaygı duygusu bugünün hayatını belirliyor. Rahat rahat gezinmek yerine bir olaydan diğerine, bir enformasyondan diğerine, bir imgeden diğerine hızla ilerliyor insanlar. Bu acele ve huzursuzluk ne avareliğin ne de aylaklığın belirleyici özellikleri.. Bauman’ın avarelik ve ‘zapping’ yapmak terimlerini neredeyse eşanlamlı kullanımı gayet sorunlu. Bu terimler postmodern bağımlılık ve bağlayıcılık noksanlığını ifade etmek için kullanılıyor. ’Nihai özgürlük, ekranların yönetiminde, yüzeylerde yaşanıyor ve zapping adını alıyor’. Burada açıklanan özgürlük kavramı fazlasıyla sorunlu. Özgür olmak, bağlanmamış olmak veya bağlayıcı olmamak anlamına gelmez. Bağlarını koparmak ve iliştirilmişlikten çıkmak değil, içerilmek ve iliştirilmek özgürleştirir. Tam bir ilişkisizlik kaygı ve huzursuzluğa yol açar.. (Almanca’dan çeviri)’Özgür’, ‘barış’ veya ‘huzur’ ve arkadaş’ gibi sözcüklerin kökeni olan ‘fri’(ing.free;hür), ‘sevmek’ anlamına gelir. Dolayısıyla ‘özgür’ün esas anlamı ‘arkadaşlara veya sevilen insanlara bağlı olmak’tır. İnsan sevgi ve arkadaşlık ilişkilerinde kendini özgür hisseder. Bizi özgür kılan şey bağların yokluğu değil, bağlı olmaktır. Özgürlük, en mükemmel haliyle, ilişkilere mahsus bir sözcüktür. Dayanak olmadan özgürlük olmaz”… (Byung-Chul Han/Zamanın Kokusu/Metis/ç.Şeyda Öztürk)

O halde diyebiliriz ki zamanımızı sevgiye dayandıramadıkça boşa harcarız. Ve sevilecek şeylerin hiyerarşisini kurmakta zorlanmaktadır “modern” insan. Daha da fenası sevmekte zorlanmaktadır ve bu yoksunluktan dolayı umarsızca zamanı hızlandırmaya(böylece ömrünü uzatmaya), yaşam döngüsü içine alabildiğince unsur katmaya çalışmakta, lakin sevgiyle karılmamış, amaçsızca ve özensizce istiflenmiş bu kalitesiz unsurlar onu çevreleyen kalabalıklığa asla nitelik katamamaktadır. Teker döner ama araba patinajdadır.. Öyleyse zamanın hızlanmışlığı zannı, anlamlı bir sona ulaşma gayesindeki insanın uygunsuz bir zamanda cahilce yok olup gitme aceleciliğinin asabi baş dönmesinden başka bir şey değildir…

Eylem yaşantısı(vita activa) ile tefekkür yaşantısı(vita contemplativa), ömrü değerli kılan manevi yolculuk istikametine göre yeniden bir dengeye, bir ritme kavuşturulmalıdır. Ki insanoğlu nihayetinde zamanı kaldıraç olarak kullanarak akışı tersine çevirebilsin, zemin/zaman kristallerinden özgürleşsin, “ebedi şimdi”nin kurucusu, evvel ve ahirin Rabbi ile buluşsun, huzur bulsun vesselam!

“İyi zamana, ‘faydasız’ şeylerden kurtulmuş ruh erişebilir ancak. Ruhu arzulamaktan kurtaran ‘boşluk’(transandans/aşkınlık) zamanı derinleştirir. Bu derinlik her anı ‘Varlığın Bütünü’yle, onun kokulu ebediliğiyle birleştirir. Zamanı radikal bir geçiciliğe iten şey arzudur çünkü ruhun hızla ileri atılmasına yol açar. Ruh ‘sükunet’le durduğunda ‘iyi zaman’ meydana gelir”… (Byung-Chul Han/a.g.y.) Hu

Yazının Devamını Oku

Bir Nişan; Hitan

Hayırlı seneler! Geçen hafta, Dünya’da hakim olan “Miladi” takvim geleneğinin tarihçesine değinmiş, “yılbaşı” kabul edilen “1 Ocak” gününün aslında hangi kültürün sünneti(“sünnet” kelimesinin sözlükteki “izlenen yol, yöntem, örnek alınan uygulama, örf ve gelenek” mânalarında) olduğunu sorgulamıştık.

Neticede, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın Milat’tan önce 46’da ilan ettiği rivayet edilen “1 Ocak” yıldönümü, güneşin tanrı olarak görülmesi hasebiyle günlerin uzamaya başlamasının sembolü “kış gündönümü” kutlamalarının yapıldığı 24/25 Aralık haftasının(ki kutlamalar tüm hafta sürermiş) bitimini işaret etmekle birlikte, Roma İmparatorluğu öncülüğünde “Batı”nın Hıristiyanlığı kabul etmesi akabinde yılbaşı zamanla, ihtilaflı bir tarih olan 24 Aralık(Katoliklerin Noeli) Hz.İsa’nın doğumunun (Dünya’nın yaradılış evrelerinin tamamlanmasıyla ilintili)bir hafta sonrasına denk gelen “sünnet”(hitan) düğünüyle denkleştirilmiş görünüyor. Bu bir tevafuk mu, maksatlı bir girişim mi, tartışılır…

Aslında belki bizi ilgilendirmemesi gerekir, zira Türklük açısından bakarsak yeni yıl gelenekte bahar gündönümü “Nevruz”la başlarmış, İslam geleneğini benimseyenler(ümmet) içinse artık takvim “Hicri”, yılın başı “1 Muharrem”dir.. Ancak sömürgeciliği müteakip, emperyalizmle koşut gelişen küreselleşme ile birlikte insanlığın ortak bir takvime sahip olmaları kaçınılmazlaşmış. Bu gibi ortaklıklar genelde “seküler” bir zeminde imiş zannı uyandırmakla beraber, çoğu zaman görmekteyiz ki altında -dayatılan-“modern” kültürün başka yozlaşmış değerleri yatmaktadır(ve gitgide “öteki” medeniyetlerin değerlerini önceler hale gelmekle onları değersizleştirip<!> yutmaktadır).

İbretlik “takvim” özelindeyse, “Milad”ın ve yılbaşının Hz.İsa’nın doğumuyla bağlantılanması görünürdeyken(ki çoğumuz noel ile yılbaşının ardışıklığının sebebini dahi bilmeyiz, geçen hafta etraflıca anlatmaya çalıştım), onun da altından pagan putperest geleneğin çıkması ilginçtir. Bizim için bunun önemi, zaman ve mekan (dünyevi)zeminini belirlemenin kültürel emperyalizmin en önemli kazanımı olmasıdır. Ki biz de bu zemin üzerinde yaşamak, bu zemin üzerine inşaat yapmak durumunda kalmakla, hep zemini sahiplenenlerin kiracısı olmakla yetinmek zorundayızdır. Sonucu da korkarım er ya da geç özgünlüğün, kültürün, tam bağımsızlığın ve yolun yitimi olabilecektir…

Çünkü belirlenen bu “zeitgeist”(zamanın ruhu) aslında ne bize üflenen ruhu çağrıştırır ne de Ruhullah Hz.İsa’nın sünnetini. Nitekim belki az sayıdaki gerçek dindar Hıristiyan’ın Peygamberlerini ve sünnetini, Hak yolunu anma vesilesi kıldığı “yılbaşı”, yapılan kutlamaların niteliği bakımından bugün, hindisiyle, çam ağacıyla, Noel Babasıyla, tüketim çılgınlığıyla, şehvetin kutsanmasıyla pagan Romalıların -kaba anlamıyla-hedonist(hazperest) alışkanlıklarının kitleler tarafından yeniden üretiminin aracı olmaya daha yakın bir görünüm arz etmektedir. Ve üstüne bir yandan “doğrusu budur” diye bakan bir kesimin baskı aracı olmakla, öte yandan “bunu böyle yapanlar külliyen kötüdür” diye bakanların şiddetli tepkiselliğini uyandırmakla maalesef meseleyi insanlık için bir “fitne” aracı kılmaktadır. Tüm bunların temsilinde insanlığın halinin gitgide helaka davetiye çıkarıcı olması aslında hepimizi yakından ilgilendiriyor…  

“O, dinden size de şeriat kıldı ‘dini doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin’ diye Nuh'a vasiyet edileni; Sana vahyettiğimiz ve İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya vasiyet ettiğimizi. Kendilerini davet ettiğin şey Allah’a eş koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer, kendisine yöneleni de hidayete iletir” (Şura 42;13)

 

Bakın bir yılbaşı meselesi nerelere geldi. İtidalli olmak güçleşti. Halbuki başkalarının tercihlerine hoşgörülü olmak, buna karşın kendi kültürünü korumak ve diğer toplumlarla komşuluk/insanlık zemininde karşılıklı saygı ve anlayışa dayanan ilişkiler kurmak iyiydi. Belki onlar da sizi örnek olarak beğenir, gönüllü olarak safınıza katılmayı isterdi. Dinde zorlama yoktu ve işte buydu tebliğin ideali.. Fakat bugünlerin sosyolojisi, “modernite”nin artan baskısı karşısındaki savunma refleksi ile belirli. Zaman ve mekanı, hedeflediğimiz manevi hedeflere uyumlu biçimde kuramamanın “varoluşsal” sancılarıyla, sabırlar iyice taştı. Hissim o ki sünnetler(adetler) daha da uyumsuzlaştı..

Mesele (örnek olarak ele aldığımız)yılbaşının gerçekten masumca, sevdiğimiz bir peygamber olan Hz.İsa’nın sünnet(hitan) düğününün ihyası olsaydı belki ahengi sağlamak daha kolaydı. Hz.İbrahim’in sünneti noktasında uzlaşılırdı. Ama bence ne Halil İbrahim’in, ne Hz.Musa’nın, ne Hz.İsa’nın, ne Hz.Muhammed Mustafa’nın(sav) sünnetine(yoluna) uygunluk sözkonusu. Bilakis peygamberler sünnetinin rencide edilmesi durumu bu.. Şiraze kaydıkça kaydı. Tahta, satılık nefs putu oturtuldu. Vahşi kapitalizm isteyene dini, isteyene sekülerliği kılıf olarak sundu. Sığınılacak tüm temiz köşeleri işgale soyundu. Bunu yaparken bir yandan Hz.İsa’nın ümmeti olma iddiasıyla Hz.İbrahim’in sünnetine varis olmayı da kendince cebine koydu. Nasıl mı? Anlatayım;

Yazının Devamını Oku

Yılbaşı sünneti…

Bir yeni yılın daha eşiğindeyiz. 1925’te benimsediğimiz(1926’da uygulamaya geçirilen) “Miladi Takvim”e göre..

