Macera fıtratlarında yok

Koalası, Nicole Kidman’ı, ailecek gidilebilen striptiz barları var ama “Bana bir macera lazım” diyenlerdenseniz işiniz biraz zor.

Zira Avustralya, açık ara dünyanın en sakin ülkesi. Üstelik yolu da çok uzun sürüyor

Macera fıtratlarında yok

Avustralya denilince aklınıza ne geliyor?
Kanguru? Koala? Aborjinler? Tasmanya Canavarı? Dingo? Sörfçüler? Kadınları düztaban gibi gösteren ama yazın bile giydiklerinde kendilerini havalı zannetmelerine neden olan koyun postundan garip botlar?
Bu çoktan seçmeli bir test sorusu olsaydı, sonuna bir ‘hiçbiri’ ekler, onu işaretlerdim.
Çünkü benim aklıma Avustralya denilince bunlar gelmiyor. Hem bunların nesini merak edeyim ki?
Televizyonda şahane belgeseller yayınlanıyor. Bir sürü belgesel kanalı var, oturur karşısına seyrederim!
Kangurular nasıl zıplıyor, nasıl ürüyor; dingolar neden evcilleşemiyor vs. Hepsini oturduğum yerde izler öğrenirim. Cep telefonumda illa bunların da fotoğrafları olsun istersem internetten benim çekebileceğimden daha güzellerini bulup, ‘fotoğraflar’a kaydedebilirim.
Aborjinler meselesine hiç girmek istemem çünkü etnik değerlerin turistik sirk gösterisine dönüştürülmesinden etik nedenlerle hazzetmiyorum.
Sen hem yüz binlercesini öldür, sonra da kalanları turistler için animasyona çıkar. Hem de karın tokluğuna! Kabul edebileceğim bir durum değil, böyle şeyleri izlemeye katlanamam.
Bir dingo ile de karşılaşmayı zaten hangi aklı başında insan isteyebilir?
Koala tabii biraz farklı!

Macera fıtratlarında yok


Çok tatlı bakıyor insana, yabani hayatta ağaçların tepelerinde miskin miskin oturanlarını da gördüm.
Bir dalın üzerinde oturup bütün gün uyukluyor, okaliptus yaprağıyla beslendiği için kafası biraz ‘yüksek.’ Bir ağaçtan inip, diğerine çıkması bazen bir yılı alıyormuş.
Bir koalayı kucağıma da aldım. Kucağınıza koyduklarında hemen sarılıyor, insan canlısı bir yaratık yani. Ama şunu da belirtmeliyim ki doğduktan sonra hiç sabun – su görmemiş bir canlıdan söz ediyoruz burada. Elimi kolumu dezenfektanla yıkadım ama kokusu burnumda kaldı. İyi de oldu, bir öğün yemeği atlamamı sağladı, neresinden baksanız 500 – 600 kaloriden tasarruf etmiş oldum.
Gördüğünüz gibi kendime göre sağlam gerekçelerim var. Avustralya denilince bunların hiçbiri aklıma gelmiyor.
Atlas dergisi ile Doğa Koleji’nin ortak bir projesi için bir grup fotoğrafçı arkadaşla Avustralya’ya gitmem söz konusu olduğunda önce ayak sürüdüm: Toplantım var, yıl sonu geliyor, bütçe yapacağız, patronun gözünün önünde olayım ki zam yapılırken beni unutmasın gibi!
Ne yalan söyleyeyim, yol da gözümde büyümüştü zaten. 22 saat git, 26 saat dön!

Macera fıtratlarında yok


Sonuçta gittim tabii, görev seni çağırırsa gideceksin.
10 bölümlük Fargo’nun birinci sezonunu seyrettim, araya üç film daha koydum, iki kitap bitirdim, sayısız dergi karıştırdım, uçağın içki stoklarında krize neden oldum, uyudum, uyandım, yol yine de bitmedi!
Neyse, başa dönecek olursak, Avustralya denilince aklıma gelen ve Ajda Pekkan’ın şarkısıyla söyleyecek olursam ‘geldiği gibi de gitmeyi bilmeyen’ şeyler bunlar değil.
Birinci sırada Nicole Kidman var! İkinci sırada Naomi Watts geliyor. Kylie Minogue’un üçüncü sırada yer almasının nedeni ise sadece eski bir türküdeki gibi ‘azıcık boydan kısa’ olması.
Birisinin boynuma sarılmasını istesem takdir edersiniz ki bir koalayı değil, bu zarif hanımlardan birini tercih ederim. Ama şansıma çıka çıka bir barda İrlandalı bir sarhoş çıktı ki adamın kafasında bir şişe kırıp, nezarethaneyi boylamamış olmamı garsonlara borçluyum.
Sebati Karakurt, Hürriyet Pazar’ın editörünün talimatlarına uyarak “Patron, macera bulup yazman gerekiyor” deyince beni bir düşüncedir aldı.
Bizim editörler Avustralya’da macera istiyorlar ama bu ikisi aynı zamanda bir oksimoron oluşturuyor! ‘Sakin’ sıfatıyla ‘Recep Tayyip Erdoğan’ isminin yan yana gelmesi gibi bir şey bu. Dünyanın en sakin ülkesinde macera!
Sebati ile kafayı çalıştırdık ve bu ülkede gerçek maceranın olsa olsa bir batakhanede yaşanabileceğine karar verdik.
Melbourne’un ve Sydney’in batakhanelerine bodoslama daldık ama heyhat!
Daha girerken içeride hangi içkiye kaç para ödeyeceğinizi bile söylüyorlar, fiyatı beğenmezsen başka yere git, zahmet etme diye.
Oysa batakhanenin tadı içeride hesaba itiraz edip, kafa göz patlattırmakla çıkar, bunu bile bilmiyorlar.
Baktık fiyatlar çok ucuz, hepsine girdik tabii! Manzara: Striptiz kulubüne bile ailecek gelmişler, sanki okul balosunda gibiler! ‘Aile yeri’ bizi bozar diyerek yüz geri ettik, barlara daldık.
Saat 23.00’den sonra sert alkollü içki satmıyorlarmış! İlla içine bir şey koyacaksınız. “Sen votka ile portakal suyunu ayrı ayrı ver, ben kendim karıştırırım” dedim, inanmadılar, oradan anladım ki insanlara da güvenleri bir hayli azalmış!
Topluca eğlenmeyi de bildiklerini söyleyemeyeceğim.

