GeriMehmet İren Yan etki dedikleri...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yan etki dedikleri...

Aşının yan etkileri arasında şu varmış, bu yokmuş, onu bilemeyeceğim. Ama ince ince delirmek, kafayı bu işlerle bozmak kesin var. Zira bir aşı yaptırdık, yan etkisi yarım gün, muhabbeti neredeyse bir hafta sürdü.

Geçen hafta ‘40 yaş üstü vatandaşlara aşı randevuları açıldı’ haberini görünce “Sevgili 40 yaş üstü kardeşlerim” diye bağırdım. Zaten kimse bize seslenmiyor, ötekileştiriliyoruz. Madem öyle, bari biz bize sesleşelim. Hemen ertesi güne randevumu aldım. Aşıyı yaptırdım. Aşıdan yana bir sorun yaşamadım. İlk iki gün biraz fazla uyudum gibi ama bunun aşıyla ilgisi var mı, yoksa ben zaten bir bahane uydurup uzun uyumaya yer mi arıyordum, emin değilim. Üretici firmayı beni uyutmakla itham edemem.

Yan etki dedikleri...

Yalnız sonrasında yaptığımız uzun aşı geyiklerinden yana biraz sorun yaşadım. Sabah işe gittim, bütün 40 yaş üstü kardeşlerim aşılarını çaktırmış. 17 ayrı kişiyle ‘çip’ şakalaşması yaptım. “Benim çip YouTube çekmiyor”, “Su içersen çip devre dışı kalıyormuş”, “Başım ağrıyor, Bill Gates bana SMS göndermeye çalışıyor galiba”... Ne var, ne yok hepsini döndük!

Her toplulukta olduğu gibi bizim aramızda da ‘büyük oyun’u görenler var. “Bu aslında küresel bir oyun” diyen, “Oyun olmasa bu kadar yayılmazdı” diye devam eden arkadaşımıza sabırla kafa sallayıp “Evet, mümkün, tabii ki bilemeyiz, olabilir” falan dedik geçtik. Zira bu konu beni ziyadesiyle sıkıyor. Hiç yerim yok böyle şeyleri uzun uzun konuşmaya.

Şakaları geçtikten sonra herkes yan etki dökümünü yaptı. Bazılarımız interneti hallaç pamuğu gibi atarak tıbbı dışarıdan bitirmiş kadar olmuş. Misal birisi “Benim midemi bozdu bu aşı” diyen arkadaşa şu cevabı verdi: “Bağışıklık karmaşası yaşandığı için bağırsak içerisindeki kötü bakteriler iyilere göre daha çok güçleniyor ve flora kötü bakteriler lehine kalıyor. Yani aşının içindeki mRNA veya başka bir şey çoğalıp mide bozulmasına sebep olmuyor. Alerjik şoklar da dahil, gördüğünüz her olumsuz yan etki bağışıklığınızla alakalı.” Konuya hâkimiyetinden çok etkilendim ve “Bir daha söyle” diyerek size eksiksiz aktarmak için ses kaydı aldım. O arada aşı karşıtları tekrar devreye girdi. Birisi dedi ki: “Bu aşılar kalp krizini tetikliyormuş, ben olmayacağım.” Deminki uzman arkadaşımız orada da anında notları ve kaynaklarıyla devreye girdi ve “Çok nadir görülen kalp kası iltihabı 24 yaş üstünde normalde görülen ortalamayla aynıymış. Onların da neredeyse hepsi hafif geçirip iyileşmiş. Tabii sen yine de diyorsan ki BioNTech içime sinmiyor, Sinovac olabilirsin.” Septik olan şöyle devam etti: “Zaten en mantıklısı Çin aşısı, virüs onlardan çıktığına göre en iyi çareyi de onlar bulur.”

‘TAKMA GÜZEL KAFANA’

Bu aşırı bilimsel argüman karşısında derin bir sessizliği takiben olaysız dağılmak üzereydik ki o sessizliğe vesile olan kişi son bir çıkış yaptı: “BioNTech kısırlık da yapıyormuş zaten.” O an başka bir arkadaşımız zıvanadan çıktı: “Nüfusları artsın diye her kadın bireyi üçer beşer üremeye teşvik eden İsrail devleti nüfusunun çoğunluğunu BioNTech’le aşıladı. Anlamlı bir kısırlık tehlikesi olsa aşılamazlardı. Sen takma güzel kafanı bunlara...” Anlayacağınız ekipçe böyle böyle delirdik. Aşının yan etkileri içinde o varmış, bu yokmuş bilemeyeceğim ama ince ince delirmek kesin var.

X

Tatil yan gelip yatma yeri olamaz

Safiye Soyman’ın eşi Faik Bey’den çok şey öğrendim. Yıllardır tatillerimi planlarken kendime ‘Faik Bey olsa nasıl yapardı’ diye sorar, verdiğim cevaba göre hareket ederim. Tabii Faik Bey olmadan ‘Faik Beylik’ yapmanın belli sonuçları olabiliyor.

Her şey yıllar önce başladı ama hangi olayla başladı ondan tam emin değilim. Bir tatil döneminde benim “Yeter artık deniz kenarı bir yerlere git, şezlonga yat, geri gel kafası. Ben öyle sıkılıyorum. Bana içinde bir aksiyonu, aktivitesi, yeni deneyimi olan tatil getirin” diye çıkışmamla da başlamış olabilir. Televizyonda Faik Bey’in Safiye Soyman’ı zorla jet ski’ye, paraşüte falan bindirmesini görüp “Ne kadar dinamik bir ilişki modeli, ne kadar ilham verici bir aile” dememle de...

Ama sonuçta o tatilde masaya dalış brövesi önkoşulunu koymuş, ‘Tatile gidilecekse bröve alınacak’ diye tutturmuştum. Bu işlere mesafeli olan eşimi de aynı Faik Bey gibi “Hadi hadi yaparsın; aslansın, kaplansın” diye gazlayarak olayın içine sürükledim. Sonuç iyi oldu ve herkes yeni adım atılan bu aktiviteden memnun kaldı.

O zamandan beri her tatilde Faik Bey’e bağlıyorum. Aradan geçen sürede yapılan tatillerde kaya tırmanışı, yamaç paraşütü, sörf, 10+ km hiking (doğa yürüyüşü) gibi türlü türlü aktiviteyi tema olarak belirleyip benimle yola çıkma gafletinde bulunanları da peşimden sürükledim.

Bu yıl tutturduğum şeyse yelken oldu. “İkimizin de belinde sıkıntı var, ip mip çekerken belimiz elimizde kalmasın” gibi son derece makul itirazları “Yok, bel çalışmış olur, iyidir” gibi son derece bilimsel argümanlarla savuşturdum. Ve yine Faik Bey’den öğrendiğim hafif mizahlı ısrarcılıkla ekibi eğitim teknesine çıkarmayı başardım. İki gün ders aldık. Sonuçta “Beline dikkat et” diyenler haklı çıktı. Üstüne iki gün yattık. Halı sahada devrinin geçtiğini kabul etmeyip kendini paralayan, sonra da her yerini ayrı burkan adam gibi oldum diyebiliriz.

Ama bu adamların bir ortak özelliği vardır. Böyle yenilgileri kolay kabul etmez, ayağa kalkar kalkmaz hemen yeni maç ayarlarlar. Benim de durmaya niyetim yok. Yattığım yerden manyak gibi Volvo Ocean Race videoları izleyip ayağa kalkar kalkmaz üçüncü kur için tekrar denize döndüm.

Sonuç yine bana yakışan şekilde tekrar sakatlanıp yatağa aynen geri girmek oldu. Tatilin hatırı sayılır bir kısmını ‘kendini ve çevrendekileri irili ufaklı sakatlıklara bulaştır, iyileşme dönemi geçir, yine dene, yine yenil’ derken yedim.

ORTA YAŞ KRİZİ SANDILAR

Yazının Devamını Oku

Sen de her yer gibisin sayfiye

Şehrin daha küçük bir yazlık alana tıkıldığı yerden selamlar. Küçük İstanbul cephesinde değişen çok şey yok. Daha fazla inşaatı yeni şeyden saymazsanız tabii...