Benimsediğimiz bu takvime, kendisini yürürlüğe koyduran “Papa XIII. Gregorius”a ithafen “Gregoryen Takvim” de deniliyor. Mimarı, Cizvit matematikçi ve gökbilimci “Christopher Clavius” imiş(Aloysus Lilius’a da ithaf edilir). Mevzubahis takvim 1582’den itibaren Papa’nın emriyle evvela “Katolik” ülkelerde kullanmaya başlanıyor. Düzenlemenin bilinen temel sebebi Paskalya yortusunu 21 Mart ekinoksuyla oranlayabilmek..

Öncesinde Avrupa’da kullanılan takvim, “Milat”tan önce 46 yılında Roma İmparatoru Jül Sezar’ın(İskenderiyeli astronom Sosigenes’in tavsiyesi üzerine) yürürlüğe koydurduğu “Jülyen Takvim”(ki sonra İmparator Augustus yeniden düzenlemiş). Biz bu imparatorları ayrıca aylara verdikleri isimleriyle de tanıyoruz; July/Temmuz ve August/Ağustos… Jülyen(Rumi) Takvim (başta Ortodoks)bazı Hıristiyan mezheplerde dini bayramları belirlemek amacıyla halen kullanılmaya devam ediliyor(Protestanlar 1700’lerde Miladi’ye geçiş yapmış)..

Aşama aşama Gregoryen’e evrilen Batılı takvim geleneğinde yılbaşı ilkin Mart ayında kutlanırken, anladığım kadarıyla pagan kültürünün gölgesi altında ve Sümer, Mısır, Yahudi vs takvim gelenekleri arasında bocalamalarla epey vakit geçmiş Avrupa’da. Nitekim Jül Sezar’ın 1 Ocak olarak belirlediği “yeni yıl” dönümü sonra Ortaçağ Avrupa’sında tekrar farklı vakitlere kaymış. Ve yeniden toparlanmış..

Bir rivayete göre Milat’tan 532 yıl sonra bir papazın, ‘Hz.İsa’nın doğumgününün takvimin başlangıcı olarak kabul edilmesi’ önerisi ile sayılmaya başlamış yıllar yeniden. Ve Milat da “1 Ocak …1” olacak, zira “0” bilgisi yerleşik değil o vakit henüz vahşi Batı’da(İsterseniz meseleyi MS 325 İznik Konsili’ne bağlamak da mümkün)..

En nihayet bazı ülkelerde(mesela İngiltere) 24 Aralık ve 1 Ocağın çifte yılbaşı olarak kullanılması vs karışıklıkların giderilmesi 1752’yi buluyor ve sonrasında tamamen resmileşiyor 1 Ocak başlangıçlı Miladi Takvim Avrupa’da. Sonuçta, büyük ölçüde Batı kültürünün şekillendirdiği küresel modern çağda, ortak bir takvimi var artık insanlığın, beğensek de beğenmesek de.. 31 Aralığı 1 Ocağa bağlayan geceyi resmi yıl dönümü olarak nitelemekte birleşilmiş vaziyette, sene 2019 önümüzde…

Şimdiyse gelin bu tarih dönümünün kodlarını farklı açılardan az daha açmayı deneyelim birlikte:

Özetle; Avrupa’nın Hıristiyanlığı benimsemesiyle paralel yaşanan bilimsel ve siyasal gelişmeler neticesinde, kullanılagelen güneş takvimlerinden Hz.İsa’nın doğum yılını milat alan 365 gün çevrimli Gregoryen Takvim resmi kabul görmekte ve her senelik devrin başlangıcı 1 Ocağa sabitlenmiş şekilde..

Batı’da bunun evveli muhtemelen dönemin önde gelen tanrı imgesi “güneş”in yüceltildiği “kış gündönümü” törenleridir, ki “21 Aralık”tan itibaren gecelerin kısalmaya başlaması, (en uzun gecelerin akabinde) günlerin uzamasının başlangıcı kabul edilen 24-25 Aralık’ta(ve haftası boyunca) kutlanırmış. Demek yılbaşı bağlamında bahar gündönümünün önüne geçmiş kış gündönümü zamanla..

Yazının Devamını Oku

Görünen köy…

Geleceği kesin olarak kim bilebilir? Şüphesiz her türlü olasılık, kader-i muallak, Kadir-i Mutlak’ın ilmiyle çevrelenmiştir.. Fakirane anlayabildiğim kadarıyla gerçekliğin yapısı dinamik ve dahi interaktiftir, ki “dua kazaya karşı tesirlidir”. Dolayısıyla gerçeklik göreceliyken, hakikat ise tektir. Ve Cenab-ı Allah ilminden istediği kadarını istediğine gösterir, lütfeder verir, hakikate eriştirir..

Halbuki insan meraklıdır. Merak sömürülebildiği gibi, doğru kullanılırsa kişiyi menzile taşıyan araçlardan da olabilir.. Gayba olan merakımızın önemli bir kısmı geleceği bilmeye dairdir. Nitekim her senesonu yaklaştıkta kehanetlere ilgi ziyadesiyle depreşir. Ve “2019’da burcunuzu neler bekliyor” yazı dizilerinden tutun da “Nostradamus”un kehanetlerine, Şipton Ana, Baba Vanga vb kahinlerin müphem gelecek görüleri gazete, dergi sayfalarında bir bir belirir. Etkileyici görseller ve seslerle bezeli türlü videolar, programlar hep merakımızı gidermeye taliptir. Karşılığında onları izlemeye(rabıta) devam etmelidir. Acaba hangileri rabbani, hangileri nefsanidir?

Geleceğe dair vizyon sunan araçlardan bazıları da artık “bilimsel”dir. Toplanan verileri değerlendiren algoritmalar, hava durumundan ekonomik tahminlere bizim için bir gelecek şekillendirir(öyleyse yakın gelecekte kahinliğin de hasını<!> “yapay zeka”nın yapacağı söylenebilir). Bu gibi olasılık hesapları yapmanın bir yararı, bizleri istemediğimiz durumlara karşı önlem almaya sevkedebilmesidir(evham ayrı). Ne de olsa hesap gününün geleceği kesindir..

Akıllı kişi özgür (cüzi)iradesini kullanarak kendisi için hayırlı görmediği(Allah’ın razı olmadığı) durumlardan sakınmayı, buna karşın Allah’ın rızasını kazanacağı durumlarda ön almayı tercih edecektir. Dünyayı kurtaramasa da yaşananlar karşısında tarafını belli ederek ola ki kendini kurtarır. Tasarruf sahibi kılınırsa belki başkalarının kurtuluşuna da vesile olacaktır. Nitekim -en başta kendi için- olabildiğince “iyiliği emretmek(sevdirmek), kötülükten sakındırmak” kulluk vazifesidir. Bilhassa da ilim irfan sahiplerinin müspet cihadı özünde bu sayılır. Karşılarında da ellerindekini bencilce(ve cahilce) nefsani çıkarları için kullanma niyetindeki zarar vericiler.. 

Genelde keşif sahipleri kendilerine açılan olası gerçekliklerden bahsederken bizleri korku ile umut arasında dengede bırakıcı bir dil kullanmayı tercih ederler. “İnsanlığın geleceği” gibi toplumsal konular sözkonusu olduğunda içinde bulunulan zamanın gereği ortaya konulası tablonun ifade edilişinde kullanılan dil duruma uygunlaştırılır; “sakındırma” yahut “sevdirme” göreceli ağırlık kazanır. O halde içinde yaşadığımız çağda, insanlığın Hakk’tan uzaklaşıp batıla yönelişi bu şekilde artarak devam ederse olabileceklere karşı gerekli uyarı dilinin ürkütücü bir tablo resmetmesi artık neredeyse kaçınılmazdır. Belki neyin eşiğinde durduğumuzu görmek uyandırır..

Şimdi bu saiklerle daha iyi bir gelecek için bizleri uyaran hal sahiplerinin yakın zamanda kulak misafiri olduğum kimi öğütlerini fakirin algoritmalarımla sentezleyip aktarmam gerekirse, sanırım günün modasına uysa da yazacaklarım, kehanet denemez yine de. Olsa olsa bir sakındırma gerekçesi, görünen her köye gitmenin gerekmediğini söylemenin bahanesi, kendimden kendime nasihat vesilesi.. Ve işte 2019’dan ötesine dair bazı “ahir zaman” senaryoları:

Kendilerini “üstün insan” sınıfında gören firavuni elitler(klanlar/aileler) Dünya’nın geleceğini kendi istedikleri yönde çizmek üzere yaptıkları planların icrasına hız vermeye çalışacak. Ellerinde -bu planların gerçekleşmesi için kullanıma sokmaktan çekinmeyecekleri- kimi belki 50 yıl sonrasının teknolojik düzeyinde aygıtlar mevcut. Bu aygıtların bir kısım alt modellerinin dağıtımını gerekirse yavaş yavaş, kendilerine ve izdeşlerine rant sağlayacak şekilde organize etmeyi amaçlıyorlar. Böylece teknolojik tahakküm daha da belirginleşecek..

Yapılan planlar Dünya nüfusunun azaltılmasını içeriyor. Yeni teknolojik çağla beraber yapay zeka ve robotların pekçok işkoluna hakim olması sonucu ortaya çıkacak atıl nüfus artık, elitlerin kaynakları paylaşmak istemedikleri gözden çıkarılası bir kalabalık.. Nüfusun seyreltilmesi adına çeşitli bölgelerde türlü yoğunluklarda tasarlanan savaşların kontrollu bir şekilde uygulamaya konulması amaçlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Dinle neyden

Biliyorsunuz, (Şeb-i Arus)“Düğün Gecesi”nin her sene-i devriyesinde bir şekilde bu köşecikte Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri’ni anmayı adet haline getirdik. Ve meslekteki yeni(yedinci) yılıma, -yine- Hazret’in -“Vuslat Gecesi” de denilen- (maşuku)Hakk’a kavuşmasının (745.)yıldönümü ile eşzamanlı giriyorum, hamdolsun. “Aşk Sultanı” Hz.Mevlana’nın himmetleri üzerimizde sahiban ve daim olsun!

