Geçmişte yaşayan adam

Lao-Tzu’nun harika bir sözü var: Eğer bunalımda iseniz, geçmişte... Endişeli iseniz, gelecekte... Huzur içindeyseniz, bugünde yaşıyorsunuz demektir...

openculture.com’un aktardığı bir BBC haberinde, İngiltere’de, kendi evinde 1946’daymış gibi yaşayan ve giyinen bir İngiliz’in hikayesini izledim.
Üzerinde taşıdığı kıyafetlerden evinde kullandığı aksesuvarlara, hatta çamaşırlarını yıkadığı deterjanına kadar 40’lı yıllarda yaşıyor.
“Gel kardeşim, sarılayım sana” diyecektim! Buradan sevgili Ben Sansum’a sesleniyorum... İstanbul’da 60’larda yaşayan bir kız kardeşin var! Onun kadar vaziyeti ilerletmiş değilim, ama nezaketsizliğin, popülizmin, derinliksizliğin “yeni normal” olduğu bir çağ bana pek uymadı, ruhum anne ve babamın gençliğinde yaşıyor.
Sansum, modern dünyanın nimetlerinden mümkün olduğu kadar az faydalanıyor. 100 yıllık bir şömine ile ısınıyor, 100 yıllık bir ocakta yemeğini yapıyor ve imkanlar elverdiğince bu yaşam tarzını sürdürmek istediğini söylüyor.
Bu şekilde yaşamasının nedeninin o döneme duyduğu estetik ilgi kadar “O dönemin hayat tarzını hatırlayan birilerinin olduğunu göstermek...”
40’ların değerlerine kendini daha yakın bulduğunu söylüyor.
“Yaşam inanılmaz bir hızda değişiyor, bu hıza ayak uyduramıyorum. Facebook’ta yüzlerce arkadaşınız var ama dışarı çıkıp komşunuzla konuşuyor musunuz?
Artık daha izole bir yaşam var, o kadar çok şeyi kaybettik ki, sadece eski dünyamızın değerlerini yaşatmaya çalışıyorum” diyor.
Bu cümleye ortak olmamak elde değil. Ben de İstanbul sokaklarına, kişisel ilişkilere, günlük sohbetlere 60’ların inceliğini geri getirmek isterdim. Tabii bugünün bağlamından geçmişe bakarak, geçmişin sadece iyi yönlerini görme tuzağına da düşüyoruz.
40’ların savaş koşullarını veya insan hakları konusunda bugünden fersah fersah gerideki 60’lara “özenmek” çok anlamlı olmasa da, mesele şu aslında: Konu geçmiş olduğunda insan beyni farklı çalışıyor, iyiyi, güzeli seçiyor.
Şimdiki zamanda ise bakın ne oluyor: Psikoloji profesörü John Cacioppo, insanların heyecan verici olumlu kavramlara ve olumsuz kavramlara nasıl tepki verdiğini ve beyinde nasıl bir değişim olduğunu anlamaya yönelik yaptığı bir çalışmada, bir grup gönüllüye önce olumlu duygular uyandıracak fotoğraflar göstermiş.
Mesela bir pizza dilimi veya bir Ferrari gibi.
Ardından olumsuz duygular uyandıracak fotoğraflar gelmiş, bir ölü kedi veya parçalanmış bir yüz...
Bunların ardından da saç kurutma makinesi veya tabak gibi, insanlarda doğal duygular uyandıracak görüntüler vermiş.
Ortaya çıkan sonuç ise şu: Beyindeki elektrik aktivitesi, negatif uyaranlarla karşılaşınca diğerlerine nazaran büyük ölçüde artıyor.

Algı değişiyor

Bu durumun güncel yaşamımızda bizi doğrudan etkilediğini söylemek mümkün. Tabii faturası bize çıkıyor: Ruh sağlığında bozulma.
İnsanların “hayatta kalma” güdüsü gereksiz olarak tetiklendiğinde, anksiyete ortaya çıkıyor.
Sürekli olumsuz haberlere maruz kalarak aslında yaşadığımız devrin berbat, yaşanmaz koşullar sunduğunu düşünüyoruz.
Berbat, acı, vicdansız, yaşanmaz bir dönem olmadığını söylemiyorum ancak tedavisiz, umutsuz, geleceğin olmadığı bir dünyada yaşamıyoruz.
Beynin kötü habere daha çok tepki verişi, gün içinde maruz kaldığımız dilden ötürü, herkesi tedavisi olmayan bir devirde yaşadığına inandırıyor.
2. Dünya Savaşı’nı yaşamış bir Avrupalıya sorduğunuzda, en kötüsünü gördüğünü düşünecektir, aynı sizin bugün “en kötüsünü” gördüğünüzü düşündüğünüz gibi.
Gelecekte torunlarınız da yaşadıkları dönemin en kötüsü olduğuna inanacak.
Bugünün tuzaklı yanı şu...
Sosyal medya ve haber dili, yalan haberler ve çığırtkanlık çağı, sizi olması gerekenden fazla umutsuz hissettiriyor.
Bu nedenle gün içindeki haber ve sosyal medya meşguliyetini minimuma indirmek gerekiyor.
“Geçmişte yaşayan adam”a gelince...
Bugünün gerçeğinin içindeki gizli güzelliği ve umudu görmeyenler, geçmişin sükunetine, güvenli bilinirliğine sığınabiliyor.
Bugünden baktığınızda geçmişin olumsuzluklarını görmüyorsunuz, güzel değerlerini seçiyor ve onları yaşatmayı tercih ediyorsunuz. Bu da aslında güzel bir tedavi şekli.
Ben de ara sıra başvuruyorum. Şimdi izninizle gidip biraz plak dinleyecek, “Hayat” ve “Ses” dergisinin sayfalarını karıştıracağım. 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Vedadan saymıyorum yeni bir başlangıç