Gazeteci arkadaşımız Burak Kuru geçen yıl bu zamanlar Tanıl Bora ile yaptığı röportajda “Sayfiye diye gittiğiniz yer de şehrin su kenarına taşınmış hali gibi. Futbol deyimiyle, sayfiye eski gücünde değil diyebilir miyiz” diye sormuş, Bora da şöyle cevaplamıştı: “İstanbulluların -hepsini kastetmiyoruz elbette ama onlar kendilerini bilirler de diyemiyoruz, zira kendilerini bilmiyorlar!- her vahayı, her su kenarını, her pınar başını, her çardak altını istila etme kudretini tabii biliyorum. İlk soruda da konuşmuştuk, sahil ve arazi yağması, her köşe bucağı zapt ediyor ve dediğiniz gibi, ‘kendine benzetiyor’. İnşaat ve turizm endüstrisi, Marx’ın güzel tabiriyle her yerde kendi suretinde bir dünya kuruyor. Her yer birbirine benzediğinde, gözünüz gönlünüz dinlenemez artık; merakınızı okşayacak bir şey kalmaz.”

Bu tezahürün tam göbeğinden hepinize selamlar. Güney’in incisinde her yer birbirini andırıyor, bu haliyle de yekpare bir yapıya benziyor. Çoğu zaman aslında bir ilçenin köyleri arasında değil, tek bir yazlık sitenin ara sokaklarında dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Sağınızda denizle aranızda binalar, solunuzda kafanızı kaldırdığınızda görebildiğiniz yere kadar binalar, bir beyaz beton çölü.

ONLAR İNMEDİ BİZ ÇIKTIK

Bu ortamda pek çok yerde sürekli bir “Şuraya domuz geldi”, “Aaa buraya da mı domuz iniyormuş” konuşmaları dönüyor. Ama aslında kafanı kaldırıp bakınca görüyorsun ki domuz bir yere inmiş denecek bir durum çok da yok, biz domuza çıkmışız. Baktığın yerde ev ve tesis görüyorsun. Domuzun üzerine kat çıkılmış. Hayvan da ailesini toplayıp iki yemek bulayım diye 100 metre açılsa hop kendini insan yerleşkesinde buluyor.

Trafik ve tüm yan ürünleri aynen burada zaten.

Turizm ayağı yanmış. Pizza siparişim 1.5 saatte çıktı, arkamda bekleyen 57 pizza daha varmış çocuğun söylediğine göre. Daha da bahçeden dışarı adımımı atmam dedim. Atmadım, kararımdan memnunum. Bir şezlong uğruna ne savaşlar yaşanıyor ne güneşler batıyor dışarıda.

Marketler çok acayip. Pandemi öncesi tuvalet kâğıdı krizi, büyük soğan buhranı falan, bunları tamamen unutun. Marketten Moğol ordusu geçmiş ve sabah  geçmeye de devam ediyor. Rafların çoğu 11.00’den itibaren boş. O kadar boş ki zombi filmi gibi görünüyor, bir süre sonra korkup çıkıyorsun bir şey alamadan.

Yazının Devamını Oku

Ben yokken her şeyi ikiyle çarpmışsınız

Yeter miktarda evde kaldıktan sonra sokağa döndüğümüzde bizi bir sürpriz bekliyordu. 6 lirada bıraktığımız ürünler 15 lira bandına çıkmış, en küçük banknot herhangi bir şey alamaz olmuş, hayatın sokağa da sığması biraz biraz zora girmişti...

Bir süredir hem arkadaş ortamlarında hem de sağda solda çok sık duyduğum bir şey var: “Biz içerideyken neler olmuş arkadaş ya!”

‘Pandemi var, evde kalıyoruz’ durumu bitip de insanlar sokağa dönünce ilk fark edilen şey; biz eve girerken ortalıkta olan fiyatlarla şimdi biz çıktıktan sonra gördüğümüz fiyatlar arasındaki uçurum. Biliyorsunuz, her şey düz hesap olsun diye ikiye katlanmış. En küçük banknotumuz 5 lira, oldukça anlamsız bir şeye dönüşmüş. 20’lik 5’lik banknota, 50’lik 20’lik banknota tekabül eder olmuş.

Aslında habire markete girip ne alırsan al minimum 200 liradan aşağı çıkamaz olunca buna ufak ufak alışmaya başlamamız gerekirdi. Ancak pandemi süresince bu duyguyu kavrayabildiğimiz tek yer market olunca da işin boyutlarını tam sindirerek anlayamamışız.

Ben “Oldu olacak pantolonu da bırakayım istersen” duygusunun son örneğini geçen gün bizim oradaki küçük markette yaşadım. Birkaç kalem bir şey aldım. Kafamda da ‘aşağı yukarı şu kadar tutar’ dedim, tezgâha para üstü de alma beklentisiyle iki 20’lik bıraktım. Market abi bana baktı ve “Olmadı o abi, biraz daha koy” dedi. Bir 20 lira daha ekledim. Market abi gülümseyerek baktı “Sen koymaya devam et abi, ben dur diyene kadar 20-20 gönder, artık böyle bu işler” dedi.

HOVARDALIĞIN BÖYLESİ!

Aynı “Yok artık, bunlar da bu kadar tutar mıymış” hissini yaşamak için ertesi gün kahvaltıdayım. Bin yıldır dışarıda kahvaltı etmedik ya. İnsan bir şevkle sosyalleşmeye koşuyor. İki menemen, iki çaya 100 lira bayılınca sosyalleşmenin karanlık yüzüyle karşılaştım.

Birkaç gün sonra ABD’den ziyarete gelen arkadaşım “Ne demek lahmacun 15 lira oldu” diye çıldırınca da aynı his geldi üzerime oturdu, köpeğe geçen yıl 12 liraya aldığım ödül mamalarının 27 liraya çıktığını görünce de...

Sonra işe geldim. Burada da günde minimum beş kere “Bu fiyatlar nedir böyle” konusu açılıyor. Beş kere de dayanamayıp ben açıyorum, etti mi sana on.

Yazının Devamını Oku

Tatile hazırlık...

Aşırı birikmiş tatil ihtiyacı, çok tuhaf yerlere gitmiş görünen fiyatlar, insanın gözünde büyüyen bir uzun yol ve o yola çıkmadan önce yapılması gerekenler listesi… Tatile hazırım ama bakalım tatil bana hazır mı?

“Abi güneydeki ev kiralarını gördün mü? Millet delirmiş! Böyle fiyatlar olabilemez!” Telefondaki arkadaşımın hezeyanına çılgınca hak veriyorum. Birkaç ay önce aynı çığlıkları ben de attım. Biz pandemi sürecinde evdeyken her şeyin fiyatının ikiye katlandığını çıkar çıkmaz fark ettik. Ama güney beldelerindeki fiyat delirmesi, tatilini önden planlamaya karar verenlerin zaten fark ettiği bir şeydi. Korona koşulları sebebiyle ev kiralayarak insandan nispeten uzak tatil yapmak isteyenler geçen yıl aynı tatil için ödediklerinin iki katından fazlasını ödemek durumunda. Ben mesela bütün mart ayımı kısa dönemli kiralık ev fiyatlarına bakıp “İki yıl önce şu rakamın üzerine biraz daha eklesek Yunanistan’da ada kiralardık arkadaş” diye homurdanarak geçirdim. Bir de bol güneş alan bölgelerde bahçeli, küçük bir evimin olmamasına söylendim. Rakamlara bakınca böyle bir mülk sahipliği halinde insanın bir daha çalışmasına gerek kalmıyormuş. Neyse bir sonraki hayatımıza inşallah.

Şimdi hayalleri bırakıp gerçeklere dönme ve tatil öncesi yapılacaklar listesinin üzerinden çize çize gitme zamanı. Araba tutan köpeği 1.000 km yol götürmem gerekiyor. Kusarsa diye arka koltuğa serilecek örtü alındı. Veterinerden araba tutmasına karşı ilaç tavsiyesi alındı. Bu hafta hayvanı alışsın diye olur olmaz arabaya da bindirdim. Beraber arabayla mahallede anlamsız turlar attık. Hayvan bu saçma hareketliliğin nereden çıktığını tam anlayamadı tabii ama olsun. Bugün yaptığı antrenmanlar uzun yolda işine yarayacak kendisi bilmese de...

