Onlar, Evimizin Sağlık Elçileri

ÇABA Melekleri (Çağdaş ve Bağımsız Yardımlaşma Derneği) şimdi de ‘Evimizin Sağlık Elçileri’ projesiyle sahnede.

Harikulade bir proje bu. ÇABA, elçileri vasıtasıyla “Her işin başı sağlık” diyerek bu konuda doğru bilgilenme, hastalıklardan korunma ve aile sağlığı konusunda tüm Türkiye’yi kapsayacak çalışmalar yapıyorlar. Bu sefer odak noktaları kadınlar. Kadınlarımızın ayağına giderek onları bilinçlendirme derdindeler. Nerede olurlarsa olsunlar! Anadolumuz’un dört bir yanını arşınlayarak kadınlarımızı bilgilendirmeye, bilinçlendirmeye, onları ve çevresini sağlık elçisi yapmaya baş koymuşlar. Helal olsun Çaba Derneği’ne! Gittikleri her yerde yüce gönüllü memleket insanının o sıcacık, samimi gülümsemesiyle karşılanıyorlar ve bunun hakkını fazlasıyla veriyorlar. İşte son olarak Gaziantep ’li kadınlarımızla bir araya geldiler. Ben de oradaydım. Sağlık Bakanlığı’nın onayladığı ve Sanofi Pasteur, Acıbadem Sağlık Grubu ile yerel yönetimlerin desteklediği  "Evimizin Sağlık Elçileri Projesi" eğitim toplantısında, Antep’li kadınlara sağlıklı olmanın, sağlıklı kalmanın püf noktalarını anlattıkları gibi yaşam enerjilerinin sırrını da verdiler. Olumsuzluklara karşı nasıl savaşacaklarını, bahane üretmeyip iş üretmenin motivasyonunu, toplumda daha fazla nasıl var olacaklarını anlattılar.

Her ev bir sağlık elçisi olsun

Biliyorsunuz evde biri hasta olunca, önce evin annesine başvurur. Dolayısıyla sağlık elçisi anneler ile buluşmalar düzenlemek, aile sağlığı hakkında katılımcı doktorlardan bilgiler almak, onların deneyimlerini öğrenmek, bunu yaşamlarıyla birleştirmek, eş-dostla, konu komşuyla paylaşmak son derece önemli. İşte Çaba Derneği de bu farkındalığı yaratmak için özellikle annelerimizle bir araya gelmeyi çok önemsiyor. Gaziantep’teki buluşmaya Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin de katıldı. Şahin’in, ‘bu etkinliklerin tüm Türkiye'ye etkin şekilde yayılmasını temenni ediyorum’ demesi de son derece önemliydi. Yerel yönetimlerin desteği bu tür bilgilendirme toplantılarında son derece önem arz ediyor zira. Başkan Şahin’in de dediği gibi; ‘paylaşarak, koordine olarak bütün Anadolu'nun enerjisini birleştirdiğimiz zaman, bir kadına, bir çocuğa dokunursak, onun daha sağlıklı yaşamasına fırsat verirsek bunun büyük mutluluğu var.’ Duyarlı yöneticilerin ve sağlık çalışanlarının varlığı böylesi projelere değer katıyor. Bunu bilir, bunu söylerim!

Çabacılar tüm Anadolu’ya yayılıyor!

Hedef, tabir-i caizse Anadolu'nun tamamına yayılmak. Hastalıklardan korunma konusunda anneleri bilgilendirmek ve her evde bir sağlık elçisi oluşturmak. Başta kadınlarımız olmak üzere toplumun, hastalıklardan korunma konusunda bilinçlendirilmek. Olay işte bu kadar kısa ve net.  Toplantılar Balçiçek İlter'in moderatörlüğünde gerçekleştiriliyor. Mesela Gaziantep’teki toplantıda ÇABA Başkanı Özlem Zehebi, altın kalpli Çabacılar’ı temsilen Dr. Özlem Cankurtaran ‘ın yanı sıra iş dünyamızın en sağlıklı temsilcilerinden Saadettin Saran da katıldı. Öte yandan Prof. Dr. İrem Yaluğ Ulubil, Prof. Dr. Çağlar Çuhadaroğlu, Opr. Dr. Dilek Avşar ‘ın kendi alanlarında yaptıkları konuşmaların ilgiyle dinlendiği, katılımcı kadınların terletici sorulardan belliydi. Bu toplantıdan anladım ki, gerçekten şahane bir işe imza atıyor Çaba, bu dokunuşlarla. 2004’ten bu yana Türkiyemiz’in ihtiyaç duyulan her bölgesine yardım götürmeyi hedef edinmiş, eğitimde fırsat eşitliği sağlamak ve çocuklarımıza umut olmak için ter döken Çaba, ülkemizde sağlıklı nesillerin yetişmesini sağlamak için çaba sarfediyor. Görünen o ki işlerini de çok iyi yapıyorlar. Bravo Çaba’nın pırlanta kalpli, çalışkan meleklerine.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Dalyan Çanağı ’nda neden Eko – Turizm yapılmalı ?

Doğal güzellikleriyle, tarihiyle, zenginlikleriyle, insanıyla Dalyan ve yöresi Allah’ın bir lütfu Türkiye’miz ve dünyamız için. Her adım atışımda büyüleyen bir havası var. Toprağına ne ekersen onu kat be kat alıyorsun. Dalyan Kanalı boyunca uzanan sazlıklar, Kaunos kaya mezarlarının heybetli güzelliği, şifacı çamur ve kükürt yüklü termal havuzları, kanalın Akdeniz ve Ege’yle buluştuğu dev bir labirenti andıran deltası, İztuzu’nun muhteşemliği Dalyan ve yöresinin saymakla bitmez harikalarından. Yurt içi ve dışından yöreye gösterilen ilgi de bunun en güzel kanıtı tabii.

Benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim nokta Dalyan’a şöyle güzel, böyle tatlı diyerek övgüler düzmek değil elbette. Benim derdim başka. Dalyan’ı merkez alırsak Köyceğiz, Ortaca, Dalaman hattı boyunca uzanan o verimli arazilerde tarımla turizmin nasıl içiçe geçirebiliriz telaşı aslında benimkisi. Gayet açık net! Dalyan Çanağı’nı Agro Turizm ya da Eko Turizm dediğimiz tarım turizmiyle ayaklandırabiliriz. Zira tüm bunlar için doğası, iklimi, toprağı, tarihi son derece müsait. Ve bu bölgeyi baz alarak harekete geçilirse tüm memleket hattına yayılan bu şahane tarım-turizm hareketinin de fevkalade gelişmiş bir örneği olabilir. İtalya ve Yunanistan’da gördüğüm örnekler gösteriyor ki, bu memleket insanı bu işe bir el attı mı bu saydığım ülkeleri sollar geçer.

 

 

Bu turizm modeliyle Türkiye uçar gider

Bu konuyu bizzat yerinde Dalyan’da, DOKTOB yani Dalaman, Ortaca, Köyceğiz Turistik Otelciler ve Turizm İşletmecileri Birliği Başkanı Yücel Okutur’la konuştum. Yücel Bey’in sözleri her şeyi anlatıyor; Eko turizm ve tarım planlarının geniş kapsamlı yapılarak beş dönüm ve üzeri narenciye ile nar bahçelerinde, 10 – 12 odalı butik tesislerin inşa edilmesi ve bölgenin marka değerinin arttırılması. Özellikle Muğla ve Dalyan Çanağı bu konuda son derece ideal bir bölge. Zira hava, su ve toprak ekolojik tarıma son derece uygun. Tarihsel geçmişi, denizi, kanalı da hesaba katılırsa turizm yılın neredeyse 9 ayı capcanlı. Bu güzelim tesislerde ev usulü zeytinyağı, taptaze nar suyu, narenciyesi bol reçeli, uygun yerlerde balıkçılığı, kilim dokuması, ekmeği yapılmaz mı? Hem de nasıl yapılır! Hatta konaklamaya, toprakla içli-dışlı olmaya gelen turistle, misafirle yapılmaz mı bu saydıklarım? Hem de nasıl yapılır! İşte anlatmaya çalıştığım turizm tipi de bu zaten. Avrupa’nın Amerika’nın zengin turisti de aileleriyle oluk oluk gelmeye başlar buraya. Çünkü dünyada revaçta olan niş turizm modeli işte bu model. Aileler hem kendilerini en önemlisi çocuklarını toprakla buluşturmak istiyor. Tatil boyunca toprakla, hayvanlarla haşır neşir olan çocuklar hem dünyasını geliştiriyor hem de doğayı, yeryüzünü daha fazla sevip, ona daha fazla sahip çıkıyor.

 

Yazının Devamını Oku

2020 Patara Yılı’nda, Patara’da olmak

Geçtiğimiz hafta çok ama çok özel bir yolculuk yaptım. Antik dönemde Likya’nın dünyaya açılan kapısı olarak nitelenen kentteydim. Yalnızca ülkemizin değil, dünyanın da harikalarından biri olarak kabul edilen bir şahaneliğe bir yolculuktu bu. Cumhurbaşkanlığı tarafından Türkiye’nin “2020 Turizm Yılı” teması olarak ilan edilen, Likya Birliği’nin başkenti güzeller güzeli Patara Antik Kenti’ndeydim. Yaşam izlerinin -şimdilik- milattan 4 bin yıl öncesine kadar dayandığı, ancak M.Ö. 8.binyıla iz veren bulguların olduğu ve kalıntıların M.S.14. yüzyıla kadar kesintisiz olarak takip edilebildiği Patara Antik Kenti’nde…Üzerinde yaşayıp, nefes aldığımız bu kadim topraklarda medeniyet sürmüş bir uygarlığın başşehrinde, Likya Birliği ve Eyaleti'nin kalbinde, geçmişe yolculuktu bu. Büyüleyici ve şaşırtıcıydı elbette…

Türk bilim insanları Patara’yı 32 yıldır iş başında

Aslında sadece kültürel değil, zengin florası ve faunası içinde çok sayıda endemik türünü barındıran Patara, doğal mirası ile de son derece özel bir statüye sahip. İşte bu yüzden, Türk bilim insanlarının özverili çalışmaları sayesinde Antalya’nın Kaş ilçesinin Kalkan Beldesi’ndeki bu antik kent 32 yıldır özenle keşfediliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 1988’de Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü kurucusu Prof. Dr. Fahri Işık başkanlığında başlattığı kazılar, o yıldan bu yana aralıksız devam ediyor. 2009’dan bu yana ise Prof. Dr. Havva İşkan Işık liderliğinde sürdürülüyor. Bilimsel kazı çalışmaları; arkeologlarla birlikte epigrafi, nümizmatik, jeoarkeoloji, jeofizik, antropoloji, restorasyon, mimarlık ve su yapıları mühendisliği gibi farklı bilim dallarından bir ekiple devam ediyor. Bulunan her bir eserle hem medeniyetler beşiği olan Anadolu’nun kadim geçmişine ışık tutuluyor hem de dünya kültür mirasına katkı sağlanıyor. Bu gurur verici tabloyu bizzat yerinde görmek tarifsiz bir duyguydu elbette.Cumhurbaşkanlığı Patara’ya özel önem gösteriyor