Bu sayfalar aracılığıyla size ilk merhaba dediğim tarih, 2009.


Bundan tam dokuz yıl önce başladım Hürriyet Kelebek’te köşe yazmaya.
Dün gibi hatırlıyorum ne hissettiğimi, ne büyük heyecan yaşadığımı...
Şimdi geriye baktığımda anlıyorum ki, insan bir yolda yürümeye başlarken aklından pek çok düşünce geçiyor; bir tek şunu görmüyor:
Nasıl değişeceğini ve dönüşeceğini...
İyisiyle, kötüsüyle yaşanan tüm deneyimler kişiliğimizi, hayatımızı şekillendiriyor, başkalaşıyoruz.
Bir hayat içinde pek çok karaktere bürünüyoruz aslında.

Yazının Devamını Oku

Patron kim?

Adettir, yıl biterken “Bu yıl nasıl geçti” muhasebesi yapılır. Neler yaşadık, dünya neler yaşadı, Türkiye neler yaşadı, kendi hayatlarımızda iz bırakan neler vardı...

Tüm sıraladıklarımızın değeri büyük. Hatta değeri, ileriye yönelik dileklerden de büyük, çünkü bize bir harita çiziyor. Güzel dileklerin gerçekleşmesi için olayların üzerine çıkarak, daha geniş bakarak, hem kendimizdeki, hem dünyadaki dönüşümü gözlemlemek icap ediyor...
60’lı yıllarda Kanadalı iletişim kuramcısı ve filozof Marshall McLuhan “Medium is the message” demişti, yani kabaca çevirecek olursak, toplumu değiştiren güç, o olay kadar, olayın size ulaşma şekli ve kullanılan araç...
Medyadan tutun günlük yaşama sonsuz sayıda örnek sıralamak mümkün: Mesela endüstrileşme çağında, el ile hazırlanması zahmetli olan bir ürünün fabrikalarda kolaylıkla ve düşük maliyetle milyonlarca üretilmesi...
Ürünün fiziksel olarak yaygınlaşmasının toplum üzerindeki etkisi değildi esas mesele. Toplumu değiştiren güç, bireyin artık o ürüne kolayca, düşük fiyatla ve hızlıca ulaşabileceğini “bilmesi” idi...
Moda endüstrisini düşünün mesela, tüketim ürünlerine dönüşen giysileri düşünün...
Kıyafetlerin bir tüketim ürünü olmadığı çağlarda, (çok da uzak değil, bunun için 50’lere gitmek bile yeterli olur) kıyafetler “ömürlük” diktirilir veya satın alınırdı. Bozulan kıyafetler tamir edilir, sonraki nesillere kalır, bebek giysileri dahi saklanıp gelecekte doğacak çocuklar için kenarda tutulurdu.
Bir de bugüne bakalım: Artık giysileri, aynı yeme-içme gibi gerçek tüketim ürünlerine benzer şekilde tüketim ürünü olarak kabul ediyoruz. Çevremizde dönen dünya, giysilerin “tüketilmesi” üzerine kurulu; giysiler alınır, giyilir, atılır (veya artık dayanıksız üretildikleri için bozulurlar) ve yerine yenileri alınır.

Yazının Devamını Oku

İlham veren hikayeler

Ayşe Acar, bir gazeteci. Oğlu ve kızıyla birlikte kısa süre önce Kanada’nın Vancouver şehrine taşındı. Bu ayın başında Hürriyet Pazar için, kendine “40’ından sonra iki ergen ve bir köpekle Kanada’ya göç etmek nasıl bir şey?” sorusunu sorduğu bir yazı yazdı, Vancouver’a taşınma kararına giden süreçten oradaki hayatının ilk gün ve haftalarında neler yaptığını anlattı.