Macera fıtratlarında yok


Cuma akşamı saat 18.00’den itibaren bütün barlar, lokantalar, sokaklar tıklım tıklım doldu, sarhoş kızlar, oğlanlar yerlerde yuvarlanır hale geldi, bir tane sokak kavgasına rastlayamadık.
Macera arıyoruz ya, bulsak aralarına dalacağız hemen ama belli ki fıtratlarında kavga yok!
Son gün kendini ‘Şeyh’ ilan etmiş bir manyak, insanları rehin aldı, iki kişinin de ölümüne neden oldu, biz de kendi asıl işimize dönme fırsatını bu sayede bulabildik.
Rehine krizinin bitmesinden bir saat sonra polis müdürü şu açıklamayı yaptı: Bir soruşturma komisyonu kurduk, operasyonda polisin hatalı olup olmadığı araştırılacak!
Dedim ya garip bir ülke!
Nicole’den sual edecek olursanız, umarım iyidir.
Uçağa binerken “Bekledim de gelmedin, sevdiğimi bilmedin” şarkısını mırıldanıyordum. Yesari Asım Arsoy’un bu nihavent şarkısını Zeki Müren kadar olmasa da iyi söylerim zaten.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Birisini kendinize kaç günde âşık edebilirsiniz?

İrem Derici’nin “istersem bir erkeği on günde kendime âşık ederim” dediğini Ertuğrul Özkök’ün köşesinden öğrendim. Ertuğrul, ‘şarkıcı Hatice’nin de şöyle dediğini aktarıyor: “İstersem bir erkeği bir haftada kendime âşık ederim.” Belli ki bu konuda bir yarış var ve bu yarışın olası objelerinden biri olarak konu ilgimi çekti...

Hayır, megaloman değilim. Yarışın objesi olma durumum şöyle: ‘Bir erkek’ tanımına uyuyorum ve bu cennet vatanımızda 41 milyon 59 bin 75 erkek yaşıyor. Bunların yarısı 17 yaşın altında, ‘çocuk’ sayılıyor. Demek ki ‘bir erkek’ kategorisinde ‘yarışmacı’ olarak aşağı yukarı 21 milyon kişiyiz. Ve hayır, heteroseksüel olmayan erkekleri yok saymıyorum, sadece ‘latan’ ya da ‘açık’ kaç kişi olduklarını bilmiyorum.
Söz konusu iddiayı ortaya atan genç kadınların fotoğraflarına da baktım haliyle. İkisi de hoş, bazılarımızın güzel de bulacağı kadınlar.
Konuyla doğrudan ilgili değil ama magazin servislerindeki arkadaşlarıma şunu söylemeliyim ki bir şöhretin isminden söz ederken, adının önüne ne iş yaptığını yazmak zorunda kalıyorsanız o haberi değerlendirirken iki kere düşünün.
‘Şarkıcı Hatice’ örneğinden yola çıkacak olursak: Bu hanım o kadar da önemli bir şahsiyet sayılmamalı.
Nükhet Duru, Nilüfer, Muazzez Ersoy, Aleyna Tilki, İrem Derici, Demet Akalın filan söz konusu olduğunda isimlerinin başına bir sıfat yazmak zorunda hissediyor musunuz?
Hissetmiyorsunuz çünkü isimlerini yazmak yetiyor. Eğer yazmak gereğini hissediyorsanız size demeç veren o kadar da önemli birisi değil demektir, sözlerinin değeri de o zaman öyle ölçülmelidir.

Tekrar yarışa dönecek olursak: Önce bu konudaki bilimsel tespitlere bir göz atalım.

Yazının Devamını Oku

Aşk olmaz ise Mualla!

