Suyla şaka, vapurda müzik olmaz

Seçmeymiş, kuraymış, jüriymiş, bunlar boş işler. Ulaşım araçlarında canı burnunda yolculuk eden insanlara iradeleri dışında müzik dinletmek barbarlıktır!

Selamlar. Vapurdayım ve gazetede okuyorum. Eskiden böyle şeyler yapılırdı vapurda ve ben de biraz retro bir kişiyim, yapacak bir şey yok. ‘Vapurlardaki müzik kalitesini arttırmak amacıyla’ bir yarışma düzenlenmiş. Üç kişilik jüri performansları değerlendirip adaylara ‘vapurda çalabilir’ raporu verecekmiş. Ben de Allah sizi inandırsın, tam şu anda, arkamda ‘Yiğidim Aslanım’ söyleyen arkadaş üzerinden bu konuyu düşünüyordum. Ama benim çılgın projem, böyle ‘üç kişilik jüri kurulacak, kazananlar kurayla hatlara dağıtılacak, seri başı olarak birinci torbadan kuraya girenler ilk turda kolay vapurlarla eşleşecek’ gibi bir şey değildi.
Onun yerine bütün vapur koltukları ‘O Ses Türkiye’ koltukları gibi butonlu olarak tasarlanacak. Beğendiğimiz müzisyene düğmeye basmak suretiyle döneceğiz. Kimsenin dönmediği müzisyenlerin altındaysa performanslarının sonunda açılacak bir kapak olacak: Yallah denize!
Suyla şaka, vapurda müzik olmaz

Seçmediğim müzikleri
dinlemek istemiyorum
Kimse kusura bakmasın, ulaşım araçlarında bir yerden bir yere gitmeye çalışan canı burnunda milletimize iradeleri dışında, önünden geçip gidemeyecekleri şekilde müzik dinletmek barbarlıktır! Ben kendi seçmediğim müzikleri dinlemek istemiyorum arkadaşım. Zaten kendimi kaldırıp işe götürmek için kırk ayrı motivasyon cümlesi tekrarlayıp duran, yeri dar bir insanım. Bir de sabah sabah sen gelmişsin Devlet Tiyatroları sesiyle Zülfü Livaneli söylüyorsun. Önünden para atmadan geçince de kul hakkı yemişiz gibi bakıyorsun...
Bir de arkadaşlar, eğri oturup doğru konuşalım... 10’unuzdan dokuzu performans anlamında kötü iş çıkarıyor. ‘Yiğidim Aslanım’dan kaçıp başka kata gideyim diyorum, bu kattaki grubun üyelerinden birinin enstrüman olarak sigara jelatini kullandığını görüyorum. Grup, eliyle koltuk altını pörtleten bir de perküsyoncu ayarlasa, o performansı yaptığından değil ama Allah rızası için, yapmaması adına ciddi miktarda ödeme alabilir.
Kaderime razı olup, jelatin müziğinin ulaşamadığı köşeye geçiyor, gazeteme ve ilgili habere dönüyorum. Seçmelere katılan bir abi, “Her gün evde en az beş saat müzik yapıyorum, hanım ‘Yeter artık, başım şişiyor’ dedi. Ben de müziğimi insanlarla paylaşmak istedim” demiş. Mükemmel bir düşünce! Hanımın ‘Yeter’ dediği şeyi zorla insanlara dinlettireyim de para versinler. Hanım “Çoraplarını salonda bırakma” dese gelip vapura mı serecektin çorapları abisi? Yenge sen de “Sorun bende değil, sende” kısmının altını iyi çizememişsin, ceremesini çekmek bize kalmış.
İçlik giyip dışarıda
yolculuk ettim
Olaya sempatiyle bakmak için elimden geleni yapıyorum ama olduramıyorum. İnsan yorgun oluyor, afyonu patlamamış oluyor, bir şey okuyup iki dakika kafa dinlemek istiyor ya da o müziği sevmiyor! Kıraç çalan çocuğun olduğu kattan kaç, aman Allah burada saksofon var falan diye diye taşıtın içinde köşe kapmaca oyna, böyle yolculuk olmaz. Ya, pes edip, içime içlik giyip dışarıda yolculuk ettim kışın yarısında!
Ben, Çin mucizesi limon sıkacağı satan Burhan Pazarlama ile yolculuk yapmak istiyorum kardeşim. Limon sıkacağından da alasım var.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Gözümde canlanır koskoca mazi

Geçmişe duyulan özlem, şu sıralar Ferdi Özbeğen olarak tezahür etmekte. Mazimde kendisiyle bir buçuk kez temas etmişliğim var. Madem rüzgâr oradan esiyor, iyi-kötü demeyeyim, anlatayım. Sonra da ‘Dinlemeyeni niye dövüyorsunuz’ diye soracağım.


Bodrum’dayız; 1990’ların başı... Bütün aile orada. Akrep Nalan’ı gördüm. Ünlü görünce çocuk halimle ekstra bir sevindim tabii. Hemen imza almak için yana döne kâğıt aramaya başladım. Buldum. Pek girişken bir çocuk değildim, o yüzden birkaç tur da cesaretimi toplamak için döndüm. Sonra ‘ne olacaksa olsun’ diyerek gittim, “Merhaba bir imzanızı alabilir miyim” demeye. O da güldü, gayet tatlı bir şekilde imzaladı kâğıdı. Güle oynaya döndüm. Fakat şöyle bir sorun olmuş. Yanında da Ferdi Özbeğen oturuyormuş. Ben onu tanımıyordum. Manzarayı uzaktan gören dedem ki çok duyarlı, hassas bir insandı. Hemen beni yakaladı, “Yanındaki de ünlü, çok ayıp oldu adama, hemen git ondan da imza iste” dedi. Aynen gidip bir imza da Ferdi Bey’den aldım. Evde hâlâ durur çocukluk eşyalarım kutusunda.