Yaşadığı zorlukları, ruhsal iniş çıkışlarını, değiştirmek zorunda kaldığı alışkanlıklarını, kısacası yeni hayatını yazdı Acar.
Çok okunan bir yazı oldu, üzerine “Biz nasıl yaparız, bize de yol göster” diyen yüzlerce mail ve mesaj aldı.
Bu yazıyı “Buradaki hayattan ve gelecekten umudunu kesen ne çok insan varmış” gözüyle de okumak mümkün, ancak ben o yazıda aklına koyduğunu yapan ve engel tanımayan bir kadın gördüm.
Mesele taşınmak değildi aslında. Mesele, “kadının gücü ve çevresine olan etkileri”ydi.
Kendi aklında yarattığı sınırları ortadan kaldıran, korkmayan, korkmadan adım atan bir kadın vardı o yazıda.
Acar, bu ay Madam Figaro dergisi için aynı kendi gibi hayatının belirli bir döneminde Kanada’ya taşınan kadınlarla konuşmuş.
Hayat hikayelerini, onları oraya neyin götürdüğünü, nasıl kariyer yaptıklarını öğrenmiş.

Yazının Devamını Oku

Oyunculuk bana tatil gibi geliyor

İlk filmden kısaca hatırlayalım, “Kardeşim Benim”de Murat Boz’un canlandırdığı Ozan ve Burak Özçivit’in hayat verdiği Hakan, birbiriyle durmadan didişen iki müzisyen kardeştir... İlk filmde babalarının son dileğini gerçekleştirmek üzere yollara düşerler, bu yolculukta onlara eşlik eden magazin muhabiri Zeynep (Aslı Enver) Hakan’a aşık olur ve serüven başlar... İlk filmin gişedeki karşılığı 2 milyon izleyici olmuştu; buradan hareketle ikinci film hızla geldi ancak bu sefer Aslı Enver yok, Hakan’ın “sevdiceği” olarak karşımıza “Vatanım Sensin”den tanıdığımız Pınar Deniz çıkıyor.

Bu arada, ilk filmde Aslı Enver’in canlandırdığı Zeynep, Burak Özçivit’in canlandırdığı Hakan ile aşk yaşıyordu ancak gerçekte bu film, Murat Boz ile aralarında büyük bir aşk doğmasına neden olmuştu.
Murat Boz ile film vesilesiyle bir araya geldik; hayatının bilinmeyen yönlerinden Aslı Enver’le olan ilişkisine kadar pek çok şey konuştuk.
Çok yakında Youtube kanalının açılacağını da söyledi, “Her şey olacak bu kanalda” diyor Boz. Benim anladığım, youtube.com/muratboz kanalında “kendi magazinini” yapacak; hayatının bilinmeyen yönlerini, “O Ses Türkiye”de, klip ve film çekimlerinde kamera arkasında yaşananları, kendi hayatından detayları aktaracak...


Mekan- Raffles Otel

“Kardeşim Benim” ve “Kardeşim Benim 2” , Burak Özçivit’le olan arkadaşlığınızın bir meyvesiymiş aslında doğru mu? Nasıl tanıştınız, nasıl bir araya geldiniz, nasıl bir öyküsü var bu işin?

- Burak’la bizim arkadaşlığımız çok eskiye dayanıyor, iki filmden de önceye... Sektörümüzde bizim gibi insanların yan yana gelmesi, arkadaş olması zordur. Hatta birbirinin başarısından rahatsız olan da çoktur ama bizim Burak’la böyle bir yarışımız hiçbir zaman olmadı. Kariyerimin ilk konserlerinden birine gelmişti Burak, o zamanlar da “Burak Özçivit”ti yani, tanınan, bilinen bir oyuncuydu. Bir konser vesilesiyle tanışıp arkadaş olduk. O günden bugüne neredeyse 10 sene geçti. Ben “Hadi İnşallah” ile sinema sektörüne adım attıktan sonra, Burak’la olan sohbetlerimizde birlikte bir film yapma fikri ortaya çıktı. Konusu “kardeşlik” olabilir dedik, ardından senaryo aşamasına geçildi ama acele de etmedik. Uzunca bir senaryo süreci yaşadık. Senaryolar gitti-geldi, en sonunda Zafer Külünk’ün senaryosu hepimizin içine sindi ve “Kardeşim Benim” serüveni öyle başladı Burak’la. Burak aynı zamanda filmin yapımcılarından, zaten Timur Savcı ile bir ortaklıkları vardı, bunu da filme yansıttılar...

Yazının Devamını Oku

Sosyopatiyi normalleştirmek

Artık hepimiz haykırıyoruz: Türkiye’de, hayvanların kanunlarda “eşya” olarak değerlendirilmesini Erzincan Orduevi’nde bir erin yavru kediye yaptığı işkence değiştirmeyecekse, ne değiştirecek?

Sosyopatların davranışlarına “yanlış” diyecek, cana kıymalarına, toplumu yaralamalarına mani olacak bir kanun yok mu Türkiye’de?
Antisosyal ve psikopatik kişilik bozukluğu belirtileri gösteren kişilerin tedavi görmemeleri, serbest bırakılmaları ve genel cezasızlık, çok tehlikeli bir yere işaret ediyor.
Böyle adamlar toplumun genelini yansıtmasa da, eğer kanun yapıcılar bir canlıya yaptığı işkencenin “anormal” olduğunu söylemez, bunu engelleyecek bir kanun çıkarmazlarsa, gün gelecek işkence de, işkence haberi de normalleşecek!
Her gün bir başka işkence, her gün bir başka hayvana eziyet, bu haberleri görerek büyüyen gençler yetişiyor.
Eğer bu cezasızlık devam ederse, gençlerin bu görüntülere hassas olacağını düşünmeyin.
Eğer bu işin bir cezası olmazsa, gün gelecek toplum “normu” olarak sosyopatiyi konuşacağız!
Bu olay, antisosyal ve psikopatik kişilik bozukluğu belirtileri gösteren kişilerin toplum içindeki yerine işaret ediyor.