Geçen hafta okuduğum iki röportajda da benzer bir vurgu vardı. Çağla Şıkel, “Aşk olursa ne âlâ, olmaz ise Mualla” diyordu; Nilüfer ise “Aşk hayatım sıfır. Hayatımda bir erkek olmasını hayal bile edemiyorum. Kimseyi çekemem artık”... Peki ne oldu da bu kadınlar aşka küstü?


Çağla Şıkel, ki kendisi Posta’daki meslektaşımız Oya Çınar’a göre “10 parmağında 10 marifet olanlardan” diye tanımlanıyormuş, “Aşk olursa ne âlâ, olmaz ise Mualla” dedi.
Aynı hafta sonu bizim gazetede Cengiz Semercioğlu’na konuşan Nilüfer de “Aşk hayatım sıfır. Hayatımda bir erkek olmasını hayal bile edemiyorum. Kimseyi çekemem artık. Âşık olup öteki mememi de kaybedemem, bir tane yeter” diye anlatıyor. Bir tarafta ‘10 parmağında 10 marifet olan’ sunucu-manken-oyuncu var, diğer tarafta bence Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi beş kadın şarkıcısından biri! Aşka ‘illallah’ demişler. Birincisi olsa da olur, olmasa da olur havasında; diğeri ‘aman evlerden ırak’ tutumunda.

 *  *  *

Sanıyorum işin sırrı, Nilüfer’in “Kimseyi çekemem artık” sözlerinde saklı. Aşk birine katlanmak mıdır? Yoksa normal şartlarda ‘katlanamayacağınız’ tavır, tutum ve düşünceleri ‘çok çekici’ buluyor olmak mıdır? Bence ikincisi olmalı!

Yazının Devamını Oku

Bodrum Belediye Başkanı’ndan gürültü sorununa büyük çözüm Eve gitme tarihlerine sınırlama!

Geçen hafta bu sayfada, Bodrum’da bir mekânda canlı müziğin 03.00’e kadar sürdüğünü, yetkili mercilere iletilen şikâyetlere rağmen bunun bir türlü engellenemediğini yazmıştım. Eğer bu amaçla rüşvet alınıyorsa mahalle sakinlerine pay dağıtılmasını rica etmiştim! Bodrum Belediye Başkanı, yazım üzerine, bu konuda attığı adımları belgelemek yerine, benim orada olacağım tarihlere karar vermeyi tercih etmiş. Haliyle benim de diyeceklerim var.

Öğrendiğime göre ben yaşlanmıyor, ihtiyarlıyormuşum.
Bu teşhis, Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’a ait.
Bir basın toplantısında dile getirmiş.
Arkadaş aklınca espri yapıyor.
Bana bu teşhisin konulmasının nedeni, geçen hafta bu sayfada yayımlanan yazım.
Bodrum Bitez’de, bir mekânda canlı müziğin gece saat 02.30-03.00’e kadar sürdüğüne dikkat çekerek, bunun nasıl olabildiğini sormuştum.
Bu amaçla bir rüşvet alınıyorsa, bundan biz mahalle sakinlerinin de payına düşenin dağıtılmasını istemiştim.

Yazının Devamını Oku

Evlilik hesaba kitaba gelir mi?

Bir süre önce ayrılan ünlü çiftimizle ilgili bir haber okudum. Adamın evlenme teklif ettiği, kadının ‘düşünmek için süre istediği’ yazıyordu. Böyle bir süre isteniyorsa bir ‘mantık evliliği’ yapılacak demektir. Oysa ben bu meselede karar verirken kalbin sesinin dinlenmesinden yanayım.

Magazin âlemimizin gözde çiftlerinden biriyken ‘kıskançlık’ nedeniyle ayrıldıkları ileri sürülen bir çiftimizden erkek olanı, eski sevgilisine ‘evlenme’ teklifinde bulunmuş.

Kızın bu teklifi ‘düşünmek için’ bir süre istediği de ‘iyi haber alan çevreler’ tarafından ileri sürülüyordu.

Bu ‘iyi haber alan çevreler’ meselesi benim gazete okumaya başladığım yıllarda, ki bu okumayı söktüğüm zamana rastlıyor, gazete haberlerinde çokça rastlanan bir şeydi.

Daha sonra, gazeteciliğimin ilk yıllarında da bu kalıbın kullanıldığını hatırlıyorum. Sonra giderek unutuldu ama onların verdiği haberler gazetelerde yayımlanmaya devam ediyor.

Ve hep merak etmişimdir; bu iyi haber alan çevreler gazeteci olsalardı kendi kişisel gelişimleri açısından daha doğru bir seçimde bulunmuş olmazlar mıydı?

 

Neyse, mesleki tartışmayı bir kenara koyalım; iyi haber alan çevrelerin bu haberi, eski çiftin erkek olanı tarafından yalanlandı.

Çift ayrılık haberlerini Instagram’da anneleriyle birer fotoğraflarını paylaşarak ‘zımnen’ doğrulamıştı.

Yazının Devamını Oku

Üst aklın hıyanet merkezine girdim!