Sonra bir kere de ortaokul mezuniyetimde görmüştüm kendisini. İlgili organizasyon komitesi nasıl şekilli bir operasyon yönettiyse valla Ferdi Özbeğen’i mezuniyete getirmeyi başarmıştı. Şu sıra ortalık Ferdi Özbeğen’den geçilmez olunca lise WhatsApp grubumuzda da konuşuldu haliyle.

Köşkte büyüdük biz tabii

Kendisiyle ilgili iki anım bunlardır. Geçen Twitter’da “Sırça köşklerinizde Ferdi Özbeğen’i beğenmezdiniz, bak şimdi ne oldu” gibisinden laf itelemeler gördüm, oradan geldi aklıma. Bizim ev böyledir. Durup durup çeşitli sebeplerle sırça köşk statüsü kazanır. Bu sefer de içeride Ferdi Özbeğen çalmadığı için güme gitti. İlan edenlerin canı sağ olsun, ne diyeyim, biz alışığız. Anan baban üniversite mezunu mu sırça köşk, taverna dinlemez miydiniz hop sırça köşk, değişik bir mutfak kültüründen bir şey mi sevdin, ahan da yakaladık sırça köşk... Köşk terbiyesi aldığımızdan ters de çıkamıyoruz. Hayır, hayatımda da kimseye onu niye dinliyorsun, bunu niye dinlemiyorsun, vay efendim ne demek bilmem neyi sevmemek diye arıza çıkarmış bir kişi de değilim. Ama maşallah bize arıza çıkarmaya gelince kimse fırsatı ıskalamıyor.

Valla işin doğrusu ben gerçekten müziğini bana göre bulmazdım o zamanlar. Şimdi yeniden keşfedildi. Ben hâlâ bana göre bulmuyorum. Sırça köşkümde bir değişiklik yok. Dün ne çalıyorsak bugün de onu çalıyor, başkasının köşkünün penceresinden içeri kafamızı uzatıp gereksiz sataşmalara da girmiyoruz. Dolayısıyla “Bak şimdi ne oldu, n’aber” çekene fiks cevap olarak “Bir şey olmadı valla aynen devam, sende ne var ne yok” diyorum.

İçimden ‘sevdiğiniz, değer verdiğiniz bir şey tekrar patlama yaptığında mutlu olup tadını çıkarmak yerine sizinle aynı sayfada olmayanlara laf iteleme için fırsat kovalamaya çıkmazsanız hayattan daha çok randıman alırsınız ama tabii sizin bileceğiniz iş’ dediğim de oluyor.

Aslında ‘bunlar ne saçma dertler ya’ da diyebilirim ama her konuda ortam gergin. Bir de Ferdi Özbeğen üzerinden kavgalaşmaya yerim yok. Zaten önüme bir ‘Dilek Taşı’, bir de ‘Sabır Taşı’ koysan hangisi ünlü şarkıydı, hangisi içliköftesi meşhur restorandı ayıramayacak bir kişiyim. Milletimiz şu dönemde böyle şeyleri karıştıran karakterlere müsamaha gösterecek gibi durmuyor.

Yazının Devamını Oku

Öğrencilikteki yaşam kalitesini bir daha yakalayamamak...

Üniversiteden arkadaşımla o yıllarda oynadığımız bir bilgisayar oyununun yeni versiyonunun piyasaya çıkışını heyecanla, lakin üzerinde gördüğümüz fiyatı da esefle karşıladık. Bu durum da aklımıza, “O diplomayı aldıktan sonra bizim yaşam kalitemiz niye sürekli aşağı gitti, almasaydık daha mı iyiydi acaba?” sorusunu getirdi tabii.

Bilen bilir, “Baldur’s Gate” 1998 çıkışlı bir oyun serisi. Geçenlerde çok uzun bir aradan sonra üçüncüsü piyasaya çıktı. Ben de bir süre “Ya eski günlerin hatırına şu işe girsem ve zaten elimde sınırlı miktarda kalmış olan saatlerimi bu şekilde harcasam mı?” diye düşündüm. Ama bu kısa düşünce, fiyatının 60 dolar olduğunu görünce hızla buharlaştı.

Aynı şeyi başka dönemdaşlarım da düşünmüş ki geçen sabah üniversitedeki ev arkadaşımdan şöyle bir mesaj aldım:

“Oğlum, ‘Baldur’s Gate 3’ oynayayım, gençliğime gençlik katayım dedim. Ama 500 lira satış fiyatı koymuşlar. Bilgisayar da kaldırmıyor zaten, yenisini alsam alamam. Bir oyun oynamak binlerce liralık projeye dönmüş. Şimdi fark ettim ki biz hayatımızın en ‘Beverly Hills günleri’ni aslında fark etmeden üniversitede yaşamışız. İstediğimiz zaman ‘Baldur’s Gate’ oynuyor, istediğimiz zaman bir şeyler içmeye gidiyorduk. Tamam evin salonunda yer yer çekirdek kabukları falan vardı yerde ama yaşam kalitemiz açık ara daha yüksekti. Oradan sonra hep aşağı gittik.”

Hijyen arttı, refah düştü

Güldüm ve katıldım kendisine. Çekirdek meselesi biraz sıkıntıydı evet. Üçüncü ev arkadaşımız çok çekirdek yiyordu, önüne geçemiyorduk. Seviyorduk da kendisini çekirdeği haricinde, o yüzden atmak istemedik. Bir gün park bankında çok affedersiniz bira içerken arkadaşın yere bakıp hüzünle “Yalnız bu bank ve çevresi bizim kanepe ve çevresinden daha temiz durumda” dediğini hatırlıyorum.