Her sene özellikle 17 Aralık akşamı, Konya’daki türbesi yanında artık neredeyse tüm Dünya’da ve esas kıymetlisi sevenlerinin gönüllerindeki makamında anılırken Rumi, biz de bu sefer bu yazıda onu başat(şah) eseri “Mesnevi”den satırlarla analım istedim. Sahibini en güzel eserinin anlattığı düşüncesiyle…

Öyleyse şimdi gelin, adeta Kuran-ı Kerim’i şerh eden Mesnevi-i Şerif’in ilk 18 beyitini(ki eserin özünü veren bu giriş kısmını Mevlana Hazretleri’nin bizzat kendi eliyle yazdığı, devamında ise Mesnevi’nin katipliğini postnişini Hüsameddin Çelebi’nin üstlendiği söylenmektedir) -Doç.Dr.Ziya Avşar’ın(kaynak:semazen.net) Türkçe mealiyle- okuyalım birlikte ve neler anlatıyor, can kulağıyla duymaya çalışalım: 

“Dinle neyden neler anlatır sana / Yakınır hep ayrılıklardan yana // Beni kamışlıktan kestikleri an / Kadın erkek inledi feryadımdan // Geçmek için aşk derdinin şerhine / İsterim hicranla yanmış bir sîne // Asıl yurdundan uzak düşen biri / Kavuşma zamanını bekler geri // Her mecliste inleyip durdum zar zar / Oldum iyiye de kötüye de yar // Zannınca dostuyum herkesin amma / Kimse bakmaz içteki sırlarıma // Sırrım feryadımın içinde durur / Yoktur lakin göz ve kulakta o nur // Perdesizdir can tene ten de cana / Lakin görme izni yok hiç bir cana // Ateştir şu ney sesi hava değil / Kimde bu ateş yoksa ölmüş bil // Aşk ateşidir içindeki neyin / Aşk coşkusudur özündeki meyin // Neydir yardan ayrılana gerçek yar / Ki perdeleri perdemizi yırtar // Kim görmüş ney gibi zehir ve derman / Kim görmüş ney gibi bir dost ve hayran // Verir kan dolu bir yoldan haber ney / Mecnundan aşk öyküleri söyler ney // Nasıl ki kulaksa talibi dilin / Akla sırdaş da deliliktir bilin // Aşk derdimizle durgun aktı günler / Ateşlere dost olup yaktı günler // Geçsin günler yok endişeye mahal / Ey saflıkta benzersiz dost gitme kal // Suya kanar balıktan gayri her ne var / Nasipsizin günü uzar da uzar // Anlar mı hiç pişmişin halinden ham / Sözü kısa kesmek gerek vesselam”…

Farsça orijinalini yazının sonunda bulacağınız bu harika beyitleri, fakire en dokunan taraflarıyla, hem “Mesnevihan” geleneğinden kopmadan hem de son beyitteki “sözü kısa kesmek gerek”tiği nasihatine uymaya çalışarak şerh etmek(açmak) icab ederse, derim ki;

“Dinle” hitabı sana, banadır şüphesiz. Dinlemeyene nefes tüketmek gereksiz. Dinleyeceğiz, çünkü anlatılan bizim hikayemiz. Bu Dünyaya gelmeden, kadın erkek tüm insanlar, (Araf Suresi 172.ayette belirtildiği gibi) Rabbimizin bizi topladığı “Elest Meclisi”nde onun hitabıyla şenlenmekteyken yoktu şikayetimiz. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim”(Elestu bi Rabbikum) beyanına, “evet”(beli/bela) diyerek şahitlik etmişiz. Orası bizim kamışlığımız, orada hep birlikteyiz. Derken bir anda o asıl yurdumuzdan kesilmişiz ki ispat bulsun şehadetimiz..

Kim ki bunu hatırlar, içi aşk derdiyle yanar. Yanar ki sinesi dağlanan ney gibi, içinden geçen nefes her mecliste, özlediği “elest meclisi”ni anar. Bilmez feryadını kim duyar, lakin hep kavuşmayı umar. Onun nefesi ateştir, hava cıva değil. Aşktır onun gözünün nuru, sırrını gönlü körler sağırlar bilir değil. Yine de öyle kimseyi herkes dost sayar. Çünkü dost odur ki halden anlar. Haliyle hallenene gelmez zarar. Ölüdür ancak kim aşk meyinde bulmaz yarar..

Dostluk sırrı dostun sırrıdır. O sır tenden cana köprüdür. Perdeleri yırtar her adım, dostlar dostu Mevla’ya götürür. Öyle bir bela ki bu yolculuk, derdi derman olur aşk ile, yandıran her ney ise Hak’tan görünür.. Ademin demi budur a dostlar. Dem içinde demlenemezsen derya içre su arar balıktan ne farkın var? O balık da belki kendini akil sanar, hikayeyi hep kınar.. Zaman akmaz fakat hikayesiz. Sanma ki kulak huzur bulur dilsiz. Dilse cana varmaz nefessiz. Saf dost nefesin içine çeken ney gibi yanık, perdesiz; endişe etmesin, asla kalmaz nasipsiz.. Demek pişmek gerek korkmadan, kalmamak dostsuz, aşk ateşsiz, ham. Nitekim biz de sözü kısa tuttuk anlayan için, vesselam…

Burada Hz.Mevlana’nın “ney” mecazıyla “mürşid-i kamil”e(kamil insana) işaret ettiği yorumu üzerinde şarihlerin kuvvetli mutabakatı olduğunu da hatırlatmak lazım. Elbette duyacak kulağı, görecek gözü olana ney’in içli sesi de rehberlik edesi, Hazret’in beyitleri de, ha keza beyitlerinde gezinen ruhu da. Lakin bence hiçbirisi canı canın, teni tenin olası, dizdize oturulup nefesi duyulası, nazarı kalbi uyandırası -beşeri anlamda da- yaşayan bir haldaşla yarenlik etmenin yerini tam tutmuyor. Değil mi ki Mevlana’nın da Şems’i var idi. Onlar birbirine ayna idi.. O hakikat aynalarının cem-i cümlesine selam ola!

Yazının Devamını Oku

Sarı yelekler nereye gider?

Paris’te başlayan protestolar etki alanını genişletiyor.

 

17 Kasım’da(2018) yaklaşık üçyüz bin kişinin katılımıyla hareketlenen olaylar, kısa sürede yalnız Fransa’nın geri kalanına yayılmakla kalmadı, -başta bazı Avrupa ülkeleri- tüm Dünya’da etkisini hissettirmeye başladı. Göstericiler, Fransa’da her arabada taşınması zorunlu olan sarı yeleklerden giydiği için kendilerine “sarı yelekliler”(gilets jaunes) deniliyor. Eylemlerin yayılma eğilimi gösterdiği ülkelerden mesela Bulgaristan’da giyilen yelekler mavi, -eski Fransız sömürgesi- Burkina Faso’da kırmızı vs olsa da, hareketin adı şimdilik “sarı yelekliler hareketi” olarak benimsenmiş gözüküyor. Olayları ekonomik gerekçelerin tetiklediği söyleniyor, bilhassa da akaryakıta yapılan zamlar(meselenin bununla sınırlı olmadığı belli lakin OPEC kararları vs eşzamanlılık göstermesi ilginç). Mevzubahis olaylar kritik bir eşiğe geldiği için -çocukluğumdan beri Fransız kültürünü az çok tanıyan biri olarak- hakkında yazma gereği duyuyorum.

“Önemli olan ekonomik bağımsızlık değil, ekonomiden bağımsızlıktır"(Herbert Marcuse)

Bu satırlar yazılırken(cuma) henüz “cumartesi”(8 Aralık) için anons edilen yeni gösteri dalgasına katılımın ne düzeyde olacağı belli değil. Ancak harekete desteğin büyük olduğu kamuoyu araştırmalarına yansımakta. Geçen haftalardaki olaylar baz alınarak -ki bildiğim kadarıyla dört ölü, yüzlerce yaralı ve yakıp yıkılan, yağmalanan pekçok yer, araç vb sözkonusu- ‘olağanüstü’ diyebileceğimiz güvenlik önlemleri gündeme getirilmekte. Fransa’nın iç siyasetini ilgilendiren kısmı bir yana esas korkulan, gösterilerin ivme kazanıp öncelikle Avrupa sathına oradan da Dünya’nın çeşitli bölgelerine yayılarak “Fransız Devrimi” misali bir domino etkisi yaratması, halihazırda varolan düzen ve yönetimleri sarsması, belki bazılarını alaşağı etmesi. Tabi bu müthiş bir belirsizlik oluşturur ve herkesin hakkında konuştuğu “yeni dünya düzeni”ne geçiş çok sertleşir. Çoğu devlet hazırlıklı değil, statükonun korunmasını istiyor…

Buna karşın “statüko”dan(status quo/süregelen durum) rahatsız/bıkmış/mağdur olan halkların birikmiş isyan duyguları da hiç küçümsenemeyecek seviyede. Lakin aydın önderlerin rehberliğinde makul bir plan olmaksızın, kontrolsuz bir öfkeyle başıboş kitlelerin vandalca ayaklanması, halkların insanca yaşama arzusuna uygun sonuçlar üretemeyebilir ve hatta tam tersi, türlü manipülasyonun etkisiyle insanlık kendini bugünlerini arayacak durumda bulabilir. Nitekim ortaya çıkacak durum, mağduriyetlerin esas müsebbiplerinin güçlerini pekiştirmelerine de sebep olabilir. Agah olmak lazım! Bizler yıkım üzerinden rant devşirmeye çalışanların yöntemlerine nispeten aşinayız..