Eve gelen ve altında ‘Center of International Confusing Systems’ yazan davetiyede, tanıtım amacıyla evden alınıp bu kuruma götürüleceğim yazıyordu. Makinelerin başında oturup düğmelere basarak dünyayı karıştıran insanların çalıştığı merkeze girdim, Türkiye masasını da gördüm. İşte izlenimlerim...

Kapıyı açıp daireme girdiğimde yerde, kapının altından atılmış bir zarf buldum.
Üzerinde sadece ismimin yazılı olduğu, beyaz bir zarf.
Zarfın beyazlığı insanın içine bir rahatlık veriyor tabii. Devlet tebligatları, ki bunlar benim mesleğimi yapanlara genellikle savcıdan geliyor, acayip bir rengi olan bir zarfın içinde oluyor.
Bunlara sarı zarf deniyor ama sarıyla alakası yok, kahverengi desem hiç değil. Daha çok yıkanmamış çocuk bezini çağrıştırıyor.

Zarfı elime alırken bunun bir davetiye olmadığının da bilincindeydim.
Artık memleketimizin davetiye alışkanlıkları da değişti.

Yazının Devamını Oku

‘Düşük güven toplumu’nda yarışmacı olmak

Çin Seddi’nin Çin’de olabileceğini tahmin ettiği halde altında bir tuzak arayan genç kadın tekil bir örnek değil. Aslında o, hepimizin bir özeti...

Çin Seddi’nin nerede olduğunu bilemeyince, ‘rezil oldum’ diye utanıp bir köşeye saklanacağına, bir de video çekip sosyal medyada millete atarlanan genç kadın, günümüz Türkiye’sinin bir özeti aslında.
Sadece Türkiye için değil hatta, bütün Ortadoğu için bir ‘örnek olay’ diye de bakabiliriz.
Bu genç kadının düşüncelerine ve davranışlarına hâkim olan temel içgüdü kuşku duymak.
Ama bu kuşku ‘merak’la beslenmiyor, ondan doğmuyor.
Öyle olsa, kuşkuculuk iyi bir şeydir. Yeni şeyler öğrenmesine, sorgulamasına, soru sormasına, yanıt aramasına neden olur. Kısacası insanı geliştirici bir etki yapar.



Yazının Devamını Oku

Bir insanı gerçekten ne kadar tanıyabilirsiniz?

Bunun için onunla 10 dakika konuşmak yeterli midir? “Yetersizdir” diyenlere soruyorum, “Onu gerçekten iyi tanıyorum” cümlesini kurabilmeniz için sizce ne kadar süredir iletişim içinde olmalısınız? Altı ay? Bir yıl? Yedi yıl? 10 yıl? Daha az? Daha fazla? Gelin biraz düşünelim...


Toru Okada’yı tanıyanımız azdır. “Bunu nereden biliyorsun” diye sormayın, iddiaya gireriz, kaybedersiniz.

Toru Okada, Haruki Murakami’nin muhteşem romanı ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’nin başkahramanı (Doğan Kitap, çeviren: Nihal Önol).

Bir avukatlık bürosunda çalışırken işsiz kalıyor ve günlerini çoğunlukla evinde geçirmeye başlıyor.

Romanın hemen başında, mutfakta yemek pişirirken evdeki telefon çalıyor ve o güne kadar hiç tanımadığı, sesini hiç duymadığı bir kadın, daha telefonu açar açmaz, “Bana 10 dakikanı ayır” diyor.

Toru Okada, yanlış arandığını düşünüp kadına “Kiminle görüşmek istemiştiniz” diye soruyor ve “Seninle tabii” yanıtını alıyor.

Kadın 10 dakika telefonda konuşabilirlerse birbirlerini daha iyi anlayacaklarını söylüyor.

Ve romanın çarkları böylece dönmeye başlıyor. Devamını anlatacak değilim. İlgilenenler romanı okuyacak ve bu önerimle ilgilendiklerine pişman olmayacaklardır diye düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Yedi yıl beklemeye gerek yok

Dr. Mehmet Öz’ün Hürriyet Pazar’daki söyleşisinde bir yere takıldım. Sevgilimizin içinde yedi yılda bayatlayan hormonlar nedeniyle beliriveren yeni kadına/erkeğe yeniden âşık olmaya çalışmanın nasıl bir süreç olabileceğini anlamaya uğraştım. Düşündüm taşındım, eski defterleri karıştırdım; ‘aşk saklambacı’na vardım.

Geçen hafta Hürriyet Pazar’da, İpek İzci’nin Dr. Mehmet Öz’le yaptığı söyleşiyi okudum.
Brokoli yemek zorunda olduğumu, taze meyve suyu içerken bir shot bardağını aşmamam gerektiğini, arada sırada oruç tutar gibi açlık kürleri yapmak gerektiğini filan biliyorum. Ama evlenince hormonlarımızın yenilendiğini, bu yeniliğin vadesinin yedi yılı ancak bulduğunu, bu sürenin sonunda aşkımızın da hitama ereceğini bilmiyordum; bu söyleşiden öğrendim.
Doktor bey, yedi yılın sonunda aynı insanın içindeki yeni insana yeniden âşık olmanın yolunu aramamız gerektiğini söylüyor. Bu durumda bizim de içimizde hormonal değişikliklerle yeni bir tip belireceğine göre, sevdiceğimizin de içimizdeki bu yeni insana özel bir ilgi göstermesi gerekiyor olmalı. İki değişkenli, çok bilinmeyenli bir denklem.


