Saklı şehir Mahkeme Ağacin

Gizli geçitler, karanlık ve soğuk odalar, kayalıklara oyulmuş binlerce yıllık yapılar...

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Anadolu’da da, farklı medeniyetlerin saldırılarından ve tehditlerinden korunmak için yapılan onlarca yeraltı şehri var.
Arkeoloji meraklıları ve keşfetmeyi seven Ankaralılar bunları duyduğunda doğal olarak Nevşehir’i, Ürgüp’ü, Göreme’yi ve yine o bölgede ve çevresinde yer alan Derinkuyu, Kaymaklı, Mazı gibi yeraltı şehirlerini düşünüyor.
Herkesin bildiği ve binlerce kişinin ziyaret ettiği bu yapıların yanı sıra Ankara’da da keşfedilmeyi bekleyen bir yeraltı şehri var: Mahkeme Ağacin.

Saklı şehir Mahkeme Ağacin

İLK HRİSTİYANLAR İNŞA ETMİŞ

Şehir merkezine yaklaşık 90 kilometre uzaklıktaki Kızılcahamam ilçesine bağlı Mahkeme Ağacin Mahallesi’nde yer alan bu küçük yeraltı şehrinin yaklaşık 2 bin yıl önce Roma İmparatorluğu’ndan saklanan ilk Hristiyanların inşa ettiği tahmin ediliyor. Mağaralardaki motifler buraların kilise, mesken, depo ve şarap imal yerleri olarak kullanıldığına işaret ediyor. Mağaraların olduğu yerdeki toprak hafif nemli ve gevşek bir yapıda olduğu için kolaylıkla mesken ve kilise haline getirilmiş.

Saklı şehir Mahkeme Ağacin

2011’DE MAĞARALAR TEMİZLENDİ

Mahkeme Ağacin Yeraltı Şehri, doğal aşınma, depremler ve bölge halkının samanlık ve odunluk şeklinde yanlış kullanımı nedeniyle 2011 yılına kadar tanınmayacak haldeymiş. Ancak 2011 yılında başlatılan çalışma ile birlikte temizlenerek ziyarete açılmış. Bölgenin tescil kararında 17 adet mağara olduğu belirtilmiş fakat Nevşehir bölgesindeki gibi, buradaki mağaraların da birbiriyle bağlantılı olduğu ve yapının çok daha büyük olduğu tahmin ediliyor. Bölge sakinleri de evlerin altının ve çevrenin yeraltı yerleşimi olduğunu ve yüzlerce farklı yapının bulunduğunu savunuyor.

Saklı şehir Mahkeme Ağacin

HAK ETTİĞİ DEĞERİ GÖRMÜYOR

2 bin yıllık bu tarihi miras ne yazık ki hak ettiği değeri görmüyor. Mahkeme Ağacin’e ulaşmak için Çeltikçi-Güdül Yolu’nda sadece tek bir yönde ‘kültürel jeosit’ tabelası yer alıyor, mahallenin girişine çok daha dikkat çekici bir tabela konulması şart. Yeraltı şehrini ziyaret edip fotoğraflamak için Mahkeme Ağacin’e girdiğimizde mahalle muhtarı Ramis Temur ile karşılaşıyoruz. Bölgeye gereken ilginin gösterilmediğini kendisi de söylüyor. 2011 yılındaki temizliğin ardından herhangi bir gelişme yaşanmadığını da ekliyor.

Saklı şehir Mahkeme Ağacin

VAKİT KAYBEDİLMEMELİ

Yapıların olduğu yer ve yakınları tescilli olduğundan 1. derece sit alanı ilan edilmiş. Mağaraların yakınlarındaki bazı evler de boş. Muhtar Ramis Temur, evlerin altında da mağaraların ve tünellerin olduğunu vurguluyor. Yani keşfedilip ortaya çıkarılması gereken bir kültürel miras var. Ancak gereken ilginin halen gösterilmediği apaçık ortada. Mağaralara ve yapılara ne bir yönlendirme ne de bilgilendirici tabela yok. Biz de muhtarın yardımıyla yapıları bulabiliyoruz. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Başkent’te yer alan bu gizli hazineyi vakit kaybetmeden turizm bölgesi haline getirmesi gerekli.