“…Hedef kitlenin suçluluk ve yetersizlik duygularıyla oynayarak, onlara bazı davranışların yapılmasının gerekli ve doğru olduğu empoze edilebilir. Özellikle hayal kırıklığına uğrayan insanların duygularının daha da keskinleştiğini bilen propagandacı, var olan veya suni olarak oluşturulan böylesi durumları kendi amaçları doğrultusunda değerlendirecektir. Hayalkırıklığı içerisindeki kişiler genelde kendilerini bir davaya feda etmek isterler, ayrıca hayalkırıklığı içindeki kişiler nefret etme ihtiyacı duyarlar ve bu nefret başkalarıyla paylaşıldığında en güçlü birleştirici unsurlardan birini oluşturur. Böyle durumlarda kişi ya da kitlelere nefretlerini yöneltebilecekleri hedefin gösterilmesi yeterli olacaktır…”(Propaganda Olgusu ve Algı Yönetimi/Levent Ersin Orallı)

Gösterilerin artık daha ziyade (tarafsızlığıyla beraber itibarını da kaybeden anaakım medyanın yerine paketi yeni, denetimsiz<!> ve giderek güçlenen alternatifi)sosyal medya üzerinden yönlendirildiği anlaşılan Fransa özeline dönersek, her ne kadar STK’lar(sosyal toplum kuruluşları) güçlü görünse de Fransa bireyselliğin en kuvvetli olduğu ülkelerdendir ve -bence- kültürleri başkaldırıyı öven bir yapıya sahiptir. Önderlik ettikleri “Devrim” vakti zamanında Dünya düzenini değiştirmiş, kavimciliğin güçlenip Osmanlı’nın dağılma sürecinin hızlanmasıyla “kapitalist Batı emperyalizmi”nin -(dar anlamıyla)seküler, kültürel ve ekonomik tahakkümünün yöntem olarak ağırlık kazanacağı- Dünya’ya hakimiyetinin önü artık iyice açılmıştır.(Acaba başkaldırılması gereken gerçekte kimdir, nedir?)

Fransız “aydınlanma” hareketi her ne kadar “aristokrasi”ye(ve din bezirganlarına) karşı yapılmış olsa da yerini alan “burjuvazi”nin yine kılık değiştirmiş bir seçkinler yönetimi olduğu bugün açıkça belli olmaktadır. Başını belli aileler ve efradının tuttuğu bu seçkinler zümresi, bankaları, şirketleri, propaganda araçları, okulları vs vasıtasıyla -pekçoklarınca- şikayetçi olunan düzenin sorumluları olarak görülmektedir. (Bu düzen aslında, bilimi materyalist bir kalıba indirgemesiyle, yozlaşmış bir dini oligarşi gerçeğini dinin toplumsal hayatın dışına itilmesi için bahane olarak kullanmasıyla, toplumun manevi beslenmesinin yerine tüketim kültürünü koyması ve parayı putlaştırmasıyla başlıbaşına bir <batıl>din haline gelmiştir) Anlaşılan bu bağlamda Fransız Devlet Başkanı Macron’un Rothschild Bankası yöneticisi geçmişiyle temsil ettiği kurumlu kimlik, refahlarında en ufak bir azalmaya tahammül gösteremeyen “düzen karşıtları”nın öfkelerini yönlendirebileceği uygun bir hedef oluşturmaktadır.(Mevzu biraz da aynadaki yansımasını beğenmeyenin aynaya kızması olmasın?)

Yazının Devamını Oku

Çorba Risalesi

Hava soğuk. Sıcak bir mercimek çorbası iyi gider sanki. Okumaya ara vermeli artık, zira saat geç ve karnım aç..

 

Ve işte harika bir mercimek çorbası önümde şimdi. Acaba aradan ne kadar zaman geçti? Çorba var diye mi ben vardım, yoksa ben acıkınca mı çorba var oldu? Belki de bir eşzamanlılık sözkonusuydu, belki de bildiğim gibi değil hiçbiri, belki, belki de gerçekliğimizin belkiyle yoktur hiç işi! Anlayacağınız, kafam biraz karışık..

Nasıl olmasın ki; son birkaç haftadır “kendim anlayayım da ucundan acık, okurlarıma anlatabileyim birazcık” diye yok kuantum, yok kozmoloji, yok atomculuk ne bulursam tekrar tekrar okumada, üzerine sabah akşam kafa yormadayım.. Nitekim az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, arada iki makale de yazmışım lakin gerçeklikle ilgili gele gele anca “şimdi sıcak bir mercimek çorbası iyi” noktasına varmışım…

Çorbam, içine papara ettiğim kızarmış ekmek parçalarıyla adeta bir “kuantum kuramı” risalesi gibi görünmede gözüme. Sözde çorba ama özde?

İncelersek; Bi defa içindeki ekmekler dolayısıyla -karıştırdıkça içindekilerin yer değiştirdiği- parçacıklı bir görünüm arzetmede. Sonra içindeki herşey birbiriyle ilişkisellik içinde keza çorba da hem benimle hem pişirdiği için eşimle, biz de diğerleriyle, vesaire vesaire. Ve “gerçekten öyle mi değil mi, içecek miyim, içemeyecek miyim, nasıl, ne olacak neticesinde?” diye düşündükçe belirsizlik de giriyor mu işin içine.. Nihayet kuantum kuramının üç temel kavramı da yerini bulmuş oluyor böylece; Parçacıklılık, ilişkisellik ve belirsizlik ilkeleri… Önümdeki o mübarek “kozmik çorba” öyleyse. Umarım içselleştirebilirim içtikçe!

Lucretius’un şiirleri bile mısra mısra, Demokritos, Aristo, Eflatun, İbnü’l Arabi, Razi, Cüveyni, Zenon’un paradoksu dahi çorbada. Der misiniz herşey algıda; neyi görmek istersek orada.. Peki çorba(dolayısıyla evren, madde) sonlu mu sonsuz mu, hareketli mi, donuk mu? Paradoks şöyle; Çorbamı içmek için mantıken önce yarısını içmem gerekir. Bunu yapabilmek için önce o yarının yarısını içmem gerek ve bu böyle böyle, iki mesafe arasının sonsuz noktadan oluştuğu düşüncesiyle asla bitmez. Hatta başlayamaz bile..

İnat edip kafayı bozarsanız çalakaşık tamamını içmek üzere, -anlattığım gibi- çorbayı önce yarısına, ondan evvel onun yarısına ve mecburen gitgide böyle böle böle çorba atomcuklarına varırsınız ki, ister istemez “evrenin bölünemez en ufak bir yapı taşı var mıdır, yok mudur, varsa Allah’ın dahi onu bölemeyeceği gibi bir sonuç çıkar ve bu O’na had getirmek demek olur” falan diye düşünürken dikkatiniz dağıldı ve kazara, vardığınız çorba atomcuğu da ağzınızda bi parçalandı mıydı(meğer bölünebiliyormuş), al işte, çorba içeyim derken atom bombası patlattınız, onca insanın kanına girdiniz, ortalık berbad oldu.. Değer mi hiç?

 

Yazının Devamını Oku

Mümkün

İşte bu alem, dünyamız ve biz..

 

Yaratılış itibariyle tüm olasılıklar alanında anlık bir “mümkün”üz, “hayır”(la) ile “evet”(illa) arasında titreşen.. Manamız Allah tarafından isimlendirilmiş, akseden suretlerimiz biricik, Rahman’ın “İlahi Nefes”iyle her şen yeniden niteleniriz. Bölünmez birlikte(vahdet), çokluk(kesret) görünümlü birleşik mümkünler… Mümkünüz çünkü evet(varlık) ile hayır(yokluk) arasındaki süreç, alanız; Hem devinir, ilişki kurarız. Kah damla(parçacık) kah dalgayız. Taşınan ve taşıyanız…

“Bir gün Kurtuba’da şehrin kadısı Ebu’l-Velid İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. Halvetimde, Allah’ın bana açmış olduğu şeyleri duyup öğrendiği için benimle karşılaşmak istiyordu. Duyduklarından sonra şaşkınlığını izhar ediyordu. Babamın arkadaşlarından birisi olduğu için babam, İbn Rüşd’ün arzusu üzerine benimle bir araya gelsin diye bir vesileyle beni ona gönderdi. O esnada bıyıkları terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna girdiğimde sevgi ve saygıyla beni kucakladı ve şöyle dedi: -Evet! Ben de cevap verdim: -Evet! Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona ‘Hayır’ dedim. Bunun üzerine üzüldü ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu. Bana şöyle dedi: -Keşf ve ilahi feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir? Şöyle cevap verdim: -Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.. Bunun üzerine rengi sarardı ve kendisini sıkıntı bastı, bağdaş kurup oturdu ve işaret ettiğim şeyi anladı”(İbnü’l Arabi - Fütuhat)

Ki mümkünlüğümüzün bir yönü karanlık, diğeri ışık, biri doğa, öbürü ruh; gayb ile şehadet, örtünme ile açığa çıkma.. “Bütün bu zikrettiklerimiz arasında sırf varlığa dönen şey ışık ve ruh iken, sırf yokluğa ait olan ise karanlık ve cisimdir. Bunların toplamı ile de suret meydana gelir” der Şeyh’ül Ekber Fütuhat’ında. “Ya biz bunun neresindeyiz?” derseniz, anlaşılan ne yöne dönersek oluşumuz onca; “Toplam terk edildiğinde, Hak ve halk denilir. Hak sırf varlığa, halk ise(yaratılmış) sırf imkana aittir. O halde alemden yok olan ve kaybolan şey, yokluk yönünü takip eden kısımdır. Geride kalan ve yokluğu mümkün olmayan kısım ise varlık yönünü takip eden şeylerdir”…

Meramın daha iyi anlaşılması için Hazret’in şu cümleleriyle temellendirelim; (Yaradılışta, zıtlıklar alemi boyutunda)“Hak, sürekli ve daima sırf varlık iken, halk sürekli ve daimi olarak sırf imkandır(mümkün). Bir de sürekli ve daimi olarak sırf yokluk vardır. Sırf varlık, ezelde ve ebedde yokluğu kabul etmez. Sırf imkan, ezelde ve ebedde bir nedenle yokluğu bir nedenle varlığı kabul eder. Sırf varlık Allah, sırf yokluk imkansız, sırf imkan ise alemdir. Alemin yeri, sırf varlık ile sırf yokluk arasında bulunur” Velhasıl ayna misali; “Alem, yokluğa bakan yönüyle yokluğu, varlığa bakan yönüyle varlığı kabul eder. Bir kısmı karanlık-ki doğadır-, bir yönü de ışıktır(nur). Bu ise mümküne varlığı veren Rahman’ın nefesidir”…