Ama hijyendeki tartışılmaz artışa karşılık, refahımızda düşüş olduğu tespiti büyük oranda doğru. İki uyduruk bilgisayarı odadan odaya kablo çekerek birbirine bağlamıştık ve canımız hangi yeni çıkan oyunu çekerse bir şekilde edinip oynayabiliyorduk. ‘Sokak yemeği’ kavramı o zamanlar şu andaki gibi havalı bir şey değildi. ‘Füme bilmemneli dürüm 57 lira’ gibi menüler yoktu. Dolayısıyla sokakta bir şey yemek, esnaf lokantasına gitmek, yeri geldi akşam iki eğlenmeye gitmek gibi hususlarda da çok sıkıntı yaşamıyorduk. Şimdi aynı ekip buluşalım da akşam yemeğe gidelim dedik mi, birisi mutlaka “Ya boş verin dışarıyı, gelin ben size evde makarna yapayım” diyor. İyi yönünden bakacak olursak bunu bir gençlik ritüeli kabul edebilir, “Ne güzel, genç gibi yaşıyor, genç kalıyoruz” diyebiliriz.

Ha bugün olanlardan neyimiz yoktu? Platformlar yoktu mesela. O yüzden arkasına çataldan anten taktığımız televizyonda ‘Çocuklar Duymasın’ ve yerel kanalda piyanist şantör izleyebiliyorduk. Gerçi bunun da faydasını görmüş olabiliriz. İzlenecek mantıklı bir şey olmadığından daha dışadönük insanlar olmak zorunda kaldık.

98 modelini mi alsak?

Yazının Devamını Oku

Karakolda ayna yok, şaka var

Bu hafta işim karakola düştü. Her yerde ağzından çıkanı kulağı duymama noktasına gelen ben, devlet dairelerinde bu huyumu bastırmak için çaba sarf ederim. Çünkü bilirim ki buralarda çok konuşanları sevmezler, sevmezlerse işini de görmezler.

Sağa sola laf yetiştirmede pek de bir sorun yaşamayan ben, iş devlet daireleri söz konusu olduğunda bambaşka biri oluyorum. Kafamızda yer etmiş bir kere, buralarda sorun çıkarırsan işini halletme konusunda ileri gidemediğin gibi yapılacak işi de yapılmaz hale getirirsin diye.

O yüzden karşımda duran mezarlık görevlisine “Ben şu mezarı arıyorum” dediğimde bana onun bulunamaz olduğunu söyleyecek. “Kayıt yok mu arkadaşım” dersem de iyice yardımcı olmayacağından susup demeyeceğim. Gidip tek tek mezar taşlarını okumayacağım diye düşünüyorum. Hiç öyle olmuyor, görevliler e-devletten bulamadığım mezarı eski defterleri sayfa sayfa tarayarak bulup bir de beni başına kadar götürüyorlar.

Ertesi gün mezarlıklardan edindiğim özgüvenle karakoldayım. Buradayım çünkü beni o mezarlık ziyaretine taşıyan kiralık aracımı gece biri darp etmiş. Aynalar bir yanda, silecek diğer yanda...

Partikül bana yapışır

Bir abi var önümde. Diyor ki: “Benim cep telefonum çalınmıştı, ben onu internette satılırken buldum.” Memur arkadaşlar adamı odadan odaya sürüyorlar. “Sen” diyorlar, “bak şu odaya gir, oradaki arkadaşa anlat, o yardımcı olur”. Abi gidiyor, hop en baştan başlıyor hikâyeyi anlatmaya. Biraz da deli muamelesi görüyor. Gerçi ben devletin memurundan iyi anlayacak değilim, belki de delidir, gözünden anlaşılıyordur, bilemem.

Sıra bana gelince “Senin ne vardı” deniyor. “Şimdi nerden baksan benim sana bir 15 yaş farkım var, 20’ye kadar da gidiyor olabilir, niye böyle senli benli olduk anında” demiyorum tabii. Zaten maske de yok kimsede, sinirlenip bir çemkirse partikül, parçacık ne varsa direkt gelir bana yapışır.

Sendir, bendir takılmadan işimi halledip gitmenin peşindeyim. “O rapordan tutamayız, bu rapordan tutarız” falan deniyor. Hangi raporu koparsam kârdır diye alıp çıkıyorum. Ertesi gün yine aynı yerdeyim çünkü kaşe unutulmuş. Dünkü rapor kayıtlardan çıkmıyor, içime atıyorum. Eskisini bulup getiriyorum. “Ha” diyorlar, “Bunu hazırlayan arkadaş burada değil, bir saate gelir, sen dışarıda bekle”, içime atıp bekliyorum. İlgili arkadaş geliyor bir saat sonra ama bu sefer de önüme eline sahte para tutuşturulan bir esnaf gelmiş, onu da bekliyorum.

Sıram gelince ben ve maskesiz memur arkadaşlar bir odaya doluşup baştan alıyoruz. “Hasmın var mı” diyorlar, “Yok” diyorum. “İyi bak, belki vardır, ne malum” diyorlar. Benim de şakalarım var ama “Burada şakaları biz yaparız, çık, bir saat daha bekle” derler düşüncesiyle hop o şakaları da gönderiyoruz içimize.

Yazının Devamını Oku

Ben bu köpeğin üzerinde tahakküm mü kuruyorum?

Hayvan-insan ilişkilerine çok kafa yoran biriyim. Ben, taksiciler ve internet, bu konuda büyük çatışmalara giriyoruz. Peki bundan hayvanların, özellikle de benim köpeğin haberi var mı? Yok tabii ki.

İnternet dediğin yerle taksi koltuğu birbirine inanılmaz benziyor. İnsanların aynı zırvalıkları tekrar tekrar söylediği, hiç “Ben ne konuşuyorum, bu söylediğimin aslı astarı var mı?” diye düşünmediği ortamlar ikisi de. Nitekim öndeki şoför kaldırımda köpek gezdirenlere bakıp “Bu hayvanseverler insan sevmiyor abi” deyince kaşımı daha önce yüzlerce kez olduğu gibi kaldırmak zorunda kalıyorum. “Bizim bir arkadaşın karısı” diyor “Kediyi kocasından çok seviyordu, adam ‘Ya ben ya kedi’ dedi, boşadı kadın bunu.”