X

Kapı kapı dolaştı binlerce kitap topladı

Bazıları için kitaplar, basılı ya da yazılı kâğıt yapraklarının bir araya getirildiği bir nesneden öte değildir. Sadece ihtiyacı olduğunda kullanır ya da hiç ihtiyaç bile duymaz. Bazıları için de bu durumun tam tersi geçerlidir. Sevgisi ve tutkusuyla kitapları hayatının merkezine konumlandırmıştır.


Osman Erbasan da kitapları hayatının merkezine konumlandıranlardan birisi. Hayatında, hayallerinde ve hedeflerinde hep kitaplar var. 28 yaşındaki Erbasan’ın hikâyesi de yazar olma hayaliyle başlamış. Hatta ‘Ottoman’ mahlası ile yazdığı ‘Çay Kaşığı’ isimli kitabını çıkarabilmek için Gazi Üniversitesi’nin İşletme Bölümü’nde derslerine devam edememiş. (Lisede arkadaşlarının kendisine Ottoman dediğini ve mahlasının buradan geldiğini de ekleyelim.) Gazi Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bıraktıktan sonra aynı üniversitenin Maliye Bölümü’nde yeniden okumaya başlamış. Gelecekte yayın evi sahibi olmayı planlıyor ve bu zorlu yolu da farklı bir yöntemle katetmeye karar vermiş.

POSTA KUTULARINA, DURAKLARA İLAN

Erbasan, hazırladığı ilanlarla kitap bağışı topluyor. Ve bu yöntemle de kısa sürede binlerce kitaba sahip oldu. Ev ev, kapı kapı gezerek ilanlarını posta kutularına, zillere bırakıyor, en işlek noktalardaki otobüs duraklarına yapıştırıyor. İlk olarak arkadaşıyla beraber kitapçı açma projeleri olduğunu, “Sahaftirik adında bir kitapçı açalım, Türkiye’deki en ucuz kitabı satma iddiasıyla çıkalım dedik. Ama bunun çok büyük maliyeti vardı. Sistemi idare edecek kadar, çok cüzi bir rakamla geçinmemize yetecek kâr marjı hedefiyle çıktık yola. O konuda pek başarılı olamadık. Halen aklımızda, yapmayı düşünüyoruz” sözleriyle anlatıyor Erbasan.

OKULDAKİ HOCALARI GEZEREK BAŞLADI

O proje gerçekleşmeyince de farklı bir yola başvurmuşlar. “3 yıl önce okuldaki hocalarımızı gezerek başladık bu işe. Atmayı ya da vermeyi düşündüğünüz kitaplarınız varsa biz alırız dedik. Biraz topladık ancak umduğumuzu bulamadık. Daha sonra tek başıma girişimde bulundum ve kapı kapı gezmeye başladım” diye devam ediyor Erbasan. Fakat tek tek zillere basıp konuyu izah etmenin çok uzun zaman aldığını ve insanları rahatsız ettiğini düşündüğü için ilan hazırlamaya karar verdiğini Erbasan, şu sözlerle anlatıyor:

6 AYDA ÇANKAYA’DAN 6 BİN KİTAP

“Ancak ilanım biraz uzundu. Hem bana pahalıya mâl oluyordu hem de geri dönüşler açısından insanlar uzun bir ilan okumayı tercih etmiyorlardı. İlanlarımı kısalttığım bir sistem oturttum. Oturduğum yerlerde (Mamak) denemelere başladım, geri dönüşler olmadı. Uzun bir ara verdim. 6 ay önce de tekrar Çankaya bölgesinde ilan dağıtarak yeniden giriş yaptım. Sistemli bir şekilde yapınca bayağı olumlu sonuçlar aldım. Ayrancı, GOP ve Bahçelievler’den 6-7 ay içerisinde 6-7 bin kitap topladım. Ben de geçen yıl kendi kütüphanemi indirerek kitap satmaya başlamıştım. Oradan elde ettiğim gelirle de internet ortamında kitap satın almaya başladım.”

Yazının Devamını Oku

Gecekondusunu tuvale çevirdi

Türk Dil Kurumu, ‘engel’ kelimesinin anlamını, “Bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep” olarak tanımlıyor.


30 yaşındaki zihinsel engelli Muhammed Yalçın ise, ‘engel’in sözlükteki anlamını boşa çıkaranlardan biri...Yaptığı resimlerle dünya çapında üne sahip olan Muhammed’in tutkusu, doğup büyüdüğü ve halen yaşadığı Altındağ Kargalı Sokak 27 numaradaki gecekondunun duvarlarına yansıyor. Evinin bulunduğu ‘gri’ sokağa girdiğinizde, daha çok uzaklardan rengarenk duvarlarıyla Muhammed’in resimleri karşılıyor. Eserleri, ‘Art Brut’ yani ‘Ham Sanat’ olarak adlandırılıyor. Hayal dünyasını yansıtan, gökkuşağı gibi renkli çocuklar, gülen yüzler, çiçekler ve çizimler evin duvarlarını süslüyor.

ZİYARETÇİ SAYISI 2 BİN’İ GEÇTİ

Evin içine girdiğinizde ise masal gibi bir dünyaya açılmış hissine kapılıyorsunuz. Duvarlar, merdivenler ve hatta zemin bile tamamen Muhammed’in resimleriyle kaplı. Kendisine büyük destek olan babası Hasan Yalçın ve annesi Aysel Yalçın, Muhammed’in bugüne kadar onlarca sergi açtığını söylüyor. Hasan Yalçın, “Bugüne kadar evi ziyaret edenlerin sayısı 2 bini geçti” diyor. Hatta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bile Muhammed’i evinde ziyaret etmiş. Anne Aysel Yalçın ise, evi görmeye gelen bir ziyaretçi ile yaşadıkları anıyı, “Bazıları ev diye içeri girmeye utanıyor. Muhammed bir keresinde almış birisini yukarı getirmiş. Adam içeri girdi ama ev olduğunu bilmiyormuş. Utanarak hemen dışarı kaçtı” sözleriyle anlatıyor.

KANTİN DUVARINI BOYAYARAK BAŞLADI

Muhammed’in resim tutkusu, 2009’da gittiği bir özel eğitim okulunda başlamış. Baba Hasan Yalçın, okulda kağıtlara resim yapan Muhammed’in ünlü ressam Harun Antakyalı ile tanıştıktan sonra hayatının değiştiğini belirterek, şöyle konuşuyor: “Ressam Harun Antakyalı’nın desteğiyle okulun kantin duvarlarını boyamayla başladı hikâyesi. Daha sonra orada bir sergi de açtılar. Okulda 2 sene boyunca eğitimine devam etti. Eğitimi bitip mezun olunca, Harun Antakyalı ‘Muhammed’i benim atölyeme gönderir misin’ dedi. Okuldaki 4 arkadaşıyla birlikte bir sene boyunca da Antakyalı’nın atölyesine gitti.

BÜTÜN EVİ İKİ SENE İÇİNDE BOYADI

Yazının Devamını Oku

Eşek kulaklı kralın gizem dolu mezarı

Binlerce yıldır farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Ankara toprakları, birçok kültürel mirasa ve zenginliğe sahip. Ankara’ya 75 kilometre uzaklıktaki Polatlı ilçesi de bunların en başında geliyor.