Şimdi “kuantum” düzleminde devam edecek olursak; "Kuantum alanları, bir olay ile diğeri arasında bilgi alışverişi yaparak uzayı, zamanı, maddeyi ve ışığı meydana getirir. Gerçeklik bir tanecikli olaylar ağıdır; onları birleştiren dinamiğin temelinde de olasılık vardır; iki olayın gerçekleşmesi arasında uzay, zaman, madde ve enerji, bir olasılık bulutu içinde erir"(Carlo Rovelli-fizik kuramcısı).. O halde, Hz.İbn-i Arabi’nin Kuran ayetleri ve hadislere dayanarak etraflıca şerh ettiği -birkaç cümlesini yukarıda alıntıladığımız- keşiflerinin izinden gidecek olursak, “olasılık”(mümkünat) diye ifade bulan kavramı aslında basitçe iki temel yöne indirgeyerek değerlendirebiliriz; varlığa yahut yokluğa, aydınlığa yahut karanlığa doğru seyir olasılıkları.. Ve bu olasılıkların türlü gerçekleşme biçimleri… Ki bunlar “olay”lar neticesinde belirginleşmektedirler, dolayısıyla “olay” kavramı da açıklanmalı. O da fakire göre; “Allah’ın, tek kaynaktan çıkmaları bakımından ‘dolaşıklık’a(entanglement) sahip esma; isim, sıfat ve fiillerinin birbiriyle olan ilişkiselliklerinin çeşitlenerek fark edilebildiği alanlar” olsa gerektir…

Varoluş açısından (“taneciklilik” ve “belirsizlik” prensipleri yanında) kuantum fiziğinin öne sürdüğü üç asli prensipten biri de “ilişkisellik”tir. “Her şey ilişkiseldir. Elektronlar her zaman var olmaz. Yalnızca etkileştiklerinde var olurlar. Bir noktada bir şeye çarptıklarında maddeleşirler. Bir yörüngeden diğerine yaptıkları ‘kuantum sıçramaları’ gerçek olabilmeleri için tek yoldur. Bir elektron, bir etkileşimden diğerine yapılan sıçramaların toplamıdır. Kimse ona dokunmadığında bir elektron hiçbir yerde değildir”(Werner Heisenberg)

Ve akabinde Rovelli’nin açımladığı gibi; “Kuram bir parçacığın nerede olduğunu değil, ‘diğerleri’ tarafından nerede görünür kılındığını belirtir(bkz.çift yarık deneyi, peki “bir’den bir zamanda ancak bir çıkabilir” ilkesince nedir diğerleri?..). Var olan şeylerin dünyası, olası etkileşimler dünyasına indirgenir. Gerçeklik etkileşime indirgenmiştir, ilişkiye indirgenmiştir. İlişkiye giren şeyler nesneler değildir, nesne kavramını doğuran şey ilişkilerdir(ve buna bağlı olaylar)”… Nitekim; “Nesneler bu temel olayların olmasıyla meydana gelmektedir. Dalgalar ve diğer tüm nesneler gibi (bir bakıma)biz de bir olay akışıyız” Bağlaşık.. Şeyler değil süreçler…

Yazının Devamını Oku

Bir anda, yıldızların altında…

“Andolsun yıldıza kayıp kaybolduğunda; arkadaşınız sapmadı ve azmadı da” (Necm 53;1,2)

O gece yalnız başına karanlıkta, gözlerini yumup Allah’ı tesbih etmeye başladıktan kısa bir süre sonra, aniden bir görüntü belirmişti olay ufkunda; semanın direği o Hak dostu kamil insan, sevgili mürşidi bir anda karanlıkları donatıvermişti çepeçevre eteğinden serptiği yıldızlarla. Daha oluşum bitmemişti ki dayanamayıp gözlerini açtı; demek herşey böyle başlamıştı. Herhalde anlatsa kimse ona inanmayacaktı…

Derviş bunları yaşarken, zaman/mekan örgüsünün bir başka ilmeğinde, Dünya zamanına göre 1920’lerde, Einstein’in denklemleri üzerine çalışmakta olan genç bir katolik rahip Belçikalı George Lemaitre gökleri incelemekteydi. Lemaitre yıldızların ve bilhassa da teleskopla bakıldığında rengarenk bulutçuklara benzeyen nebulaların(ki sonra bunların samanyolumuz dışındaki gökadalar olduğu anlaşılacaktır) adeta bir merkezden gökyüzüne fırlatılmış gibi göründüğünü farketmişti. Bu, Einstein’in kendisinin bile kabul etmekte zorlandığı “evrenin genişlediği teorisi”ni destekler bir görünümdü. Komşu gökadalar hızla bizden uzaklaşmakta, daha uzak gökadalar daha da hızlı uzaklaşmaktaydılar. Yoksa evren gerçekten bir balon gibi şişmekte miydi? 

Bilim insanları (başta da Henrietta Leavitt ve Edwin Hubble) kısa zaman sonra bu görüşü doğrulayan verileri ortaya koyarlar. Genişleyen bir evrenin evveliyatında daha küçük olduğu, hatta tüm evrenin bir “ilk atom”dan sudur ettiği düşüncesini öne sürmek ise yine rahip Lemaitre’e düşmüştü. Bu kuram daha sonra biraz da alaycı bir uslupla “Big Bang”(Büyük Patlama) olarak adlandırılacak ancak nihayetinde bilim insanlarının çeşitli gözlem ve ölçümleri sonucu saygınlık kazanarak evrenimizin fiziksel yaratılış modeli olarak kabul görmeye başlayacaktır.

Bilmem rahip Lemaitre’in 1951’de, bu teoriyi Eski Ahit’teki(Tevrat) yaradılış modeliyle örtüştüğü düşüncesiyle destekleme kararı alan Papa XII.Pius’u vazgeçirmesi yerinde bir tutum muydu? Zira bugün bilim insanları söz konusu teorinin “Big Bounce”(Büyük Sekme) olarak güncellenmesini tartışmakta. Şöyle ki; bir atom çekirdeğine düşen elektronun çekirdek tarafından yutulup yok olacağını savlayan klasik mekaniğin aksine kuantum mekaniği gerçek bir elektronun bir çekirdeğe düşmesini yasaklar; mutlak yok olma mümkün değildir. Dolayısıyla kuantum itme kuvveti, elektron çekirdeğe çok yaklaştığında onu itip geri fırlatacaktır. Böyle olmasaydı tüm elektronlar çekirdeğe düşer ve ortada hiçbir şey kalmazdı.

Evren için de aynısı geçerli. Yani madde evreni belirli bir ölçekten daha fazla sıkıştırılamazdır(bkz.Planck ölçeği). “Küçülen bir evren bir noktaya çökmez, seker ve sanki kozmik bir patlama nedeniyle yeniden genişlemeye başlar. Evrenimizin geçmişi de pekala benzer bir çöküşün sonucu olabilir”(Carlo Rovelli-fizik kuramcısı).. Hürriyet’in 18.09.2013 tarihli haberinden konuyu az daha genişletelim; “Perimeter Enstitüsü uzmanlarının kullandığı ve 2000 yılında tasarlanan bir modelde, içinde yaşadığımız üç boyutlu evren, dört boyutlu bir ‘yığın’ evren üzerinde yüzen bir zar olarak tasarlanıyor. Uzmanlar yığın evrenin bazı boyutlarının bizim evrenimizdeki büyük yıldızlar gibi çökebileceğini ve böylece dört boyutlu kara delikler oluşturabileceklerini öngördü. Bizim evrenimizde bir kara deliğin çevresi ‘olay ufku’ denilen iki boyutlu küresel bir yüzeyle kaplı oluyor. Ancak dört boyutlu evrendeki dört boyutlu kara deliklerde bu sınırın oluşması için üç boyutlu bir nesneye gerek var. Buna da ‘hiperküre’ deniyor. Araştırmacılar dört boyutlu bir yıldızın ölümünü modellediklerinde püsküren materyalin bu üç boyutlu olay ufkunu çevreleyecek bir üç boyutlu zar oluşturabileceğini gördü. Söz konusu zarın sürekli genişleyeceğini ifade eden uzmanlar, bunun bugüne kadar kozmik genişleme olarak bildiğimiz durum olduğunu ifade etti”.

“Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz (onu) genişletici olan Biziz” (Zariyat 51;47)

 

Dört boyutlu bir olası evrenin olay ufkunun bizimkisi gibi üç boyutlu bir evrene işaret etmesi ve söz konusu dört boyutlu evrenin olası kara deliklerinin sınırının (evrenimiz misali)üç boyutlu bir hiper küreye yol vermesi yani adeta çözülmesi fakire atamız Adem(as)’ın eşi ile birlikte cennetten inişini hatırlattı. Çünkü Hz.İbn-i Arabi’nin(ks) kozmolojisi “ahiret”in (en az)dört boyutlu olabileceğini öngörür. İnsan ise topraktan yaradılışı bakımından üç boyutlu bir varlıktır, dolayısıyla (ahiretteki dördüncü boyut kazanımı olmaksızın) hali hazırda yaşadığı evreni de öyle olacaktır.