Dayanamayıp “Başkan” diyorum; “Uç örnekler bunlar. Kaldı ki kediyi kendine rakip gören adamı da boşarlar yani...”

Aslında hayvanlarla dostluk kuran insanların, insanlarla ilişki kurmakta sorun yaşadığına, bu yöndeki becerilerinin eksik olduğuna dair de bir araştırma mevcut değil. Tersine, veriler hayvanların ‘sosyalleşmeyi kolaylaştırıcı’ etkileri olduğunu gösteriyor. Bunun doğruluğuna bütün köpek sahipleri kefil olabilir. Tabii bu konuyu uzun uzadıya taksici bireyle tartışıp ortamı bir panele çevirmeye niyetim yok. Eve döndüğümde köpeğe şöyle bir bakıyorum. “Ya” diyorum, “İnsan sevmiyormuşum, o yüzden senle iyi anlaşıyormuşuz.” Bön bön bakıyor ve lisanı münasiple “Bırak şimdi onu bunu da iki top at neşemizi bulalım” çekiyor bana beden diliyle.

Onun yine kafasını çok takmadığı ama benim hem internetten hem de böyle şeylere kafa yormayı seven arkadaşlarımdan çok sık duyduğum bir şey daha var: “Sizin bu hayvanlarla kurduğunuz ilişki aslında bir tahakküm, bir iktidar ilişkisi.”

Bu beni ‘insan sevmiyorsunuz’ argümanının tersine biraz geren bir husus. Ara ara dönüp köpeğe bakıyorum, “Allah’ını seversen söyle, tahakküm kuruyor muyum” diyorum. Köpekte yine tık yok. Hasılı bana sorarsanız ya da mesela siz değil de bir taksici sorarsa, insanlarla hayvanlar arasındaki tüm ilişkileri iktidar gibi bir gerekçeyle okuyup geçmek bence çok sağlıklı değil. ‘İnsan sevmiyorlar ondan kedi köpek bakıyorlar’ da ha keza aynı kategoride. Bu ilişkiler tek bir nedensel etkene indirgenemeyecek kadar çeşitli ve değişken.

Şimdi aslında bütün bu kafamdakileri durak durak dolaşıp bütün taksici abilere, internetin köşesine bucağına ve bu yazıyı sonsuza kadar uzatarak size anlatmaya devam edebilirdim.

Lakin kaynak sıkıntım var. Daha doğrusu yoktu ama az önce ben bu yazıyı yazarken oluşmuş. Anlattıklarıma dayanak olarak İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Biz ve Onlar, Hayvanlarla Bağımızı Anlamak’ isimli kitaptan faydalanıyordum. Dur biraz daha faydalanayım diye içeriden almaya gittiğimde benim köpeğin de aynı kaynaktan farklı bir amaçla faydalandığını gördüm. Yemiş yarısını kitabın. Şimdi üzerinde tahakküm kurmadan yaptığının yanlış olduğunu ona anlatmaya çalışacağım. Başarı ihtimali düşük bir sınav ama olsun, kazanmak için sevmedik sonuçta.

Yazının Devamını Oku

Kış bana bir adım yaklaşsın ben ona koşarım

Hiçbir şey anlamadığımız bir yaz ve sonbahar bitti, yağmurlar sahaya indi. Ben hazırım, halkımız salgından korkmuyorsa ben de mevsimden korkmam.

Kış yaklaşıyor da bana mı yaklaşıyor? Valla evet, belli açılardan bana yaklaşıyor. Kışlık kostümlerim hazır. Köpek, sahillerde insan kalmayacak, her yer onun ve arkadaşlarının olacak diye memnun. Kararlı sporcular ve cevval köpek sahiplerinden başka kimselerin ortalıkta gözükmediği sabah 6.30 nöbetine dikilip parka koşmaktan da evde koridora top atıp getirmekten de biraz baymıştık. Zaten top işi de pek iyi gitmiyordu. Çünkü topu atıyorum, peşinden gidiyor. Top sandalye altına falan girdiyse eğilip almaya üşeniyor. Aynı coşkuyla topsuz olarak gelip, oturup mama bekliyor. ‘Top yok ama şöyle düşün, ya ben de gelemeseydim? Cana geleceğine mala gelsin sonuçta öyle değil mi?’ gibi bir bakmalar, bir haller...

Bunun yanı sıra artık camları kapatabileceğim; martıdan düşenler, ilişki problemleri yaşayıp bağrışanlar, sokak particileri eve doluşmamış olacak.

Ayrıca üzeri halı ve battaniye kaplanmış arabaları son derece eğlenceli buluyorum. Birer sokak sanatı havası veriyor. Ama yağmurlu günlerin beni endişelendirdiği yanlar da var. Malum kapalı mekân konusu en başta. Yemin ediyorum COVID polisliği yapmıyorum. İnternette çılgın gibi küresel vaka sayılarını falan da takip etmiyorum. Ama çeşitli ülkelerde önlemlerin yeniden sıkılaştırıldığını ‘Artık pandeminin p’sini duymak istemiyorum’ desen bile duyuyorsun. Zaten konudan artık bu boyutta, bir koşarak uzaklaşma çabasıyla uzaklaşmak da mantıksız olur. Bizde bu işler çoktan yaşandı bitti ruh hali hüküm sürüyor.

Hazır değilim ama korkmuyorum

Bu rahatlığın bir dayanağı var mı diye merak ediyor insan. Mesela geçen yağmurdan kaçınmak için şurada bir şeyler içelim diyerek girdiğimiz dükkân. Elemanın maskesi yoktu. “Siz de mi taksanız” dedim, “Siz takıyorsunuz ikimizin de takmasına gerek yok” dedi. Böyle bilimsel bakış açılarını görünce rahatlığın dayanağı konusundaki sorumun cevabını da almış oluyorum işte. Sonra vay efendim sen de konulara çok negatif bakıyorsun, kolay sorun çıkarıyorsun... Şimdi ben “Şöyle önlem aldık, böyle eşeği sağlam kazığa bağladık” diyenlere mi inanacağım, bu kardeşimiz gibi pandemiyi demirden korksak trene binmezdik çizgisinde karşılayanlara mı?