Cumhurbaşkanlığı’nın 2020’yi Patara Yılı ilan ederek onurlandırdığı bu süreçte, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın öncülüğünde ülkemizdeki arkeolojik birikimin gün yüzüne çıkarılması ve korunması amacıyla Zeugma, Teos, Nysa ve Kaman/Kalehöyük ’teki gibi uzun soluklu projelere destek veren Türkiye İş Bankası, İş Sanat, TSKB ve Şişecam kuruluşları da 2016 yılından bu yana projede bilfiil yer almakta. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ilan edilmiş Türkiye’deki 18 Özel Çevre Koruma Bölgesi’nden biri olduğunu da özellikle eklemem gerekiyor. Peki neler yapılıyor Patara’da? Şimdiye kadar Meclis Binası, Tiyatro, Kent Kapısı ve Liman Caddesi’nin restore edilmiş. Suriçi Kilisesi, Bazilika, Mezar Kilisesi, Markia Mezarı ise koruma çalışmaları gerçekleştirilen diğer yapılar arasında bulunmakta. Hali hazırda kazı, konservasyon ve restorasyon çalışmalarının devam ettiği antik kentte, 2000 yıllık deniz feneri de orijinal taş malzemeleri ile yeniden ayağa kaldırılmayı bekliyormuş. Aldığım bilgiye göre, 1905 yılına ait ilk Osmanlı Telsiz Telgraf İstasyonu'nun onarım, güçlendirme, restorasyon ve müzeleştirme projesi bu ayın sonunda başlayacak. Diğer taraftan Tiyatro, Karşılama Merkezi, çevre düzeni ve antik kentin aydınlatması kapsamında yapılan uygulamalar ise tamamlanmış durumda.Pandemiye rağmen Patara’ya ilgi büyük

Pandemi’ye rağmen bu yılın sadece Temmuz ve Ağustos aylarında 150 bin ziyaretçisi varmış Patara Antik Kenti’nin. Harika bir ilgi bu. 2017 yılında 221 bin, 2018’de 303 bin, 2019 ‘da ise 176 bin kişi ziyaret etmiş bu kadim uygarlığı. Unutmayınız ki Patara; tümü ayakta duran tiyatrosu, liman caddesi, liman tapınağı, liman deposu, Tepecik erken yerleşimi, farklı dönemlerde inşa edilen çiftli surları, Delikkemer aquaduktu, beş hamam yapısı, bazilikası, 10 kilisesi, 10 tapınak mezarı, yüzyılın yazıtbilim anıtı denilen Yol Anıtı/Monumentum Patarense’si ve daha sayısız yapısıyla Anadolu’nun önemli antik kentleri arasında yer alıyor. Burada sürdürülen kazı çalışmalarıyla Helenistik, Yunan, Pers, Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısıyla ilgili ipuçları günümüze taşınıyor. Şunu özellikle belirtmem gerekiyor ki, 12 kilometre uzunluğundaki Patara plajı ise nesli tükenme tehlikesi altında olan caretta caretta kaplumbağalarının önemli yuvalama alanları arasında yer alıyor. Galiba en özel anlardan biri de yavru carettaların denizle buluştuğu andı. İşte bu anları hiç unutmayacağım.

 

Yazının Devamını Oku

Bodrum’da, Torba – Gündoğan Hattı’nda

Bodrum, kocaman bir yarımada malumunuz.

Öncü turistik hareketlerin de odağı aslına bakarsanız. Kendine özgü ya da nev-i şahsına münhasır, yenilikçi ve özenli Avrupai meşgaleler önce burada filizleniyor, gelişiyor, büyüyor ardından tüm memlekete yayılıyor. Türk Turizmi’nin yol göstericisi bir nevi. Yıllardır da böyle bu. Yani bu turizm işinin ağa babası işte bu yarımada. Beni bu hafta dikkat çekmek istediğim Torba – Gündoğan hattında olan bitenler. Pandemi sürecinin sıkıntılarına rağmen girişimci ve yenilikçi memleket insanı dur durak bilmemiş, yapmışlar yapacaklarını. Misal mi istiyorsunuz, buyurunuz yazının geri kalanına…  Kendi alanlarında öne çıkmış iki özgün, başarılı ve son derece kıymetli isimden bahis açmak isterim. Ve kanımca Bodrum’un da en çok konuşulacak iki ismi olacak onlar bu yaz.

 

Kaya Demirer Torba’ya demir attı

İlki kalbimizde ve eğlence dünyamızda müstesna bir yere sahip olan eşsiz işletmeci ve elbette Turizm Restaurant Yatırımcıları Derneği, Turyid Başkanı olan Kaya Demirer. İşinin duayeni bir isim. Eğitimiyle, bilgisi, görgüsü ve öngörüleriyle Kaya Demirer, Bodrum’a yeniden dönüşünün mutluluğunu ve heyecanını yaşıyor. Fevkalade haklı bir neşe bu. İstanbul’da süregelen çizgisi, bir dönem Marmaris – Orhaniye’ye hayat vermesi ve ardından nihayet Torba, Kaynar Mevkiinde kendini göstermesi. Covit movit demeden, bu memleketin turizmde şahlanışını görüp Türkiyemiz’e yatırım yapan uluslararası luxury bir otel markasının iki güzide restaurantı ve beach tabir edilen plajı, Kaya Bey  ve ekibine emanet. Ayhan Sicimoğlu, Alya gibi performans sahibi hareketli, coşan, coşturan isimler… Akşamları da gün batımında yemeğinizi yerken Nükhet Duru, Güvenç Dağüstün - Burçin Büke, Ada Sanlıman gibi isimlerden şarkılar, performanslar… Her derde deva olacak güzellikler bu yaz Kaya Demirer sayesinde bu yaz boyunca Torba’da… …

 

Yılmaz Şef Demirbükü’nde esmeye başladı

Bu yaz Bodrum cenahında çokça konuşulacak bir isim daha var. O da işinin kompetanlarından Yılmaz Öztürk. Yılmaz şefim Akdeniz mutfağının en lezzetli halini, zeytin ağaçları gölgesinde, eşsiz Ege Denizi manzarasına karşı sunmaya başladı. İyi de yaptı. Ambiyans, güzellikler, doğa harikulade. Ekibin neşesi hayli yerinde. Tabaktaki tatlar efsane. E daha ne olsun! Fransız Rivierası’nda, İtalyan Sardunyası’nda bulabileceğiniz her türlü dokunuş, mekanın asilliğiyle birleşince bu rüyadan uyanmak istemiyorsunuz doğal olarak. İşine ve hayata duyduğu mütevazı saygısı yüzünden okunan, müdanasız, bolahenk bir insan Yılmaz Şef. Mutfağı sevmek, çocukluk, gençlik hayalini hayata geçirmek, yakaladığı fırsatları çabası, enerjisiyle hep bir üst segmente çıkarmak.. Kazanmak ve her daim kazanmak… Bu mevzular ortak akılla ve aynı şevki duyan insanlarla ve aynı vakur ruhlarla birleşince ortaya işte böyle dünya işler çapında çıkıyor. Kum midyeli linguine tadarken de, ekşili domates ezmesi ve yaz sebzeleri ile taze lagos balığını yerken de bu fark ortaya çıkıveriyor. İstanbul’da yaptığı ne varsa burada çıtayı daha da yükseltmiş olduğu görülüyor şefimin. Her gün menü değiştirmek de ziyadesiyle yorucu olsa gerek. Ve fakat bu müstesnalığı başarmak da her babayiğidin harcı değil işte.  

Gündoğan hep güzel, en güzel

Yazının Devamını Oku

Balkanların cennet köşesi Kuzey Makedonya’daydım

Korona virüsünün dünyamızı henüz sarmadığı günler içinde gidip, gördüğüm ve etkisinden hala kurtulamadığım Kuzey Makedonya’ya götürmek istiyorum sizi.

Şu gerçeği baştan söylemek gerekir ki Makedonya, kendinizi tam anlamıyla evinizde hissedeceğiniz son derece güzel bir ülke. Mesela Üsküp’te dolaşırken bol miktardaki camii, Osmanlı yapısı hanlar, hamamlar gördükçe kendinizi Bursa’da, Gaziantep’te, Ankara Kaleiçi’nde yani memleketimizin her hangi bir kentinde yürüyormuş, geziyormuş gibi hissediyorsunuz. Yöredeki Osmanlı eserleri özellikle TİKA ve kimi vakıflar vasıtasıyla ile yenilenmiş, güzelleşmiş, hizmete sokulmuş. Bölge halkı bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’ne minnettar. Kuzey Makedonya; Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan arasında kendisine yer bulmuş küçük bir ülke. Efsane lider Tito’nun tüm izlerinin görüldüğü, eski Yugoslavya Cumhuriyetleri’nden birisi olan Makedonya’nın bizler için önemi dediğim gibi, tarihi ve kültürel özellikleri açısından tastamam benzerimiz olması. Ülke, 1991’de Yugoslavya'dan bağımsızlığını "Makedonya Cumhuriyeti" adıyla ilan etti. Birleşmiş Milletler tarafından 1993’de tanındı. Makedon ve Yunan hükûmetleri, 12 Haziran 2018'de ise ülkenin adının "Kuzey Makedonya" olarak değiştirilmesi konusunda anlaşmaya vardı. 



Atatürk’ün sevdiği Vardar Ovası Türküsü eşliğinde Üsküp

Balkanlar’ın yıldız ülkesi Kuzey Makedonya’da ve özellikle Üsküp’te hem geçmişi hem moderni görebiliyorsunuz. Değerli dostum Serhat Kaynarpınar’ın sunumuyla, bir grup gazeteci ve influencer arkadaşla bu şahane ülkeyi alt üst ettik diyebilirim. İlk durağımız Türk Hava Yolları’nın karşılıklı sefer düzenlediği başkent Üsküp oldu. Makedonya’nın başkenti Üsküp, Vardar Nehri’nin iki kıyısına kurulmuş. Mustafa Kemal Atatürk’ün en sevdiği türkülerin başında gelen Vardar Ovası ve Vardar Nehri işte burada. Makedon dilinde ona Skopje olarak adlandırıyorlar Üsküp’ü. Tarihi ve kültürel özellikleri ile asla yabancılık hissetmediğimiz bir şehir Üsküp. Çünkü 600 yıla yakın süre Osmanlı egemenliğinde kaldı. Nüfusu yaklaşık 800 bin. 1963 depremiyle adeta yerle bir oldu şehir ve küllerinden yeniden doğdu diyebilirim. Hem Avrupa hem de Osmanlı mimarisini bir arada barındıran Vardar Nehri üzerinde kurulmuş Taş Köprü’yü ve köprünün diğer yakasındaki Osmanlı Dönemi’nden kalma Türk Çarşısı’nı mutlaka ziyaret etmelisiniz. 

Türk Kahvesi ve eşsiz tattaki Trileçe burada 

Yazının Devamını Oku

Viyana, Budapeşte biraz da Milano

Geçtiğimiz 10 gün içinde 3 farklı ülkenin 2 ‘si başkent olmak üzere 3 önemli vilayetine bir bakış attım.