Doktorun bu sözlerinin bende yarattığı kafa karışıklığını aşabilmek için iki duble viski içmem gerekti; yaklaşık 500 kalori aldım!
Ama öte yandan, beyinsel aktivitenin daha fazla kalori tükettiğini de biliyorum. Bu sözlerin içindeki gizli anlamı kavrayabilmek için harcadığım beyinsel enerjinin bunu dengelemiş olduğunu ümit etmek istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Bırakın aranızdan biraz rüzgâr geçsin!

Sevgilinizin durumunu anlık takip etmek ister misiniz? Bu aralar ortalığı bunu vaat eden aplikasyonlar, hatta onun mesajlarını okumayı sağlayan casusluk programları sarmış durumda. İnsan ‘sevgilim’ dediği birini neden takip etme ihtiyacı duyar? Aşkın içinde sakladığı kıskançlıkta doz aşımı ne zaman başlar? Cevapları bilim ve felsefede aradım.


Bir reklam dönüp duruyor Instagram’da: Sevgilinin durumunu anlık takip etmek ister misin?

Bir aplikasyon reklamı bu. Bu aplikasyonu indirdikten sonra sevgilinin telefonunu yazıyorsun, harita üzerinden canlı olarak nerede olduğunu takip edebiliyorsun.

Önce insan kendine soruyor haliyle: İster miyim? Niye böyle bir şeyi isteyeyim? Sapık mıyım?

Eski eşini takip eden bir sapığın işi nerelere vardırabileceğini gördük geçenlerde ama insan ‘sevgilim’ dediği birisini takip etme ihtiyacını neden duyar?

Bunu yapmayı gururuna nasıl yedirebilir?

Kendisine nerede olduğunu sorduğumda zaten gerçeği söylemez mi? Söylediğine inanmıyorsam niye vaktimi onunla harcıyorum?

Bunun gibi başka casusluk programları da var.

Yazının Devamını Oku

Bir ben var bende benden içeru!

Burada okuyunca inanmanız güç gelecek ama istatistiksel olarak anlamlı: Varlığını bilmediğimiz bazı güdülerin etkisi, seçimlerimizde önemli roller oynuyor. “Bu adam bu kızda ne buldu? Prenses gibi kız, bu iğrenç adamla nasıl bir arada?” diye sormadan önce bir aynaya bakın derim...

Geçen haftaki sohbetimizde aklımız “hayır” derken, gönlümüzün neden “evet” dediğiyle ilgili olarak örtülü benlik kavramına değinmiştim.
2004’te psikolog John Jones ve meslektaşları Georgia eyaletinin Walker ve Florida eyaletinin Liberty bölgelerinden 15 bin evliliğe ilişkin kayıtları incelediler.
Bulgularına göre isimleri, kendi isimlerinin ilk harfiyle başlayan kişilerle evlenenlerin sayısı istatistiki olarak ‘şans–tesadüf’ olarak açıklanamayacak kadar yüksek bir orandaydı.
Ahmet’in Ayşe ile, Mehmet’in Mine ile, Recep’in Remziye ile evlenmesi gibi bir durum bu.
Türkiye’de de benzer bir araştırma yapılsaydı acaba ne çıkardı?
Psikologlar bunun sadece harflerle ilgili olmadığını söylüyorlar.
İşin aslı, evlenmek için seçilen kişinin, seçene kendisini hatırlatıyor olmasında.

Yazının Devamını Oku

Kafamın içinde biri var ama o ben değilim!

Sezen Aksu’nun şarkısı kulağıma “Aklım başka, duygularım başka yerde” diye fısıldayınca, haftalardır yazdığım mevzunun özünün tam da bu olduğunu fark ettim. Oradan ‘Incognito’ kitabına, Carl Jung’a, Pink Floyd’a hatta Odysseus’a uzanmak zor olmadı.

Bodrum’da, sahilde kan ter içinde yürümeye çalışırken, minik kulaklığımdan Sezen Aksu’nun sesi yükseldi.

Müzik listem biraz şizofrenik! Grieg’in ‘Peer Gynt Suite No. 1, Op. 46:1’i ‘fade out’ olurken, şarkının ‘ciyuv ciyuv’ diye, hangi müzik aletiyle çıkartıldığını pek anlayamadığım intro’su giriverdi.

“Ele avuca sığmazdı deli gönlüm / Bir zamanlar neredeydi, şimdi nerede” diye başlıyor. Ülkü Aker’in sözleri üzerine, toprağı bol olsun, Onno Tunç tarafından yazılmış bir şarkı bu. Ve Sezen Aksu’ya yakışıyor.