Kışın trafiğine, ‘o tarafa gitmem bu yağmurda abi’sine, zaten metrekare savaşları ve kim inecek kim binecek kavgalarıyla doğalda gergin olan, pandemiyle iyice herkes kendinden mesul, burası metrobüs havasına giren toplu taşımasına ve kaldırım taşı var sandığım yerde su birikintisi bulmasına hiç hazır değilim, o kısım da ayrı. Ama halkımız pandemiden korkmuyorsa ben de bir mevsimden veya yağmurdan korkacak değilim.

Yazının Devamını Oku

Ne mozaiği, peyzaj, peyzaj!

Bütün haftayı ele geçiren ‘yol kenarında peyzaj mı olsun resim mi’ kavgası beni başka bir şey düşünemez hale getirdi. İstanbul ve yeşil alan deyince aklıma ne geliyor, daha doğrusu bir şey geliyor mu diye şöyle bir kafa patlattım. Sonuç aşağıda.

Yine önüme düşen bir tweet: “Mahalleye yeni taşınan bir grupla mahalle ahalisi arasında gürültü sebebiyle pencereden bağrışmalı kavga çıktı. ‘Burası Kadıköy, gürültüden rahatsız olan Bağcılar’a gitsin’ argümanı üzerine kimin Bağcılar’a gitmesi gerektiği konusunda Bağcılarfobik bir tartışma sürüyor şu an.”

Neyse konumuz bu değil. Konumuz yeşil alan. Benim içinde yaşadığım şehirle ilgili son yıllarda hissettiğim durum, bu tweet’in “Burası Kadıköy” çıkışıyla paralel aslında. Şehirden bana “Burası İstanbul! Ağaçtır, yeşilliktir isteyen Akdeniz’e, Ege’ye taşınsın” diyormuş gibi bir elektrik alıyorum.

Kendi adıma yol kenarı peyzajlarını eskiden beri aşırı çirkin ve masraflı buluyordum. Çiçeklerden yapılmış Kız Kulesi kafamdaki yeşil alan tanımından oldukça uzaktı.

Türkiye gündeminde hiç beklemediğin şeylerin ana maddeye dönüşmesi enteresan ama. Konunun “Ne mozaiği ulan, peyzaj, peyzaj” çizgisine geleceği günü heyecanla bekliyorum ki çok da beklememe gerek kalmayacak gibi duruyor.

İstanbul’da ‘yeşil alan’ deyince benim aklıma şahsi tarihimde de yeri olanlardan neler geliyor peki?

İlk isim Göztepe Parkı. Burada bisiklete binmeyi öğrenmiş ve Bulutsuzluk Özlemi Halk Konseri izlemiştim. Top oynamak için de düzenli buraya giderdik. Sonradan yeni düzenleme yapıldı. Bol peyzajlı ve çiçek bahçeli bir alan oldu. Peyzaj seven insanlar burayı da çok sevecektir.

Fenerbahçe Parkı çizgisini bozmuyor

Fenerbahçe Parkı aşırı tatlı ve çizgisini yıllardır bozmayan bir alan. Adını anmaya korkuyorum “Hemen bir düzenleyelim onu” diyen çıkar diye.

Yazının Devamını Oku

Benim köpek acaba sağcı mı solcu mu?

Parka köpekler için oyun alanı yapılmış. Pek anlamlı olmamış ama olsun, niyet güzel. Benim derdim başka. Aynı alanın sosyal medyada ‘köpekler arasında sınıf ayrımı var’ tartışması çıkardığını gördüğümden beri benim köpeğe bakıp politik duruşunu çözmeye çalışıyorum. Henüz tam bir renk vermiyor.

Geçen gün önüme düşen bir tweet: “Parkların içindeki köpek oyun parklarına, sokak köpeklerini almıyorlar. Sınıfsal…”

Tepkiler ve “O iş öyle değil” itirazları üzerine devam edilmiş:

“Köpek sahibi olup bu durumun sınıfsal olmadığını, sağlık amaçlı olduğunu söyleyenler var. Sizin imkânınız olduğu için köpekleriniz düzenli veterinere gidebiliyor, sokak köpekleri kendi paralarını kazanamadığı için gidemiyor. Sınıfsal değil derken aksini kanıtlıyorsunuz.”

Şimdi burada en baştan itiraz edeceğim bir-iki nokta var. Birincisi, bahsi geçen ve fotoğrafı paylaşılan oyun alanını biliyor ve kullanıyorum. Zaten yapılalı bir ay ya oldu ya olmadı. Sokak köpeklerinin içeri girmek gibi bir taleplerini de içeridekilerin onları almamak gibi bir uygulamasını da görmedim. Yani sahada böyle bir kavga yok, sosyal medyayı bilmem.

Ayrıca alan anlamlı bir alan değil, çok dar ve spesifik olarak zinde tutmak yani ‘agility training’ için tasarlanmış, sokak köpeğinin özellikle girmek isteyeceği bir cazibe merkezi değil. Hatta sahipli köpekler bile çok bayılmıyor. Bu işin yarışmaları var, ona hazırlanacaksanız işinize yarar anca. Sokak köpeği arkadaşların sporda kariyer yapma gibi bir hayalleri olduğunu sanmıyorum.

Hepsini geçtim ‘Modalı hayvansever teyze’ diye karikatürize bir stereotiple anılan mahallede, ‘sokak köpeği oraya girmesin’, ‘kedi oradan geçmesin’ gibi mücadeleler verip kazanmayı bırak, parçık pinçik edilmeden olay mahallinden ayrılınabileceğine siz inanıyor musunuz?