Yazının Devamını Oku

“Keşf”e dair…

O saflık yurdundan göç ettiğimizde sebepler diyarına, minik kaşifler değil miydik azmetmiş, örtüleri kaldırmaya? Birer ışıldak gibi herbirimiz içimizdeki nurla, kesafet ülkesini letafet cennetine çağıran elçilerdik bir zamanlar, hatırla! Duyularımız merak ve zevkin tercümesine memur, uzanırdı sonsuzluğa; neşemiz kah gülmekte kah ağlamakta, küçücük devlerdik yazgılı, yaşamaya…

Azıcık bildiğimiz varsa, çoğu keşifle açıldı zatımıza; birleşik kaplardık, bize ayrı ayrı isimler verdiler, mecbur kaldık çoklukta birliği aramaya. Mümkündük artık, üşümeyelim diye üzerimize örtülen örtüler bizi bizden saklamakta.. Ve bilmezlerdi unutuşun kuşları; O’ydu hep içimizi ısıtan aslında. Kaşifü’l-Azab; örtüleri açan, açtıkça içimizi ısıtan, Rahman…

Dünya tersini gösteren bir ayna. Seyretmek yetmiyor. Aynadaki tersliğin seyredilişinin anlamı keşifle müsemma(adlanmış). Perdeleri kaldırıp öyle seyretmek gerek, zulmet ve nur perdeleri, kat kat. Keşfettirene şükürler olsun! Ki; “Onu Allah’tan başka keşfedecek yoktur”(Necm 53;58) Allah Ya Kaşif! Biz de bu sıfatından nasiplenebildiğimiz kadarıyla… Sabredeceğiz, seyredeceğiz, şükredeceğiz.

Keşfimiz yoksa görmemişiz, zulmetteyiz(karanlık). Ve keşfi açılmamış yahut bu gibi danışmanları olmayan yöneticilerin idaresindeki toplum, keşfi kapalı iddiacı hocaların hakim olduğu bir ilahiyat iklimi de varsa, körlemesine gitmeye çalışmaktadır Hakk’a. Keza veliler çocuklarını çoğu kez yanlış veya eksik anlaşılmış ezberler üzerinden şartlar, korkulur ki bağnazlık patlar, gelişmenin önünü kapar, toplumda münafıklık artar, arttıkça nifak ve ayrımcılık ortalığı kaplar. Mutsuz, bir köşeye siner çocuklar…

Aynı biçimde keşfini Kitab-ı Mübin”in(iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hayrı şerden ayıran; kimi zaman Kuran’ı kimi zaman Hz.Peygamber’i<sav> vasfetmek için kullanılmıştır) süzgecinden geçirmeden ortaya saçanlar artarsa da istikameti şaşabilir insanlar. Aslında Kuran’da -türevleriyle birlikte- “sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek” manasında kullanılır “keşf”. Anlaşılan dereceleri var..

“Keşf ve perdelenme mertebeleri üçtür” diyor Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri(Fütuhat-ı Mekkiyye Zübdesi);
1) Keşfi olmayan perdelenme: Kafirler içindir. Onların kalpleri de gözleri gibi perdelenmiştir.
2) Perdelenme ile beraber keşf müminler içindir: Kalp gözlerinden perdeleri açılmıştır. Böylece onlar Rablerine iman nuru ile bakarlar ve o nur gözlerini kaplar. Netice olarak açık gözle bakmaktan yoksun kalırlar.

Yazının Devamını Oku

İmaj-Rabıta-İstikamet

Hakikatimize olan özlemimizi farkedip onunla yüzleştiğimizde, aynı zamanda hakikatimize olan mesafemizi de farketmişizdir ki bu da bizi Hakk’a ve hakikate bir yol arayışına getirir. Genellikle bu arayışın sebebi çekilen varoluşsal sıkıntılar, acılar, kolay dindirilemeyen tatminsizlik ve huzursuzluk hisleri olmaktadır. Dolayısıyla aslında yaşanan sözkonusu krizler aynı zamanda fırsatlardır da.. Yeter ki bizi doğru yola ulaştırsınlar…

Ruhsal varoluşumuz yaradılışı itibariyle kendiyle aynı titreşimde olandan haz(ve feyiz) alır. Bu manevi bir hazdır ki bize geri dönüşü yaşama sevinci ve yaşam kaynağına duyulan muhabbet ve şükran hisleridir. Bu hisler Yaradan’a kulluk etmemizin pozitif güdüleyicileridir. Yaradan ve yaratılan arasındaki ilişki sağlıklı bir zemine kavuştukça Yaradan’ın kuluna inen inayetine(lütuf, ihsan, iyilik) kendini açan kişi yaradılışındaki sevgi ve hayrı anlamakla giderek mutmain olacaktır. Velhasıl bu gidişat kişinin hakikatine vasıl olma yolunda ilerlediğinin de işaretidir.
Şeylerin hakikati yanında yansıyan imajları vardır ki biz çoğunlukla bunlarla muhatap olmaktayız. Kendi hakikatimiz dahi, kendimiz hakkında oluşturduğumuz benlik imajıyla perdelidir. Günümüz dünyasında popülerliği zirve yapmış “imaj” kavramı dilimize “imge” olarak geçmiştir ve yaşantımızı anlamlandırma yolunda, “pozitivist” felsefenin de katkısıyla imajın, hakikatin yerini alması yönünde ciddi bir algı bombardımanına maruz bulunmaktayız.

“Böylece şeytan, ona vesvese verdi. Dedi ki: ‘Ey Âdem! Sana, ebedîlik ağacına ve sona ermeyecek bir saltanata, delâlet edeyim mi(ulaşmanı sağlayayım mı)?”(Taha 20;120)
Nakıs hayal satıcılarının başında “şeytan” gelir ki onun sattığı hayal bizi hakikatimiz istikametinden uzaklaştıran, vesveseyle karışık olan, müspet karşılığı olmayan ayak kaydırıcı cinstendir. Nefislerimiz bu metanın baş müşterileridir. Ve bu tuzaktan ancak hakikatimiz ve Hakk’a, hakikate vasıl olanların rehberliğinde sıyrılabiliriz. Özgür irademizle tercih yapabilmemiz için ikisinin de yolları açıktır. Eninde sonunda herkes görecektir ki kendisine Hakk’tan türlü vesilelerle uyarılar, işaretler, iyiye güzele dair teşvikler, lütuflar mutlaka ulaşmıştır. Belki anlamak, uymak, uyanmak işimize gelmemiştir..

“Ve andolsun ki insanı Biz yarattık. Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kaf 50;16)

İşte, bizi kuşatan imgeler aslında “gerçekte varolmadığı halde varmış gibi görünen” hayaletlerdir. Aynı zamanda “zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şeyler” de.. Kelimenin anlamı böyle. Var sen düşün imaj peşinde bu kadar koşmak niye?.. İmgenin, imajın diğer anlamları; “şekil, görüntü, kopya, benzetme…” Anlayacağınız hep hakikatin replikası, onun yerine geçemeyen(amaç değil ancak araç olabilesi), çok zaman da deforme çakmaları…

Yazının Devamını Oku

Neşeli

İnanmak neşelidir nihayetinde! Çünkü inanmanın zirvesi teslimiyet ve dolayısıyla güvenmekte..

Neşelenmesin mi güvendiğiyle olan kimse? Muhabbet olacak, birlikteliğin bereketi övgülerle latifelerle taçlanacak ve gönül de coşacak elbette. Neşe… Ki bu neşe başka neşe, aslında derinde, kimi zaman da taşar köpüklerle.. Taşkınlık halleri çok makbul olmasa da taşıranın hürmetine hoşgörüle… 

Neşe bir cezbe hali bence! Bahsettiğim inanmanın neşesi, manevi neşe. Derece derece… Çünkü inanana müjdeler var, çünkü inanan sevdiğinin yolunda O’na ilerlemekte, çünkü inananın sevdiği canlı, kendisiyle.. Onun için neşelidir cennet tablosu! Rabbim burada da görmeyi nasib etse.. Dalga dalga, kesintisiz bir neşe… 

İnanan, inanılanın güvencesinde. Bıçak kesici olduğuna inanıldığı sürece size kesicilik güvencesi vermede. Konumuz inanmanın neşesiyse; Mesela neşeyle doğrarsınız yemeğin malzemesini, afiyetle yiyeceğiniz düşüncesiyle. Bunun ötesindeki bir manevi neşe de, bıçağın Yaradan’ın emri ile kesebildiğini bildiğinizde ve bir anda sizi kesmesi gereken bıçağın sahibinin kerametiyle kesmemesi neticesinde yaşanası bir cezbe, hayretle.. Onun da sonrası ola ki bıçak her indiğinde, -hakikati hatırlanarak- artık kesmesiyle de başka neşelenilmekte. Ve her vazifesini yapan zerre ile birlikte yenilenen bir hayret ve neşe! Bakarsın, tüm kainat ibadet etmekte, neşesi sırlı içinde…

Abartmamak gerek belki de, hallerden bir hal sadece. Huzur var, hüzün var, hasret var, sevgisiyle öfkesiyle, tersi düzü, haller nice. Ama neşe penceresinden baktığımızda, YaHu san ki aslında hepsi de ayrı neşe.. Tüm duygular haller, renkler neşe paletinde. Ve neşe paletinin bir negatif yüzü var ki, keder, acı, üzüntü… Uzakla yakın gibi, yakıcı ve duru.. Yanmadan nasıl durulunur. Acıyı tatmadan neşenin kıymetini bilmek nerede? Lakin manevi neşe skalanın zirvesinde, inşaallah inancın nihayetinde. Erebilirsek eşyanın hakikatine…

Edebi de var neşenin. Tatlı bir gülümseyişte, başını okşayışta, bilgelikte, tevazuyla teslimiyette. Gösterişe kaçmadan, güzellikle, iyilikle, kucaklayarak kucaklanasıyı, belki dudaklarında hoş bir ezgiyle… Hasrettir herkes neşeye. Öyleyse bi gayret, kaynağına yönelsene! Güven, inan sahibine. Mevla kendine yönelen kırık kalplerle birlikte. Kibrini terk eyle. Aç kollarını, bırak kendini, gelecektir tüm neşesiyle… Neşelidir benim İlahım.. Allahım! Gösterir cemalini iyi geçindiğinde…

İnanç hürriyeti insan için çok önemli. Hürriyet inanç için, inanç hürriyet için önemli. Hür toplum daha bir neşeli. Ve bunun vesilelerini de neşeyle yüceltmeli..

Nitekim 29 Ekim 1923 tarihinde Kurtuluş Savaşı kahramanımız Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye Büyük Millet Meclisi “Cumhuriyet”i ilan etti. Ulusumuz da hemen hemen tüm kesimlerin desteğiyle bu yönetim biçimini kabul etti. Bu şekilde daha hür yaşayacağımız inancı önemli bir etkendi. Ve 95 senedir sözkonusu yönetim biçimini olgunlaştırmaya çalışıyoruz..