Yazının Devamını Oku

Samsun ve Batman’ın çilesi!

Samsun Valisi Osman Kaymak, Samsun’un tanıtımı ile ilgili bir açıklama yapmış ve “İnternet tarayıcılarında Samsun’u aratınca Samsung çıkıyor diyorlar. Ben de bazen Samsun’u aratınca Samsung çıkıyor. Samsung dünya markasıdır. Ama Samsun’un önüne geçmemesi lazım” demiş.

2008 yılında görevde olan eski Batman Belediye Başkanı da “Batman” filminin yapımcısı Christopher Nolan ve Warner Bros. şirketi hakkında “Batman ismini izinsiz kullandıkları” için suç duyurusunda bulunmuştu.
Zannederim bu olayı sonsuza kadar hatırlayacağız...
Samsung yetkililerinin Samsun şehrinden haberleri var mı bilinmez ama bu haber de aynı Batman komedisi gibi dünyada da konuşulmaya başlanırsa duyacakları kesin...
Bu örnekler insanın aklına Streisand Etkisi’ni getiriyor.
Streisand Etkisi, yasak ve sansürlerin, yasaklanmaya çalışılan konuya daha çok dikkat çekmesiyle sonuçlanmasını tanımlar...
Hikayesi şu:
2003’te Amerikalı fotoğrafçı Kenneth Adelman, Malibu kıyılarındaki sahil erozyonunu belgelemek üzere sahil şeridinin fotoğraflarını çekiyor, fotoğrafların arasında ünlü şarkıcı Barbra Streisand’ın evi de görülüyor.

Yazının Devamını Oku

Çok genç kadın-orta yaşlı erkek denklemi

Genç kadınlar için eşlerini terk edenler, ikinci evliliklerini kendinden 30 yaş küçük genç kadınlarla yapanlar, ilişki kurmak için “kendinden oldukça yaşlı ve kariyerli” şartı arayan kadınlar...

Dün ilişkilerde kadının yaşının büyük olması halinde ne oluyor, bunu konuştuk.
Bugün de “yaşı çok küçük kadın ve orta yaşı geçmiş erkek konusu”, bunun toplum ve medyadaki algısı ve nedenleriyle devam edelim.
Sürekli genç kadınlara ilgi duyan erkeklerin motivasyonlarının kaynağı nedir?
Önce bu soruyu sormalı.
Kaynağı, erkeğin bitmek bilmeyen “gençlik, tazelik arayışı” değil her durumda.
Tamamen erkek egemen dünyanın kodlarına göre çalışan bir düşünce yapısından ve kişisel güçsüzlüklerden, travmalardan, yetiştiriliş şeklinden kaynaklanıyor çoğu zaman. Sürekli pohpohlanarak “Benim aslan oğlum”larla yetiştirilen erkekler, gerçek başarıların getirdiği güç ve keyiften ziyade içini dolduramadıkları bir “güçlü hissetmek” haline yapışıp kalıyorlar yetişkinlik yaşlarında.
Genç kadınları etkilemenin, hayat deneyimine sahip kadınları etkilemekten daha kolay olduğunu kendileri de itiraf ediyor.

Yazının Devamını Oku

Biraz da erkekler korksun bakalım

Ünlü Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein’in yıllar boyunca kadınları taciz etmesinin ortaya çıkışından sonra başka isimlerin rezillikleri de hızlıca dökülmeye başladı. Hepsinin adını sıralasak yazıya yer kalmaz, o kadar kalabalık liste...

Yıllardır saklanan sırların ortaya çıkışının en büyük nedeni, ekim itibariyle #metoo hashtag’iyle kadınların sosyal ve iş hayatında uğradığı tacizleri paylaştığı hareket...
Güney Afrika’dan İsveç’e, Almanya’dan Avustralya’ya yayıldı ve kadınların öfkesi daha uzun dönem duracak gibi görünmüyor.
Büyük bir değişime önayak olacak bir sürecin içinde yaşıyoruz.
Daha doğrusu “yaşıyor olabiliriz” diye ümit ediyoruz, zira bu hareketin henüz hakkıyla karşılık bulmadığı yerler de var, ülkemiz gibi.
Amerika’da ve diğer pek çok ülkede #metoo hareketi gösteriyor ki artık taciz kapalı kapılar ardında kalan, kadınları hayatı boyunca travma sahibi yapan, korkutan bir konu olmaktan çıkıyor.
Hiyerarşi sıralamasında kendinden aşağıda olan genç kadınlara akıl almaz münasebetsizlikler yapan “güçlü” adamlar sahip oldukları mevki ve para sayesinde saklanamıyor artık.
Neredeyse sayamayacağımız kadar fazla sayıya ulaşan, Hollywood’dan politika sahnesine, şirketlerin yönetici katlarına kadar yayılmış suistimaller bir bir ortaya çıkıyor, elbette bu daha buzdağının görünen kısmı.

Yazının Devamını Oku

YouTuber’ların şifreleri (2)

YouTube evreninin başarılı isimleri, “English with Lucy” kanalıyla Lucy Earl ve “French Guy Cooking” kanalıyla Alex Torso’nun başarı öykülerini konuşmaya dün başlamıştık, bugün devam ediyoruz.

“Bundan sonraki beş yıl içinde kendinizi nerede görüyorsunuz?” sorusunu Lucy “Bugünkü işimi yapmayı sürdürmek isterim ancak belki de beş sene sonra ‘yeni normal’ vlogging (Video blogging) olmayacak, sanal gerçeklik günün gerçeği olacak ve biz işlerimizi farklı şekillerde sürdüreceğiz...” diye yanıtlıyor. Alex Torso ise gelecekte, “Bugün yaptığımız işlerin içeriği sıradan kalacak” diyor.
Günlük vlogging işinin bir geleceği olmadığını söylüyor Alex: “Her gün orijinal içerik üretmek olanaksız, bu son derece tüketici ve talepkar bir iş. Bir belgesel veya bir sinema filmi çekenlerin bunu ne kadar zamanda yaptığına bir bakın, bir de dijital içerik üretenlerin zaman yönetimine...
Haftada bir orijinal içerikli bir video üretmek dahi fazlasıyla zorken, günlük video çekip yayınlamanın ve iyi içerik üretmenin insanı kısa sürede tüketen bir iş...”
Lucy de, Alex de haftada ortalama birer video ortaya çıkarıyorlar. Kendilerine göre ideal olarak belirledikleri periyot bu. Herkes YouTube’da bir kanal açabilir ve içerik üretebilir ancak konu nitelikli içerik üretmeye gelince, bu iş, zorluk açısından bildiğimiz diğer işlerden farklı değil.
Konu “çok tıklanan içeriklere” geliyor. Mesela en çok tık alan, lüks hayatları ortaya koyan Kardashian’ların hayatı tipi vlogları düşünelim; evet bunlar fazla tıklanıyorlar ama nitelikli içeriğe sahip oldukları için değil.
Tamamen popülizm ve “tıklatacak” tipte içerik üzerine kurulu vlogların geleceğinin olmadığını düşünüyor Alex. Bir başka deyişle sosyal medyada “hayatını paylaşarak” çok tıklanan kişiler, gelecekte yaptıkları işi ya bırakacaklar, ya da dönüştürmek zorunda kalacaklar. Uzun vadede nitelikli içerik oluşturulmuyorsa, “milyonlarca tık”ın bir önemi yok.
Lucy, “Videolarım ‘Şunu yapacaksınız, bunu böyle söyleyeceksiniz’ şeklinde sert ve soğuk değil, sıcak ve hoş bir dille anlatmaya çalışıyorum, ayrıca 3 dakikada anlatılabilecek bir konuyu daha fazla uzatmıyorum. Bazı insanlar istedikleri için değil, zorunda oldukları için İngilizce öğrenirler. Ben de bu deneyimi onlar için zevkli bir hale getirmek istedim” diyor.

Yazının Devamını Oku

Youtuber’ların şifreleri (1)

Biri Jamie Oliver’ın keşfettiği Youtuber, kanalında yemekle olan aşkını paylaşıyor... Diğeri ise Youtube evreninde görebileceğiniz en kullanışlı, en akılda kalıcı İngilizce derslerini veriyor.

Alex Torso, Youtube adıyla French Guy Cooking ve “English with Lucy” kanalıyla dünyanın dört bir yanındaki öğrencilerine seslenen Lucy Earl’den bahsediyorum.
Brand Week 2017 için kısa bir süreliğine İstanbul’dalardı; perşembe günü gerçekleşen United Nations of Youtubers paneli öncesinde bir araya geldik.


Başarılı Youtuber’lar olarak, kanalları onların hayatlarını kazanmalarını sağlayan bir “tam zamanlı iş” konumunda.

Peki bu dünyanın şifreleri neler? Dijital dünyada çok insana ulaşmanın sırrı nedir? Nitelikli içerik üreticileri olarak, nasıl çalışıyor ve nasıl yaşıyorlar?


İki gün boyunca size sohbetimizi aktarmaya çalışacağım.


Yazının Devamını Oku

Öğrencilere kavimler göçü zorlaması

Liseyi 1997-98 eğitim-öğretim yılında bitirdim. Şu yaşımdan geriye bakıp hâlâ “Hayatımın en kötü yılı” diyorum.