Sakarya Meydan Savaşı’nın yaşandığı ve Milli Mücadele yıllarındaki önemiyle bilinen Polatlı topraklarındaki tarih, aslında antik çağlara kadar uzanıyor.
M.Ö. 1200’lü yıllardan başlayarak M.Ö. 900’lü yıllara kadar Anadolu’ya göç edip yerleşen Frigler’in kenti, Polatlı’ya 20 kilometre uzaklıkta yer alan Yassıhöyük Mahallesi, nam-ı diğer Gordion olarak biliniyor. Mitolojide, tuttuğu her şeyi altına çevirdiği söylenen ve ‘Eşek Kulaklı’ olarak anılan Frigler’in efsanevi kralı Midas’ın tümülüsü; yani mezarı da burada yer alıyor.

KAZISINI ZONGULDAKLI MADENCİLER YAPTI

Gordion ve çevresinde, Frig soylularının mezarının bulunduğu çok sayıda tümülüs yer alıyor. Bunlardan en büyüğü ve ihtişamlısı ise Kral Midas’a ait olduğu söylenen, 55 metre yüksekliğe ve 300 metre genişliğe sahip olan Midas Tümülüsü’dür. Midas Tümülüsü, Yassıhöyük’e yaklaştıkça uzaklardan bile heybetiyle büyülüyor. Gordion’un ilk keşfi, 1901’de, Gustav ve Albert Koerte kardeşler tarafından yapılıyor. Daha sonra 1951 yılında Pensilvanya Üniversitesi’nden arkeolog Rodney S. Young tarafından çalışmalar başlatılıyor. 1957 yılında Zonguldaklı madenciler tarafından kazısı yapılan tümülüs, 1960’ların başında Türk mühendislerin başarılı çalışmalarının ardından ziyarete açılmış.

MEZAR KAPATILMADAN YENEN SON YEMEK

Dünyanın en büyük 2. tümülüsü olarak bilinen Midas Tümülüsü’ne uzun ve dar bir koridordan giriliyor. Yaklaşık 100 metrelik yürüyüş sonrasında mezar bölümüne ulaşılıyor. Ancak mezar odasına girilmiyor. Demir parmaklıkların ardından binlerce yıllık dev ağaç tomruklarla korunan mezar odasına küçük bir açıklıktan bakabiliyorsunuz. Dünyanın en eski ahşaptan yapılan mezar odasındaki devasa tomrukların demir konstrüsiyonla desteklendiği de göze çarpıyor. Kazılar sırasında ortaya çıkan ahşap mezar odasında, Kral Midas’a ait olduğu düşünülen kemikler, fibulalar(çengelli iğne), bakır ve tunç kaplarla karşılaşılmış. Mezar odasından çıkan kemikler ve antik eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. Bilim insanlarının mezardan çıkan parçalar üzerinde yaptığı incelemelerde Kral Midas’ın mezar odasında son bir yemek yendiğine ve menünün acı et güveci, mercimek lapası ve ballı bira olduğuna kalıntılardan ulaşılmış.

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun adı burada konuldu

Tarih öncesi çağlardan bu yana birçok medeniyetin beşiği olan, Sümerlerden Asurlulara, Hititlerden Perslere, Lidyalılardan Selçuklulara, onlarca devlete ev sahipliği yaptı Anadolu toprakları..

 


1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’yle beraber yerleştiğimiz Anadolu toprakları, 11. yüzyıldan beri biz Türkler tarafından yönetiliyor. Neredeyse bin yıldır hüküm sürdüğümüz bu güzel coğrafyanın isminin nereden geldiği ise halen merak konusu..
Etimolojik olarak Anadolu sözcüğünün Yunancadan türediği bilinse de, bu konuyla ilgili çok ilgi çekici bir efsane Ankara’ya 80 kilometre uzaklıkta yer alan Kızılcahamam’ın Taşlıca Mahallesi’nde yüzyıllardır anlatılmaya devam ediyor.