Genel hali Victoria Beckham’ı andırıyor

Bir kere işin temelinde evinde hayvan besleyenlerle sokaktaki hayvan için dertlenen, kendi bütçesinden kısırlaştırma gibi işlere koşturan insanlar çoğunlukla aynı insanlar. Gel gör ki bu hayvan işlerinde hem çok fazla gereksiz rüzgâr yapılıyor hem de sosyal medyada ‘hayvansever’ gömmenin reytingi iyi. Millet tuttuğu yerden gömüyor.

Yazının Devamını Oku

Bizim sokağı dinliyorum, gözlerim kapalı

İstanbul’un seslerini kayıt altına alan harika bir proje var. Bir süredir şehri oradan, bizim sokağı da evden dinliyorum. Motorsiklet sesinden marşlara, gitar resitalinden folklor performansına ne ararsanız var.


İstanbul’un seslerini kayıt altına alıp derleyen soundsslike.com çok sevdiğim bir proje. Kentin çeşitli bölgelerinden günlük hayatın çeşitli seslerini dinleyebiliyorsunuz. Siteyi kurcalamaya başladığımdan beri bizim sokağın seslerini de daha bir dikkatli dinler oldum.

Ses kaydı almadım ama yazı kaydı olarak şöyle bir özet geçebilirim...

Bir kere en yaygın sesimiz açık ara motosiklet sesi. Bu çok yönlü bir ses. Bir normal, düz geçen motosiklet sesi var. Bizim sokağa kestirme olsun diye ters yönden girmek çok yaygın bir alışkanlık... Öyle girip hızlıca çıkayım derken yokuşun köşesinde düşme sesi var. Bu durum, geçen günkü dolu gibi hava olaylarında, virajdaki mazgalın da ıslanıp iyice kayganlaşmasıyla zirve yapıyor. Camdan “Geçmiş olsun, iyi misin?” diye seslenmeye epey vakit ayırdığımız oluyor...

Ayrıca ters yönden gelen motorla düz yönden ama yine de hızlı gelen motorun ani karşılaşmasından kaynaklanan tartışmalar, küfürleşmeler oluyor. Bu da çok duyduğum seslerden.

Haftanın belli geceleri keyfi yerinde bir şekilde ‘10’uncu Yıl Marşı’ söyleyerek geçen abi var. Favori seslerimden kendisi. Bazen de hükümete yönelik eleştirilerini kendi kendine seslendirerek geçiyor. Sorun etmiyoruz, içine atacağına bizim sokağa atsın. Bütün büyük hastalıklar içine atmaktan çıkıyor sonuçta.

Karşı binamızın pencereleri bir performans alanına açılıyor. Oradan kaynaklı sesler var. Folklor gösterisi falan olduğu zamanlarda bütün gün evin içinde oynanıyormuş gibi oluyor, o iyi değil. Ama n’apacaksın folklor da bizim sokağın bir rengi sonuçta!

İnşaat sesi tabii ki şehrin pek çok yerinde olduğu gibi olmazsa olmaz... Sürekli duyuyorum. Resmen yaşadığımızı hissettiren bir ses. İnşaat sesi kesilirse öldüm herhalde, o yüzden duyamıyorum diye huylanmaya başlarım.

Yazının Devamını Oku

Müsaitseniz kulak misafirliğine geleceğiz

Yolda yürürken kulağıma şöyle bir takılıp geçen cümleleri aşırı seviyorum. Bazıları o kadar cazip ki “Pardon sizinle biraz havadan sudan muhabbet edebilir miyim?” diye sormak istiyor insan. Bu hafta duyduklarımdan size küçük bir liste hazırladım.

Sağımda solumda konuşulanlara kulak kesilmek, çaktırmadan milletin muhabbetini dinlemek gibi bir alışkanlığım gerçekten yoktur. Ama enteresan diyalogları seçtiğimden midir, çektiğimden midir bilinmez, kulak ucuyla acayip tuhaf şeyler duyduğum oluyor. Bu hafta hava alma seanslarımda kulak misafiri olduklarımı bir kenara not edeyim, alt alta yazınca ne olacak bakalım dedim. İlginç bir sonuç elde ettim. Şöyle bir liste halinde sizinle de paylaşayım.

 Alt sokakta yanımda geçen biri genç, biri orta yaşlı iki erkek birey:

-  Muğla ilçe di mi?

-  İl.

- Fethiye ne oluyor peki o zaman?

 - Kıta o kardeşim. Avrupa, Asya, Fethiye, Amerika...

(Doğru diyorsun usta, coğrafya kaderdir diye müdahil olmamak için kendimi zor tuttuğum bir diyalogdu bu.)

Kaldırımdaki kafe masasında arkadaşına belli bir yaşın üzerinde baba olmanın zorluklarını anlatan hafif yılgın ama samimi kardeşimiz:

Yazının Devamını Oku

İki boyutlu şehir gezmeleri

Bir yerden bir yere gitmek zor, zaten gidilecek pek bir yer de kalmadı artık. Böyle olunca İstanbul’da yaşamanın anlamlı yanları bir bir ortadan kalkmış oluyor. Şehirle bağımı koparmamanın yollarını internette gezerek arıyorum. Sosyalleşme adına bir randıman alınsa da aynı tadı vermiyor tabii...


"Maskeyi kolunuza takmayın, nefes alıp verme işini kolunuz yapmıyor.”

“Hayır efendim açık havada maske takmanın bir mantığı yok, üstelik daha az oksijen alıyoruz, o daha tehlikeli.”