“İster güneş ol yak beni / Yağmurum ol ağlat beni” diye devam ediyor; “Aklım başka, duygularım başka yerde!”

*  *  * 

Tam burada zınk diye durdum. Sanki bir fırtına çıkmış ve üstümdeki çatıyı uçurmuş da gökyüzünün varlığını o anda fark etmişim gibi, okuduğum bir kitabı hatırladım.

Haftalardır üzerine sizlerle sohbet ettiğim konuda, deyim yerindeyse ani bir aydınlanma yaşadım sanki!

Devamlı okuyucular hatırlayacaklardır; arıza sevgililerinden şikâyet eden

Yazının Devamını Oku

Sebebi koparılan çiçekler!

Ortega y Gasset, insanların seçimleriyle, kişiliklerinin temel özelliklerini ortaya koyduklarını yazıyordu. Eski sevgiliyi ‘arıza’ olmakla suçlarken acaba kendimize de dönüp bir bakmamız gerekiyor mu? Arıza tiplerin çekimine karşı koyamama sebebimiz, bizim de arızalı olmamız mı? Düşünürken başlıkta yazan Sertab Erener şarkısını da dinleyin isterseniz...

Eskiden de böyle miydi, bilmiyorum. Böyle olma olasılığı çok yüksek tabii.
Bilmiyor olmamın nedeni, bu tür konuların eskiden uluorta konuşulmasının ayıp sayılmasıydı sanırım. Kol kırılıyor, yen içinde kalıyordu ama şimdi öyle olmuyor, konuşuluyor.
‘Arıza’ kadınların ve erkeklerin, kendilerine âşık ettikleri kişilerde bıraktıkları izlerden söz ediyorum.
O izlerle yaralanan yüreklerden yükselen feryatları artık duyabiliyoruz.
Dertlerini gazetelerin magazin eklerine anlatamayanlar, içlerinde kopan fırtınalarla kendi başlarına mücadele etmeye çalışırken, tanınmış kadınların ve erkeklerin çektiklerini okuyor, öğreniyor ve ders alıyorlar!
Acaba? Böyle bir konuda ders almak mümkün mü?

Yazının Devamını Oku

‘Allah çirkin şansı versin’ demeden önce...

Nurgül Yeşilçay geçen hafta Hürriyet Pazar’a verdiği söyleşide önce eskiden güzelliğini sakladığını anlatıyor, sonra da erkekler hakkında birkaç tespit yapıyor. Kendilerine ‘zor’ sıfatını uygun gören bu ‘arıza’ ya da ‘zehirli’ erkek tipinin özelliklerini iyi biliyorum. Ve maalesef kadınların onlardan neden bir türlü kurtulamadığını da...


Fotoğraf:MUHSİN AKGÜN/MA STÜDYO

Nurgül Yeşilçay, arkadaşımız Hakan Gence’ye konuştu; “Sizi güzel olduğunuz için aşağıya çekmeye çalışıyorlar. Siz de güzelliğinizi saklıyorsunuz. Ben de eskiden saklardım. Şimdi güzel olmanın tadını çıkarıyorum” dedi.

Güzellik nasıl saklanabilir, bir fikrim yok doğrusu. Herkesin gözünün önünde olan şeyi saklamak o kadar da kolay olmamalı.

Hele Nurgül gibi mesleği gereği herkesin gözünün önünde ve özenli olması gereken güzel bir genç kadın için, daha da zor olmalı.

Tabii eğer insan kendisini çirkinleştirmek için özel bir çaba gösteriyorsa orası başka.

* * *

Yazının Devamını Oku

Babanın geçtiği yoldan kolay geçersin!

Babamı kaybedeli 21 yıl oldu. Artık bir melek olduğuna, dünyanın her yerindeki çocukları korumak için göklerde uçtuğuna inanmam için çok nedenim var!

Hayatımda aldığım en unutulmaz hediye kızım Yasemin’den aldığım hediyedir. Neresinden baksanız üzerinden çeyrek yüzyıla yakın bir süre geçti ama hâlâ o günü hatırlayınca içimden bir mutluluk dalgası yükseliyor, yüzümde bir tebessüm beliriyor.

Kız kardeşim Feryal Pere
ve babam Asım Yılmaz’la...
Antalya, 1976.
O yıllarda alışveriş merkezi olarak sadece Galleria vardı, bugün Akmerkez’in olduğu arsada acemi şoförler otomobil kullanmayı öğreniyordu. Annesi, Yasemin’i Galleria’ya götürmüş. “Babana hediye al” diye...
Bebeklikten yeni çıkmış bir kız çocuğuna “Babanın en çok hoşuna gideceğini düşündüğün şeyi al” talimatı verilince, ne alır?

Yazının Devamını Oku

Severek ayrılalım, aşka hasret kalalım!

Son günlerde dört ünlü çift birbirlerini hâlâ sevdiklerini belirtip yan yana durarak boşandıklarını açıkladı. Ayrılanların kirli çamaşırları ortaya saçmasından usandığımız için bu medeni haller iyi geldi. Hem galiba Orhan Gencebay’ın güzel şarkısındaki, yıllardır çözemediğim gizli anlamı da yakaladım.


Emina-Mustafa Sandal, Tuba Ünsal-Mirgün Cabas, Ece-Ozan Doğulu ve Bircan-Şenol İpek (saat yönünde) son 15 gün içinde dost kalarak boşandı.

Medeni boşanmalar çağına girmekte olduğumuzu düşündürten ayrılık haberleri aldık.

Hepsi tanınmış çiftler, ayrıldıklarını bir mesajla duyurdu. Birlikte video çekenler de oldu.

Gazetelerin gündemine giren son dört ünlü boşanması olayında da çiftlerin birbirlerini sevmeye devam ettiklerini, sevmeye devam da edeceklerini ama artık evlilik birliği içinde kalmamaya karar verdiklerini öğrendik.

Ayrılan çiftlerin kirli çamaşırları ortaya saçmasından bıkıp usanmıştık. Onun için bu medeni hareketleri görmek insana iyi geliyor.

* * * 

Yazının Devamını Oku

Sevgilini yorma ki ilişkin yorulmasın

Charlize Theron, Kelebek’teki söyleşisinde “Bütün erkek arkadaşlarım çok emek isteyen, zor insanlardı. Belki de erkekler konusunda beğenilerimi değiştirip yeniden denemeliyim” demiş. Yeniden denemek konusunda bana Hürriyet santralından ulaşabilir! ‘Zor insanlar’ konusundaysa diyeceklerim var...

Barbaros Tapan’ın Charlize Theron’la yaptığı söyleşiyi Kelebek’te okumuşsunuzdur. Miss Theron şöyle diyor: “Dürüst olmak gerekirse bütün erkek arkadaşlarım çok emek isteyen, zor insanlardı. Belki de erkekler konusunda beğenilerimi değiştirip yeniden denemeliyim.”
Peki, ben de dürüst davranacağım: Evet, yeniden denemenizde fayda var hanımefendi! Bana Hürriyet santralından her zaman ulaşabilirsiniz.

Ama Charlize Hanım’a şunu hatırlatmak isterim ki, ‘emek vermeden’ bir ilişkiyi yürütmek mümkün olamaz. Her kadının ve her erkeğin, sevgilisinden beklemeye hakkı olan bir şeydir bu.
Eğer bu zahmete değmeyeceğini düşünüyorsanız o klasik konuşmayı yapmanız gerekir: “Bak tatlım, sen benden daha iyilerine layıksın!”
Âşıklar kavuşana kadar birbirlerine özen gösterirler. Yaptıkları bir davranışın, söyledikleri bir sözün nereye gideceğini hesaplarlar.
Hesaplılık, sevilen kişinin yüceltilmesini sağlar, ulaşılmazlığını vurgular.

Yazının Devamını Oku

Audiatur et altera pars (*Diğer tarafı da dinleyelim)

Deniz Seki’nin eski nişanlısının açıklamalarını okudum. Özel bir ilişkinin ardından, iki kişi arasında olup biten her şeyin, çoğu kez kirli çamaşırlar kılığında önümüze dökülmesini pek yadırgamıyoruz aslında. Çünkü ‘insan doğası’ diye bir şey var. Ama şunu unutmayın; ikili ilişkide, bir tarafın mutlak haklı, diğer tarafın mutlak haksız olması diye bir durum söz konusu olamaz.

Deniz Seki’nin eski nişanlısının ‘biten ilişkileri’ üzerine söylediklerini bizim gazetede okudum. Burada tekrarlamaktan utanacağım sözler.

Aslına bakarsanız Deniz Seki’nin adını da yazmasam olurdu ama kendisini tarif etmek için kullanacağım her cümle zaten ismini herkesin kolayca tahmin etmesine neden olurdu.

Böyle konularda isim yazmak istemiyorum çünkü meselemiz kişiler değil, olaylar ve durumlar.

*  *  *

Gazetede okurken söyleyenin adına yüzümü kızartan sözler, tahmin edebileceğiniz gibi eski nişanlıyı kötülemeyi hedefliyor.

Bu ilk kez rastladığımız bir durum da değil tabii.

Toprağı bol olsun, yakın dönem filozoflarından Ortega y Gasset, birbirleri hakkında atıp tutan eski sevgililer için vaktiyle şöyle yazmıştı:

“Ya o adam sandığımız ölçüde kötü biri değildir ya da kadın, aslında, sandığımız kertede seçkin bir kişilikte değildir.”

Yazının Devamını Oku

İki erkek tipinin ‘ortasını’ arayın

Hande Ataizi bir programda ‘Türk tipi, sahip çıkan erkek modeli’nin kendisine yakın olduğunu söylemiş. Hande Türkiye’de de dünyada da böyle düşünen tek kişi değil elbette. Diğer uçta da sürprizler yapan, romantik erkekler bulunuyor. Halbuki ikisinin ortası da var. Size çocukluğunuzdan beri öğretilmiş rolleri bir kenara bırakın ve gözünüzü açın kızlar!