BİR BAKRAÇ AYRANLA ORDUYU DOYURDU

Rivayete göre Anadolu isminin, Taşlıca’daki Ayran Taşı ve Kırmızı Ebe’den geldiği söyleniyor. Anadolu Selçuklu Devleti Hükümdarı Alâeddin Keykubad, ordusuyla beraber fetihlerine devam ederken Taşlıca’dan geçer. Burada yaşayanlar ‘orduyu nasıl ağırlayacağız’ telaşına kapılmışken Kırmızı Ebe, sırtında yavrusu ve elinde bir bakraç ayranla çıkagelir. Yanaklarının ve başına bağladığı örtünün kırmızısından dolayı bu ismi alan Kırmızı Ebe, askerlere ikram etmek için getirdiği bakracındaki ayranı ağaçların arasındaki taş oluğa döker. Askerler de hem ayran içmek hem de kaplarını doldurmak için sıraya geçer. Kırmızı Ebe ile askerler ayran içip kaplarını dolduran askerlerle şöyle bir diyalog yaşanır:
-Doldurun gazilerim,

Yazının Devamını Oku

Simidin beyefendisi

“SİMİTÇİİİİİİ...”, “Taze, sıcak, gevrek simittttt....” Bu bağırışlar günümüzde yerini ‘her köşe başında’ açılan, isminde ‘simit’ olan unlu mamül satışının yapıldığı şirketlere bıraksa da baş üstünde taşınan tablalardaki simidin tadı bir başkadır.

 

Hele ki simidiyle meşhur Ankara’da, vatandaşlar bunu çok daha iyi bilir. Başkent’te, tablada simit kültürü halen devam ediyor ancak bunu alışılmışın dışında bir şekilde yapan birisi var.
Hem de ödüllü.
48 yaşındaki İsmet Dağ, 30 yıldan fazla bir süredir simitçilik yapıyor.
Ama sokakta gördüğümüz diğer simitçilerden çok daha farklı. Zaten onu gördüğünüzde farkı hemen anlıyorsunuz.
Bordo renkli papyonu, aynı renkte yeleği ve önlüğü ile dikkat çekiyor. Sağ elinde taktığı mor renkli eldiveni ile çıkıyor yollara.
Doğma büyüme Ankaralı olan İsmet Dağ, ortaokul yıllarında yarı zamanlı olarak başlamış simitçilik kariyerine. Daha sonra lise yıllarında tam zamanlı olarak devam etmiş.

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın Kapadokya’sı

“Peri bacaları” denildiğinde herkesin aklına ilk olarak Kapadokya gelir.

Nevheşir’in Ürgüp, Göreme, Uçhisar, Avanos gibi bölgelerinde gün doğumuyla birlikte ortaya çıkan eşsiz manzaralar, balonların havadaki büyülü görüntüsü, peri bacalarına kurulmuş otellerde konaklama keyfi herkesi mest eder. Ancak, Ankara’dan yaklaşık 270 kilometre uzaktaki Kapadokya’ya, milyonlarca yılda oluşan bu doğa harikalarını görmek için giden Başkentlilerin bilmediği bir şey var:
Ankara’nın mini Kapadokyası...
Yani, Abacı Peri Bacaları.

YOL ÜSTÜNDE MUHTEŞEM MANZARALAR

“Ankara’da peri bacası mı var?” sorularını bir kenara bırakarak, burnumuzun dibinde keşfedilmeyi bekleyen bu eşsiz mekanın nerede yer aldığını inceleyelim.

Yazının Devamını Oku

Susam Sokağı çocuklarının unutulmaz kahramanları

Gün güneşli, insanlar neşeli... Sen de gel oyna...Susam Sokağı’nda.Dostluk ve sevgi, sarıyor her yeri... Gel katıl bize, verelim el ele.Sev dünyayı, açılır her kapı... İşte Susam Sokağı.