 Aristokrasinin kalesi Viyana’da karlı birkaç gün geçirip, görkemli haylaz Budapeşte’nin ruh hali değişken soğuğunda eşsiz kaldırımları arşınlayıp, Milano ‘da farklı tatlara tanıklık ettim. Milano seferinin bir başka özelliği daha vardı. Bizim memlekette de bolca konuştuğumuz elektrikli otomobil hadisesinin, farklı bir firma tarafından yapılan lansmanına katıldım ve elektrikli otomobil mevzusuna epey bir hakim oldum. Detayları anlatırım birazdan ama öncelikle Viyana ve Budapeşte notlarımı anlatmak isterim. İstanbul’dan Türk Hava Yolları ve Pegasus Airlines’in sürekli olarak karşılıklı uçuş gerçekleştirdiği bu iki yakın başkente ulaşmak 2 saati bile bulmuyor. Son derece yakın. Gidişimin sömestre tatiline denk gelmesi sebebiyle uçakta hayli çocuklu ailelere rastlamama sebep oldu ki, ağırlıklı olarak kayak hevesiyle Avusturya yollarına düşen ailelerdi bunlar. İki başkentte bu mevsim de hayli soğuk. Havanın erken kararmasını da hesaba kattığınızda cadde, sokakta fazlaca vakit geçirmek isteyen bünyeler için erken kalkmak gerekiyor.

Viyana’da Euro, Budapeşte’de Forinti

Evet para birimi olarak Viyana’da Euro, Budapeşte’de Forinti geçmekte. Yani hayat bizler için Budapeşte’de daha kolay diyebilirim. Çok daha ucuz zira. Karlı bir Viyana gününü ise size anlatmam hayli zor. Karın çilesinden ziyade sefası sürülüyor diyebilirim. Tarihi yapılarıyla, park, bahçeleriyle apayrı bir güzel oldu Viyana, kar düşerken. Kentte özellikle hafta sonları fazlaca Türkçe duyabiliyorsunuz. Orada yaşayanların haricinde, ziyarete de gelen hayli soydaşımız ama. Benim dikkatimi çekense Viyana’ya eğitim için gelen üniversiteli Türk öğrenciler. O kadar parlak ve o kadar çoklar ki, Avusturya eğitim dünyasında hayli sağlam bir klanı oluşturuyorlar diyebilirim. Budapeşte ise daha çok gezmek ve eğlenmek için uygun sanırım. Mimarisi inanılmaz güzellikte. Sokakları gezerken, fazlasıyla iyi korunan bir bina gördüm ve sanırım cumhurbaşkanlığı konutudur burası diye düşünürken ABD Başkonsolosluğu olduğuna tanık oldum ki, bu fotoğraf karesi bile süper gücün burada sözünü nasıl da geçtiğinin bir kanıtı olsa gerek. Buda tarafındaki dağlardan inen sisin Peşte tarafında yaratığı etki Karadeniz’in şahane ortamını andırıyordu. Viyana sonrası Budapeşte maddi anlamda ilaç gibi geldi desem yanlış olmaz çünkü Lira’nın dişine göre Forinti. Özellikle bahar ve yaz aylarında gezmenizi tavsiye ederim bu iki başkenti. Budapeşte’nin daha genç, daha haylaz, daha hayta tarafına hasta olacaksınız. Ha bu arada Osmanlı kültüründen izleri taşıyan hamamlarını da mutlaka keşfedin.

Elektrikli aracın Avrupa lansmanı için Milano’dayım

Elektrikli araçlar birkaç yıla kalmaz dört bir yanımızı saracak ne güzel ki. Biz Türkiye’de yerli ve milli Togg aracının fabrikadan çıkacağı günü sabırsızlıkla beklerken, bu alanda Avrupa yollarından rekabeti kızıştıracak, güzel haberler de geliyor. Viyana ve Budapeşte’nin ardından uğradım diğer Avrupa kenti İtalyanlar’ın itici gücü olarak tanımlayabileceğim Milano idi. Zira Volvo kilometre taşı olarak tanımlayabileceğim tamamen elektrikli XC40 Recharge'in Avrupa lansmanını bu kentte gerçekleştirdi. Firmanın hedefleri arasında 2025 yılına kadar küresel satışlarının yüzde 50’sinin tamamen elektrikli modellerden oluşturmayı hedefliyor. Geri kalan araçlarsa hybrid ve plug-in hybrid modellerden oluşacak. Aslında akıllara gelen en önemli soru, kullanıcıların araçlarını kablolu mu yoksa kablosuz mu almak istedikleri. Sanırım bu sorunun yanıtı da müşterilerin isteği doğrultusunda şekillenecek. Ama olayın özünde güç-aktarma teknolojilerinin yer aldığı kesin. Hızlı şarj özelliği sayesinde bataryanın yüzde 80’i sadece 40 dakika içinde şarj edilebilecek. Bu elektrikli otomobil alanında dünya çapında ciddi bir rekabet oluşuyor. Avrupa’da bunun ayak izlerini görmekteyiz. Rekabet müşteri ve doğamızın lehine çok daha kızışacak. Türkiyemiz’in de bu rekabetin içinde Togg ile yer alacak olması son derece gurur verici bir hamle. 

 

 

 

Yazının Devamını Oku

Zeytinde milli ve yerli hareket

Tarımımızı koruyup kollayan, üretimi arttırmak için bu yola baş koymuş, milliliği ve yerliliği savunan bütün tarımsal mücadeleye sonuna kadar destek vermeye devam…

İşte bu projelerden bir tanesi de, “Üreticileri Geliştirme ve Bölgesel Lezzetleri Koruma Projesi”. Mevzu geçen yazımda Antepfıstığı idi, şimdi de zeytinlerimiz. Ayvalık Hasat Festivali kapsamında üreticilere ve genç nesil çiftçilere zeytin fidanı dağıtımı ve dikimi kampanyası başlatıldı. Proje dahilinde Ayvalık Bölgesi’nde Ayvalık tipi, Milas Bölgesi’nde ise Memecik tipi zeytin ağaçlarının çoğalması ve zeytinyağı kalitesinin yükseltilmesi amaçlanıyor. Ve böylelikle üretici dostlarımıza sertifikalı tam 10 bin zeytin fidanı dağıtılacak. Bu da demek oluyor ki, bilinçli ve üretim odaklı bir çiftçi dostlarımız giderek çoğalacak. Pek tabii ki bu durum da rekoltelere, zeytinin kalitesine ve ihracata yarayacak. 

AMAÇ YEREL ÇEŞİTLİLİĞİ GELİŞTİRMEK

Proje, dört yıl önce başlatılmış ve ‘yerel çeşitliliği geliştirme projeleri’ olarak adlandırılmıştı. Buradaki en önemli mevzuu kaliteli zeytinyağı üretiminde en önemli rol oynayan üretici ve yağhanelerle birebir iletişime geçerek kaliteli zeytinyağı üretimi konusunda vatandaşı bilinçlendirmek. Bu konuda da son derece başarılı olunmuş durumda. Zeytinyağının kalitesinin arttırılması birincil öncelikli hedef. Bir anlamda Türk zeytinyağının kalite çıtasını yükseltmek. Özellikle bu yaz maalesef orman yangınları bir hayli etkiledi üreticiyi. Bununla beraber ağaç kesimleri, ağaç sökümleri ve bunun gibi zeytin ağacı popülasyonunu tehdit eden unsurlarla da mücadele etmek zorunda kaldı üretici dostlarımız. Zaten bu sosyal sorumluluk projesinin de en büyük amacı giden ağacın yerine yenilerini koymak ve kaliteyi arttırmak. Unutmamak gerekiyor ki, tarımda kalkınma olmadan müreffeh bir toplum olunamaz. 

BALAYI VE DALIŞ DENİLİNCE AKLA MAURİTİUS GELİR

Tropikal adalar ya da sıcacık bir iklim denilince akla ilk olarak gelenlerin başında illa ki Mauritius Adası vardır. Hint Okyanusu’nun güney batısında, Afrika yakınında Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan şahane ötesi bir ada burası. Aslında bir doğa ve tatil cenneti desek haksız olmayız. Bu muhteşem adanın yetkilileri ülkelerinin doğasını, doğallığını, cennet güzelliğini tanıtmak üzere dünya çapında müthiş bir tanıtım atağına geçmiş durumdalar. Çok da güzel yapıyorlar bu işi. Gerçekten helal olsun. O sebepledir ki, Mauritius Adası Turizm Bakanı Anıl Gayan ve heyeti geçtiğimiz günlerde de İstanbul’da turizm ve medya camiasıyla bir araya gelip, neden adalarına gitmemiz gerektiğini tane tane anlattılar. Benim gibi tropikal dünyalara düşkün birisi için ağız sulandıran bilgiler ve görüntülerdi bunlar ama özellikle bu

iklim ve yerleşimlere mesafeli arkadaşlarımız da, adanın güzellikleri anlatıldıkça ayrıca büyülendiler. Berrak, turkuaz rengi suları, bembeyaz kumları, yemyeşil dağları ve tropikal iklimiyle dünyanın en iyi balayı adası seçilen Mauritius’un turistik ve doğal güzellikleri anlatıldıkça bir an dünyadaki cennete gidip geldiğimi hissettim. Eksiği var fazlası yok. Kesinlikle gidilmesi, görülmesi, tatil yapılması gerekli dünya harikası bir yer Mauritius Adası. 

YERYÜZÜNDEKİ CENNET

Unesco’nun göz bebeği Hint Okyanusu’nun egzotik adası Mauritius’ta farklı kültürlerin bir arada yaşaması sebebiyle, çok kültürlü yapısının oluşturduğu ahenklik her adımda hissedilmekte. Sonsuz kum sahilleri, görkemli ağaçları, misafirperver halkıyla gerçek anlamda bir cennet desem yanılmam. Adanın en fazla konuğu İngiltere ve Fransa’dan… Her yıl 1,5 milyon turist ağırlayan ülkeye girişte vize uygulanmaması da çok büyük bir avantaj. Golf oynamak isteyenler için ideal güzellikte. Dalış sporu için de muhteşem bir deniz altı güzelliklerine sahip. Bembeyaz kumsalı, palmiye ağaçları, turkuaz denizi ve mercan adalarıyla kusursuz bir dünya güzelliği. Bu arada ada son üç yıldır üst üste ‘’en iyi balayı ve dalış’’ destinasyonu seçildi. Varın gerisini siz düşünün. Her çeşit deniz sporunun yapılabildiği sahillerinin dışında “Yedi Renkli Toprakları”, dünyada nadir olan nefes kesen doğa harikası denizaltı şelalesi “Chamarel Şelalesi” yemyeşil uzanan “Şeker Kamışı Tarlaları”, başkent Port Louis’de görülmeye değer yerler arasında. Özellikle kış aylarında yazı yaşamak isteyenlere eşsiz bir güneş tatili sunabilir Mauritius.

Yazının Devamını Oku

Fıstığın bol olsun Gaziantep

Memleketi kalkındıracak, ona katma değer yaratacak, işsize iş, aşsıza aş sağlayacak, memleket insanının üretimine üretim, toprağına toprak katacak her projenin başımızın üstünde yeri vardır.

Bunu bilir, bunu söylerim her zaman. Mekan, yörenin çekim merkezi eşsiz vilayetimiz Gaziantep. Konumuz ise malum olduğu üzere Antep fıstığı… Özellikle yöre insanının tek geçim kaynağı yani Antep’in altın hatta elmas madeni, fıstık. Anlatmak istediğim projeyse, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Antepfıstığı Araştırma Enstitüsü ile üreticiler arasında bir köprü oluşturan, TEMA Vakfı ve Nestlé DAMAK iş birliğinde geliştirilen “Fıstığımız Bol Olsun” projesi. Bu örnek girişimle yaklaşık 210 bin kişinin geçim kaynağı olan Antep fıstığında, sürdürülebilir tarım uygulamaları ile verim ve kalitenin yükseltilmesi, bu yolla da üretici dostlarımızın gelirlerinin daha da artırılması ve en önemlisi de kırsal kalkınmaya ciddi bir katkı sunmayı amaçlıyor.

TAMAMEN YERLİ VE MİLLİ

Her şeyiyle yerli ve milli ögeler barındıran proje 2011’de başlatıldı ve bugüne kadar ilk iki fazı tamamlandı. Şimdi ise üçüncü faz çalışmalarıyla bir çığ gibi büyümekte. İlk fazda, sürdürülebilir tarım örneklerinin uygulandığı örnek bahçeler oluşturulup, bahçe sahipleri lider üretici haline getirildi. İkinci faz ise beş yıllık olarak kurgulandı. Bu dönemde de yaygınlaştırma ve bölgesel sorunlara çözümler üretme üzerine odaklanıldı. Şimdiki faz ise 2023’e kadar sürecek. Yani kazanımlar yaygınlaştırılıp, geleceğe taşınacak. Türkiye’nin dünya Antep fıstığı bahçelerinin %35’ine sahip olduğu düşünülürse her şeyi devletten beklemeyip vakıflarla el ele vererek topraktan daha fazla üretim elde etme fikri bir macera değil, tamamen yerli ve milli bir uygulama olarak görülmekte. Bu noktada amaç İran’ın üretim potansiyelini geçebilmek. Çünkü dünya fıstık üretimindeki payımız yalnızca %12. Bu durum da tabii ki verim düşüklüğünden kaynaklanıyor. Düşük verimin en önemli nedeni ise bilimsel bilgi ile üreticinin birbirine kavuşamaması. 

FISTIK EĞİTİMİ İLKOKUL SIRALARINDA BAŞLAYACAK

İşte ‘Fıstığımız Bol Olsun’ projesinde, çözüm odaklı ve uzun vadeli bir sosyal sorumluluk çalışması olarak bilginin üretilmesi esas tutuluyor. Hem teoride hem pratikte, çiftçimizin kalkındırılması, daha çok ve daha kaliteli ürün elde etmesi sağlanıyor. Ciddi anlamda başarılara da imza atılıyor. Usta belgesel yapımcısı ve gazeteci Coşkun Aral Ustamızın, bir fıstık fidanıyla Gaziantep’te başlayıp Meksika’da bir kakao çiftliğine uzanan süreci anlattığı “Efsane Tadın İzinde: Fıstık ve Çikolata” belgeseli de üreticilerimize ilham veriyor elbette. Sürdürülebilirlik açısından çocukların proje ve Antep fıstığının önemi konusunda bilgi sahibi olması son derece önemli, işte bu nedenledir ki, çocuklara yönelik düzenlenecek eğitim

etkinlikleri ile 4 bin 5 yüz çocuğa da ulaşılacak. Yani ağaç yaşken eğilecek. O çocuklar geleceğin üreticileri olacak. Bilgiyle, araştırmayla, sevgiyle fıstık üretimimizi hak ettiği yere getirecekler.

Yazının Devamını Oku

Bodrumlu doğasına, zeytinine sahip çıkıyor

Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Murat Kurum’un bizzat eğildiği bir konu var biliyorsunuz.

Bodrum’da imar planına uymayan, imara aykırı kaçak yapıların yıkılması mevzusu. Ve bu konuda da hayli yol alındı malumunuz. Doğaya karşı duyarlılığından dolayı binlerce kez teşekkür etmek gerekiyor sayın bakan ve çalışma arkadaşlarına. Böylesi duyarlı davranışta bulunan, bu hassas konuda örnek olacak çalışmaları desteklemek ve alkışlamak da bizim görevimiz elbette. Bodrum’da bir yanda kaçak yapılaşma ile mücadele edilirken diğer tarafta yeşile, ağaca olan ve giderek artan duyarlılık da dikkat çekiyor. Bodrum denilince akla ilk gelenlerden biri de zeytinlikler ve asırlık anıtlaşmış zeytin ağaçları oluyor elbette. Geçtiğimiz günlerde 4’üncü Zeytin Festivali’ne tanıklık ettim. Tesis bünyesinde dikili bulunan ve yaşları 50 ila 700 olan kadim zeytin ağaçlarından zeytin topladık. 

DENİZDEN ZEYTİNLİKLERE…

Rus’u Alman’ı İngiliz’i Fransız’ı, yerlisi yabancısı yüzlerce kişi bu hasat şenliğinde bir araya geldi. Bir yanda harmandalı diğer yanda şahane Ege türküleri… Muhteşem bir doğa festivaline tanıklık ettik anlayacağınız. 180 dönümlük arazisinde bulunan ve 11 tanesi “Anıt Ağaç” niteliğindeki, asırlık üç yüzün üzerindeki zeytin ağacından söz ediyorum. Zeytin ve zeytinciliği destekleyen bu turizm anlayışının özellikle Ege’de daha da yaygınlaşması en büyük dileğimiz. Zaten zeytinyağların kalitesi için kazanılan “Premium Madalya” da bu çalışmanın en güzel şekilde ödüllendirilmesi. Genel Müdür Mehmet Tulunay ve ekibini çevreye karşı bu duyarlı davranışından dolayı kutlarım. Nihayetinde bu festivaller uluslararası anlamda Ege ve Bodrum’un tüm yöresel değerleriyle tanıtımında çok önemli fırsatlar olarak görülmeli. Bu çabalarından dolayı Zeytindostu Derneği de ayrı bir teşekkürü hakkediyor elbette. 

ANIT AĞAÇ’LAR EN KIYMETLİ MİRAS

Zeytinlik alandaki yerli ve yabancı turistler, sadece toplamakla kalmadı. Zeytin dolu sepetlerini festival alanına kurulmuş olan zeytinyağı soğuk sıkım makinesine getirerek zeytinyağı da elde ettiler. Zeytin basmayı ve kırmayı öğrenmek de işin bir başka eğlenceli tarafı oldu tabii. Düzenlenen en iyi zeytinyağlı yemek yarışması da festivalin en keyifli anlarıydı elbette. Anıt niteliği taşıyan yaşları 300 ile 500 yıl arasındaki zeytin ağaçlarına duyulan saygı çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras arasında elbette. O nedenle doğayı katleden yapıları yıkan sayın bakanlık yetkililerine ve aynı zamanda doğaya gözü gibi bakıp, ağacı koruyan turizm anlayışına sahip yöneticilere de ayrı ayrı teşekkür etmek gerek. Bu ülke böylesi güzelliklerle daha da güzelleşecek.

Yazının Devamını Oku

Kirletme, temiz tut!

Maalesef pisletiliyor ki temizleme ihtiyacı duyuluyor.

Ne acı değil mi? İnsan yaşadığı yeri, coğrafyayı, yaşadığı, nefes aldığı coğrafyayı kirletir mi? Hani ‘temizlik imandandı’, hani ‘aslan yattığı yerden belli olurdu’ ama işte olmuyor, olamıyor. Başta söylediğim gibi birileri duyarsızca pisletiyor ki, kimileri de temizleme ihtiyacı duyuyor. Hafta sonu Çeşme, Alaçatı’daki doğa harikası Delikli Koy’daydım. Sezon artık nihayetlenmiş. Kimsecikler yok plajlarda. Hava güneşli ama Alaçatı’nın rüzgarına yürek dayanmaz.  Gitme amacım deniz, güneş değil temizlikti. Üstelik ‘Uluslararası Kıyı ve Deniz Temizliği Günü’nde. Öyle bir temizlik yaptık ki Delikli Koy’da, Gönüllü Dostu Araslar’la tam 230 kg atık malzeme topladık. Düşünebiliyor musunuz hadisenin büyüklüğünü! TURMEPA (Deniz Temiz Derneği) ve Aras Kargo işbirliğinin 4. Yılı bu yıl. Bu dört yılda da dört tona yakın atığı geri dönüşüme kazandırmışlar. Şahane bir ortaklık anlayacağınız. Çevreyi koruma ve daha yaşanılabilir bir dünya hedefiyle 4 yıldır Türkiye’nin kıyılarını temizleyen gönüllülerin çocuklarıyla bu etkinliğe katılmaları hayli elzem. Çünkü ağaç yaşken eğiliyor. Keşke çevreyi kirletenler de başta kendileri olmak üzere, çocuklarına da bu bilinci aktarsalar dünyamız, Türkiye’miz, doğamız cennetten bir köşe olurdu emin olun.

ÇEVRE DUYARLILIĞI ŞART

Benim de destek verdiğim çevre temizleme hareketinde sadece Çeşme Deliklikoy’da 11 kilogram kağıt, 104,5 kilogram plastik, 50 kilogram metal, 64,5 kilogram cam atık ve 5 bin 200 sigara izmariti olmak üzere toplam 230 kilogram atık toplandı. Gerçekten inanılmaz. Yani, 11 kg kağıtla 275 litre su kurtarıldı, 50 kilogramlık metalle 65 kilogramlık hammadde ve 67 kilogramlık camla 6,7 litre petrol hammaddesi geri dönüşümü sağlandı. Doğa Dostu Araslar Kıyı Temizliği Hareketi’nde şimdiye kadar 500’den fazla şirket çalışanı ve ailelerinin gönüllü katılımıyla Kınalıada, Büyükada, Burgazada, Samsun Atakent ve Tekkeköy, İzmir, Fethiye, Trabzon, Van Gölü, Bodrum, Adana Baraj Gölü ve Bursa Dağyenice Gölet alanı kıyılarını temizlediler. Bu kapsamda iki tane çok önemli uluslararası ödül de kazandılar. Her bir kardeşimizin ellerine sağlık. Bu hareketin hepimize örnek olması dileğiyle! Çünkü, gelecek bizim, gelecek hepimizin

 

 

 

 

 

Yazının Devamını Oku

Sertab’ın büyüleyici yolculuğu

Bazı insanlarla aynı çağda, ayna zamanda ve hatta aynı kentte yaşamak, onların sanatına bizzat tanıklık etmek, Tanrı'nın verdiği en güzel ve büyüleyici hediyelerden kuşkusuz.

Sertab’ın Müzikali' ni izlerken – aslında dinlerken- işte bu duyguları yaşadım. Sadece şarkılarının muhteşemliğinden değil sebep, sesinin ahengi, danslarındaki yaramaz kız edası, yıllardır tanık olduğumuz müzikal dehasını yansıtan eşsiz sesi ve güzelliği ile elbette, iyi ki aynı zamanda, aynı çağda, aynı kentte yaşıyorum bu kadınla dedim içimden. Dansçı ve müzisyen dostlarıyla Zorlu PSM Sahnesi'ni öyle güzel doldurdu ki bir kez daha hayran kaldım bu kadına. Şarkıları ilk gençlik yıllarıma bir bir götürürken beni, memleketin yıllar içindeki gidişatına da tanıklık ettik aslında. İlk çıkış şarkısı Sakin Ol'un sözlerine bir kez daha hasta oldum. Yeni versiyonu da gerçekten şahane. Sertab'ın müzikal yolculuğuna canlı canlı tanık olmanızı hararetle tavsiye ederim. Çünkü yıllar içindeki bu yolculukta, o sahnede biz de sahne önünde kendimizi arıyormuşuz aslında! 

BU YARIŞLAR DÜNYA ÇAPINDA

Geçtiğimiz günlerde Çeşme açıklarında yine kelebeklerin dansı vardı. Artık gelenekselleşen ve bu yıl 3. Yapılan Arkas Aegean Link Regatta yarışlarında rüzgarı arkasına alan 56 tekne dalgalara karşı birincilik için kapıştı. Her yıl giderek artan bir ilginin olması son derece sevindirici açıkçası. Bu yarışlar için 500’ün üzerinde yarışçı da ter döktü. Geçtiğimiz yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda Sakız’da koşulan etap bu yıl kaldırılmıştı zira Yunan tarafındaki can sıkıcı ve uzayan bürokratik işlemlerin bunda katkısı epey büyük. Teknecilerin coşkusu Çeşme sokaklarında da kendisini gösterdi tabii ki. Ovacık – Çeşme hattındaki tüm koylarda takip edildi yarışlar. Özellikle belediyenin kol kanat germesi, yarışları daha anlamlı kıldı dyebilirim. Bernard Arkas ve ekibi bu hadiseyi çok ama çok önemsiyor. Bu yıl sadece Rusya’dan katılan bir tekne dikkat çekti. Şunu söylemem gerekiyor ki, özellikle katılımın önümüzdeki yıldan itibaren daha fazla olması ve dünyada cazibe yaratacak bir organizasyona döneceğini öngörebiliyorum. Denizimizde, rüzgarımızda öylesine bir potansiyel var ki Bernard Arkas gibi öncü isimlerin bunu harekete geçirmesi önemli. Dünya çapında konuşulan ve takip edilen, her şeyden önemlisi de ilgi çeken, merak edilen yarışlara imza atmak Türkiyemiz’e de ayrı bir katma değer katacaktır. Böylelikle nitelikli turizmin de önü açılacaktır. Sıradaki heyecansa 27-29 Eylül’deki İzmir Arkas Körfez yarışı olacak. Bakalım orada hangi güzelliklere tanıklık edeceğiz?

SOĞUKÇEŞME SOKAĞI’NIN GÜZELLİĞİ BİR BAŞKA

İçinde yaşadığımız için güzellikleri kanıksıyor, fazla umursamıyoruz artık ya da unutuyoruz nasıl güzellikler içinde yaşadığımızı. İstanbul başlı başına bir alem ancak özellikle Ayasofya’sı,

Sultanahmet’i, meydanlarıyla, sokaklarıyla bir başka güzel ve büyüleyici. Ayasofya Müzesi ile Topkapı Sarayı arasına konumlanmış, surların dibine kurulu cumbalı, tarihsel evleriyle efsanevi Soğukşeşme Sokağı yenilenen görüntüsüyle bölgeye inanılmaz bir değer katmış. Tam bir instagramlık alan anlayacağınız. Fotoğraf çeken çekene. Sarnıç içinde hayat bulan büyüleyici atmosferiyle restaurant ve restorasyonu nihayetlenen bu evler bütünü, meydandaki – özellikle turistlerin büyük ilgi gösterdiği - Tarihi Hürrem Sultan Hamamı’nın hemen yanı başındaki Yeşil Ev olarak bilinen tarihi mekanla beraber dünyaca ünlü bir grubun, luxury segmenti tarafından işletilecek. Bu dünyadaki üst düzey nitelikle iş insanlarının, jet-set aleminin, zengin mi zengin turistlerin İstanbulumuz’a gelmesi demek ki özellikle gelmesini yürekten dilediğimiz profildeki insanları yeniden Şehr-i İstanbul’a çekmesi açısından hayli önemli. Önümüzdeki yıl hayata devreye girmesi beklenen Galataport’la beraber, Sultanahmet’teki bu dönüşüm İstanbulumuz’a hakettiği değeri katacaktır. Şimdiden hayırlı uğuru olsun.

Yazının Devamını Oku

Avrupalı turist Bodrum Yalıçiftlik’te

Emareler bu yıl turizmde rekor üstüne rekor kırılacağına yönelik. Özellikle bayram tatilleri iç turizmin dinamosu.

Dış turizmde ise tesislerimizin yabancı acentelerle yaptığı işbirlikleri nedeniyle beklenen ve istenen rakamlara ulaşılacak gibi görülüyor. Milas-Bodrum Havaalanı’nın Dış Hatları Almanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın ve hatta İtalya’nın charter uçaklarıyla biri iniyor, biri uçuyor. Bu hareketlilik çok ama çok özlediğimiz bir hareketlilik. Çünkü Orta Doğu, Körfez ülkelerinden, Rusya’dan uçakları inerdi ama bu yıl özellikle Avrupa’dan geliyor olması turizmimizin kalitesinin yükselmesi açısından da son derece mühim. Demem o ki turizmimizin dinamosu Bodrum’da genel hava gayet güzel. Malum konu Bodrum olunca tek bir bölgeyi ya da yöreyi ele almak doğru olmaz. Gümüşlük’ü ayrı, Gündoğan’ı ayrı, Yalıkavak’ı ayrı değerlendirmek gerek. Her birinin seveni ve müşterisi ayrı ne de olsa. Bitez’inden Ortakenti’ne Bodrum genelinde istenen ve beklenen turist görülmekte. Kimi yerde yerli, kimi yerde yabancı ağırlıklı… Benim favori mekanımsa yeşiliyle, mavisiyle doğanın en güzel şekilde kendisini sergilediği Yalıçiftlik. Çünkü yerleşim hayli az. Böyle olunca da deniz deniz gibi, yeşili yeşil gibi kalabilmiş. Bu yarımadada öyle tesisleşme ya da imara açılma hikayeleri dinliyoruz ki, en azından burayı koruyup kollayandan Allah razı olsun. Zaten yabancı turistler de ağırlıklı olarak Yalıçiftlik’i tercih etmekte.

 

FRANSIZ VE RUSLARDAN SONRA İTALYANLAR DA BURADA

Bu talebin artmasında, tabii memleketimizdeki güven ortamının devamlılığı, sunulan hizmetlerin kalitesi ve leziz dünya mutfaklarından örneklerin olması da çok ama çok etkili. Ve pek tabii ki doğayla uyumlu tesislerin varlığı. Son dönemde Bodrum gibi gözde merkezlerimizde boy gösteren doğayla uyumsuz kimi çarpık yapılaşma ile oluşturulmuş otel anlayışı Yalıçiftlik’in bu tarafına hiç ama hiç uğramıyor. Bu duyarlılığı gösteren tesis yönetimlerinin mutlak suretle teşvik edilmesi şart. Yıllardır Fransız turistin varlığına orijinal yapısıyla sizi Fransız Rivierası’ndaymış gibi hissettiren kayalıkların ve çam ağaçların arasına konumlanmış Club Med Palmiye’den aşinayız. Bir de üstüne üstlük güney kıyıları meşhur mu meşhur üç bir yanı Akdeniz’le çevrili İtalya’nın tatil severlerinin bu yıl Türkiye’yi defterlerine yazmaları gayet olumlu bir gelişme. Zira bol deniz tatili seçeneği olan bir ülke. İşte o İtalyanlar’ın önemli bir bölümü Yalıçiftlik’e tatile geliyor.

 

TARIM-TURİZM BULUŞMASI ŞART

Yazının Devamını Oku

Bodrum’da Antik Çağ ile Dijital Çağ içiçe

Bodrum denildiğinde aklımıza hep deniz, kum, güneş gelse de bu eşsiz yarımada aslında medeniyetlerin muhteşem buluşmalarına da ev sahipliği yapmış yüzyıllardır. Bu kadim toprakların dili olsa da konuşşa derler ya aynen o hesap. Kimler geldi, kimler geçti… Mesela Bodrum’un merkezinden yarımadanın en batısındaki Gümüşlük'e kadar uzanan bölgede müthiş bir tarihi zenginlik yatıyor aslında. Ve bu eşsiz mirasın büyük bir kısmı toprak altında. Yaklaşık 3 bin 500 yıldır orada duruyor. Evet duruyor, durmasına ama yıllar yıllar önce birinci dereceden sit alanıyken üçüncü derece sit alanına çevrilerek imara açılan yerlerde artık o Antik Çağ'dan kalma değerleri bulmanız ya olanaksız ya da çok ama çok zor.

HEM HASTANE HEM MÜZE

İşte toprak altında keşfedilmeyi bekleyen o eserlerden biri Bodrum Amerikan Hastanesi’nin inşaatı sırasında kendini gösteriverdi. İlçedeki bir hastaneyi satın alarak büyütmek isteyen Vehbi Koç Vakfı'na ait hastane yetkilileri, bahçeye kazmayı vurduğu andan itibaren gün yüzüne fışkıran tarihle burun buruna gelmiş. “Mars Mabedi” olarak bilinen bu tarihi bölgenin içinde, MS 400-500 yıllarına tekabül eden Geç Roma Dönemi’ne ait duvar kalıntıları ile mozaikler bulunmuş. Öyle ki, örneklerini Gaziantep ve Urfa Mozaik Müzeleri’nde görebileceğimiz güzellik ve büyüklükte şahane taban mozaiklerinden söz ediyorum. İnşaata da bir yıl ara verilmiş. Bu esnada da Bodrum Müzesi’ne bağlı bir grup, kazı çalışmaları yapmış ve devasa kapısının hemen girişinde Dragos yazan tarihi bir villanın yaklaşık 170 metrekareyi bulan mozaiklerine ulaşılmış. Vakıf yetkilileri hastane yapacağız derken bir de müzeye sahip olmuşlar aslında. Açık hava müzesi diyebileceğimiz bu eser şu anda hastanenin yanıbaşındaki bahçede, üstü camla kaplanmış bir şekilde sergileniyor. İşte o yüzden buraya müze- hastane deniliyor. Yani sadece hastalar ya da hasta yakınları değil, aynı zamanda tarih tutkunu sanat severler de ziyaret ediyor burayı. Ne muhteşem değil mi?! 

BODRUM SAĞLIK ALANINDA DA FARK ATIYOR

Aslında tam da Rahmi Bey’lik işler bunlar çünkü arkeolojiye olan merak ve ilgisi hayli büyük. Zaten açılışta da Vehbi Koç Vakfı Şeref Başkanı Rahmi Koç ve Koç Holding YKB vekili ve Fenerbahçe Başkanı Ali Koç da bizzat hazır bulundu. Bu arada bir isim daha vardı ki hayli dikkat çekiciydi. Acıbadem Hastaneleri’nin sahibi Mehmet Ali Aydınlar. Öyle ki Ali Koç, Bodrum’a çok daha önce sağlık yatırımı yapan Mehmet Ali Bey’e hastaneyi bizzat gezdirdi. Kıran kırana süregiden bu rekabet ortamında iki rakip kuruluşun birbirine desteği önemliydi. Mehmet Ali Bey’in Bodrum’a ve son teknoloji ürünü hastane alet edavatına yönelik tecrübelerini paylaşması da hayli mühimdi. Son derece güzel anlardı bunlar. Bu arada belirtmekte fayda var. Burada klasik bir hastane hizmetinin verilmeyeceğini söylüyor VKV

sağlık kuruluşları genel müdürü Erhan Bulutcu. Dijital teknoloji, tele tıp ile hastaların hastanede en fazla bir gün kalıp tedavinin geri kalanını kaldıkları otel ya da evlerinde takip edecekleri yeni yöntemlere eğileceklerinin müjdesini veriyor. Bu da turistler, Bodrumlular ve çevre sakinleri için hayli güzel bir haber. Düşünsenize Bodrum’daki bir ameliyatı İstanbul ya da Londra’daki bir hastaneden, bir uzman heyetle yönetmek mümkün olabilecek. Şaka gibi gerçekten de! Özellikle, İngiliz ve Rus turistler için sağlıkta cazibe merkezi olmak istemeleri Bodrum’un potansiyelinin değerlendirilmesi açısından da bir hayli önemli. Son yıllarda bakanlık ve özel firmalar sayesinde sağlık alanında yapılan yatırım ve ataklar kendisini iyiden iyiye hissettiriyor. Gerçekten de gurur verici.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz, Beydağları, Caz üçgeninde Antalya

Turizm sadece deniz, kum, güneş değil elbette.

Hele ki memleketinize gelen turist nitelik açısından bir adım öne çıkıyorsa sizin müziğinizle de, tarihinizle de, kültürünüzle de ilgilenir. O nedenle her açıdan doyurucu olması gerekiyor tatil sürecinin. Antalya ağırladığı yabancı turist açısından rekor üstüne rekor kırmakta. Hele ki şu ortamda can suyu niteliği taşımakta malumunuz. İşte bu gelen turistlerle duygusal bir bağ kurabilmek, onları kalıcı misafir haline getirebilmek son derece önemli. Bu noktada yapılan organizasyonlar, festivaller bir hayli önemli. Mesela bu söylediklerime en güzel örnek, Antalya Akra Caz Festivali. Bu festivalde, caz müziğin dünyaca ünlü isimleri Antalya’da sanatseverlerle buluşuyor. Yerli ve yabancı turistin ve elbetteki Antalyalılar’ın da ilgisi bir hayli fazla bu konserlere. Modern ve klasik cazın yanı sıra; caz müziği funk, rock, latin, soul ve elektronik tarzla harmanlayan renkli bir müzikal yelpazesi de olunca mönü de katılımda fazla oluyor doğal olarak.

ANTALYA’DA MOLİNA, SAY VE BRİDGEWATER RÜZGARI

Akdeniz’in ve Bey Dağları’nın eşsiz manzarası eşliğinde Akra Hotels ‘in bahçesinde gerçekleşen festivale geleneksel İspanyol ve Latin müziği temalarını kendine özgü yorumuyla birleştiren, büyüleyici sesiyle dikkat çeken İspanyol sanatçı Monica Molina damgasını vurdu diyebilirim. Öte yandan yine kendine has müzikal yorumunun yanı sıra, hem solo hem de sahnedeki diğer enstrümanlarla birlikte yaptığı harika doğaçlamalarıyla öne çıkan Kübalı Caz piyanisti Roberto Fonseca de “Havana Gecesi” ile festivali uçurdukça uçurdu. Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say bu gece Truva Sonatı ve İzmir Süiti ile Akra Caz Sahnesi’nde yerini alıyor. Cuma akşamı Rus saksafon sanatçısı Igor Butman, harikulade müzisyenlerden oluşan Moskova Caz Orkestrası’yla beraber sahnede olacak. Festivalin kapanışı Cumartesi akşamı olacak. Son gece, dünyanın en iyi caz vokalistleri arasında gösterilen 1997’de “En iyi caz vokal performansı” ve 2010’da “En iyi caz vokal albümü” dalında Grammy ödülü kazanan Dee Dee Bridgewater sahnedeki yerini alacak. Bridgewater’a Türkiye’nin önde gelen caz sanatçılarından oluşan Akra Big Band’in eşlik edeceğini söylemek de fayda var. Zira onlar da hayli iyi. Bu arada festival, müzikal şölenin yanı sıra son gün Türkiye’nin caz haritasının ele alınacağı Jazz Talks 'a da ev sahipliği yapıyor.

İSTANBUL’DA AÇIK HAVA SİNEMASINA NE DERSİNİZ?

Bu sıcacık yaz gecelerinde İstanbul’un güzelliğine güzellik katan nedir diye bir soru sorsanız, cevabım, giderek çoğalan yaz sinemaları olur. Bir yaz klasiği haline gelen TV+ ile Açık Havada Başka Sinema Günleri, Altın Palmiye ödüllü Shoplifters ile Yapı Kredi bomontiada’da başladı. Bu yılki etkinliğin en önemli özelliği, ‘Hayal Ortağım’ uygulamasının sunduğu sesli betimleme teknolojisi ile görme engellilere de açık havada film keyfini yaşatıyor olması. Alkışlanacak bir

Yazının Devamını Oku

Hamdi Ulukaya Girişimi gençlerimizi uçuruyor

Bu toprağın değerini, yine bu toprağın insanıyla paylaşmak! Ekmeğinizi farklı ülkelerde kazansanız dahi; ülkenize, memleketinize duyduğunuz aşkla, özlemle, vefa borcuyla gençlerin, girişimcilerin elinde tutmak ve onları, dünyanın 1 numaralı kentinde hayata hazırlamak, cesaretlendirmek, kendisi gibi bir dünya devi olabilmelerini sağlamak…Ve bunun için elinden gelen yapıp, tüm bonkörlüğü gösterip, paylaşmak, tecrübelerini aktarmak ve henüz emekleme çağındaki genç girişimciye milyar dolarlık iş insanı muamelesi yapmak! Ne şahane bir hikaye değil mi!

Türkiye’den, Anadolu’nun bağrından göçüp gidip, New York’un göbeğinde tüm zorluklara katlanıp, sert şartlara dayanıp harikulade bir firma kurup, o güzide firmasını ABD’nin en iyileri arasına sokmuş, söz konusu girişimci Hamdi Ulukaya olunca işin rengi değişiyor tabii. Ulukaya ‘Chobani’ yoğurtları ile tanındı ve koskoca ABD’nin alanında 1 numarası oldu. Takdir etmemek, şaşıp kalmamak işten değil. Bin kez bravo! Eminim ki çektiği çilenin haddi hesabı yoktur zirveye çıkmasında.


 Hayallerinin peşine düşen girişimciler ABD’de

Geçtiğimiz günlerde yaptığım New York ziyaretimde tesadüfen yine Hamdi Ulukaya Girişimi toplantılarına tanıklık ettim. Tesadüfen diyorum zira geçtiğimiz yıl da ikincisine denk gelmiştim. Açıkça söylemek gerekirse, toplantıların son gününe katılabildiğim için açıkçası Hamdi Ulukaya Girişimi’nin büyüklüğünü ve maneviyatının genişliğine çok da kafa yormamıştım. Belki New York’un büyüsüne kendimi fazla kaptırmıştım. Ama bu kez iş çok değişti. Bu defa Hamdi Bey ve ekibinin doğduğu topraklara olan vefasına bizzat tanık oldum. Hem de gençlerin elinden sımsıkı tutarak, onları sahiplenerek. Efendim hadise şu: Bu yıl Hamdi Ulukaya Girişimi üçüncü dönem katılımcıları, İstanbul’daki oryantasyon toplantısının ardından ABD’nin yolunu tutarak, New York’ta iki haftalık  eğitim programına tabii tutuluyorlar. Bu eğitim sürecinin başında ise çok yakından bildiğimiz ve saygıda kusur etmediğimiz NYU’dan Prof. Selçuk Şirin bulunuyor. Bu eğitimi alabilmek için Türkiye’den 81 ilden 4 bin 653 startup, 30 bin 448 girişimci adayı başvurdu bu yıl. Ve 3 ay süren değerlendirme süreci sonucunda Tekirdağ’dan Van’a Türkiye’nin dört bir yanından 23 girişimci adayı ve 6 startup Amerika’ya, New York’a davet edildi. İşte bu güzide arkadaşlar, iki hafta boyunca mentorlarıyla buluştu, profesyonel gelişim seminerleri ile günlük kültürel ve sanatsal etkinliklere katıldı. Mentorları ise New York’ta tabir-i caizse çarpışmış, savaşmış, kazanmış ve bu devasa şehirde kendisine yer edinmiş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı parlak beyinler. Benimde zaten bu oluşumu tanımamda orada yaşayan girişimci dostlarım Salih Aksu ve Ayşe Gülşah Kılıç’ın katkıları çok büyük. 

 

Hamdi Ulukaya’nın memlekete vefa borcu…  

Yazının Devamını Oku

Bozcaada’da bir koşudan fazlası

Bozcaada yaza hazır.

Hele ki bayrama daha da hazır. Konuştuğum her bir esnaftan bu yaz sezonunun gayet güzel geçeceğini izlenimini aldım zaten. Ada’nın yabancı turist de gelsin gibi bir derdi olmadığı için ve yerli turistin her halükarda buraya koşa koşa kendisini attığı için sıkıntı yok denecek kadar az. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen adidas Bozcaada Yarı Maratonu’nda ilginin bir hayli fazla olması ve gelenlerin sadece koşmakla kalmayıp zamanlarının çoğunu restaurant ve bilimum mekanlarda geçirmiş olması bu yılın ilk yüz güldürücü zamanlardı Ada ahalisi için. Bu arada Ultraboost 19 ‘larla yapılan bu koşunun #recoderunning teması ve çevre duyarlı mesajlarıyla şahane bir organizasyon olduğunu belirtmek durumundayım. Plastik kirliliğine dikkat çekmek adına koşu boyunca toplanan çöplerden sanatçı Rıfat Koçak’ın emek dökerek yaptığı heykel de bu duyarlılığın en önemli göstergesi.

Çünkü tertemiz bir doğaya sahip olmak, insanlığımızın da göstergesi. Bu yıl adanın daha da güzelleştiğini gördüm bu arada. Tabii bunda hakkı verilerek yapılan restorasyonlar, Bozcaada’nın ruhunu incitmeden gerçekleştirilen dokunuşların da katkısı çok büyük. Koşullara kayıt olan her koşucu için Çekül aracılığıyla adaya bir ağaç dikilmesi ve maratonda Bozcaada’nın meşhur güzel köpeği Pakize’nin önderliğinde sokak hayvanları için oluşturulmuş barınağa da bağış yapılması koşunun dev jestlerinden biriydi. Bu vesileyle adidas’la ortak bu projeye imza atan Bozcaada Kaymakamlık ve Belediye Başkanlığı makamına teşekkür etmek gerek ve şart. İşte böylesi projeler turizmimizi daha da canlandıracak ve mekanlarımıza değer katacak.

Bodrum’un sofistike güzelliği Gündoğan

Bozcaada’nın şahane rüzgarı ve güneşine elveda dedikten sonra soluğu Bodrum’un en ama en keyifli mekanlarından Gündoğan da aldım soluğu. Henüz bayram öncesi sessizliğin hüküm sürdüğü beldede kimi yazlık ve tatilciler ufaktan sezonu açsalar da genel olarak boş ve şahane ötesinde keyifliydi diyebilirim. Bodrum’un her köşesinde olduğu gibi burası da ciddi bir patlama yapacak bayramda. Muhteşem Ege’nin sularına yamaçlarda bir bakış atan ve pek tabii ki sofistike güzelliğiyle dikkat çeken Cape Bodrum da Gündoğan ‘A değer katan önemli unsurlardan. Bodrum’un bu nadide köşesinin yeşilliğinin de meşhur olduğu düşünülürse ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Korunaklı koyundan ve  harikulade denizinden söz etmiyorum bile. Bu arada Cape Bodrum ‘un mutfağında harikalar yaratan Şef Turgay Tümer ve ekibinin Anadolu ve Ortadoğu tatlarını batılı lezzetlerle buluşturmasına şapka çıkardım desem yeridir. Hep gurme turizmin ne kadar önemli olduğunu vurgular dururum bu köşede. Harikulade bir doğa, şahane tesisler ve ağızlara layık bir mutfak! İşte gerçek bir tatilden beklenen budur. Gündoğan’ın Gündoğan yapan unsurların başında aşırıya kaçan bir mimari yaklaşımın olmadığını özellikle belirtmek isterim. Yeşillikler arasına gizlenmiş yazıklar, estetiğini korumuş bir mimari anlayış, yapaylıktan ve gereksiz lüksten kaçınılarak oluşturulan sade bir anlayış. Bodrum’a böylesi beldeler olduğunu bilmek güzel. O nedenle Gündoğan sakinlerinden özel ricamız burayı koruyup kollamalarıdır.

 

Yazının Devamını Oku

İyiliklerle ‘Hayata Sarıl’

Hayatın iyiliklerle dolu olduğunu görmek, iyilik üzerine yaşamımızı inşa etmek ve paylaşmak muhteşem muhteşem bir duygu.

Zaman zaman gündelik yaşamın hayhuyunda unutuyoruz bizi biz yapan özelliklerin nadideliğini. Göremiyoruz kalbimizi parlayan cevherin muhteşemliğini. Özellikle feleğin çemberinden geçip de isyanını bastırıp insana, hayvana kısacası dünyaya iyilik için koşuşturan melek kalpli insanlarımız ve elbette kurumlarımız var bizim. Beyoğlu’nda hizmet veren ‘Hayata Sarıl Lokantası’ bu şahane ve kutsal amaca hizmet eden yegane ve örnek gösterilen bir işletme. Hayata Sarıl" bir sosyal sorumluluk projesi aslında. Sokakta yaşayan ve toplumda pek de görülmek istenmeyen ya da yok sayılan insanların hayata tekrar sarılması amacıyla kurulan dernek, bu lokantaya müthiş bir dayanışma örneği gösteriyor. Gündüz saatlerinde burada yiyeceğiniz yemek, akşamları evsiz dostlarımıza ya da yardıma muhtaç arkadaşlarımıza ücretsiz olarak sunulan bir kaç kap yemek oluveriyor. Bu lokantanın çalışanları mesleki eğitim verilerek istihdam edilmiş eski evsizlerden ve ihtiyaç sahiplerinden oluşuyor zaten. Projenin mimarı Ayşe Tükrükçü Hanımefendi’ye ne kadar teşekkür etsek az dostlarım. 

İYİLİKLERİMİZ ÇIĞ GİBİ BÜYÜSÜN

İyiliklerin daha ön plana çıktığı bu mübarek Ramazan Günleri’nde bu konudaki duyarlılığımızı arttırmak ve çoğaltmak son derece önemli. Hayata Sarıl Lokantası ile

Radisson Hotel Group şefleri işte bu konuda şahane bir işbirliğine imza attılar. İki Executive Chef’i Yavuz Yiğit ve Eren Demirci, kendilerine eşlik eden sevgili dostum gurme yazar Ebru Erberdi ile birlikte yeni başlangıçlar için, iyilikler için pişirdi ler yemeklerini. Bu çerçevede oluşturulan destek kampanyasında yıl içinde Hayata Sarıl Lokantası’na 8 aylık pişirme programı oluşturuldu. Otel grubu bünyesinde her ay belirlenen iki otelin Executive Chef’i bir gün boyunca Hayata Sarıl Lokantası’nda özel bir menüyü pişirecek ve servis edecek. Gün boyu gelen misafirlerin satın alacağı bu menüden elde edilen gelir Hayata Sarıl Lokantası’nın bütçesine destek olmak için kullanılacak. İyiliklerin dalga dalga yayılması adına gerçekten müthiş bir proje bu.

Hayata sarılmak isteyen herkesin yaşamına dokunabilmek, ufak mutluluklar için pişirilen yemeklerin böylesi kutsal bir amaca hizmet etmesine aracı olmak büyük sevap dostlar Paylaşmanın daha da önemli olduğu Ramazan ayında bunu bir nebze de olsa başarmak son derece gurur verici. İyilik için örnek olan, elini taşın altına koyan herkese selam olsun.

Yazının Devamını Oku

BaşlıksızaŞimdi Odessa zamanı

Aynen başlıktaki gibi. Şimdi Odessa zamanı diyebilirim. Yani Ukrayna ‘nın Karadeniz sınırının şahane vilayeti.

Meşhur Potemkin Zırhlısı filminde boy gösteren meşhur merdivenlerin olduğu son derece karakteristik, kimine göre küçük kimine göre orta halli bir Ukrayna ili. Türkiyemiz’den sürekli uçuşlara gidiyor vatandaşlarımız. Üstelik pasaportsuz, üstelik vizesiz. Sadece kimlik kartınızla girip çıkıyorsunuz. İstanbul ‘dan sadece 1 saat. Benim seyahat ettiğim Onur Air uçuşlarını İstanbul Yeni Havalimanı’nda yaptığı için devasa alana gittiğimde, buranın gerçek bir metropol havalimanı olduğunu bir kez daha kavradım diyebilirim. Her neyse konumuz Odessa. Burada ilk dikkatimi çeken Opera Binasının şahaneliği. Sanırım Avrupa ‘nın en güzel ve şaşalı bir kaç binasından birisi. Burada Carmen’i izlemek hayatımda en keyifle yaptığım işlerden biriydi. Seyircilerin ağırlıklı olarak turist olması da dikkat çekici. Bu turistler arasında bol miktarda Türkler’i de görmek hoşuma gitmesi değil. Burada orijinal, Ukrayna ‘ya özgü mekanlar hayli ön planda. Yemek mönülerinde etin yeri ayrı. Etin her çeşidini tadabiliyorsunuz. Ukrayna ‘nın doğal, katkısız, organik bir ülke olduğu düşünülürse etin lezzetinin doğallığını da anlatmakla bitiremem.

Ülkenin Bodrum ‘u ya da Çeşme’si diyebileceğim için Odessa’nın denizi, plajı ve eğlence hayatı da dikkat çekiyor. Gezmesinin son derece keyifli olduğu kentin arka cadde ve sokaktaki orijinal Ukrayna yaşamlarına da tanıklık etmenizi özellikle öneririm. İhtişamlı yapılar, yerine göre fakir yaşamlar ve sanatı her şekilde hissedeceğiniz Doğu Bloku’nun hayaletinin dolaştığı caddeler...Kur artışını da dikkate alırsanız buranın hala ucuz kalması gitmek için en önemli etken diyebilirim. 

İSTANBUL’UN LEZZET ZENGİNLİĞİ

Turizmin en önemli kalemlerinden biri elbetteki gurme turizmidir. Hele ki günümüzde. Özellikle yurtdışına çıkan arkadaşlarımız özellikle bilir. Sınırdışına tatile gittiğimizde sorup soracağımız ilk sorulardan biri yerel ya da lokal lezzetlerin adresidir. Aynı durum iç turizm içinde geçerli elbette. İstanbul gurme turizminde de kendini yetiştiren ve gösteren bir metropol malumunuz. Mekanlarıyla, şefleriyle, tatlarıyla dünya gurme liginin üst sıralarına yükseliyor. Doğudan yemekler, batıdan tatlar, kuzeyden, güneyden lezzetler derken İstanbul Avrupa-Asya’nın bu kesişim noktasında kendisini iyiden iyiye parlatmaya başladı. Gastronomi dünyamızın ünlü şefi Murat Bozok’un danışmanlık yaptığı Rustyfork, Amerikan Konseptini İstanbul’a en iştah açıcı şekilde getirmiş desem abartıya kaçmam. Biraz Texas, biraz Louisiana derken kebabın en hasını, balığın en lezizini yiyebildiğiniz İstanbul’umuzda biraz da Amerikan takılalım diyorsanız B.B.King ‘in efsanevi resminin gölgesi altında midenizi şenlendirebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Bozcaada’da yarı maratonda koşmaya var mısın?

Dostlar bu hafta sonu şahane bir koşumuz var. 18 Mayıs’ta Bozcaada’da koşuyor, Türkiye’nin en batı ucundan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’na selam olsun diyeceğiz.

Bu yıl koşulacak geleneksel Bozcaada Yarı Maratonu için artık son hazırlıklar tamam. Adanın esen rüzgarını arkasına alarak hep beraber koşacağız. Bu vesileyle bir araya gelecek binlerce coşkulu insanla yazı karşılayacağız aynı zamanda. Sanırım Türkiye’nin en güzel doğal koşu parkurlarından biri Bozcaada. Koşuya ev sahipliği yapacak bu şahane adada, adidas Bozcaada Yarı Maratonu’nda koşmak kesinlikle bir ayrıcalık olacak. 10K yani on bin metre koşu için Türkiye’nin dört bir yanından gelecek amatör ve profesyonel sporcularla beraber olacağız. Malumunuz üzere spor da sanat gibi yaşamları, bakış açılarını değiştirebilme gücüne sahip yegane güzelliklerden en önemlisi. Yarış heyecanını daha yukarı taşıyacak sürpriz etkinlikler, doğaya dokunan özel projeler ile bir koşudan fazlası olacak Bozcaada`da. 

BOZCAADA BİR AŞKTIR

Yıllardır adaya gidip gelen bir ada sever olarak, doğal güzelliği, temiz havası, tarihi dokusu düşünüldüğünde gerçekten çok ama çok farklı buranın yeri kalbimde. Sevgi, saygı, dostluk, barış, kardeşliğin sporla birleştiği adidas Bozcaada Yarı Maratonu, katılımcıları hem daha aktif bir yaşama davet ediyor hem de kurgusu ve verdiği mesajlarla doğa ve çevre bilincine de katkıda bulunmayı hedefliyor. Bunu başarıyor da. Ha bir de ada turizmine çıta atlatıyor. Ada insanının, esnafının yüzü gülüyor.

Yarı maraton ve 10K koşuları yanı sıra çocuk ve evcil hayvanlar da unutulmamış. Onlara özel parkurlar gibi ve kimi sürpriz aktiviteler de özellikle çocuklarımız için bulunmaz nimet. Genç nesillere sporu ve özelde koşuyu sevdirmek için bu koşullar çok önemli. O nedenle bu tür organizasyonlara ailecek katılan ailelerimize helal olsun demek gerek.

ADA’NIN SEMBOLÜ PAKİZE DE KOŞACAK

Koşunun bana kalırsa en önemli konuğu, Ada’nın olmazsa olmazı, Bozcaada’nın güzeli Pakize. İşte o da bu koşuya patileriyle destek verecek ve sokak hayvanları için koşacak. Bilen bilir Pakize adanın en meşhur köpeğidir. İşte Pakize’nin önderliğinde dost patiler de sokak hayvanları için koşacak. Burada şöyle bir güzellik de var. Katılımcıların bu yarı maratona katılabilmek için ödedikleri kayıt ücretlerinin bir kısmı da Bozcaada’daki hayvan barınağına aktarılacak. 18 Mayıs’taki bu heyecana ortak olmak isteyen benim gibi koşu severler kayıtlarını https://bozcaadayarimaratonu.com adresinden yapabiliyorlar. Adada görüşmek üzere. Hem koşmaya, hem de Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’na kutlamaya Bozcaada’da!

Yazının Devamını Oku

Türk-Rus Klasik Müzik Festivali Side’de başlıyor

Bu yıl turizmimizde rekor üstüne rekor kıracağız gibi duruyor. Zira gelecek ziyaretçi rakamları son derece güzel. Antalya ve çevresinin Rus turistin gözdesi olduğu zaten bilinen bir gerçek.

Peki bu turizmin içini doldurabiliyor muyuz? En önemli sorulardan biri bu. Tamam Ruslar memlekete geliyor deniz, kum, güneş diyerek şahane bir tatil yapıyorlar belki ama kültür dünyalarına hitap edebiliyor muyuz Türkiye’de oldukları bu zaman diliminde? İşte tüm bu sorular havada uçuşurken Türk Rus Klasik Müzik Festivali’nin, Antalya Side Antik Tiyatrosu’nda başladığı haberini aldım. Gerçekten şahane ötesi bir hareket. Türkiye’nin turizm başkenti olarak gösterilen ve Rus turistler tarafından yoğun ilgi gören Antalyamız;       7 – 9 - 11 Mayıs tarihlerinde Side Antik Tiyatrosu’nda ilk kez düzenlenecek olan Türk Rus Klasik Müzik Festivali’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. İlk konser bu akşam anlayacağınız. 

2019 Türk – Rus Kültür ve Turizm Yılı

Malum bu yıl iki ülke tarafından “Türk – Rus Kültür ve Turizm Yılı” ilan edildi. Rusya ve Türkiye’nin dostluğunun daha da pekişmesi ve kökleri çok eskilere dayanan bu dostluğu müzikle sergilemek amacıyla Barut Hotels Grubu, tanıtımımız açısından harikulade bir işe imza atıyor gördüğünüz üzere. Böylesi sosyal sorumluluk projelerini hayata geçirmek ekonomimizin içinden geçtiği durum düşünüldüğünde -hele ki şu günlerde- hayli önemsenmeli.  Kültür ve Turizm Bakanlığı da bu konuda oldukça duyarlı zira. Festival, 3 bin yıllık Side Antik Tiyatrosu’nun etkileyici atmosferinde yapılacak. Genel Sanat Yönetmeni ise Rusya'nın en önemli ödüllerinden 'Ulusal Kültür Mirası' ödülü sahibi ve günümüzün en büyük keman sanatçıları arasında yer alan maestro Vladimir Spivakov. Festivalin daimi orkestrası ise, uluslararası ödülleri ve dünya çapında yetenekli müzisyenleri ile tanınan Moskova Virtüözleri Oda Orkestrası. Anlayacağınız festival gibi festival bizi bekler. Açılış konseri, “İki Dost Ülkenin Bestecileri” Nevit Kodallı’nın ‘Telli Turna Süiti’ ve Şostakoviç’in ‘Prelüd ve Scherzo’ adlı eserleriyle başlayacak. Sonrasında, Bolşoy Tiyatrosu solisti soprano Anna Aglatova ve ardından; Fazıl Say’ın solistliğinde, Mozart’ın ‘12.Piyano Konçertosu’ sanatseverlerle buluşacak. Ben olsam kaçırmazdım. Böylesi harikulade bir işe imza atan herkesi can-ı gönülden kutlamak gerek. Unutmayın konserler serisi 9 ve 11 Mayıs’ta da devam edecek.

Parlayan yıldızımız Hatay

Ne kadar gurur duysak az bu kentlerimizle. İkisi de gözümüzün bebeği. Önce Hatay’dan başlayalım. Memleketin kadim vilayetlerinden Hatay’ın benim için, gizemini koruyan o şahane kentler arasında her zaman ayrı bir yeri vardır. Tarihin hiçe sayılıp yapılaşmanın geldiği üzücü boyutları göz ardı edersek, çok daha seversiniz Hatay’ı, Antakya’yı. Dedim ya, tarihin en önemli kentlerinden birisi bu topraklarda yükseldi ve yükselmeye de devam ediyor. Ulu Önder Atatürk’ün burayı nasıl da önemsediğini bilmeyenimiz var mı? Suriye hadisesi patladığından bu yana da gündemimizden hiç düşmüyor Hatay ve çevresi. Çok kültürlü yapısını koruyor olması son derece mühim. Tabii bunda yemeklerdeki, tatlardaki şahaneliği de ıskalamayalım lütfen. İnsanlarının güzelliğinden bahsetmeye gerek bile duymuyorum. Çünkü Antakya’nın güzelliği ve iyiliği insanlarından kaynaklıdır desem asla ve kat’a haksız sayılmam.   

Şef Jale Balcı’nın ellerinden Hatay tatları

Geçtiğimiz günlerde Antakya’lı şef Jale Balcı önderliğinde Hatay’ı ve tatlarını tatmak üzere düştük yollara. Türkiyemiz’in dünya çapındaki önemli bir isimlerindendir Jale. Mutfakta eline su dökülemeyecek nadide birkaç şeften biridir. Bu hünerli ellerin, kadim Antakya topraklarından çıkmasına şaşmamalı. Lezzet Dergisi’nin Shop&Fly katkılarıyla gerçekleştirdiği bu gastronomi ve kültür turunda bilmediklerimizi öğrendik, bildiklerimizin üstünden geçtik. Hemen hatırlatayım; Hatay vilayetimiz 2017’de UNESCO tarafından “Yaratıcı Şehirler Ağı” na dahil edilerek dünyadaki 26’ncı gastronomi kenti olma onuruyla ödüllendirilmişti. Yani özellikle bu tür kamu ve özel kurumlarımızın kent kültürünü canlandırıcı aktiviteleri “milli ve yerlilik” vurgusuna yakışan hareketler zinciri ki, işte bunu kutlamak gerek. Hatay Arkeoloji Müzes, hani müze gibi müze denir ya aynen öyle. Şanlı Urfa’da beni şaşırtan müzecilik anlayışı Hatay’da da kendisini gösterdi. Gerçekten şahane olmuş. St. Pierre Kilisesi olsun, Habib-i Neccar Cami olsun iyi bakılan eserlerden. Beşikli Mağara ise maceraperest doğa tutkunlarına göz kırpıyor. Antioche bağlarındaki yerel ürünlerle kahvaltıyı ise unutmam mümkün değil. Musa Ağacı’nda tuttuğumuz dileklerin ardından Turgay Kasap’taki tepsi et iki günlük Antakya maceramın önümüzdeki aylarda da süreceğinin izlerini taşıdı. Elbette ki zenginliğini yansıtacak birçok projeden ve mekandan mahrum denebilir Hatay için. Mesela özgün yemek tariflerini koruyup, kollayacak onları hayata geçirecek restaurant sayısı yeterli mi ? Sanırım hayır. İşte buna benzer eksiklikleriyle önem arz eden marka kent olma yönünde parlatılabilecek bir kent Hatay. Unutmamalı ki, taa Antik dönemde Roma ve İskenderiye’den sonra gelen üçüncü büyük kent Antakya. Bunun değerini ve kıymetini bilmek bizler için farz. Kazmayı vurduğunuz andan itibaren tarih fışkıran bu şehre karşı çok daha özenli olmamız gerekiyor.

 

Yazının Devamını Oku

KKTC tarihi ve doğasıyla seni çağırıyor

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Akdeniz’in incisi, gözümüzün bebeği. Stratejik önemi ise tartışılmaz. Tarih boyunca bu özelliğini hep korudu, her zaman da koruyacak.

Vatandaş Kıbrıs’ın bilinmeyen değerlerini ve efsanelere konu olan güzelliklerini keşfettikçe turizm firmaları da adaya özgü şahane kampanyalar başlatıyor. Bu açıdan bu yıl Türk Turizmi ne denli canlı olacaksa, bu canlılık Kuzey Kıbrıs’a da yansıyacak gibi gözüküyor. En azından gönlümüz ve isteğimiz bu yönde. Muhteşem tesisleri, eşsiz denizi ve doğası bu ilgiyi fazlasıyla hak ediyor çünkü. Evet deniz, kum, güneş tatil anlayışımızın değişmezi. Ancak, bununla beraber tarihsel dokunun böylesi öne çıktığı, yöresel ve doğal lezzetlerin kendini cömertçe sunduğu çok az yer vardır dünyada.

Eşsiz tarihi ile Kıbrıs bir başka ada

Öyle ki; geçmişi M.Ö 11. yy’a dayanan Bronz Çağı sonlarında kurulmuş Salamis Antik kenti buna en güzel örneklerden biri. Beşparmak Dağları’nın yamacında kurulan Roma Dönemi’ne ait Bellapais Manastırı ise mutlaka ziyaret rotanızda olması gereken bir yer. St. Hilerion Kilisesi ise Pamuk Prenses ve 7 Cüceler’e ilham veren 700 metre yükseklikte bulunan eşsiz bir diğer tarihi yapı. İçerisinde bir kaçış tüneli de bulunan ve dönem mimarisinin çok ötesinde inşa edilmiş Mavi Köşk ise geçmiş hafızamıza sahip çıkmamız için mutlaka görmemiz gereken bir tarihi yapı. Jolly Yönetim Kurulu Başkanı Mete Vardar’ın anlatımlarına bakılırsa bu yıl KKTC için tam anlamıyla altın yıl olacak. Çünkü, ‘hadi gidelim’ diyerek bir çok yurttaşımızın Kuzey Kıbrıs’ı tatil destinasyonlarına eklediklerini gayet iyi biliyorum.

KKTC Turizm Bakanı’nın sözleri çok önemli

Kıbrıs insanının samimi, içten misafirseverliğiyle bizlerin ada toplumuyla kaynaşmasının da en önemli yolu bu tatiller. Kimlikle seyahat edebildiğimiz Akdeniz’in cenneti KKTC, bizim için bir yurtiçinde bir destinasyon aslında. Jolly’nin ev sahipliğinde düzenlenen toplantıda konuşan KKTC Turizm Bakanı Fikri Ataoğlu da, bu özelliğe dikkat çekerek aynı para birimini kullanan, aynı kültüre sahip KKTC’yi vatandaşların bir yurt içi seyahat olarak görmesi gerektiğinin altını kalın kalın çiziyor. Bu aşamada ise havayolu şirketlerinin sefer sayılarının arttırması ada turizmine yapılacak en büyük katkı olacak. Bence ne yapıp edin, Kuzey Kıbrıs’ı tatil destinasyonlarınızın arasına yazın. Kesinlikle pişman olmazsınız.

Yazının Devamını Oku