Bu maske kavgaları beni sıktı. Şöyle bir sıkıntım daha var: Benim açımdan şehirde yaşamanın mantığı; terazinin bir tarafında trafikten ekonomik meselelere kadar geniş bir skalada uzanan çektiğimiz çileler varken, diğer tarafında şehrin bize sunduğu nimetlerin yer alması. Nimetten kastım da işte büyük sporcuları kanlı canlı izleyebilmek; festivallerde aynı şekilde dünya çapında ünlü sanatçıları görme şansını yakalamak; konser, tiyatro, sinemaya gidebilmek gibi şeyler...

Ama şimdi maskeyi taksan da takmasan da şehirde hareket etmek zor. Bu saydıklarım zaten yok. Böyle olunca şehirde yaşamak anlamsızlaşıyor. Bu anlamsızlığı bir nebze olsun azaltmak ve yaşadığım şehirle bağlarımı biraz güçlendirmek için çevrimiçi gezmeye başladım. Street View’da sevdiğim yerleri geziyorum.

Yalnız şöyle bir sorun oluyor, koyduğumu yerinde bulamıyorum. Oturduğum bütün binalar yıkılmış. Halbusi “Buralar eskiden komple dutluktu, liseliler hatırlamaz” diyecek kadar da yaşlanmış hissetmiyorum kendimi.

Çocukluğumun geçtiği sokağı geziyorum, tanıyan beri gelsin. “Aktüel mahallemde bir gezintiye çıkayım bari” diyorum. Bu oldukça verimli geçiyor. Hatta bir sokakta arkadaşım Ercan’ı çocuğuyla yürürken bile yakalıyorum fotolarda. Hemen ekran görüntüsü alıp atıyorum kendisine “Yalnız masken yok bebeğim, oluyor mu böyle” diyerekten. O da “Oğlum o fotolar pandemi öncesinden, şu ortamda foto çekmekle mi uğraşacak adamlar” diyor. Bu küçük yazılı atışmayla bir sosyalleşme deneyimi bile yaşamayı başardım işte. Sağ olasın Street View.

Elim değmişken aramızdan ayrıldığından beri Taksim’e, gitmeyi reddettiğim AKM’nin tarafına da bir bakayım diyorum. Yok, burada da sadece boş arsa ve vinç var. Ercan haklı, online gezinti offline gezintinin epey gerisinden geliyor.

Yazının Devamını Oku

Senin müziğin ama benim de kulağım

Açık havada oturmuş, gitarla müzik yapanı dinlemek istemezsen uzağa oturursun. Neticede gitarist sayısı sınırlı. Ama bluetooth hoparlör kullanımı bir ön çalışma süreci gerektirmiyor. Dolayısıyla her yerde. Ondan kaçabilir miyim, kaçsam bile kurtulabilir miyim?

- E buraya çakıl dökmüşler, nerede ateş?

- Ne ateşi?

- Deniz kenarına böyle bir alan yapılmışsa orada hemen ateş yakıp tek gitarla müzik yapmak icap eder. Az dur, yarın öbür gün görürsün.

Yürüyüşümüzde eşbaşkanım gerçekten haklı bir noktaya parmak basıyor. Ateş başında tek gitar yıllar boyunca türlü türlü şakaya malzeme olmuş, buna rağmen üreticisi bol olan geleneksel bir kültür faaliyetimizdir. Biliyorsunuz işte, ‘Akdeniz akşamları bir başka oluyor’ şekli...  Kalabalık ortamlarda kendi müziğini başkasına dinletme meselesi bana hep biraz sıkıntılı gelir. İstemezsen dinlemezsin, “Amatör sanata ters gitmeye gerek yok” diyeceksiniz. Ama o işler öyle olmuyor işte. Misal ben istemediğim halde yan komşumun müziğini gecenin ilerleyen saatlerine kadar dinliyorum, karşı çaprazda bir apartman var, orada da müziğine güvenen bir kardeşimiz var. Onunkini de el mahkûm dinliyorum... Yürüyüşe çıkıyorum, arkamdan gelen bisikletine hoparlör takmış vatandaşın müziğine de yakalanıyorum. İki nefes alalım, deniz kenarında biraz oturalım dersem sahil mahalline hoparlörüyle gelmiş arkadaşların müziğini dinliyorum… Ben sizin müziğinizin neden zorunlu ve aralıksız muhatabı oluyorum?
Özellikle bluetooth hoparlör işi bu oyunu tam anlamıyla değiştiren bir keşif oldu. Eskiden çayırda, çimende, sahilde oturduğunuzda, müzik dinlemek istemiyorsanız en azından sadece gitar çalabilenlerden kaçınmanız gerekiyordu. Gitarı ve ateşi uzaktan görebiliyor, mesafenizi ayarlayabiliyordunuz. Şimdi kimin cebinden hop diye bir hoparlör çıkacağını öngöremiyor ve “Bu akşam dolunay varmış, görebileceğimiz bir yere gidip baksak mı?” diye çıktığınız yolda kendinizi Duman’ın eski albümlerini dinlerken bulabiliyorsunuz. Ayrıca denkleme taşınabilir sehpa ve sandalyeler de eklenirse iş de müzik de rakı masasına dönebiliyor. Açık havada sessiz sakin iki dakika oturayım derken bir anda Müzeyyen Senar...

‘Müşteriler böyle istiyor’ diyorlar

Daha bunun kapının önünden telefonla çaldığı müziğe yüksek sesle eşlik ederek geçeni var, aynı telefonu mekân masasında, mekânın müziğinden bağımsız müzik yapmak için kullananı var, arabasından yayın yapan var, tek müşteri olduğun mekânda arkadaşını duyamayıp “Biraz kısabilir miyiz?” deyince “Müşteriler böyle istiyor” cevabını aldığın mekâncısı var, var oğlu var...

Peki bu kadar sıkılmışım, hiç muhatabına bir şey diyor muyum? Genelde demiyorum. Çünkü müziğine laf etmek insanları genelde kızdırıyor gördüğüm kadarıyla. En son bindiğim takside “Radyoyu kıssak olur mu?” soruma “20 lira veren kendini arabanın sahibi sanıyor, Allah belasını versin böyle mesleğin” diye cevap gelince buna kanaat getirdim. İnip yürüdüm yolun gerisini. En azından yüksek müzik yayını yapan varsa da yanından geçip gidebiliyorsun öyle olunca.