Zira -bence- ‘uygulanılabilir sistemler’ içerisinde, inancını baştacı eden bizimki gibi bir toplum için inancımıza da en uygun düşen bir yönetişim biçimi. Esasları zaten Peygamberimizin(sav) idare sisteminde de kadim kültürümüzde de gizli idi. Rabbim daha da geliştirmekte, eksiğini gediğini gidermekte yardımcımız olsun. (Bunu en iyi temsilcilerimiz bilmeli) Ki “cumhuriyet”, halkın egemenliğini Hakk’ın rızasını kazanma hassasiyetini gözeterek kullanması ile kıymetli..

Yazının Devamını Oku

Kısa

“Sevilenimizi sevelim!” (hüseyin)

Bir takvime göre artık ay, bir başkasına göre ekim, bize göre sefer ayında…

Dalından ayrılan bir yaprağın kenarına oturmuş süzülüyordu havada. Ağır ağır..
Ağır ağır havada. Her nefes verişte hafifleyen bedeniyle.. Yaprağın kenarından. Atlayıverdi son bir seyrana…

Bana bir bahçe çizmişti dikensiz. Ben de bir bahçe yaptım ona nihayetsiz..
Şöyle bir dolaştı. Dolaştıkça renkleri birbirine kavuştu.. billur kapıdan geçti nurlaştı.
Birliğin beklediği yerde. (Gölgesini geride bırakmış..) Sevgili vardı…

Neşeyle üflerdi kamışı. Ellerinde piyanonun siyah beyaz tuşları. Bir şiirken davullu zurnalı…

Yazının Devamını Oku

Bizden iki “süper-kahraman”, var mı arttıran?

İşte geçen haftalarda konuya giriş yapıp söz verdiğim gibi, ihtiyaç üzere, yüzümüzü ağartacak iki nevzuhur süper-kahramanımız.. Birileri yazar çizer geliştirir, filmini yapar mı bilemem ama fakir bu konudaki vazifemi yerine getirmiş sayıyorum kendimi şimdilik. Oh! Şimdi başkaları izlesin, biraz da biz kurtaralım dünyaları di mi ya:

İlk süper-kahramanımız “Cinmen”… Bir arkeolog olan babası bir gece hunharca öldürülür, katiller evlerinin altını üstüne getirmişlerdir; belli ki birşeyler aramaktaydılar.. Delikanlı babasının bıraktığı şifreli notu çözer ve peşindekileri atlatarak babasının -kötü kişilerin eline geçmemesi için- canı pahasına koruması tembihiyle bıraktığı ufak bir kutu bulur. Kutuda bir yüzük vardır. Çok geçmeden anlaşılacaktır ki bu “Hz.Süleyman’ın -kayıp- yüzüğü”dür..

Bunlar olurken delikanlı aynı zamanda ondan başka kimsenin görmediği bir varlığın kendisiyle temas kurmasını anlamlandırmaya çalışmaktadır. Meğer bu varlık Müslüman cinlerden bir kabilenin başı “Salahcan” isimli bir cinmiş. Ve bu cin ona elindeki yüzüğün önemini anlatır; Cinlerin paralel alemiyle bizim alemimiz arasındaki perde yırtılmıştır. Bir yanda iblise bağlı cinlerle imanlı cinlerin kıyasıya savaşı sürmektedir ama imanlı cinler dağınıktır ve onları ancak yüzük sahibi bir araya getirecektir, öte yanda ise insanlığı tamamen köleleştirmek isteyen şeytanlaşmış insanların yine (teknoloji destekli)insan büyücüleri kullanarak imanlı cinleri de hakimiyet altına alıp direnen insanlığa zorla musallat etmeleri için uğraşmalarının planı işletilmektedir. Bu oyunu bozabilecek kişi yine yüzük sahibidir. Onun için Salahcan bizim delikanlıya yardım eder, zira delikanlı yüzüğün gücünü kullanabilecek temiz kalp ve iradeye sahiptir. Yalnızca bunun farkına varması gerekmektedir. Bu süreçte evliyaullahtan bazı sırlı kalmış kimseler yanında Hz.Süleyman’ın(as) ruhaniyeti de kritik anlarda belirerek yardımcı olacaktır..

Nihayet delikanlı yüzüğün gücünü kullanmaya başlar. Delikanlının ismini kendisine büyü yapılamasın diye vermiyoruz.. Mümin cinler ordusu yardımıyla dünyadaki türlü fenalıklara müdahale etmeye başlayan, içi karbeyaz dışı simsiyah cüppesiyle halk arasında “Cinmen” diye anılan kahramanımız ilk macerasında çocuklara musallat olan “Babula” adlı ifritbaşını alteder, pekçok felaketi önleyip pekçok insanı kurtararak gizli örgütleri eliyle insanlığı köleleştirip şeytanın iddiasında haklı çıkacağı bir kıyameti getirmeye çalışan klanların oyunlarını -şimdilik- bozar, inançlı cin kavimlerini biraraya getirir.. “Cinmen” cinleri yardımıyla yavaş yavaş mekan değiştirebilme, boyut gözetmeden istediği şeyin içine girebilme, objelere hükmetme, görünmezlik, kayıt altındaki yahut zihinlerdeki her türlü bilgiye ulaşabilme gibi yetiler geliştirir. En büyük düşmanı “Malahmavet” adlı büyük büyücü ifrit ve onunla beraber çalışan şeytani insanların gizli örgüt ağlarının en tepesindeki zamanın deccalı “Prens” kodadlı zalimdir. İlerki maceralarda “Gülperi” isimli bir kıza aşık olacak ve bu işleri biraz karıştıracaktır. Nitekim nefsani duygu ve düşünceler Cinmen’in kabiliyetlerini kullanma yetisinin zayıflamasına sebep olmaktadır…

 

“Gaybî”… Asıl adı Abdullah’tır. Kendisi ufak yaşta yetim kalmış ve kimsesizler yurduna verilecekken köylerine gelen keramet sahibi bir kalender derviş onu yanına alıp yetiştirmeye başlamıştır. Abdullah’ın rüya alemiyle ilgili ilginç deneyimleri olmaktadır ve mürşidi onu  sözkonusu alemde yetiler kazanacak şekilde yetiştirir, gençlik çağına geldiğinde de “Gaybî” mahlasını verir. Ancak genç Abdullah’ın yetişmesi tamamlanmadan ustası Hakk’a yürür, son nefesini vermeden Abdullah’a yakında özel bir vazife üstleneceğini ve bundan sonra “üveysi” yoldan kemalat yolculuğunu tamamlayacağını bildirir..

Çok geçmeden kahramanımız “Abdullah Gaybî” feci bir kaza geçirir ve komaya girer. Beyin ölümü gerçekleşmediğinden, bilakis sıradışı aktiviteler gösterdiğinden doktorlar onu bitkisel hayatta tutmaya devam edecektir. Bu esnada “Gaybî” kendini aslında aşina olduğu bir ara alemde bulmuştur. Burada arafta kalan varlıklarla temas kurabildiği gibi, kırklar denilen bir meclisten -tabire muhtaç- talimatlar alabilmektedir.. Öte tarafta dünyada kötülüğün hakim olması için çalışan kötü ruhlarla ortak bazı güç odakları insanlık üzerinde hakimiyetlerini artırmaktadır. Kritik bir döneme girilmiştir. Dolayısıyla mana aleminde de adeta seferberlik ilan edilmiştir. Nitekim kırkların Abdullah’ı rüya aleminde vazifelendirdiği anlaşılır.. Abdullah rüya aleminin sandığından geniş bir anlam taşıdığını keşfettikçe, “Dünya”daki kişi ve olaylara da etki edebildiğini anlar ve böylece hem olabildiğince insanın uyanması hem de kötülüğün insanlığı ele geçirmesine engel olmak için uğraşmaya başlar.

Gaybî zamanla istediği rüyalara girip onları şekillendirebilme, kendi görüntüsünü değiştirebilme, rüyada mesaj verebilme, farklı alemlerden bilgi toplama vs özelliklerini geliştirme yanında, bitkiler gibi devamlı uyku bilincinde olan canlıları yönetebilmeyi öğrenecektir. Ayrıca uykuda olduklarında hayvanları da.. Yetenekleri, hayalperest kimselerle uykuda olmasalar da temas kurmaya, ekranlardaki görüntüleri manipüle etmeye, hatta canlıların göz açıp kapaması(kırpma) esnasında zamanı esneterek araya zihinlerine sızmaya, bazen bazı eşyaları hareket ettirmeye kadar gelişme potansiyelindedir..

Kahramanımız araftaki bazı ruhların ona görevinde yardımcı olmak suretiyle araftan kurtulmasına vesile olmakla beraber bazıları da ona işlerinde engel çıkarmaktadır. Dünyadaki kötücül güçler ise bir yandan insanların rüyalarını karartacak icatlar ve şeytani işbirlikleri peşinde koşmakta, bir yandan rüya görmeyen hibrit insan/robotları işleri için kullanmakta, dünyadaki önemli merkez ve yönetimleri bir bir ele geçirmektedirler. Ve tabi kendilerini rahatsız eden Gaybî’nin bu dünyada yaşayan bir bedeni olduğunu anladıklarında onu bulup yoketmeye çalışacaklardır.. Abdullah’ın kim olduğu bilgisiyle birlikte bedeninin yerini bilen tek kişi onun bitkisel hayattaki özel durumunu doktora tezi için incelemeye karar vermesi sonucunda tanıştıkları doktor bir hanımdır. Aralarında duygusal bir bağ oluşmakta olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Nitekim kahramanımız yavaş yavaş burada da rüyalar vasıtasıyla yandaşlar edinmeye, talebeler yetiştirmeye başlamıştır.. Acaba Abdullah Gaybî bedeni çürümeden sınavlarını aşarak verilen vazifeleri yerine getirip dünyadaki yaşamın tam bir kabusa dönüşmesine engel olacak, böylece kemali bulacak, araftan kurtulacak mıdır? Bir gün yeniden aramızda yürüyebilecek midir? Belki de bunun için “Cinmen”le işbirliği yapması gerekecektir…

Yazının Devamını Oku

Fantazmagorya…

Fantazmagorya… Ekranlarımıza yansıyan fantastik hikayeler, bilimkurgu gerçekler, herkese uygun seçmece süper kahramanlar ile zihnimize işlenen tasarım gelecekler…