Çocukluğu 1990’lı yıllarda geçen hemen hemen herkes bu nakaratla beraber ekran karşısına geçip Minik Kuş’u, Kırpık’ı, Edi ile Büdü’yü, Kurabiye Canavarı’nı, Kurbağacık’ı, Açıkgöz’ü, Tahsin Usta’yı, Zehra Teyze’yi, Nihat Amca’yı, Hakan Abi’yi, Sabiha Teyze’yi ve Zeynep Abla’yı izlemek için can atardı.
Dünyada, Sesame Street adıyla bilinen çocuk programı, Türkiye’de, Susam Sokağı olarak hayat buldu. 1989’da TRT’nin Ankara Kavaklıdere’deki Sefaretler Stüdyosu’nda çekimleri başlayan Susam Sokağı, 1990’a kadar iki sezon boyunca yaklaşık 250 bölüm olarak kaydedildi.
Çocukların büyük ilgisini toplayan program, biri sabah biri akşam olmak üzere günde iki kez yayınlanıyordu. Maalesef sadece iki sezon çekilen Susam Sokağı’nın daha sonraki yıllarda eski bölümleri yayınlandı.

Sadece bir sokak değil, çocukların hayallerinin yaşadığı bir dünyaydı Susam Sokağı. Herkesin kendinden ve çevresinden bir parça bulduğu bu sokak sayesinde bazı çocuklar okula bile başlamadan saymayı ve harfleri öğrenmişti. Çocuklara sevgiyi, paylaşmayı, hoşgörüyü, arkadaşlığı öğreten bu programda gerçek karakterlerin yanı sıra, kuklalarla canlandırılan hayali karakterler de vardı.



Yazının Devamını Oku

Sessizliğin yerleşim yeri

Başkent Ankara, 5 milyon 445 bin nüfusuyla ‘Türkiye’nin en kalabalık ikinci şehri’ unvanını korurken, nüfus artışı ve şehir merkezine yaşanan göç de her geçen gün katlanarak devam ediyor.



Çankaya ve Keçiören gibi ilçelerde 1 milyona dayanan nüfus, trafik kaosu ve aşırı yoğunluk gibi problemlere neden oluyor. Fakat Ankara’nın yaklaşık 100 kilometre uzağında yer alan bir mahallede tüm bu rakamlara ve istatistiklere meydan okuyan bir yer var.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2017 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre Ankara’nın en az nüfusa sahip yerleşim yeri Kızılcahamam’ın Tahtalar Mahallesi.
Son istatistiklere göre mahallede sadece 13 kişi yaşıyor. Tahtalar Mahallesi muhtarı Süleyman Doğan, “Harun, Süleyman(kendisi), Hasan, Havva, Neziyet, Serkan, Yasin, Kezban, Muharrem ve Ümmühan” diyerek Tahtalar’daki nüfusu bir çırpıda sayıyor. “Kızılcahamam’ın en son mahallesi burası” diyor. İmam, eşi ve çocuğu da geçen ay köyden ayrılınca nüfus 10’a kadar düşmüş.

* Tahtalar’ın girişinde sessizlik hakim. Yukarı ve aşağı kısımlara gittiğinizde de manzara değişmiyor. Bölgede sadece rüzgâr ve kuş sesleri duyuluyor. Yollarda, bahçelerde, meydanda kimsecikler yok. Muhtarı beklediğimiz bir saat boyunca da yoldan tek bir araba dahi geçmiyor. Köyün girişinde gelenleri karşılayan bir hayrat ve onun yanında yer alan bank, her ne kadar üstünde Büyükşehir Belediyesi yazsa da yalnızlığı çağrıştırıyor.

* Tahtalar’da yaklaşık 30 hane var. Ancak çoğu boş, kullanılmıyor. Bazılarının camları kırık, kapıları da saclarla örtülmüş. Kullanılan evlerin sayısı iki elin parmağını geçmiyor.

Yazının Devamını Oku