Eğitim sistemiyle oyuncak gibi oynanmaya başladığı ilk dönemlerdi. Daha ilkokul-ortaokul sistemi değişmemişti, ilkokuldan sonraki eziyet ve liseden sonraki eziyet olmak üzere iki tür büyük sınav eziyetine aşinaydık. “İleride oturacak bu işler ama şimdi biz deneme tahtasına çevriliyoruz” der, şikayet ederdik.
Tam benim üniversite sınavlarına gireceğim sene Ortaöğretim Başarı Puanı çıktı ortaya. Başarılı bir okuldaysanız, başarılı bir öğrenci olmanız para etmiyordu, çünkü puanınız okulun başarı ortalamasına göre hesaplanıyordu.
Sınavda en yüksek puan alabilmek için ancak başarısız bir okulda başarılı bir öğrenci olmalıydınız.
Başarılı okullarda okuyanlar cezalandırılıyordu bir bakıma. Lise son sınıf başlamadan içinde benim de bulunduğum hayli kalabalık bir grup öğrenci, canımız okulumuzdan ayrıldık ve yüksek puan tutturalım diye İstanbul’un en başarısız düz liselerini bularak uygun olanlarına geçtik.
Tabii kimsenin hesap etmediği bir konu vardı: Psikolojimiz. bu değişikliğin üzerimizde nasıl bir etkisi olacağını hesap etmemiştik. Herkes farklı sorunlar yaşadı.
Ben geçtiğim okula uyum sağlayamadım, çok şiddetli bir depresyona girdim, birkaç ay içinde ders çalışamaz hale geldim.
Çaresiz kaydımı beni nispeten biraz daha uyum sağlayabileceğimi düşündüğümüz başka bir okula aldırdık.

Yazının Devamını Oku

Kendimizi anlamak neden bu kadar uzun sürüyor?

Epeydir kafamı kurcalayan bir konu var.

Daha doğrusu elimi neye atsam kendimi “Bunu 27 yaşında şimdiki aklımla düşünebilseydim”, “Lise bittiğinde bu konuyla ilgili farklı düşünebilseydim”, “21 yaşında şimdiki aklım olsaydı da o önemli karar anında farklı davransaydım” derken buluyorum.
“Orta yaş krizi” midir, Türkiye’nin insana en büyük hediyesi olan “geleceğini görememe” halinden midir, pek çok insanın farklı nedenlerden benzer biçimde düşündüğünü görüyorum.
İnsanın kendini anlaması neden bu kadar uzun sürüyor?
Kim olduğunu, kim olmadığını, ne yapabileceğini, ne yapamayacağını, kimi dinleyeceğini, kimi ciddiye almaması gerektiğini anlaması neden bu kadar uzun sürüyor?
Hiçbir zaman net cevaplar yok bu sorulara.
Doğru yanıtlara yaklaşmak için insanın kendini tanımaya yönelik bir girişimde bulunması, enerji ve mesai ayırarak kendiyle zaman geçirmesi şart.
Belirli bir yaşa geldiğinde, kendini tanımaya yeterince vakit ayırmamışsa dahi bu sorulara doğru yanıtlar verdiğini sanıyor tabii.

Yazının Devamını Oku

Sabah karanlığında kalkınca, ne oluyor

Görünen o ki önümüzdeki aylar boyunca gecenin kör karanlığında kalkıp güne başlamak zorundayız.


2018’den itibaren kış saati uygulamasına geçileceğine dair karar Resmi Gazete’de yayımlandı. Fakat insan 1 yıl içinde neler olacağını, bu uygulamanın hayata geçip geçmeyeceğini kestiremiyor. Bu yıl neden bu yanlışta ısrar ediyoruz, onu da bilen yok.
Gece karanlığında yola çıkmanın yarattığı fiziksel tehlikeler işin görünen yüzü. Tüm bu tehlikeleri yaratan, kendini gecenin ortasında uyanmaya zorlanmış hisseden beynimizde olan bitenler...
Metabolizmanın işleyişine aykırı bir durumu zorla vücudumuza kabul ettirmeye çalışıyoruz. Karanlıkta, vücudunuz, melatonin adı verilen bir hormon salgılar, böylece uyku halinde kalırsınız.
Melatonin biyolojik saatinizi düzenler, kanınızdaki glikoz seviyesini, kan basıncını ve vücut sıcaklığını düşürür ve sağlıklı uyku koşulları sağlar.
Güneşin doğuşuyla, gözlerinizdeki optik sinirler ışığı algılar, melatonin seviyesi düşmeye başlar ve uyanırsınız. Uyandığınızda bu hormon, yerini kortizole bırakır.
Vücut sıcaklığı, kandaki glikoz seviyesi ve kan basıncı artar ve gün başlar. İşte tam da bu yüzden az miktar da olsa ışıkla uyumak, yetersiz uykunun önemli nedenlerinden biri. Işık demek, melatonin ve kortizol seviyeleriyle oynamak, yani kalitesiz uyku demek.