-“Post”u da dahil- “Modern Dünya”nın kurulmasıyla giderek ete kemiğe bürünmekteler. Film olarak izlemesek, roman olarak okumasak da artık medya araçları dışına taşan evrenleriyle giyim kuşamdan gıdaya hayatımıza yerleşmedeler. Yumuşak gücün nüfuz alanlarında, hakim pazarlama mekanizmalarıyla elele, “Holivud endüstrisi”nin mönitörlüğünde tüm Dünya’yı -aslında çok eskiden beri varolan- “klanların rüyası”(daha yeni bir adıyla Amerikan rüyası) içinde verilen rolü oynayan figüranlara dönüştürmek üzere…

Geçen hafta bu meseleye bir giriş yapmış ve konuyu bilhassa gençler indinde revaçta olan ithal “süper-kahraman”(s.k.) rol modellerine getirmiştim. Neticede, “kültür emperyalizminin halihazırdaki mücadele meydanlarında, tüm insanlıkla paylaşabileceğimiz hür bir gelecek vizyonu kurmak için, kendi kültürümüzden süper-kahramanlarla savaşmalı” diye düşünerek.. Konuya sinema tarihimizden bazı süper-kahraman film örneklerini hatırlayarak ve sonrasında günümüzde de bu türü canlandırmak isteyen yapımcılarımız olursa(ki bence olmalı), onlara bazı “yerli ve milli” süper-kahraman önerileri sunarak devam etmek istiyorum. Ama önce denk düşmüşken yeni vizyona giren bir s.k. filmi üzerinden bazı saptamalar yapayım da durumun vahametine taze bir örnek olsun..

“Venom”; adamın(beyaz Amerikalı Tom Hardy) içine uzaylı sömürgeci süpergüç giriyor(ve böylece onu seçkin kılıyor). Adamın kafasının içinde konuşuyor, nitekim onunla ortak yaşam kuruyor(çünkü bu boyutta yaşamak için ona ihtiyacı var, laf aramızda bu iş bence insanı yetersiz göstermekle cinlerin musallat olmasına hazırlık ve bunun meşrulaştırılmasına hizmet ediyor..). Ardından adamla birlikte “Venom”(zehir, kin, düşmanlık…) birtakım kötüleri tepeliyor(kafalarını falan yemesi de var ve bu eğlenceli gösteriliyor), arada eski sevgilisini ‘boyfriend’inden ayırarak yeniden ayartmaya çalışıyor ve sonunda esas kötü adamı(Riz Ahmed, anladınız siz onu) yokederek gelecek maceralara yelken açıyor… Solon tıklım tıklım erkek ağırlıklı ergen, genç, çocuk, “Eminem”in müziği eşliğinde herkes alkışlıyor. Ufak bir beyin yıkama seansı karşılığında “katarsis” gerçekleşti. Şimdi muhtemelen özenilesi “Venom” oyuncak bebekleri, kostümleri, oyunları vs dükkanlarda yerini almış bekliyordur…

Anlayacağınız yeni nesil süper-kahramanlar eskilerini mumla aratıyor. Bari eskiler de genelde beyaz Amerikalıydı ama en azından iyiler iyi kötüler kötüydü. Sonra yavaş yavaş kendiyle mücadele eden daha “gerçekçi” s.k.’lar meydana çıktı(herşeyi gerçekdışı ama içteki mücadele gerçek, kendini özdeşleştir diye..). Ancak görünüşte halen iyilik kazanıyordu. Şimdilerde o da iyice muğlaklaştı..

Satır aralarında şu da var; ‘süper özellikler iyi olmadan da kazanılabilirdir’. Zaten türün anti kahramanlarında da var bu süper özellikler. Bir yerde Yaradan’ın veli kullarına bağışladığı “keramet” sayılan özelliklerle eşitlenen “istidraç”ın(ehl-i küffarın -yine Allah’ın müsadesiyle ama rızası olmadan- gösterdiği olağanüstü haller) kutsanması..

Ve ayrıca büyücülükle ilgili, kahramanlarının sempatik rol modelleri olduğu filmler de iyice arttı. Artık sevilesi vampirler, kurtadamlar, frankeştaynlar bir yanda, öte yanda da yardımsever uzaylılar, hakkını arayan yapay zekalar, robotlar, Allah selamet versin, aklımız şaştı, iyiyle kötünün ayrımı neredeyse ortadan kalktı.

Bir de bunu “tevhid”(birleme) diye pazarlama var arka planda; Dikkat, “araf”ı tevhid diye sunuyorlar.. Kolaycıları kandırmak kolay oluyor, uyuyanlar şimdilik memnun, sırtlarından beslenen asalaklar ziyadesiyle hoşnut, biz de ibretle seyretmekteyiz… Aman!

Şimdi tarihi süper-kahramanlarımızı bir kenara bırakalım, ki film ve çizgi roman sektöründe bu konuda fena sayılmayan örneklerimiz var, yarı süperleri de ayıralım(maalesef aklıma en önce ‘kurtlar vadisi’nin kahramanları geliyor), günümüzde yahut gelecekte yaşayan süper-kahramanlar konusunda meydanı neredeye tamamen Holivud karakterlerine bırakmış durumda, pek zayıfız. Halbuki 60’ların sonunda, 70’lerde epey bir üretimimiz olmuş. Heyhat bu süper-kahramanımsılarımızın(!) tamamına yakını özenti ve üretilen filmler de uluslararası ölçekte “trash movie”(çöp film) olmanın ötesine geçememiş. Birkaçını sayalım, belki gülmece olarak izlenebilirler;

Yazının Devamını Oku

Ayna ayna, kara ayna, söyle bana; en süper kim?

“Oku” dendiğinde şimdilerde harflerden, kelimelerden fazlası kastedilmekte.

Keza gitgide görselliğin öne çıktığı bir çağda ilerlemeye gayret ediyor olmaklığımız artık geri döndürülmesi güç bir gerçeklik. Hele yeni kuşaklar.. İzlenimim; okunası materyele görsel eşlik etmedikçe okumaya daha az ilgi duymadalar(bilhassa da metin uzunsa). Zaten birçoğu ayrıca odaklanma sorunuyla boğuşmaktalar.. Gelgelelim her devrin kendi artısı eksisi var!

Binaenaleyh söyleyecek sözü, verilecek mesajı, anlatacak hikayesi (bazen de pazarlayacak birşeyi) bulunanlar için -klasik yazılı medya dışında- statik görselliğin baskın olduğu ‘resim/fotograf, afiş/poster ve sonra çizgi romanlar, karikatür/mizah dergileri…’ halen milenyum toplumuna ulaşmak üzere geçerli araçlar olmakla birlikte; ‘kısa/uzun/dizi filmler, klipler, vs türlü hareketli medya görselleri, sonra interaktif olanlar, mesela video oyunları’, sanırım çağın tüketim anlayışına uygun en avantajlı gereçler. Ve cep telefonundan televizyona sinemaya, (basılı kağıdı hızla sollayan) “kara ayna”(ekran) artık günümüzün en kuvvetli iletişim mecrası. Zaman zaman propaganda için kullanılması ayrı…

Tarihte hangi iletişim zemini propaganda için kullanılmadı ki. Hepsinin atası, yüzyüze, birebir iletişim dahi.. Aslında basitçe “bir görüşü yaymak” demek olan “propaganda” lafzası, bu kavram bazı devletler tarafından(mesela ‘Nazi propagandası’) kötüye kullanılıp kirlenince yerini daha az kullanılmışlarına bıraktı.. Ve yönetişim sistemi olarak “demokrasi”nin yaygınlaşıp küreselleşmesiyle birlikte “iletişim çağı” kendini hissettirdikçe bir görüşü (propaganda algısı oluşturmadan)yaymak, kamuoyu oluşturmak, kitleleri ikna etmek daha da önem kazandı.

Bugün devletlerin, baskın güç odaklarının rekabet alanlarında, savaşlarda, kültürel, ideolojik çekişme/çatışmalar hususunda, -kaba kuvvete başvurmayı bir kenara bırakırsak- politik girişimler, ekonomik yaptırımlar ve diplomasi yanında kitle iletişim araçlarının belli görüşleri yaygınlaştıracak biçimde ‘algı yönetmek, rıza devşirmek’ amacıyla kullanılması, dünyada söz sahibi olmak isteyenlerin olmazsa olmaz önemli bir aracı(bizim gibi başkalarının kültürel emperyalizmine teslim olmadan tam istiklalini korumak derdinde olanlar için de geçerli aynısı). Bu konuda geride kalan ise başka birçok konuda da peşinen dezavantajlı..

‘Holivud endüstrisi’ mevzubahis alanda, bir süredir “Batı”nın meşale taşıyıcısı rolünü üstlenen A.B.D.’nin istediği yönde algı üretmek ve etki oluşturmak saikiyle üretim yapan en etkili merkezlerin başında. Toplumun sanattan beslenme, öğrenme, eğlenme vb ihtiyaçlarına denk gelecek şekilde çalışan bu büyük sermaye ve teknoloji destekli sinema endüstrisi aynı zamanda yapımlarının içine yer yer yaygınlaştırılmak istenen politik/ideolojik görüşleri, uygun görülen rol modellerini, idealize edilen yaşam biçimlerini de tohumlamakta. Bazen direkt, bazen endirekt şekilde, bazen duygulara, bazen bilinçaltına nasıl hitap edeceğini bilerek. Ve en büyük sponsor olarak da biz tüketicilerini devşirerek. Akıllıca, başarıyla(!)..

Bizimki gibi Amerikan karşıtlığının yüksek olduğu toplumlarda bile bu endüstrinin ürünlerini tüketmek vazgeçilmesi zor bir alışkanlık halinde(belki biraz da idari sisteminden bağımsız, onunla entegre olmadığı zannıyla). Mesela alternatifi olan ürünlerde yerli ve milli olanı tercih edebiliyorken bir çoğumuz, -sinemaseverler için bazı türlerin yerli ve milli dengini bulmak mümkün olmadığından- tıpış tıpış yeni gelen o sevdiğimiz “tür filmi”ne gidiyor oluyoruz.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI