GeriMüge AKGÜN Hepimiz için ‘Zehirsiz Sofralar’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hepimiz için ‘Zehirsiz Sofralar’

Çağımızda tüm canlıların sağlığını etkileyen en büyük tehlikelerden biri, tarımda pestisit kullanımı. Pestisit, endüstriyel tarımda yetiştirilen ürünü mantar, böcek, yabani ot gibi zararlılardan korumak için kullanılan zehirli kimyasalların genel adı. “Tarım ilacı” olarak da adlandırılan pestisitler toprağı, suyu, havayı bunların sonucu olarak da hayvanları ve insanları, zehirliyor.

Pestisitlerin zararlarına dikkat çekmek ve Türkiye’deki pestisit kullanımını azaltmak amacıyla 100 kurum ve inisiyatifin bir araya gelerek oluşturduğu Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, 23 Kasım’da “Tüm Canlılar İçin Zehirsiz Sofralar” başlıklı bir imza kampanyası başlattı.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Avrupa Pestisit Eylem Ağı (PAN Europe) organizasyonuyla yürütülen kampanya, Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu V Programı kapsamında destekleniyor.

Kampanyada Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘son derece tehlikeli’, ‘yüksek seviyede tehlikeli’ ve ‘muhtemel kanserojen’ olarak belirlediği ve pestisitlerde kullanılan 13 etken maddenin acilen yasaklanması talep ediliyor.

2017’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde sunulan bir rapora göre de kimyasal pestisitlerin kullanımı son 40 yıl içerisinde ürün kayıplarında herhangi bir azalma sağlamamış.


SORUN AÇLIK MI? 

2019 yılı verilerine göre dünyada halen 820 milyonu aşkın insan, yani yaklaşık dokuz kişiden biri, yeterli beslenemediği için açlıkla boğuşuyor.
Bu da bize pestisitler, suni gübreler, hormonlar, hibrit veya genetiği değiştirilmiş tohumlara dayalı endüstriyel tarımın açlığa çözüm olmadığını, hatta güvenilir, besleyici ve sağlıklı gıdaya erişimi daha da zorlaştırdığını gösteriyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı verileri de pestisit kullanımının, iddia edilen verimliliği sağlamaktan çok uzak olduğunu kanıtlıyor.
2014 -2018 yılları arasında Türkiye’de tarım alanlarında yüzde 3 düşüş olmasına rağmen aynı dönemde pestisit kullanımı yüzde 51 artmış.
Pek çok zararlı, zamanla pestisitlere direnç kazandığı için her yıl daha fazla ve daha etkili türleri kullanılıyor.
Bunlar da faydalı böcekleri, mikroorganizmaları ve tozlaştırıcıları yok ederek doğanın dengesini altüst ediyor.

ÇÖZÜM DOĞA DOSTU TARIM

Uluslararası Organik Tarım Vakfı’na göre, agroekoloji adı verilen doğa dostu tarım yöntemleri hava, toprak, yüzey suyu ve yeraltı suyu kalitesini iyileştiriyor.
Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de doğa dostu geleneksel tarıma dönen ya da organik üretime geçen çiftçilerin sayısı her geçen gün artıyor.
Araştırmalar, agroekolojinin tüm dünya nüfusunu besleyebileceğini ve yeterli besin değerini sağlayabileceğini gösteriyor.
Acil çözüm gerektiren bu konuyu sadece kampanya süresince değil hep gündemde tutmalıyız.
Üreticiler, tüketiciler, ilgili devlet kurumları ve sivil toplum işbirliği içinde olmalı.
Söz konusu olan, tüm canlıların sağlığı ve dünyanın geleceği...

Hepimiz için ‘Zehirsiz Sofralar’

Fatih Tutak ve TURK

Fatih Tutak’la 4 yıl kadar önce Kapadokya’da konuk şef olarak geldiği bir etkinlikte tanışmıştım. Sonra Bangkok’taki restoranı The House on Sathorn’a gittim. Enerjisine, mutfakta çalışırken konsantrasyonuna, yaratıcı olduğu kadar lezzetli yemeklerine hayran oldum.
Fatih’in şeflik serüvenini farklı yazılarımda uzun uzun yazdım. 20 yaşında koyduğu hedeflere, başarıya odaklı vizyonu sayesinde 15 yılda ulaştı.
Şefliğini üstlendiği restoran, Asya’nın En İyi 50 Restoranı listesine girdi. Ardından da sıra hayallerinin önemli bir bölümünü oluşturan İstanbul’a bir restoran açmaya geldi.
Bunun için neredeyse son 1 yıldır uğraşıyordu. Kendi gibi vizyoner yatırımcı bir ortakla yola koyuldu. Ve ortaya geçen cuma kapılarını açan TURK çıktı.
Restorana geçmişten bugüne kullanılan mutfak araç ve gereçlerinden yapılmış objeler arasından geçerek giriyorsunuz. Mekânın minimalist İskandinav tarzı dekorasyonu da çok zarif.
TURK’un açılışı da bir o kadar iddialıydı. Tutak, dünyanın en iyi restoranlarından Mugaritz’in sahibi ve şefi Andoni Luis Aduriz ile mutfağa girdi. İmza yemeklerinden oluşan ortak menü yaptılar. Aduriz’in çürük elması, Tutak’ın yeni buluşu mantar tarhanası ve kar formatında sunduğu cennet hurması tatlısı, şeflerin felsefesini anlatan tam birer yaratıcılık örneğiydi.
Yemeğin en ilginç ve hoş yanı ise Aduriz’in buz küresi üstünde sunulan istiridyeyi öperek koklayarak, bir cins kaymaklı çilek pestilini de elimizle yememizi söylemesiydi. Elle yerken insanın yemeğin lezzetini daha iyi anlayacağını anlattı.
Çocukluğumuzda özellikle dışarıda elle yemenin ayıp olduğu söylenerek büyütüldük ama bazı yemekleri elle yemenin tadı başkadır, en azından benim için.
Fatih, köklerimizden beslenen yeni hikayeler peşinde ama ana yemek olarak sunduğu 50 gün dinlendirilmiş sığır kaburga yanında bademli ve fıstıklı iç pilavın tadı da hâlâ damağımda. Bu açılışa özel iki kişilik bir şovdu. Detaylı değerlendirmemi ana menüyü deneyimledikten sonra yazacağım.

En önemli marka İstanbul

20’nci yılını kutlayan Marka Konferansı, bu kez ana temasını “İstanbul” olarak belirlemiş. Çok isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum.
Marka Konferansı’nın kurucusu Ayşegül Yürekli Şengör’ün söylediği gibi; İstanbul, dünyanın en değerli markalarından biri olmak için müthiş bir potansiyel barındırıyor.

Hepimiz için ‘Zehirsiz Sofralar’

Şengör, “Bu potansiyeli dünyaya olduğu kadar şehrin insanı ve karar vericilerine de hissettirmek, hatırlatmak istiyoruz.
Şehrine âşık ve İstanbullu olduğu için mutluluk, gurur duyanlardan çok, İstanbul’da yaşadığı için yakınanları görüyoruz.
Önce bu bakış açısını değiştirmek ve İstanbulluları İstanbul markasıyla barıştırmak gerekir.
Gerçek anlamda onun kıymetini anlamak, yüzyıllardır süregelen değerini bilerek, hissederek bu markaya sahip çıkmak sorumluluğumuzdur” diyor.
İstanbul, “kültür sanat”, “dijital dönüşüm” ve “plastik atıklar” olmak üzere üç alt tema ile işleniyor.
İKSV, TÜSİAD ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile de proje ortaklığı yapılıyor.
Bu yıl 18-19 Aralık’ta Yapı Kredi World ana sponsorluğunda Çırağan Sarayı’nda gerçekleşecek konferansın konukları da birbirinden etkili ve mesleklerinin doruğundaki kişiler.
Çağdaş sanatın önde gelen isimlerinden Halil Altındere, Fas asıllı Fransız caz şarkıcı Hindi Zahra, Pakistanlı aktivist yazar Fatima Bhutto, MoMA’nın
direktörü Glenn
D. Lowry, besteci,
yorumcu ve yazar Zülfü Livaneli, Fransız tasarımcı Ora Ito, yazar Kenize Mourad ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin müdürü Nazan Ölçer.
Ünlü müzisyen Yalın da 20’nci yıla özel sözleri de kendisine ait bir İstanbul şarkısı bestelemiş.

 

X

Başka bir bayram başka bir tatil mümkün

Yaz geldiğinde sanki Türkiye’de Bodrum ve Alaçatı’dan başka tatil yapacak yer yokmuş gibi bir algı yaratılıyor. Ya da tatil sadece deniz kıyısında yapılırmış gibi... Oysa yönümüzü biraz daha güneye ya da biraz daha kuzeye çevirsek daha ne özel yerler keşfedeceğiz... Belki de en güzeli kendimize “Huzur mu huzursuzluk mu, ben ne istiyorum?” diye sormak. Her neredeyseniz iyi bayramlar ve tatiller dileğiyle. Tabii hijyen, maske ve mesafe kuralını unutmadan.

1774 Kazdağı Termal Otel

Kuzey Ege’yi iyi bildiğimi düşünürdüm ama nedense Güre’yi hep pas geçmişim.
Geçen hafta sonu bir arkadaşımızın tavsiyesiyle 1774 Kazdağı Termal Butik Otel’e gittik.
Balıkesirli bir avukat olan Hasan Demiraslan, çok yoğun çalışarak geçirdiği 20 yılın ardından daha sakin yaşam hayaliyle 1 yıl kadar önce Kaz Dağları’nın eteklerinde, dağın en yüksek tepesinin adını verdiği bu termal oteli açmış.
25 odalı butik otel, sıcacık bir aile işletmesi. Gençlerden oluşan profesyonel bir ekip var ama eşi Tülay Hanım, heyecan içinde üniversite sınav sonuçlarını bekleyen kızları Elif ve iyi bir turizmci olmaya şimdiden aday küçük oğulları desteklerini esirgemiyor.
Otelin açık havuzu ve alt katında iki de termal havuzu bulunuyor. Beş süit odanın da özel hamamı var.


Yazının Devamını Oku

Bodrum’da gastronomik tur

Bazı yerlere şefi ve yemeği için, bazılarına da rahatlatıcı ortamı, eğlencesi, havası için gidersiniz ama her halükârda yemeklerinin iyi olmasını bekler, daha doğrusu mutlu ayrılmak istersiniz. Bu kez Bodrum’da bu beklentilere cevap veren farklı yerlere gitme fırsatı buldum.


Son dönemde sık sık dillendirildiği ve bana da sık sık iletildiği gibi Bodrum’da sürprizlere açık, hayal kırıklığı yaratacak, fiyat kalite dengesi gözetilmemiş mekanların sayısı hiç az değil. Bazen biri diğerine bakarak fiyat belirliyor.
Bazen de sanırım dünya fiyat standartları gözetiliyor.
Diğer yandan bir gerçek var ki, onu da göz ardı etmemek gerekiyor. O da genel maliyetlerin yüksekliği ve mevsimin kısalığı.
Unutmayalım ki adisyona yansıyan sadece yemeğin masrafı değil. Gittiğimiz yerlerin kirasını, amortismanını, mobilyasını, hatta yapılan yatırımın fırsat maliyetini bile paylaşıyoruz. Hoş bir ortamda yemek, güzel bir akşam geçirmek istiyorsak bunun bedeli yemekte kullanılan malzemenin ederinin çok ötesinde.
Yeme-içme severlerin geçen hafta yazdığım gibi sonradan söylenmek yerine bütçesinin yettiği yerlere gitmesinde, fahiş fiyatlı bulduğu yerleri listesinden çıkarmasında yarar var.
Menü kontrolü bunun en kestirme yolu. Hayal kırıklığına uğramak istemiyorsak, gideceğimiz yerleri önceden araştıralım. Ayrıca her piyasayı olduğu gibi bu piyasayı da arz-talep dengesi belirliyor.

Yazının Devamını Oku

Hayaller ve gerçekler

Antep’ten başlayıp Ankara, Antalya ve Bodrum’la devam eden 2 haftalık turumu tamamlayıp İstanbul’a dönerken bu haftaki yazımın çerçevesini belirlemiş, yeni açılan ya da gitmeye değer mekanların listesini yapmıştım.

Ama eve gidince beni karşılayan kitaplar, İstanbul’da yeni açılan yerler, etkinlikler ve gündemdeki tartışmalar yazımın başlığını da içeriğini de büyük ölçüde değiştirdi.
Antep, Ankara, Antalya ve Bodrum’daki yeni açılanlardan klasiklere uzanan önerilerimi Kurban Bayramı öncesi yazılarıma saklamaya karar verdim.
Tabii ki ucuz-pahalı ya da fiyat-kalite dengesizliği gibi son günlerde tartışılan konulardaki düşüncelerimi de paylaşacağım.
Şimdiden söyleyebileceğim tek şey sektörün maliyet hesabını yaparken “müşteri” profilini ve beklentisini de dikkate alması gerektiği. Birbirlerine referansla fiyatlamanın sağlıklı olmayabileceği.
İşletmelerin sürdürülebilir olması ne yazık ki tek ziyaretle ve müşteri pişmanlığıyla mümkün değil.
Sektörün sosyal medya çağında yaşandığını ve memnuniyetsizliğin çok çabuk yayıldığını da akılda tutması gerekiyor.
Ben olsam risk almazdım.

Yazının Devamını Oku

Tarih, kültür ve lezzet bir arada...

Tarihi yaşatmanın, daha doğrusu geçmişi bugüne bağlayan özgün mimariyi korumanın, kültürel değerlere sahip çıkmanın ne denli önemli olduğunu son Ankara seyahatim sırasında bir kez daha anladım.

Ankara Kalesi ve At Pazarı olarak adlandırılan bölge, gelenekleri yaşatmaya çalışan esnafı, genç kuşakların buluşma noktası olan eskiyle uyum içindeki kafeleri, galerileri, zanaatkârları, tasarımcıları, sanatçıları ve lezzet duraklarıyla “İşte olması gereken bu” dedirtiyor.
Bu değişimde yerel ve merkezi yönetimlerin payı büyük. Ama bana öyle geliyor ki güçlendiren, bölgeye kimlik ve aidiyet katan; Anadolu Medeniyetleri başta olmak üzere Erimtan Arkeoloji-Sanat ve Rahmi M. Koç gibi müzeler.
Geçen hafta sonu Özgür Ceren Can rehberliğinde bir kez daha gezdiğim Rahmi M. Koç Müzesi’nde bunu tekrar hissettim.
Vehbi Koç’un iş yaşamına çırak olarak adım attığı, 16’ncı yüzyıldan kalma Çengelhan’ın restorasyonu sonrasında 2005’te açılan müze, aynı zamanda Türkiye’nin ilk sanayi müzesi.
Müzenin hemen yanında ve Kale’nin tam karşısındaki, Osmanlı döneminde tüccarların konakladığı kervansaray Çukurhan da 3 yıla yakın süren bir restorasyonun ardından 2010’dan bu yana Divan Çukurhan olarak hizmet veriyor.
19 odası da farklı tasarlanmış, içinde 2 bin 500’den fazla kayıtlı antika obje bulunan, her yanı tarih kokan bu butik kent oteli de bölgeye büyük bir artı değer katıyor.

Yazının Devamını Oku

İncili Gastronomi Rehberi’nin yolculuğu sürüyor

Geçen yıl 24 Şubat’ta İncili Gastronomi Rehberi’nin sonuçlarını açıkladığımız ve 500’e yakın konuğun katıldığı gece sanıyorum pek çok açıdan yılın son büyük etkinliği olmuştu.

Etkinliğimizin hemen sonrasında tüm dünya gibi Türkiye de Covid-19 salgınıyla zor bir döneme girdi. İnsanlar bir araya gelemez, birlikte yemek yiyemez hale geldi.
Hangi alanda çalışırsak çalışalım hepimizin iş yapış şekilleri değişti.
Aradan birkaç ay geçtikten sonra pandemi koşulları nedeniyle İncili Gastronomi Rehberi’nin dördüncüsünü çıkarıp çıkarmama kararını almak üzere proje ortakları Karaca ve Hürriyet ekibi olarak bir araya geldik.
Uzun tartışmalardan ve haklı kaygılardan sonra koşulların yeme-içme sektörüne dayattığı değişimi ve dönüşümü kayda geçirmenin bir sorumluluk olduğuna karar verdik.
Ekim başında da Danışma Kurulu üyelerimizle görüşüp onların da desteğini alarak yola devam dedik. Bu süreçte kapılarını kapatan restoranların sayısı az değildi.
Ama ilginç bir biçimde yeni yerler de açıldı. Bazıları ise sundukları hizmetin kalitesini ve niteliğini değiştirdi. Kimi küçüldü, kimi de risk aldı, atılım yaptı. Çevrim içi platformlar sayesinde de Türkiye’nin dört bir yanından üreticilerin ürünleriyle daha yakından tanıştık.
Yine aynı platformlar vasıtasıyla yemeğe, özellikle de iyi yemeğe ulaşım biçimlerimiz evrim geçirdi.

Yazının Devamını Oku

Şimdi önlem alma zamanı

Mayıs sonunda Gelibolu’ya gittiğimde, sahile kalın bir tabaka halinde vuran köpükleri gördüğümde bir dönemin tahminlerimizden çok daha erken sona erdiğini düşündüm. Deniz bitmiş, çevre felaketi gerçekleşmişti. Her türlü atığımızdan beslenen bir canlı türü hayat sahamızı işgal etmişti.


Aklıma önce babam geldi. Yaşasaydı artık kayaların üstünde oltasıyla balık tutamazdı, tutsa bile getirdiği balıkları yiyemezdik.
Sonra da balıkçılıklar, balıkhanede çalışanlar, konserveciler, balık restoranları ve denizden beslenen, geçinen koskoca bir sektörü düşündüm...
Üstelik de sadece Gelibolu’da değil, tüm Marmara havzasında, hatta belki Kuzey Ege ve Karadeniz’de. Marmara kadar yaygın olmasa da oralardan gelen haberler de hiç iyi değil.
Kıyılarımızın büyük bir bölümü müsilaj işgali altında.
Çevre Bakanlığı denizin temizlenmesi için üç yıllık bir süre vermiş.
Umarım elbirliğiyle çok daha kısa süre içinde bu sorun çözülür, müsilaj felaketinden etkilenenlere gerekli destek verilir.

Yazının Devamını Oku

Eskiyer İstanbul'da

Her zaman söylerim Bodrum’da güvenle balık yemek istediğimde gideceğim yerlerin başında Yalıkavak’taki Eskiyer gelir. Denizin hemen yanı başında Bodrum’un ruhuna uygun servisi, sunumu, lezzet-kalite fiyat dengesiyle güvenimi kazanmıştır. Bunda ortaklar Metin Menteş, Murat Korkmaz ve Erol Sinan Kaynar’ın payı büyüktür.


Eskiyer, İsmet Öztanık ve ailesine ait, yeme-içme-konaklama ağırlıklı sektörlerde faaliyet gösteren Lucis’in bir yatırımı olarak, ortaklarla işbirliğiyle geçen yılın sonuna doğru İstanbul’a geldi. Biraz farklılaşmış, o salaş halini de Bodrum’da bırakmış olarak.
Yeniköy’deki üç katlı yeni mekân Misa Mimarlık’ın Bodrum mimarisi esintili tasarımı, Türk şaraplarından oluşan kavı ve çağdaş sanatçılarımızın yapıtlarıyla şık bir Boğaz restoranına dönüşmüş.
Yalıkavak’ta alışkın olduğumuz ızgara bebek kalamar, sıcak Ege otları kavurması, etli yaprak sarması gibi klasikleşmiş yemekleri unutulmamış.
Ayrıca yeni tatlar da eklenmiş.
Geç bir öğlen yemeğinde tattığım Girit usulü cevizli kabak, ılık şevket-i bostan, deniz ürünlü makarna, kalkan tava çok başarılıydı.
Fiyat kalite dengesini de korurlarsa Boğaz’ın klasiklerinden biri olabilirler.

Yazının Devamını Oku

Zeytinyağı hakkında bilinmesi gerekenlerZeytinyağı hakkında bilinmesi gerekenler

Yaşadığımız coğrafyanın bize sunduğu en büyük zenginliklerimizden biri 12 bin yıldır bu topraklarda varlığını sürdüren bereketin simgesi zeytin ağacı. Aynı zamanda yemek kültürümüze, mutfağımıza damga vurmuş, değerli bir besin kaynağı. Ama kıymetini biliyor, ona gereken saygıyı ve ilgiyi gösteriyor muyuz derseniz cevabım yürekten bir evet olamaz. Ona biraz hor davranıyoruz. Galiba pek de tanımıyoruz. Bu yüzden zeytin ve yağı söz konusu olduğunda en güvendiğim isimlerden biri olan Dr. Mustafa Tan’la zeytinyağı hakkında online bir söyleşi yaptık.

◊ Günümüzde zeytin alanları, zeytinyağı üretimi ne durumda? Yıllık üretim ve tüketim ne kadar?
- Uluslararası Zeytin Konseyi (COI) verilerine göre, ülkemiz 831 bin hektar alanda yaklaşık 160 milyon meyve veren 30 milyon henüz meyve vermeyen genç ağaç olmak üzere toplam 190 milyon zeytin ağacına sahip. Zeytinyağı üretimi ise son 4 yıllık ortalamaya göre 215 bin ton.

◊ Türk mutfağında zeytinyağlılar çok önemli bir yer tutar ama zeytinyağı sıcak yemeklerde pek kullanılmaz...
- Evet, gerçekten dünyada belki sadece ülkemizde zeytinyağlılar diye bir ayrı yemek türü var. Bu ayrıcalık gibi görünse de yanlış ve zeytinyağını bugüne kadar kısıtlamış, gelişimine engel olmuş. Oysa zeytinyağı sıcak ve soğuk yemeklerde, akla gelen her yerde kullanılabilir. Özellikle İtalya ve İspanya’da hemen her şeyde zeytinyağı kullanılıyor. Avrupa Birliği’nde kişi başına zeytinyağı tüketimi 12-15 litre arasındayken ülkemizde son yıllardaki artışa rağmen maalesef iki litre civarında. Anadoluda bir restorana veya bir lokantaya gittiğinizde zeytinyağı isterseniz size ayçiçek yağı getirirler. Zeytinyağı farkındalığı hâlâ yaratılamamış.



Yazının Devamını Oku

Şef Ahmet Dede ile konuştum: Yerel halk en büyük destekçim

Sanıyorum şubat ayı ortalarıydı. İrlanda’nın Baltimore kasabasındaki Dede adlı restoranıyla Michelin yıldızı almasıyla tüm Türkiye’nin tanıdığı Ahmet Dede, İstanbul’a gelmişti. Randevulaştık ama programında aksamalar olunca buluşamadık. Söyleşimizi son bir yıldır iyice alıştığımız yöntemle, hafta içinde online gerçekleştirdik...

◊ Dede adını verdiğiniz restoranınızla 1 Michelin yıldızı almanız bizleri de en az sizin kadar sevindirdi. Ancak bu sizin ilk yıldız aldığınız restoran değil, siz bu mutluluğu daha önce tatmıştınız. İlk restoranınız da aynı yerde miydi?
- Evet, 2018 yılında ilk yıldız aldığım Mews Restoran da şimdiki yerimizin iki üç bina ötesindeydi. Burası zaten çok küçük bir kasaba.

◊ Dede’nin menüsü sanıyorum, ilk şefliğini üstlendiğiniz restorandan farklı. Neler değişti?
- Mews’te neredeyse tamamı bu bölgede yetişen ürünleri kullanarak mevsimsel bir menü yapıyordum. Ama şimdi kendi yerimde biraz daha yelpaze geniş, tüm İrlanda ve Türkiye’den gelen bazı ürünlerle menüyü hazırlıyorum. Orada hiç Türklüğümle alakası olmayan bir tarzım vardı Dede’de ise Türklüğüm çok ön planda. Kimi malzemelerimizle çok fazla abartmadan ufak dokunuşlar yapıyoruz. İlerleyen zamanlarda baharatları biraz daha artıracağız.

Yazının Devamını Oku

Arılar, arıcılık ve geleceğimiz

Bir işçi arının ortalama ömrü 45 gün kadar. Yaşamı boyunca bir gram, yani çay kaşığının ucu kadar bal üretmek için günde beş, yılda 240 kilometre yol kat ediyor.

Çok da hızlı, saniyede 230 kez kanat çırpıyor, duyduğumuz vızz sesi işte bu sırada çıkıyor. Zamanla yarışıyor, ömrü yeterse kışı aç kalmadan geçirmek için 30 bin civarında çiçeği ziyaret ediyor.

Arıların daha pek çok özelliği var. Mesela koloni halinde yaşıyorlar, dans ederek anlaşıyorlar. Birbirlerine yol gösteriyorlar.

Koku duyguları da çok gelişmiş.

Farkında olmadan da doğanın sürdürülebilirliğine ve biyolojik çeşitliliğine katkıda bulunuyorlar.

Uçuşları sırasında yüz binlerce polen taşıyarak bitkilerin üremesini sağlıyorlar. Milyonlarca yıldır da kutuplar dışında dünyanın her yerinde varlıklarını sürdürüyorlar.

Gıdalarımızın en az üçte biri arıların tozlaşma işlemi sayesinde elde ediliyor. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ndan biri olan “Sıfır Açlık”ın sağlanması için de önemli rol oynuyorlar...

PEKİ DÜNYA BUNUN FARKINDA MI

Yazının Devamını Oku

Zamansız tasarım, sofralar ve yemekler

Gönül Paksoy’la 1997’de TRT 2’de yaptığımız programa konuk olarak katıldığında tanışmıştık.