AKTİVİTE BASKISI

Bol miktarda valizi arabanın küçük bagajına nasıl sığdıracağım diye kafa yoruldu. Maç kafada oynandı. Yetmedi, kâğıt kalemle şunu şöyle koysak, bunu bunun yanına tıpalasak gibi tasarımlar yapıldı. Her kafada oynanan maç gibi sahada bambaşka bir sonuç çıkmasıyla mı bitecek, yoksa işte aynen tasarladığımız gibi oldu mu diyeceğiz, bunu artık bagaj başında yaşayıp göreceğiz.

Sağlık Bakanı’nın “Delta plus varyantı görülen diğer iki ilin isimlerini açıklamayayım” cümlesinden alınması gereken gerilim alındı. Herkes gibi biz de arkadaşlarının önünde isimleri verilip rencide edilmek istemeyen bu iki ilin bizim ve Rusya’nın tercihi olan iller olduğunu tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Bu varyantların Yunan alfabesindeki harfleri bitirmek istercesine arka arkaya sıralanıp durduğunu kendimize hatırlatıp “Yapacak bir şeyimiz olmayan, değiştiremeyeceğimiz durumlar için kaygılanmayalım” notuyla kendimizi sakinleştirme denemeleri yapıldı. Mayolara girilip girilemediği kontrol edildi. “Bunlar bu yılı kurtarır” sonucuna varıldı.

“Tatilin bir saniyesini bile boşa geçirmeyelim, şimdiden bazı aktiviteler planlayalım” denildi. Ama yıl boyunca katılımcıların tamamının turşusunun çıktığı, aktivite falan yapacak halleri kalmadığı, tek istediklerinin bir süre yan gelip yatmak ve mümkünse o sürede telefonla rahatsız edilmemek olduğu sonucuna varıldı. Aktivite baskısından komple vazgeçildi.

Şimdi hayırlısıyla yola çıkış için gün sayma kısmına geldik. Sayılı gün çabuk geçer diye umuyoruz.

Yazının Devamını Oku

Davul zurnayla başlayıp koroyla biten bir gün

Çılgınlar gibi açılmanın öncesi, son cumartesi ve yine evden bildiriyorum. Ev çılgın atıyor. Zurna, elektrogitar, DJ set, canlı koro, hepsi burada…

“Bir cumartesi sabahı zurnayla uyandın mı hiç, çılgın gibi koşarak duvara kafa atmak istedin mi hiç?” Tam açılmadan önceki son cumartesiye başlangıç cümlem bu. Neden? Çünkü yan binadan davullu zurnalı kız alıyorlar. Daha önce de şehrin ortasında, apartman içinde saatler süren davullu zurnalı seremoniler yapılmasını ne kadar sevdiğimi, bu geleneklerin her koşulda yaşatılmasını nasıl kalpten desteklediğimi söylemiştim. Çünkü daha önce de olmuştu. Muhtemelen aynı komşumdu. Şimdi ikinci kızını evlendiriyor. “Allah bir yastıkta kocatsın” temennilerime “İnşallah bir kızı daha yoktur” dualarımı da ekliyorum. Tepki versek bir şey kazanılmıyor, sadece kendini gerdiğinle kalıyorsun, artık biliyorum. Kaldı ki sesim muhtemelen zurnanın tatavası içinde kaybolur gider. Zaten kendimi zor duyuyorum.

Düğün, dernek, aldım, verdim merasimi bitince biraz kafa dinlerim diye umuyorum ama olmuyor. Çünkü onu müteakip evin içine bangır bangır elektrogitar doluyor. Müzisyen bir komşum hafta sonları bazen böyle evde ‘jam session’ yapar. Bugün onun da günüymüş. Sorun değil, zurnadan sonra bayağı rahat tahammül edilebilir bir ses.

Bir saat falan o devam ediyor. Biter bitmez bu sefer salonumuzda çeşitli Türkçe pop şarkılarının teknoyla harmanlandığı küçük çaplı bir DJ performansı hâkim. Bu da başka bir coşkun komşu. Anlayacağınız ev bu hafta sonu ev değil, adeta bir performans salonu. Bir şov bitiyor, diğeri başlıyor.

Akşamı böyle ediyoruz. Gece seansında bambaşka bir performans var. Gençler sokaktaki banklarda eğlenceye geçmiş. Geçsinler, ne güzel. Lakin şöyle bir sorun var. Toleransı yüksek bir kişi olmama rağmen bünyemden atamadığım bir huyum var. Gecenin 2’sinde, tamamı mesken olan sokakta,  saatler süren bağıra çağıra şarkı söylemeli eğlencelere de gıcık oluyorum. Ama ne zaman daha çok gıcık oluyorum biliyor musunuz? Böyle ‘Karlı Kayın Ormanı’ falan gibi sol tandanslı şarkılar söyledikleri zaman. DJ’lik seven ama yeteneği olmayan komşum aynı saatte ‘Cennetten Çiçek’ tekno edisyonu bağırtınca o kadar delirmiyorum. Çünkü onun tıyneti o. Ama kendinden başka hiç kimseyi iplemeyen bünyeler bir de kendini solcu zannedince büyük yükseliyorum.

Gürültü var diye polis çağırmayı da kendime yediremediğim için, içimden 17 bine kadar sayarak sabırla bekliyorum. Bir noktada bu arkadaşların eğlencesi de bitiyor. Gidip yatıyorum ve anında manyakça bir tangırtıya geri kalkıyorum. Sokakta üç kurye motorlarıyla yokuştan çıkma yarışı yapıyormuş. Bir tatlı rekabet, bir tatlı coşku... ‘Gençlerimiz eğlendi, emekçi kardeşlerimiz eğlenmesin mi, tabii...’ diyerek 2 bine kadar daha sayıyorum. Gece rüyamdaysa dünyaya bir daha geldiğimi ve eğlence dendiğinde kabile davranışları sergilemeyen bir toplumda yaşadığımı görüyorum.

Yazının Devamını Oku

Tam da müzik dinlemeye niyetlenmiştim...

Pandemi sonrası için listeme eklediğim planlar vardı. Ama hayat, siz plan yaparken size yasaklananlardır. Bu hafta listemden motivasyonu ve elektronik müziği çıkardım.

Kendime bir ara bir pandemi checklist’i yapmıştım. “Bu iş bitince şunları yapayım” gibisinden... İçinde “Elektronik müziğe git” maddesi de var.

Öncesi şöyle. Tam pandemiden önce hiç elektronik müzik festivaline gitmediğimi, aslında gitsem hoşlanabileceğimi düşünmeye başlamıştım. Tam da o esnada Belçikalı DJ Charlotte de Witte’in İstanbul performansı ilanına denk geldim. Göklerden gelen bu işaret karşısında harekete geçmiştim. Sonra kapanma geldi. Her şey iptal oldu.

Listeyi yaparken de haliyle bunu ilk sıralara yapıştırdım. Açılmalarla birlikte baktım Avrupa’da çeşitli performanslar var. Gidebilir miyim diye merak ettim. Gidemezmişim. Nereye baktıysam biletler internette satışa çıktıktan 5 dakika sonra falan bitti. Herkes ülkesindeki her türlü festival, konser vesaireye çılgın gibi saldırmış. Haklı bir açlık var. 

Aynı tarihlerde bizim tarafta da müzikle ilgili bir ‘kimse kusura bakmasın’ gerilimi hasıl olunca, bu maddeyi listeden sildim. Şimdi diyeceksiniz ki 5 dakikada değişir bütün işler, düzenlemeler yeniden düzenlenir, öyle denen şeyler aslında öyle denmek istenmemişti, bu müzik işi de hale yola girer. Ama insanın bir kere şevki kaçtı mı da kaçıyor işte.

Şevk kaçtıktan sonra da insanı bir nostalji basıyor tabii. Nitekim 12’den sonra yüksek sesli müzikle ilgili anılarım gözlerimin önünden geçiyor.

Mesela epey küçükken annemin kucağında MFÖ konserine gitmiş, gecenin ilerleyen saatlerinde “Uykum geldi” diyerek maraza çıkarmış, konseri tamamlatmadan herkesi eve döndürmüştüm. Gelecekte bu müzik işinin aranıp da bulunamayacak bir nimet olduğunu bilsem tam tersine “Sabaha kadar burada kalalım” diye ağlardım herhalde.

BU NASIL PARTİ YA!

Yazının Devamını Oku

Sen kapat, gerekirse ben ararım

Çağrı merkezlerini sevmem. Gerçeğini de sevmem, dolandırıcısını da sevmem. Ama insanın sevmediği şey başına sık geliyor. Bu hafta da kurumsalından merdivenaltına, her türlü çağrı merkezinin sık arananlar listesindeydim.

Bu hafta kısmetime bol bol çağrı merkezi araması düştü. Hem gerçek hem de çağrı merkezi taklidi yapan, kendince nitelikli dolandırıcılar için bir cazibe merkezine dönüştüğüm bir hafta... Hatta bir tanesini az önce kapattım. Son zamanlarda en beğendiğim arama bu oldu...

1) Telefonumda 0216’lı bir numara çıktı. Açtım...

- Merhabalar, Garanti Bankası’nın genel müdürlüğünden arıyorum. Kredi kartı aidatı için çekilen toplam şu kadar lirayı size iade etmek istiyoruz.

- Öyle mi? Pek güzel, nasıl iade edeceksiniz?

- Telefondan hesabınıza giriş yapmanız gerekiyor.

- Önce ben bir şey sorsam. Genel müdürlüğünüz nerede?

- Anlamadım?

Yazının Devamını Oku

Biz yazlara nasıl hazırlanıyorduk?

Bir zamanlar yaz gelmeden kendimize çekidüzen verme işine girerdik. Bir anda bunu hatırladım. Araya giren uzun zamandan sonra “Yeter artık bize ettiklerin pandemi” diyerek eski aktif günlere dönmeyi denedim. Şöyle gitti...

Tek tek saydım. 17 sabahtır 6.30’a saat kuruyorum. Çünkü bu yolun sonu artık yol değil. İyice patates olduk. En azından sabahları biraz koşayım diyorum. Ve bunu 17 sabahtır beceremiyorum. Sonunda zorlamanın âlemi olmadığına kanaat getirdim. Sabah olması şart değil, artık hangi saat müsaitse orada deneyeceğiz koşmayı. Tabii benim gün içindeki diğer müsait saatim ancak mesai sonrası. Olsun, deneyeceğim.

Bir kere önüme çıkan ilk engel bir yılı aşkın süredir dolapta kendi başına bir hayat sürdüren spor kıyafetlerinin ahının gidip vahının kalmış olması. Güve yemiş. Dert değil. İçine tayt mayt bi şey giyeriz. Zaten spor yapmaya azmetmiş insanın kılığına kıyafetine bakılmaz, yazılmamış bir toplumsal kuraldır bu.

Sonra aklıma ısınma meselesi takılıyor. Şu kolu kaldır, bacağı çektir işini evde salonda yapıp aradan çıkarmak mantıklı geliyor. İki dakika kadar deniyorum. Ne kol bükülüyor, ne bacak kıvrılıyor. Savsaklamak var ama dönmek yok. “İyi işte, olay mahalline yürürken de az ısınırız yeter, yanacak halimiz yok ya” diyerek çıkıyorum alana doğru.

Alanda çok temel bir sorun var. Yer yok! Elime bir tenis topu alıp parka doğru atsam minimum altı kişinin kafasından sekmeden yere düşme ihtimali yok. Sadece ilk turda altı insan, bir bisiklet, iki martı, iki de çocuk arabasıyla çarpışma tehlikesi atlatıyorum. Yine de vazgeçmek yok. Pistte trafik yaratanlara karşı diklenmeden dik durarak yoluma devam ediyorum.

İkinci turun başında biri koluma taktığım maskeyi ağzıma takmam için uyarıyor. Şimdi durup Sağlık Bakanı’nın da bir yıl rötarlı olarak altını çizdiği üzere açık havada, aramızda minimum 2 metre mesafe varken maske takmamıza gerek olmadığını söyleyebilirim. Ama açıkçası şu anda karlı bir yola girmiş TIR gibiyim. Eğer herhangi bir sebeple durursam tekrar harekete dönebilmem kesinlikle mümkün değil.

SANKİ KARAYOLU!

İkinci turu da zikzak yaparak tamamlıyorum. Bu turda karşıma bir adet motosiklet bile çıktı. İçerilerde bir yerlerde inat edip yapmış olmanın mutluluğuyla “Benden geçmiş bu işler arkadaş, neyi zorluyorum ya” hissinin verdiği karamsarlık birbirine karışmış durumda. Allah’tan birkaç dakika içinde her yerimden gelen kas ve eklem ağrılarının sesi kafamdaki diğer sesleri duyulmaz hale getirecek.

Yazının Devamını Oku

28 değil, 17 gün sonra...

Elimizde kalan sosyal becerilerimizin bir kısmını daha kaybettiğimiz 17 günün sonunda bir açıldık, pir açıldık. Hem birbirimizi, hem olur olmaz kutuplaşmayı hem de bize ters düşeni Emniyet’e anında ihbar etmeyi özlemişiz anlaşılan.

Twitter’da biri yazmıştı “Yasak sırasında köpekle sokağa çıktığımda kendimi ‘Ben Efsaneyim / I Am Legend’daki Will Smith gibi hissediyorum” diye. Altına imzamı atarım. Köpek bahsi geçen filmi izlemedi ama izlese o da atardı. Böyle bir 17 gün ve gece geçirdik.
Şimdilerdeyse ‘28 Gün Sonra’nın finaline benzer haller var. Evlerden yavaş yavaş kafalar uzandı. Sonra hızlıca sokaklara koşuldu. Elbette bu durum sebebiyle bazı tespitlerim de oldu.

Dün elimdeki tenis topunu sahildeki çimenlere doğru havaya atsaydım en az 14 kişinin kafasından seker, yere öyle düşerdi. Evinden ince belli çay bardağını, termosunu alıp keyif yapan teyzeden elektrikli scooter’ları olmadan 17 koca gün geçirmek zorunda kalanların yoğun trafiğine ve irili ufaklı kazalarına çeşitli gülümseten görüntüler gördüm.

Tabii her konuda olduğu gibi bu konuda da toplumumuz bölünmüş durumda. Hayat Eve Sığmıyor Platformu bir küçük toplanma organize etmiş. Hemen birileri gelip onları Twitter’da Emniyet Genel Müdürlüğü’nü mention’layarak ihbar etmiş, “Gereğinin yapılması için ne bekliyorsunuz” diye sormuş. Milletimiz hem kutuplaşmayı hem sosyal medyayı hem de ihbarcılığı zaten ayrı ayrı seviyordu. Üçünü birbirine entegre ederek kullanma fırsatını da haliyle hiç kaçırmıyor.

Araç trafiği fena, fena da kalacak gibi... Artık gün ortası saatlerde İstanbul’un eski iş çıkışı trafiğindeki yoğunluk var. İş çıkışı ve yasak başlangıcına doğruysa zaten bir yerden bir yere gidebilen beri gelsin. Tabii bazı yerlerde düzenli polis kontrolüne girmeye de alışmışız. Onun yarattığı bir boşluk var üstümde. O eskiden durup durup işe gidebilir kâğıdı gösterdiğim yerlerden geçerken sanki yasadışı bir iş yapıyormuşum, biri beni de Emniyet’e mention’lasa mention’larmış gibi...

TURİSTLER HAZIR DEĞİLDİ

Turistler zor durumda. Normalde alabildiğine kaotik bir hali olan şehrimizin boş haliyle tanıştıkları için burayı öyle rahat rahat, salına salına gezebilecekleri bir yer gibi algılamışlardı. Muhtemelen açılmış halinin o kadar ferah olmayacağını biraz tahmin ediyorlardı ama bu kadarını tahmin edebildiklerini sanmıyorum. Sürekli bir kenara kaçılma halindeler; sürekli ezilme tehlikesi atlattıkları, her yerden üzerlerine insanların aktığı ve çarpıp geçtiği bu ortama hazır değillerdi. Sudan çıkmış balık gibi olmuş garibanlar. Gerçi haberleri yok ama bu ‘onlara serbest, bize yasak’ uygulaması bir süre daha sürseydi vatandaşların biriken öfkesinin hedefi olma ihtimalleri de vardı.

Yazının Devamını Oku

İzin kâğıdı, evrak ve kontrol noktaları

‘İşe gidebilir’ kâğıtlarıyla yaşayıp kontrol noktaları arasında koştuğumuz kapanmada en çok polislerle diyalog kuruyorum. Görevimiz birbiriyle çelişiyor, bu da bizi yoruyor.

Son sabahlarımın şarkısı “Evden çıkmak mecburen, işe gitmek mecburen, mecburen mecburiyetten” şeklinde. Çünkü bu gidişlerin her hali iyice tuhaflaştı. Örneğin şimdi evden çıkacağım ve çıkmadan önce kontrol etmem gereken kocaman bir yanıma alınacaklar listesi var. Altı üstü evden çıkacağız arkadaş ya, bu kadar çok kontrol edilmesi gereken adım olmaz. Ama oldu işte.

Bir 300 metre gider gitmez ilk çevirmeme giriyorum. “Kâğıt var mı?”, var. “Kimlik?”, o da var. Memur Bey kardeşim kâğıda bakıyor. “Bu olmaz” diyor. 

-  Niye olmuyormuş?

- Bunu şirket yazmış, kaymakamlık onayı olması lazım.

-  Yok, o geçen seferdi. Bu seferki genelgenin 15’inci maddesine bakarsan, oluyor bu.

Bir süre konuşuyoruz. En sonunda ben “Usta, benim işe gitmem lazım, ceza keseceksen kes, kesmeyeceksen sal beni, acelem var” diyorum. “Bu olmazdı ama arkanda trafik oldu, bu seferlik geç” diyor.

Bitti mi peki maceramız? Hayır. 25 dakikalık yolumda üç kontrol noktası var. Altı dakika sonra ikincisinde ‘onlaynım’. Yol, yine tek şeride düşüyor. Dizilip bekliyoruz. Bir önceki kontrol noktasında “Olmaz” denilen kâğıt burada oluyor. Hızlıca geçiyoruz. Son kontrol noktasında da benzer bir süreç işliyor. Fakat ben günde altı kere durdurulmaktan sıkıldığım için dayanamayıp “Kontrol ettiğiniz arabanın kaputuna görüldü damgası mı vursanız acaba, üç metrede bir tekrar girmesek” diyorum. Cevaben “Biz görevimizi yapıyoruz” alıyorum. “Allah zihin açıklığı versin” deyip devam ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Yaş sadece bir fotoğraftır dostum

İnternet challenge’larından huylanırım. Ama huylanmam, onların üzerine ahkâm kesmeme engel değil elbette. Ben de bu aralar kendi 20’li yaş fotoğraflarıma baktım...

İnternet challenge’ları beni genel olarak korkutuyor. Yok verilerim çalınır, yüzüm yapay zekâ eğitimlerinde kullanılır, bir sabah bir de bakmışım algoritmaya data olmuşum falan gibi şeylerden değil. Benim datamı kim ne yapsın, eğitilmek için benim yüzüme kadar düşen yapay zekayâ Allah kolaylık ve zihin açıklığı versin. Ama her fotoğraf atana laykını vermek zorunda hissediyorum. Birinizin 20’li yaşlardaki halini tatlış bulmuşum da diğerini bulmamışım gibi bir hava oluşsun istemem.

Malum bir süredir timeline’larımızda 20’li yaşlar challenge’ı var. Artık bitti sayılır ama bir üç gün kadar yoğun akıcı devam etti. Şimdi de ara ara hâlâ sona kalıp dona kalmayanların attığı tek tük 20’ler düşebiliyor. Ben de bu vesileyle kendi 20’li yaş fotoğraflarıma baktım. Paylaşmalık bir durum çıkmadı “Ben bu zatı tanımıyorum ya” duygusundan başka bir şey geçmedi elime. O yüzden oturup paylaşanları ve paylaşımları genel olarak ‘eyyor’layacağım.

En önemlisi Kemal Kılıçdaroğlu hariç neredeyse hepiniz şu anda 20’li yaşlarınızdakinden daha ‘cool’ gözüküyorsunuz. 

Yargılamak için söylemiyorum ama bu challenge’da biraz yoğunluk vardı. Galiba herkes 20’lerini özlemiş ve o günlerden görüntü paylaşmak için aportta bekliyormuş. Mesela Cahit Berkay “Müsaadenizle bu 20 yaş mevzusuna noktayı koyuyorum arkadaşlar” notuyla paylaştığı fotosu gerçekten de son noktayı koymaya aday bence.

Ziya Selçuk’un, Marlon Brando’nun; Vedat Milor’un da Alain Delon’un gençliğini kendi gençlikleri olarak paylaşması çok parlak espriler değil. Ama Ziya Selçuk’un bu esprisine cevaben yapılanlar epey komik. Milor’un Delon fotoğrafını gerçekten Milor zannedip galerilerine alan haber siteleri de komik. Paylaşımlar istedikleri yerden değil ama yankıları noktasından güldürmeyi başarmış oluyorlar yani.

30’una henüz gelmişlerin challenge’a katılmasınıysa tasvip etmiyorum. 20’li yaşların geçen yıl bitmiş zaten arkadaşım, neyin nostaljisi bu! Zaten aynı insansın hâlâ. Durduk yere kendimizi olduğumuzdan da yaşlı hissetmemize sebep oluyorsunuz.

İDARE EDİVERİN SİZ DE

Yazının Devamını Oku

Ben kaybetmem,sen kaybolursun

Telefonlar artık kayıp eşyaları bulacakmış. Ama direkt telefonunuz kaybolmuş olabilir. Paniğe gerek yok. Eşya aramada yılların tecrübesiyle yardıma hazırım.

“Hepsini bulucam bir bir. Yerine koyucam bir bir...” Son yıllarda müziğimize damga vuran şarkılardan en çok dilime takılanı hangisi derseniz cevabım bu olur; Büyük Ev Ablukada’nın ‘Evren Bozması’... Şarkı günlük hayatımda çok kolay karşılık buluyor. Ben evin içinde çok güzel bir şeyler kaybederim. Dolayısıyla da bir şarkı tutturup arayışa çıkarım.

Şimdi bir kısım telefona anahtarlarınız, cüzdanınız, sırt çantanız gibi önemli nesnelerinizi takip etmek ve bulmak için yardımcı teknoloji geliştirilmiş. Telefonlara el feneri konmasından sonra gördüğüm açık ara en anlamlı ekleme... Ben kendi iptidai yöntemlerimi geliştirmiştim. Eğer bu güncelleme şimdilik sizi kapsamıyorsa belki bu eski usul modeller işinize yarar diye sıralayayım...

‘Nereye koyduysan oradadır’ cümlesini duymak ‘totolojik’ bir önerme gibi görünmesi hasebiyle burnunuzun biraz kıvrılmasına sebep olabilir. Ama hemen kestirip atmayın. Çoğunlukla doğru. Belki biraz şöyle rötuşlayabiliriz: “Genelde nereye koyuyorsanız muhtemelen oradadır.” Araştırmalar da bunu gösteriyormuş nitekim. Vücut hafızanız sizi bir şeyi genelde bıraktığınız yere bıraktırmaya meyilli. Dolayısıyla yüzde 80 ihtimalle o anahtarı
hep koyduğunuz yerin yakınına bir yere koydunuz ama karambolde göremiyorsunuz. Derin bir nefes alıp o tarafı sakin sakin bir daha arayın.

Eşyaların kendi iradelerini göz önüne alın ve onları her zaman için üzerinizde oyunlar oynayan, evinizin birliğini, beraberliğini, düzenini bozmaya yönelik komplolar içerisinde olan iç mihraklar olarak değerlendirin. Çünkü böyledirler. Zihninizin “Bunu buraya koymuş olamam”, “Oraya düşmüş olamaz” gibi oyunlarına gelmeyin. Cüzdan pekâlâ kendini kanepenin altına atabilir, telefon yastıkların altına saklanabilir. Diğer adımda aldığınız derin nefesi tekrar alın. Ve kendi iradesi olan bir cüzdan olsanız sizi gıcık etmek için nereye saklanırdınız, düşünün. Düşmanın bakış açısıyla
bakın konuya.

ÇILGIN İSTATİSTİKLER...

Yazının Devamını Oku

Dürüstlük para etmez, cesaret duruma göre değişir

Yanımdan geçenlere kulak misafiri oldum. O misafirlik beni aldı ‘Cesaret mi geçer akçe, dürüstlük mü’ ve ‘Bir akçe kaç kripto coin eder’ gibi yerlere götürdü.

Yabancı diyarlarda ‘truth or dare’ adıyla oynanan, bizim buralarda da ‘dürüstlük mü cesaret mi’ olarak bilinen oyun üzerine düşünür buldum kendimi. Konunun başlangıç noktası az önce yanımdan geçenlerin konuşmalarından kulak misafiri olduğum şu cümle: “Bana ‘bilmemkim benim arkadaşım, geçen gün yemekteydik’ diye hava atmaya çalışıyor. Halbuki bana böyle hava atılmaz, böyle şeylerden hiç etkilenmem. Mesela konuşurken bir saniye deyip çantandan 200 bin dolar çıkarır, tak diye masanın üzerine koyarsın, bundan etkilenirim. Aaa derim ne kadar cool bir insan.”

Güldüm ama düşündüm de... Çünkü taraflardan biri ünlü tanıdıklarından bahsederek karşısındakini etkileyebileceğini düşünmüş, diğeri de beni asıl o değil, zenginlik etkiler noktasında. İnsanlarımızı etkileme potansiyeli olan şeylerin muhteşemliği üzerine düşünmeye başlayınca bir noktada pek etkilenmedikleri şeyleri de düşünmek gerekti. Buradan da dürüstlük ve cesaret hususlarına geldim. Dünyanın çeşitli yerlerinde insanları etkileyen bu kavramlar bizde kimseyi etkiler mi, peki etki kısmını bir kenara bırakırsak ‘Acaba hangisi daha geçer akçedir’, ‘Şener Şen’in ‘Namuslu’ filmindeki gibi dürüst olanı buralarda mağdur ederler mi’ gibi sorularım doğdu.

Kendim de pekâlâ cevaplarım bunları ama işimi garantiye alayım, eşim dostum arasında bu üç soruyla bir anket yapayım dedim. Beş arkadaşımdan anket usulü görüş aldım. Dürüstlük ve cesaretten mi etkilenirsiniz, masaya küt diye koyulan 200 bin dolardan mı diye sorduğum arkadaşlarımın beşi de özetle “Hiçbirinden etkilenmeyiz çünkü bu dediklerini kim kaybetmiş de biz bulalım” dediler. Etraflarında, iş çevrelerinde pek dürüst yokmuş, dürüst taklidi yapan varmış. Ona da güvenirsen bir sabah ansızın dolandırılabiliyormuşsun. Cesaretten zaten herkes başka bir şey anladı. Biri dedi “Cesaret derken bungee jumping yapmaktan mı bahsediyorsun, yoksa siyasi bir eleştiriyi tweet olarak atmak gibi bir şeyden mi?” Diğeri ‘cesaretle aptallık arasındaki çizgi’ klişesi üzerinden lafa girdi, sonra nereye gideceğini bilemedi o lafla. Masaya para koyma konusundan da dört kişi etkilenmedi. Biri etkilendi ama negatif: “Bu sığır böyle paralar kazanıyor, ben de hâlâ yüzde 3 maaş zammı alacağım diye heyecanlanıyorum enayi gibi diye sinir krizi geçiririm” dedi. “Masaya balyayla para atmalar çalışarak olmaz zaten, sen sıkma canını, ailesinden kalmıştır” dedim de az sakinledi.

‘ÇOK GÜVENİLİR ANKET’

‘Cesaret mi dürüstlük mü geçer akçedir’ sorusuna iki tip yanıt geldi, yüzde 60-40 olarak dağıldılar. Onlar da şöyleydi: 1. İkisinden de akçe makçe çıkmaz. 2. Akçe derken hangisi nakde dönebilir anlamında diyorsan cesaret geçer ama böyle ‘Çiftlik Bank’ kurup o paralarla kaçabilecek türden bir cesaret. ‘Dürüstü mağdur ederler mi’ sorusundaysa katılımcılarımız oybirliğiyle ‘Evet, üzerine tartışmaya bile gerek yok’ cevabını verdiler.

Bu noktada ‘Benim çevrem karamsarlardan mı oluşuyor’ diye düşünebilirdim. Lakin gazeteyi açıp yine bir cesur yüreğin kripto borsası kurup oradan indirdiği 2 milyar dolarla Tayland’a kaçtığı haberini görünce anketimin sonuçlarının güvenilir olduğuna ve toplumun ruh halini yansıttığına hükmettim.

Yazının Devamını Oku

Düzenli bir scooter mümkün mü?

Kaldırım canavarı scooter’lara yeni düzenleme gelmiş. Bu taşıtla arasında sorun olan bir kişi olarak düzenlemeyi değerlendirmeyi kendime hak görüyorum. Hadi bakalım...

Elektronik scooter’larla ilgili düzenleme Resmi Gazete’de yayımlandı. Tam da bir gün önce iki tanesi kaldırımda yarattığı kaosla kendi halinde giden yaya, araç ne varsa hepsini birbirine katmıştı. Kaldırımda çaprazlar çize çize giderken onlardan kaçmak isteyen bir kısım yayayı sağa sola saçtılar. Biz önümüze aniden hoplayan yayalardan kaçmak için araçların yarısını karşı şeride soktuk. Oradan gelen minibüs çarpmasına ramak kala durdu. Ki minibüsler genelde fren kullanmaz, yol vermez, kendi olayından başkasını gözetmez. Durmak zorunda kaldı adam yani. Sağ olsun büyüklük gösterdi. Arkadaşım “Her inovasyonun kaderi sonunda Türkiye’de apaçisel kullanımlı eğlence aracına dönüşmek oluyor” dedi.

Ertesi gün WhatsApp’a üç ayrı kişiden gelen scooter düzenlemesi haberini daha bir ilgiyle karşıladım. Üç kişinin birden bu haberi görünce bana göndermek istemesini de yadırgamadım, bu taşıtlarla belli sorunları olduğu bilinen bir kişiyim. Uzun süredir kademeli olarak artan bir şekilde kurulmaya devam ettiğim için de maddelere bakıp bu işe yarar, bu yaramaz demem çok zor olmadı. Buyurun raporum...

- Ayrı bisiklet yolu veya bisiklet şeridi varsa taşıt yolunda scooter sürülemeyecek.

Peki. Zaten taşıt yolundan ziyade kaldırımdan gidiyor bu araç. Kaldırım da yoksa ya da gerçekten az varsa taşıt yoluna iniyor. 

- Otoyol, şehirlerarası karayolları ve azami hız sınırı 50 km/s üzerinde olan karayollarında sürülemeyecek.

Bununla otoyola çıkan var mıydı bilmiyorum. Ama çıkabilirler, belli olmaz. Çıkılmamışsa da önden yasaklamak mantıklı. Biz bilmiyorduk olmasın.

-

Yazının Devamını Oku

Önüm arkam grafik, tablo...

Güne korona tablosuyla başla, Bitcoin tablosuna bak, dön oradan TÜİK bilmem ne oranı açıklamış, ona gözün takılsın... Bu sözelci halimle ben bütün bu tabloların arasına neden düştüm, niye düştüm ve en önemlisi nasıl çıkacağım acaba?

Size de bazen hayatta en hakiki mürşit Excel’miş gibi geliyor mu? Bana biraz geliyor. Hele son zamanlarda iyice geliyor. Sözelci bir kişi olarak hayatımda bu kadar çok rakam, tablo, grafik, vıt eğrisi, zıt kırılımı takip etmek durumunda kalacağımı hiç düşünmezdim. Ama işte dedikleri kadar var gerçekten: Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir. Bizim durumumuzda bu, biz plan yaparken geçip giden rakamlar oluyor. Böyle olunca eğer o anda halihazırda bir Excel’e bakmıyorsam “Bunu aslında bir Excel’de gösterseler” diyor oluyorum.

Misal her sabah bakalım bugün nasıl bir gün diye bilgisayarı açtığımda korona tablosuyla karşılaşıyorum. Sabah kahvesi seansı “Hımmm test sayısı 300 bin 108 olmuş, vakaya bakalım, 52 bin 400 kusür. Dün 49 bin idi. Yüzde 7 desen...” gibi mırıltılarla geçiyor. Sonra septik bir kişi olmanın getirdiği ekstra mesai var. Misal “Türkiye en çok vaka açıklayan ikinci ülke oldu” demişler, gidip worldometer’dan kontrol edesi geliyor insanın kaçınılmaz olarak. Oraya gidince de bir süre Fransa’nın son 24 saati, Belçika geçen haftası, Hindistan’ın ilk 17 günü gibi bir işine yaramayacak datalara bakarken yakalıyorum kendimi.

Korona tablosundan kafayı kaldırdın diyelim. Bu sefer Bitcoin tablosu çıkıyor hop diye karşına. 55 binden kapatmıştı, bak 57 bin olmuş. Aaa demin de 56’ya indi. Trend desteği üzerine çıkmış, direnç noktasını geçerse 62 bine gidebilirmiş. Tamam bunu da öğrendik. Gerçi trend desteği ne demek onu tam öğrenemedik ama olsun.

Bu kripto işine bir girdin mi çıkabilen beri gelsin zaten. Dogecoin düşmüş, HopCoin yüzde 7 çıkmış, peki bunlar niye inip çıkıyor? Bunu anlamaya çalışmaya iki makale, iki YouTube videosu kadar vakit ayır. Biraz anla ama tam anlayama, o arada “Benim coin’e yatıracak param mı var, ben bunu niye öğrenmeye çalışıyorum” diyerek kendine yabancılaş, bütün sekmeleri kapat.

Sırada ne var? Euro çıkmış, dolar inmiş. Bunları da grafikleriyle görelim. Pek güzel.

“Bu kadar ekonomi yeter” deyip gideceğim ama grafik, istatistik, rakam bağımlısı olmuşum, gidemiyorum. “Son bir sigara içip bırakacağım” diyen adam gibi mütemadiyen “Tamam şuna da bakayım, sonra grafikle tamamım” diyorum, lakin olmuyor. Al bak mesela tüketici fiyat endeksi yıllık yüzde 16.19 artmış. Bunun bir de reel rakamı var. Birileri “O öyle hesaplanmaz, böyle hesaplanır” demiş dönüp ona bakmak lazım. Bakıyorum, nasıl hesaplandığını anlamıyorum ama 35-40 bulmuşlar.

Süper Lig candır, en azından kafam basıyor

Yazının Devamını Oku

Hoca bitir artık kışı, bitir!

Baharı bekleyen kumrular bu günleri görse sinirden kendilerini keserlerdi. Her sabah bir ümit gözümü açıp yine gri gri günler görmekten çok sıkıldım. Nisanda olduğumuz teyit edilip gereğinin yapılmasını temenni ediyorum.

Üşüyoruz: Zaten sınırlı saatlerde, sınırlı gerekçelerle sokağa çıkabilen, çok affedersiniz, serbest gezemeyen tavuğa dönmüş kişileriz. Bir de o sınırlı çıkışlarda titremek, çıktığına çıkacağına pişman olmak, olacak iş değil.Geçen sabah açtım pencereyi, olanca gücümle “Hoca bitir artık, bitir” diye bağırdım. Haberlere bakıyorum, ‘Bütün cemreler düştü’ diyor; takvime bakıyorum nisanı gösteriyor, pencereden dışarı bakıyorum, havanın bu gelişmelerden hiç haberi yokmuş gibi bir haller... Meteorolojiye güvenecek olursak siz bu satırları okurken hava bir nebze açmış olmalı. Ama önümüzdeki hafta tekrar bir süredir içinde oturduğumuz gri fona geri dönecekmişiz. Bu Londra’nın nimetlerinden faydalanmadan negatif yanını bol keseden deneyimlememize vesile olmak için tasarlanmışa benzeyen havanın benim ve pandemi el verdiğince muhatap olabildiğim sınırlı sayıdaki insan üzerindeki etkisini tane tane sıralayayım.

Motivasyon ağaçta yetişmiyor: Yani kendimizi salmayalım, depresyona sarılmayalım, işi gücü bırakıp kendimizi dağlara vurmayalım diye olağanüstü bir çaba sarf ediyoruz. E, her sabah kalkıp “Geçen hafta mıydı neydi, hani bir ara güneş çıktıydı” diye diye günleri karşılamaya devam edersem ne olacak bu motivasyonun hali?

Barajlar taşacak: ‘Bu yıl da barajlar boş’ diye tonla haber okuduk. Sonra yağmur yağdı, doldular. Artık taşma noktasına gelecekler, yüzde 70’i geçmiş. Bir damla daha yağmura, kara ihtiyacımız yok, hamdolsun. O yüzden ellerimizi kaldırıp hep beraber sesleniyoruz: Yağdırma Mevlam su, lütfen.

Uyanamıyoruz: Yataktan çıkıyoruz da uyanmış olmuyoruz. Bilmem kaç gündür işten eve döndüğümde anca uyanmış oluyorum. İşe mi gittim, rüya mı gördüm bilemediğim tuhaf anlar yaşanıyor.

Kış müzikleri fazla dinlenmekten aşındı: Bahar playlist’lerine geçmek istiyoruz. Gri, soğuk havalarda açılan neşeli bahar şarkısından hayır gelmiyor. Geçen bir ‘Here comes the sun’ çalayım, belki çağırdıkça gelir dedim. Play’e bastığım gibi sigorta attı. Evren bile inanmadı baharın gelme ihtimaline.

Size sokağa çıkamasanız da camdan bakınca görebileceğiniz güneşli bir hafta sonu temenni ediyorum. Ama tabii esas olan o güneşin bizimle kalıp kalmayacağı. Artık dördüncü cemre mi lazım, beşinci cemre mi, ne lazımsa inşallah en kısa sürede gereken yer neresiyse oraya düşer.

Yazının Devamını Oku

Tekrar hoşgeldin korona anksiyetesi

Geçen yıl bu zamanlar ‘karantina sonrası yapacaklarım’ listeleri hazırlıyordum. O listeye dönüp baktım, başarı yüzdesi yerlerde sürünüyor. Motivasyon desen o da bitmiş. Elimde kala kala, durup durup tekrar hortlayan korona anksiyetesi kalmış.

Bundan yaklaşık bir yıl önce korona günleri yeni başlamışken sizlere korona sonrası için planlarımı listelemiştim. Bir yıl sonra hâlâ hiçbir şeyden çıkamadığımız, tam tersine korona anksiyetesinin aynen geri geldiği göz önüne alınırsa bu listenin üzerinden bir geçip boyumuzun ölçüsünü ne kadar aldığımızı görmemizin yeridir, zamanıdır diye düşünüyorum.

Mesela demişim ki “Beslenmeden mustaribim”. “Çıkınca seni bir daha göremeyeceğim karbonhidrat” diye de devam etmişim. Bir hedefe bu kadar uzak düşülür. Tamam, pandemiden çıkamadık ayrı ama insan biraz olsun durumla barışır da bari pandemi içinde bazı şeylere tekrar çekidüzen vermeye çalışayım der. Yok! Her sabaha “Merhaba poğaçacı” diye başlıyor, çılgın gibi poğaça yiyorum. Beslenme işini düzeltmeye dair tüm ümitlerimi çöpe attım.

Sosyalleşme işinde “Çevrimiçi sosyalleşmeden hiç şikâyetçi değilim” gibi bir açıklamam olmuş. “Bunu karantina sonrası da sürdürebilirim” demişim. Bu konuda fikrim de ihtiyaçlarım da değişti. Artık hiç sosyalleşmesem de olur bir noktadayım. O gün geldiğinde yaşam koçu tutup tekrar sosyal beceriler kazanmaya çalışmam lazım.

Lakin geçen gün okuduğum üçüncü sayfa haberine göre de yaşam koçları ayda 40 bin lira kazanıyormuş. Ben sosyalleşme becerisi edinmeye böyle paralar ödemem.

Yani gelecek yıl bu zamanlar listeyi tekrar kontrol ederken muhtemelen sosyalleşme kelimesinin anlamını bile unutmuş olacağım. Parti üyesi olup kongrelere falan katılabilirim gerçi. Gördüğüm kadarıyla en sosyal ortamlar oralarda dönüyor şu aralar.

“Evden çalışma işine fazlasıyla alışmış olacağım ve ofise gitmek bana lüzumsuz gelmeye başlayacak” demişim. Valla şimdi tıpış tıpış gidiyorum işe. İş hayatımıza düzenli PCR testi olmayı ekledik sadece. Bu konuda da yanılmış, öngörülerimizi sahanın dışına doğru atmışız hep.

Herkes ekmek yapıyordu o günlerde. Marketlerde maşa bulunmuyordu. “Azmettim, ben de ilk gördüğüm yerde alacağım, er geç alacağım, yapacağım son şey olsa bile eve maya dolduracağım” demeye getirmişim. Almadım.

Yazının Devamını Oku

Sokağa çıkmak ya da çıkmamak...

Sokağa çıkma... Şimdi çık, bir saat kal, dön. Vazgeçtik çıkma. Hadi hadi çık, peki… Bu sistemler, renklenen iller, saatli açılıp kapanan bakkallar, gün bazlı açılıp kapanan tekeller beni yordu. Arkadaşım Ercan’ı ise daha bile fena yapmış. Yaptığım araştırmaların sonuçlarına bakılırsa postkarantina anksiyetesi diye bir şeye tutulmuş olabiliriz.

“Abi sonuçta kendini böyle ani değişimlere çok hızlı atmamak lazım, uzmanlar da bu böyledir diyor” diyor arkadaşım Ercan ve devam ediyor: “Halı saha gibi düşün. İki yıl oynamadıktan sonra, sahaya çıkınca bir açma-germe bile yapmadan dalıp koşturursan n’olur sonuç?”

“Sokağa çıkmadan önce açma-germe yapalım, bengay sürelim mi diyorsun yani sen şimdi?” diye sormadan edemiyorum.

Çünkü konumuz sokağa çıkmak. Ercan bu kapanma, açılma, kapanma, bazen açılma, bazen biraz daha açılma haline alışamadı. Kapanma kafasından da pek çıkamadı. Şimdi biliyoruz, bir sürü insan artık pandemiye fazlasıyla dolmuş, ‘ne pahasına olursa olsun sokakta olmak istiyorum’ aşamasında. Ama Ercan bunlardan değil.

Aslında ben de ondan çok çok daha iyi durumda değilim. İşe gidip gelen bir insan olduğum için dışarıyla ilişkim daha iyi ama ‘sokağa çıkmış olmak için sokağa çıkmak’ noktasında onun kadar olmasa da zorlandığım oluyor. Zaten çıktığım sokaktan pek bir randıman alamadığımdan da daha önce bahsetmiştim. Şu sıra uyguladığımız haftada bir gün teneffüs sistemi bana da tam uymadı. Sokak dediğin bazı noktalarda pandemi öncesi yoğun saatteki toplu taşıma kadar kalabalık. Hafta sonu yasaksız günde şöyle bir camdan bakınca, apartman kapısından çıkarken basmam gerekirse yanıma Akbil alsam mı diye düşünmeden
edemiyorum.

Ercan’ın durumu benden bariz biçimde beter ama. Anlaşılır da bir durum bu. Pek çok insan bu pandemi döneminde eve kapanınca orada zaman içerisinde bir koza inşa etmiş oldu. Ekmeği fırına verdim; toplantıları üstümde gömlek, altımda pijama altıyla hallettim; platformlarda ne var ne yok izledim, hadi hop bugün de bitti derken sokağa çıkma alışkanlığını da çaktırmadan kaybedeyazdılar.

KENDİNCE SPİRİTÜEL BİR DAMAR YAKALADI

Yazının Devamını Oku

‘Normal’ bir hafta sonu

Kademeli normalleşme dalgasını ıskalamayayım diye sahillerde gönül rahatlığıyla fink atmaya, oturup sakin sakin bir şeyler yemeye çalıştım. Pek verimli olmadı...

Normalleşmeyi hemen hissetmenin en mantıklı yolu sahile gitmek gibi göründü. Yasak olunca malum, bahsetmiştim, polis bir yandan, zabıta diğer yandan sahili kesiyor. Kolluk kuvvetleri tarafından durdurulmadan su kenarında gezindim. Kendimce yaptığım “Erken gideyim, millet de benim gibi sahile aç, çok kalabalık olur” öngörüm öngörüymüş ama yine de yeterince önü görememiş. Ben 9’da olay mahalline vardığımda saatlerdir orada olan, evden masa, sandalye, koltuk ne varsa getirip çimlerin üzerinde küçük bir salon kurmuş gruplar vardı. Geceden gelip orada kaldıklarından bile şüpheleniyorum. Kapatmaların çoğumuzu normalde üşeneceğimiz şeyleri yapmaya, mesela sabahın 6 buçuğunda kalkıp epey bir eşyayı en yakın deniz kenarına taşımaya sürüklemiş olması da ihtimal dahilinde.

Yasaksız bir günde uzun zamandır yasağa takıldığım için yapamadığım bir şey daha var. Arabayla süpermarkete gidip büyük çaplı aylık alışveriş yapmak.

GİT-GEL MARKET, İKİ SAAT

Kötü bir fikir olduğunun farkındayım. Ama ne kadar kötü bir fikir olabilir ki? Şu kadar olabilir: Arabayla 15 dakika sürmesi gereken yol gidişte 1 saat 10 dakika, dönüşte 50 dakika sürebilir mesela. Sürdü de nitekim. Gitti mi sana iki saat sadece markete git-gel hattıyla! Zaten kontağı çevirdim, sokaktaki birinci köşeyi döndüm, kendimi trafikte buldum. Yani 7 yaşımdan beri günlük bazda köprü geçerim. Köprü trafiğinin köprüye gitmeyenleri bile bağlayacak şekilde başladığını, başlangıç noktasının da bizim sokağın köşesi olduğunu hiç görmemiştim.

Markette de hatırı sayılır bir yoğunlukla karşılaşıp iki saatimi de orada bırakınca günün kullanılabilir kısmının üçte birini zaten yemiş olduk.

Günün kalanında anlamlı bir şeyler yapmak zorundayım artık. Yasaksız günü heba edemem.

Bir yıl sonra hafta sonu sokağa çıkabilir ve bir yerde oturup bir şeyler yiyebilir olunca yiyeyim bari diyerek denemelere başlıyorum. Bu restoran deneyimi denen şeyi neredeyse tüm detaylarıyla unutmak üzereyim. Beni bu hale getiren pandemi, insanları restoranda bir masa için birbirini kesecek hale getirmiş. Herkes ta hafta ortasından yer ayırtmış. Masa bulan beri gelsin. Kahvecide de durum aynı şekilde. Kahveyi elde aldım almasına da sokakta elimde kahveyle kalakalınca hiç normalleşmiş hissedemedim kendimi.

Yazının Devamını Oku