Hande Ataizi, bir televizyon programında ‘Türk tipi erkek modelinin’ kendisine daha yakın olduğunu söylemiş.
Gazetede okudum, hangi program olduğu yazmıyordu (Arkadaşlar, bir haberi bir yerden alıyorsanız kaynak gösterin, meslektaşınızın emeğine saygılı olun lütfen).
Hande Ataizi şöyle konuşmuş: “Daha Türk tipi bir erkek modeli yani daha sahip çıkan. Paramı kazanıyorum ama ‘Olsun be aşkım, ben varım arkanda. Senin hiçbir şeye ihtiyacın yok’ gibi bir cümleyi duyamadım. Alman usulü de bir yere kadar. Kadına erkek rolleri karıştırmamak gerek; kadın kadın olarak kalacak, erkek de erkek haklarına sahip olacak.”



Haliyle bu sözler üzerine yazılmış yorumları da okudum.

Yazının Devamını Oku

Bir başka yol var

Eskiden havaalanından Bodrum’a yol alırken Güvercinlik’i geçince gördüğümüz manzara eşsizdi. Şimdi bu manzaranın orman kısmı otel inşaatları yüzünden sizlere ömür... Peki buralara turistik tesis kurmanın başka yolu yok mu? Elbette var!

Havaalanından Bodrum’a doğru gelirken, Güvercinlik’i geçince sağ tarafınızda eskiden şahane bir manzara olurdu: Lacivert deniz, yemyeşil çam ormanı, uçan kuşlar...

Kuşlar hâlâ uçuyor. Deniz de aynı renk. Yeşil orman? Kesildi, bitti, otellerle doldu.

Oysa Cumhurbaşkanı, bir gün tekneyle oralarda dolaşmış ve bu inşaatları görüp emretmişti: “Bunları durdurun!” Durdurmak bir yana, hızlandırdılar. O vakit bir otel inşaatı vardı, şimdi üç otel oldu.

Orman deseniz, sizlere ömür... Fatih Sultan Mehmet’i yerlere göklere sığdıramayan bir iktidar döneminde, ‘ormanımdan bir değil bin ağaç kesen’ kellesinden olmadı, beş yıldızlı otel sahibi oldu! Muhafazakârlığın alaturka versiyonu mu desem? Bilemedim.

Bodrum Yarımadası’nda artık yeni bir ‘hile-i şeriye’ yapılıyor. Konut amacıyla inşaat yapılması yasak olan yerlere ‘beş küsur yıldızlı’ otel yapıyoruz diye ‘villalar’ konduruluyor. Ruhsat böyle alınıyor. Her bir villa minimum 2-3 milyon euro fiyattan satılıyor, otel ise bu işte sadece bir figüran.

Paralı turist ne ister?

Oysa aynı Bodrum’da bütün bunlardan farklı bir yer daha var. Uzakdoğulu Aman zincirinin Bodrum şubesi Amanruya.

Sahilden baktığınızda herhangi bir bina göremiyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

‘Arkas’ında İzmir var!

Hürriyet Pazar’ın İzmir özel dosyası için benim de payıma bir Lucien Arkas portresi yazmak düştü. Urla’ya ve Ege’nin laciverdine tepeden bakan güzel evinde bir gün geçirdik. 61 şirketinde yaklaşık 7 bin kişiye istihdam sağlayan başarılı bir kariyer adamı o. Çalışkanlığının yanı sıra muzip halleri, oyun oynamayı seven yapısı, farkını ortaya koyan hobileriyle de gerçek bir İzmirli. İzmir’in dalgacı ve neşeli insanlarından biri...

Urla’ya ve doğal olarak Ege’nin laciverdine tepeden bakan evle ilgili çok şey duymuştum. Kıskançlıkla yapılmış çekiştirmelerden daha çok, hayranlık ifade eden konuşmalar ve gazetelerde yayımlanmış haberlerdi bunlar.
Şöyle bir manzara hayal edelim: Toskana kırsalında bir tepenin üzerindeyiz. Aşağıya, sahile doğru göz alabildiğine uzanan zeytin ağaçları var. Tepedeki evin içine giriyorsunuz; salonundan baktığınızda, gözleriniz Versailles Sarayı’nın bahçesinin bire bir yapılmış küçük bir kopyasından lacivert bir denize doğru hiçbir engele takılmıyor.
Bahçeden evin yan tarafına geçince bu kez bir Japon bahçesinde buluyorsunuz kendinizi. Sular şırıl şırıl akıyor, Urla’nın ikliminde yaşamakta zorluk çekmeyecek ağaçlarla çevrili bir Japon bahçesi bu.
Aşağıya inince sizi bir gülistan karşılıyor; bu kadar gülü en son çocukken babamla Isparta’ya gittiğimde bir arada görmüştüm.

Lucien Arkas, Türkiye’nin en büyük gemi filosunun sahibi. 60’a yakın gemisi, 500’den fazla kamyonu var. Yeni hevesiyse trenler...

Fotoğraflar:Sebati KARAKURT

Yazının Devamını Oku