Sunucumuz Yonca Ebuzziya, Paksoy tasarımı bir elbise giymişti. Kendisi de öyle.
O gün tüm yalınlıklarına karşın kıyafetlerin duruşundan, desen ve renklerinin uyumundan, eski ve yeninin harmanlanışından çok etkilenmiştim.
Bir süre sonra Gönül Hanım’ın Atiye Sokak’taki tasarım mağazası Nişantaşı’na gitme nedenim oldu. Her birini hâlâ kullandığım kıyafetleri kadar koleksiyonerlik, moda, sanat, estetik üstüne sohbetlerimizde mükemmelliği arayışına, hata kaldırmayan gözüne hayran olmuştum.
2007’de de Rezzan Has Müzesi’nde düzenlenen XI. Uluslararası Doğu Halı Konferansı’yla eşzamanlı yayınlanan, tasarımlarını yansıtan ‘Gönül Paksoy, Zamansız Sadelik’ kitabında yer alan söyleşiyi yaptım.
Bu sayede geçmişi ve geleceği birlikte yansıtan dünyanın belki de en iyi kolaj sanatçılarından biri olan Gönül Hanım’ı daha yakından tanıdım.
Gönül Paksoy, son yıllarda tekstil çalışmaları kadar hatta onlardan da fazla yemek tasarımlarıyla anılıyor...

YEMEK İÇİN TASARIMLAR

Yazının Devamını Oku

Nedensiz bir mutluluk

Bir yılı aşkın süredir çoğumuz gibi ben de sabahları günün anlamını yitirdiği bir ruh halinde uyanıyorum.

Sanırım salgın rutini karamsarlığı pekiştiriyor, belirsizlik sıkıyor. Ama bu yazıyı yazmaya başlamadan önce yayın tarihine bakınca içimi nedensiz bir mutluluk kapladı.
Belki içinde birçok farklı anlamı barındırdığı, hiçbir mevsimin başlangıcı olmasa da bir uyanışı simgelediği için.
Belki de çalışan ve üreten herkesin, hepimizin bayramı olduğu, dünyanın pek çok ülkesi gibi Türkiye’de de 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlandığı için.
Bilmiyorum ama bu zor günlerde nedensiz mutluluklar da dayanışma da hak ve taleplerin hatırlanması da güzel.
Umarım yakın bir gelecekte huzurlu, sağlıklı, hayatın normal akışına döndüğü günlere kavuşuruz...

Tohumlarımız ve sağlıklı yaşam

İnsanlığın varoluşundan bu yana doğanın sunduğu bitkiler, tohumlar, otlar sağlığa destek olarak kullanılmış, hastalıklar iyi edilmiş.

Yazının Devamını Oku

Açlık ve empati

Empati, genel olarak kişinin kendisini duygu ve düşüncelerinden soyutlayarak karşısındakinin yerine koyması, onun hissettiklerini anlayabilme yetisi olarak tanımlanıyor.


Bu özelliği gelişmiş insanların çok daha kolay iletişim kurdukları söyleniyor.
Daha da önemlisi, zor durumda olanları anlayabilenler, kendisini onların yerine koyabilenler daha iyi bir insan olabiliyor. Ancak gelişmesi kolay değil. Bazen trajik bir karşılaşma, bazen de bireysel deneyim gerektiriyor. En zoru da açlığı anlamak, kendimizi aç birinin yerine koymak.
Özellikle obezite ve israfın her geçen gün arttığı, birey benliğinin ön plana çıktığı, varoluşun acımasız rekabete indirgendiği sanayi toplumlarında açlık empatisi imkansıza yakın.
Ama neyse ki Ramazan bize bu duyguyu bir ölçüde yaşatıyor.
Aç olan insanlarla yiyeceğimizi paylaşmamız gerektiğini hatırlatıyor.
Her zaman ve herkes olmasa, tam olarak empati kuramasak da yiyeceğimizi paylaşıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Tarihi miras ve gastronomi sofrada buluşuyor

Hafta başında her gidişimde farklı bir heyecan duyduğum, tat aldığım Gaziantep’teydim. Sofra, mutfak, dekorasyon ve ev tekstili alanında Türkiye’nin önde gelen markalarından Karaca, Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin’in katkılarıyla şekillenen bir projeye imza attı. Kentin simgesi Zeugma’nın mozaik desenlerini ürünlerine taşıdı. Tasarımların tanıtımı projeye ilham veren Zeugma Mozaik Müzesi’nde yapıldı.

Hem Fatma Şahin hem de Karaca Grup CEO’su Fatih Karaca’nın konuşmalarında vurguladığı gibi kültürel mirasımız ve tarihimizin zenginliğine sahip çıkmak, kültürümüzü yansıtan değerleri korumak, yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin ortak sorumluluğu.
Tarih boyunca görkemli sofraların kurulduğu Gaziantep, Anadolu’nun kültürel açıdan en bereketli yerlerinden biri.Gaziantep’in simgesi Zeugma’nın benzersiz mozaik desenlerinin evlerde yaşaması, hayata karışması hepimiz için büyük bir anlam ifade ediyor.



Bu ürünlerin sadece Türkiye’de değil, markanın Avrupa’nın çeşitli kentlerindeki mağazalarında da satışa çıkması önemli ve sevindirici.
Hiç kuşkum yok ki ürünlerin hikayesinden ve başta Maenad ya da daha bilinir adıyla Çingene kızı mozaiği olmak üzere üstünde gördükleri mozaik desenlerinden etkilenip bölgeye gelmek isteyenler de olacaktır.
Dileğim kültür, tarih ve gastronominin tasarımla şekillendiği ve bizleri bir sofra etrafında toplayan projelerin artması.

Yazının Devamını Oku

Musluktan su içilebilen bir dünya istiyoru

Dünyanın geleceğini ilgilendiren, varlığımızı sürdürmemiz için gerekli olan alanlara dikkati çekmek üzere belirlenmiş günlere ilişkin bir şeyler yazmak genelde içimden gelmiyor.

Özellikle de söz konusu olan insanlığın varlığını sürdürmesi için gerekli su gibi bir maddeyse daha çok durup düşünmem, uzaktan bakıp beklemem gerekiyor.
Çok su içen, içtiğim suyun mineral değerine, sertliğine yumuşaklığına bakan biri olmadım hiçbir zaman.



Temiz bir kaynaktan gelsin, içinde ağır metaller olmasın, içtikçe yavaş yavaş da olsa zehirlemesin yeter dedim.
Çocukluğumda musluklardan akan şehir suyunu daha çok yemeklerde, çayda kullanırdık. İçeceğimiz suyu kaynaktan geldiği bilinen sokak çeşmelerinden -ki o görev çoğu zaman bana düşerdi- veya belli bir taşıma ücreti ödenen sakalardan alırdık.
Yıllar sonra Akira Kurosawa’nın gerçek bir yaşam öyküsünü anlatan “Dersu Uzala” filminde, Uzala’nın şehirde suya para verilmesine, suya para ödeyen evin hanımına ve getiren sakaya kızdığı sahneyi izlediğimde ne hissettiğini çok iyi anlamıştım.

Yazının Devamını Oku

Kaygılar,beklentiler ve gerçekler

Türkiye’de ilk Covid-19 vakasının ortaya çıkışının üzerinden tam bir yıl geçti.

Nisan başında vaka sayısı 20 binin üstüne çıkmış ve can kaybı da 80’e yaklaşmıştı.
Hasta olma kaygısı, ölüm korkusu, en cesaretli ya da kaderci olanımızı bile evde kalmaya ikna etti. Haziran ayından itibaren de vefat sayısı 20’lerin altına düşünce hayatlarımız biraz olsun normale dönmüş, restoranlar açılmış, seyahatler başlamıştı. Ancak mutluluğumuz, biraz da kendimizi kaptırdığımız rehavetle kısa sürdü.
Tam her şey yoluna giriyor derken kasım sonunda vaka sayısının 500 bini bulması, kayıpların 200’e yaklaşmasıyla kısıtlamalar, kapanmalar tekrar gündeme geldi.
Mart başında hayat normale dönüyor derken, maalesef pandemi bir yılı geride bıraktığında tekrar başa döndük.
Toplam vaka sayısı 3 milyon 357 bine yükseldi, günlük ölümler ise 176’ya ulaştı.
Bu bir yıl içinde değişen ve dönüşen yaşamlarımıza, en çok zorda kalan, en çok kan kaybeden hizmet sektörüne, restoran ve otellere ilişkin ortalama her ay bir yazı kaleme almışım.
Bazen söylenecek ne kaldı diyorum... Ramazan süresince tüm restoranların sadece paket servisi vermeleri kararı sonrası arkadaşlarımızla önceden planlanmış bir yemeğe gittiğim Sunset’te Barış Tansever’le konuştuk.

Yazının Devamını Oku

Taklit et, yapay et, bitkisel bazlı protein

Arısız ballar, ineksiz sütler, sütsüz peynirler, tavuksuz etler diye listeyi uzatmak mümkün. Vejetaryenlerin ve veganların sayısı arttıkça et ve süt ürünlerinde ‘bitki bazlı’ alternatiflerin de yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz.

Fermantasyon yöntemiyle peynirler, sütler hatta yumurta beyazı yapılıyor.

Laboratuvar ortamında üretilen ballar yiyecek, içecek ve kozmetik sanayisinde de kullanılıyor. Tavuk ve hamburger satan fast food zincirlerinin yanı sıra marketlerde de çıkış noktasında ‘fake’ (taklit) şimdilerde ise ‘plant base’ (bitkisel bazlı) olarak adlandırılan çeşitlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Ancak ‘artificial meat’ yani alternatif yapay protein son dönemde sıkça vurgulandığı gibi dünyanın geleceğini belki kurtarabilir ama insan sağlığına zarar verip vermediğini doğrusu bilmiyorum.

Bir yanıyla karbon salınımının azalması söz konusu diğer yanıyla insan sağlığı. Çünkü nihayetinde laboratuvar ortamında yaratılan bir yiyecek söz konusu olan.

Vegan ya da vejetaryen olsaydın ne yapardın derseniz gerçek baklagillerle, tahıllarla, kök ve yeşil sebzelerle yapılan yemekleri tercih ederdim, sağlıklı karışımlar yaparak yaşamımı sürdürmeye çalışırdım gibi geliyor.

Etsiz olduğu anlaşılmayan çiğ köfte, mercimekli, etsiz içli köfte, humus, nohut, mercimek, patates köftesi gibi yemek çeşitlerimiz varken yapay gıdaya ihtiyaç duymayabilirdim.

İşin doğrusu aklım gerçekten karışık. Bir yandan doğal beslenme, sağlıklı yaşam, iyi temiz adil gıda derken öte yandan da her geçen gün çeşitlenen yapay ürünler. Üzerinde çok durulması, düşünülmesi ve araştırmalar yapılması gerekli konular.

Yiyecek sanayisine de ilginç gelen bu pazar büyüyecek belli ki.

Yazının Devamını Oku

Restoranlar kazanırsa biz de kazanırız

Çoğunlukla lahmacun, kebap, burger ve pizza gibi hızlı yemek sektörünün oyuncularının dahil olduğu ‘evlere yemek- paket servisi’ hizmeti son yıllarda büyük kentler başta olmak üzere ülke genelinde ivme kazanmıştı. Salgında ise bambaşka bir boyuta geçti, sisteme dahil restoranların sayısında ve niteliğinde patlama yaşandı.

Geçen hafta bu süreçte büyük bir atılım gerçekleştiren GetirYemek CEO’su Batuhan Gültakan ile Zoom üstünden buluştuk, bu yeni dağıtım pazarını ve iş yapış şekillerini konuştuk.
Gültakan, “Biliyorsunuz pandeminin en çok sekteye uğrattığı sektörlerin başında yeme–içme sektörü vardı. Mart ayında ilk dalgadan sonra restoranların yüzde 15’i açılamadı. Biz de hemen restoranlara destek için harekete geçtik. 10 Aralık’ta ikinci dalgayla birlikte siparişlerdeki yönlendirme hizmeti komisyonunu ocak ayı sonuna kadar kaldırdık” diyor.



Yine bu süreçte restoranların sıkıntılarını ve beklentilerini göz önüne alarak satışlarının bedelini 45 güne dek vadeli değil, ertesi gün öğlene dek hesaplarına göndermeye başlamışlar.
Aldıkları komisyonu ise sadece yüzde 10 olarak sabitlemişler.
Şu anda 300 kişilik ekip ve 30 bine yakın üye restoranla çalışmalarını sürdürüyorlarmış. Ocak sonunda 81 ilde hizmet vermeye başlamışlar.

Yazının Devamını Oku

İda’nın eteklerinde göçebe yemekler

Her mutfak biraz göçebedir. İnsanlar göçerken belki her şeylerini götüremezler ama yemek kültürlerini, tariflerini hafızalarına kazıyarak, tadını damaklarında taşıyarak yeni topraklarına uyum sağlamaya çalışırlar.

Hem gidilen hem de gelinen yerin mutfağı zenginleşir, çeşitlenir.

Bu göçlerle şekillenen dünyanın yüzyıllardır kaderidir, belki de en büyük zenginliği ve gücüdür.

Geçen hafta içinde Kaz Dağları’nın en güzel köylerinden biri olan, tarihi göçlerle şekillenen Adatepe’de her nefes alışımda yaşadığımı hissettiren temiz havasını solurken bunları düşündüm. Ve Adatepe’de unutulmazlarım arasına giren iki gün geçirdim.

Hüzünlü bir geçmişi olsa da Adatepe insana huzur veren bir köy. Sade, sakin ve bozulmayan tarihi yapısıyla özellikle çekici. Yamacında zeytinlikler, tepelerinde çamlar, ufkunda da Ege var.

Köyün yeni yerleşikleri büyük ölçüde havasına, suyuna, mimarisine, manzarasına vurulup şehirden göçüp gelenler. Kimi aldığı evi restore edip köye taşınmış, kimi de butik otele çevirmiş.

İlk kez altı yıl önce açıldığında gittiğim İda Blue da yeşillikler arasındaki restore edilmiş taş evleriyle, abartısız geçmişe saygılı dekorasyonuyla ve sükûn veren anlayışıyla köydeki az sayıdaki butik otellerden biri.

Köyü ilk keşfedenlerden Bankacı

Yazının Devamını Oku

Yine yeniden... Sektör yola koyuluyor...

Kasım ayında restoranların kapanmasının ardından uzun süredir beklenen haber nihayet hafta başında geldi. Kısıtlı saatlerde ve yüzde 50 kapasiteyle de olsa işletmeler kapılarını yeme-içme severlere açmaya başladı.

Alınan kararların ardından Barış Tansever, Cem Mirap, Maksut Aşkar, Mehmet Gürs, Kaya Demirer, Yücel Özalp, Tayfun Topal ve Teoman Hünal gibi sektörün temsilcileriyle, işletmecilerle, şeflerle konuştum.
Ülke genelinde sektörün tümü düşünüldüğünde hepsi kararı destekliyor.
Ancak sadece akşam servisi olan fine dining mekanlar bir süre daha hizmet veremeyecek gibi görünüyor.
Eğer açık kalma saatleri biraz daha uzun olabilseydi, kapanış 19.00 yerine 20.00 olsaydı bu tarz yerler açılmayı göze alabilirdi.
Ortak beklenti ise tam normalleşme olana dek kısa çalışma ödeneğinin devam etmesi.
Bir diğer beklenti de Turizm Belgeli ve Güvenli Turizm Sertifikası alan ‘fine dining’ restoranlara ayrıcalık tanınması, açık kalış saatlerinin uzatılması. Nisan ayında gelecek turist sayısında da artış bekleniyor.
Ama her şeyden önce özellikle dar alanlarda hizmet veren esnaf lokantası, kafe gibi yerlerin çok sıkı bir şekilde denetlenmesi gerekiyor.

Yazının Devamını Oku