Yazının Devamını Oku

Ergen-yetişkin kadınlar

Koca koca pahalı çantalar, dolgularla şekillendirilmiş elmacık kemikleri, şiş dudaklar, pürüzsüz bir cilt...

“Param fazlasıyla yetiyor” mesajı veren, markasını gözün en göreceği yerde taşıyan kıyafetler...
Toplum içindeki yeri ancak gençse, güzelse, mal mülk sahibiyse ve vitrini hoş (dükkanın içinde ne oluyor bilinmez) bir koca ve soyunu devam ettireceği çocuklar varsa sağlam...
Sosyal açıdan kabul görmenin tek anahtarı böyle kimi kadınlar için.
Kadınlar, özellikle 30’ları geçtikten sonra sürekli kendileriyle uğraşır hale geliyor.
Yaşlanmayla baş etme hali gibi görünüyor belki yüzeyde ama biraz eşelediğimizde bundan fazlası var.
Neredeyse saçları ağarana kadar anne-babasına bağımlı yaşayan kadınların kimlik edinmesi, bizimki gibi kadına kendi kanatlarıyla uçmasından korkan kültürlerde zordur. Normalde 20’li yaşlarda büyük ölçüde tamamlanması gereken bu süreç, kadınlar için bir ömre yayılır.
Sadece belirli ailelerde değil, her kesimde görülür bu yapı.

Yazının Devamını Oku

Şikayet kültürü

Bu yaz, çok insanın uğramadığı sakin bir Ege kasabasında birkaç günümüzü geçirdik.


Bir sabah, kaldığımız pansiyonun 3-4 masalı sessiz ve yemyeşil bahçesinde kahvaltı ederken yan masadaki ailenin sohbetine kulak misafiri oldum:
Orta yaşlarını sürmekte olan anne, yan masada oturan bir başka tatilciye İstanbul’un kalabalığından, pisliğinden, içinde yaşadığımız dönemin acımasızlığından bahsediyordu.
Arada kısa sessizlikler oluyor, sohbet karşılıklı olarak bir “ortak şikayet ve nasıl da berbat bir dönemde yaşıyoruz” teması çerçevesinde, şehirlerin yaşanmazlığından Türkiye’nin dış politikalarına, her konudan birer ısırık alarak devam ediyordu.
Bu sırada sabahın serinliği, el değmemiş bir doğal ortam içinde bulunmamız, topraktan fışkırmış çiçekler, dalından meyveler sarkan güzelim ağaçlar...
Biraz ileride görünen heybetli dağ sırası, dağların denizle kavuştuğu yerdeki balıkçı sandalı, ışığın suyun üzerindeki dansı, güneşin sabah serinliğini yavaş yavaş içine çekmesi...
Bunların hiçbirinin anlamı kalmıyordu.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de kadınların can güvenliği gerçeği

Geçen martta tanımadığım bir adam kendini kargo elemanı olarak tanıtarak, evime girmeye ve bana saldırmaya kalkışmıştı, olayın ardından konu medyada hayli geniş yer bulduğu için anımsadığınızı tahmin ediyorum...

Birkaç gün önce ilk dava görüldü, saldırgan suçunu kabul etti fakat karar duruşmasına kadar bir ceza verilmedi. O da Şubat sonunda. Saldırgan şimdi serbest. Saldırı günü de sadece bir gün nezarette kalmış, ardından kuşlar kadar özgür bırakılmıştı.

Bu olay, Türkiye’de onbinlerce kadının yaşadığı şiddet olaylarından ve ardında yaşananlardan sadece bir tanesi. Hukuk sisteminin, kadını koruyan refleksleri yok, saldırganlar hep serbest, hep özgür.

Eğer Türkiye’de hukuk kadını korumuyorsa, kadınlar kendini korumak zorunda.  Bundan dolayı hem kendi adıma, hem tüm kadınlar adına çok üzgün ve kızgınım. Türkiye’de herkes rastlantılara bağlı olarak yaşıyor, kadınların durumu daha da berbat. Hafta sonu Banu Tuna’nın haberinde okudunuz: İstanbul, cinsel taciz ve saldırı bakımından dünyanın en tehlikeli 6. megakenti.

* Saldırgan evimin adresini bularak kapıma kadar gelmiş, “kafasını kıracağım” gibi tehditler savurarak bir buçuk saat boyunca güç kullanarak kapıyı zorlamıştı. Davada sanık, hakimin “Neden yaptın?” sorusuna karşılık olarak yazılarımda kendisinden bahsettiğimi, hatta Güzin Abla’nın da kendisinden bahsettiğini ve “dinlenildiğini” iddia etti. Hakim, bu akıl dışı iddiasından dolayı sanığın akıl hastanesine sevk edilerek muayenesini istedi.

* Olay 28 Mart'ta gerçekleşti, dava ise 19 Ekim’de. Yani olayın altı ay sonrasına gün verildi. Bir sonraki dava ise Şubatta. Karar çıkacak mı çıkmayacak mı bilemiyoruz ama tam bir seneye yayılan bir şiddet davasından bahsediyoruz. Tabii bu bir senelik süreç, şükredilecek(!) bir durum bile sayılır. Benzer birçok dosyada daha davası bile açılamayan yüzlerce mağdur kadın var. Tekrarlamak gerekirse, saldırganlar bu süreçlerde hep serbest. Suçunu, saldırdığını kabul etmesine rağmen bu kişinin hapse girmesini sağlayacak bir kanun yok çünkü.

* Saldırgan, ev adresimi çok bilinen bir kargo firmasının Kartal şubesinden aldığını söyledi, iki şirket ismi verdi. Kargo firmaları kişisel bilgileri üçüncü şahıslarla paylaşamaz, kanuna aykırıdır. Hakim bu olayın araştırılmasını söyledi, belirlendiğinde ilgili kargo firmasıyla ilgili yasal işlemleri başlatacağım. TC kimlik no vermeden kargo teslim etmeyen kargo firmalarındaki bilgileriniz işte bu kadar güvende! Bir çalışanın dikkatsizliğine, umursamazlığına veya bilgisizliğine bakıyor can güvenliğiniz.

* Saldırganlar, ülkemizin en özgür, en serbest yaşayan insanları. Yaptıkları eylemlerin hızlı ve caydırıcı cezası olmadığı için kadınlar “tekrar yapma ihtimali” ile yaşamak durumunda. Bu da, hayli büyük bir psikolojik baskı oluşturuyor. Saldırı gününden bu yana altı ayda kendi hayatıma dair aldığım pek çok önlem oldu. Altı ay önceki hayatıma dönmem ihtimaller dahilinde değil.

* Öncelikle sosyal medyadaki varlığımı sınırladım. Twitter’da, yazılarım haricinde bir paylaşımda bulunmuyorum. Instagram hesabımı kilitledim ve takipçi listemi temizledim. Takipçi sayıları, sosyal medyadaki varlığınız ve aktifliğiniz… Bugünün neredeyse “yüce değerleri” sayılan bu konuların, Türkiye gibi kadınlara can güvenliği sağlamayan bir ülkede,

Yazının Devamını Oku

Böcek kurtarma timi ve bazı naif konular

Gelin güzel şeylerden bahsedelim bugün. Pek çoğumuzun çok dikkat etmediği, “görünmez” konulardan... Hayatın güzel yanlarına bakmaya çalışalım.

Yazılarıyla hepimize her zaman iyi gelen, içimizi aydınlatan Yonca Tokbaş’a el sallıyorum, beni her zaman gülümsetebildiği; hepimize, tüm okur ve dostlarına yaşam enerjisi kaynağı olduğu için.
Yonca geçen gün Instagram’da “böcek kurtarma aparatını” gösterdi takipçilerine, “Belki hoşunuza gitmeyecek ama” notunu düşerek...
Üzeri kapanabilen bir faraş ve fırçası...
Evine giren böcekleri bu şekilde “kurtararak” doğaya salıyor.
Malum, eve böcek girdiğinde pek çok insanda bir gazeteyi kıvırıp böceği dümdüz etme refleksi vardır. Genelde konu haşarat olduğunda çözüm “yok etmek”tir ya, daha ötesini düşünmez çoğu insan...
Durduk yere bir canlıyı öldürmenin acayipliğini görmeyiz.
Bize zarar vermeyecek ama hoş görünmeyen bir böceği niye öldürüyoruz, bunu düşünmüyor kimse, o refleks o kadar içlere yerleşmiş ki...

Yazının Devamını Oku

Türkiye’deki “Weinstein tipi hikayeler” ortaya dökülür mü?

Ünlü film yapımcısı Harvey Weinstein’ın 30 yıl boyunca kadınları taciz etmesinin yankıları sürüyor. Tabii burada bir önemli soru var: Bu hikayeler neden şimdi ortaya çıktı?

30 yıl boyunca iş bağlantıları yüzünden pek çok yayın susmayı tercih etmiş. Önlerine gelen haberleri görmezden gelmişler. Milyon dolarlık iş bağlantıları yüzünden Weinstein’ın kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye cesaret eden olmamış.
Hayatları boyunca hatırlayacakları ama toplum önünde konuşamayacakları bir kötülüğün kurbanları olmuşlar. Şimdi tek tek ortaya çıkıyor yaşanan rezillikler.
30 yıl boyunca susan medya, neden Weinstein’ın ipliğini pazara çıkarmaya karar verdi?
New York Times’taki ilk makaleden hemen sonra, Ronan Farrow imzalı bir başka haber de The New Yorker’da yer aldı.
Farrow’un haberinde Mira Sorvino, Rosanna Arquette, Asia Argento, Emily Nestor, Emma de Caunes ve Lucy Evans’ın başına gelenleri öğrendik.
Farrow, önce haberi NBC’nin dikkatine sunuyor, fakat kuruluş hikayeyi “basılabilir” bulmuyor.
Yine ticari bağların veya kuruluşun karşılaşabileceği potansiyel hukuki yaptırımların kuşkusunun ağır bastığı söyleniyor.

Yazının Devamını Oku