Yazının Devamını Oku

Kara Murat’ı boş verin de bu İstanbullu hanginiz?

“Memleket nere?” sorusunu da onu takip eden “Asıl memleket nere?” sorusunu da sevmem. Verdiğim cevabı da soruyu soranlar sevmez. Alternatif çözümler geliştirdim, kendime uydurma memleketler edindim. Kafam rahat!

Tüm zamanların en süpersonik dizilerinden ‘Battlestar Galactica’da sıklıkla tekrarlanan “Bunların hepsi daha önce yaşandı ve tekrar yaşanacak” cümlesini derin bir oh çekerek içimden tekrarlıyorum. Çünkü taksici az önce sohbet açma maksatlı bir denemede bulundu ve bunu yaparken de klasik hamlelerinden olan “Memleket nere?” sorusunu tercih etti.

Bendeniz bu sorudan nefret ederim. Çünkü “İstanbul” dediğinizde kafanıza direkt olarak “Tamam da asıl memleket nere?” sorusunu yersiniz. Ayrıca hemşericilik çok gereksiz bir şey. Sırf konu uzamasın diye bir dönem kafama göre birtakım şehirler söyleme alışkanlığı geliştirmiştim. Ankara demeyi denedim. Sonra baktım o da tam olarak beklenen cevap değil, kısa dönem Malatyalılık yaptım. Orada da işin “Neresinden?”e uzandığını fark edince Malatyamızın ilçelerini ezberleyip o günkü keyfime göre Arapgir, Darende, Hekimhan falan diye serpiştirmeye başladım. 
Ama bugün kendimi hiç Malatyalı hissetmiyorum. Dolayısıyla “Memleket nere?”ye yapacak bir şeyim de verecek başka bir cevabım da yok:

- Memleket nere?

- İstanbul.

- Yok, asıl memleket nere?

- O da İstanbul.

- Deden?

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sinir olduklarım sıralı tam liste

İstedim ki bu kez pozitif bir şeyler anlatayım. ‘Ona sinirlen, buna gıcık ol, nereye kadar!’ dedim. Ama yine olmadı, olamadı. Pembe gözlüklerim hafta boyunca gördüklerime bir gün bile dayanamadı.

Fark ettim ki bir süredir sizinle sadece ‘şuna gıcık oldum, buna sinir yaptım’ gibi anılarımı paylaşıyorum. Böyle yapmayayım, biraz da güzel şeylerden konuşalım istedim. Olmadı. Anladım ki daha pozitif bir anlatı hedefini tutturmak için değil hava almaya, bakkala bile mümkün mertebe çıkmamam lazım. Çıktıkça birilerine kuruluyorum. Buyurun bu hafta kurulduklarım sıralı tam liste.

Geçen hafta sonu sokaktan gelin alınacak diye 1.5 saat aralıksız davul vuranlar. Bütün geleneklerimizi evinde hastası olan var, bebeği olan var falan demeden yaşatmak zorunda mıyız? Bu ‘Biz bu akşam kavuşacağız’ davullarını düğün salonunda gümbürdetsek olmuyor mu? Şimdi ben malımı da biliyorum, gelip “Arkadaşlar Allah bir yastıkta kocatsın da bir noktada bitecek mi davul olayı, ev inliyor da üzerinize afiyet” desem hırs yapıp bu sefer inadına inadına daha gür vurmaya çalışacaksınız. Bizde bazı işler böyledir, adama “Şunu yapmasan mı?” dersen konuyu kişilik haklarına saldırı olarak alıp daha bir coşkuyla yapmaya başlar.

Hiçbirinizi unutmadım

Çöp kutusunun yanındaki yavru kediyi eline alıp uzun uzun mıncıran, hayvanın bariz biçimde korktuğunu ve rahatsızlandığını görmeyi beceremeyen, yetmezmiş gibi uyarılara rağmen elinde dolaştırıp dolaştırıp 300 metre öteye alakasız bir yere bırakan ergen arkadaşlar, size de büyük ayar oluyorum. Ellemeyin abisi kendi halinde takılan hayvanı. Çok seviyorsanız ihtiyaç sahibi tonla hayvan var, alır birini evinize bakarsınız. Garibanı yaşam alanından uzağa naklederek başına dert açıyorsunuz.

“Maskeni takar mısın?” dediğimde burnunun altına takan, “Tam mı taksan onu” deyince de türlü afra tafra yapan taksici kardeşim... Sizi bize parayla mı veriyorlar ya? Her 10 yolculuktan sekizinde taksinize bindiğimize pişman olmak zorunda mıyız? “Burnum benim kırmızı çizgim, örtmem” kafasıyla ne elde etmeyi umuyorsun?

Bitmedi. Kıymetli spor salonları... Pandemi nedeniyle grup derslerinizi açık havaya, parklara taşımışsınız, pek güzel. Yalnız, o alanlar sizin tapulu mülkünüz mü? İşgaliye mi verdiniz? Alanı kendince bayrakla, şunla bunla çeviren, orada oturmak isteyene “Yalnız burada ders var” diyen... Kardak Krizi’nde “O bayrak inecek, o asker gidecek” diyen Tansu Çiller vurgusuyla “O bayrak inecek, o matlar gidecek” diye çemkirmiyorsak ‘spor memlekette az yapılıyor, az toleranslı olalım bari’ dediğimizden...

10 metre açığından geçen köpeğe “Burada insanlar geziyor yalnız” diye sorun çıkaran ama başka hiçbir şeye ses çıkarmayanlar, bisikletini özel tasarım dağ bisikleti parkurunda yarışa katılmış gibi kullanıp “Etrafta çocuklar ve hayvanlar var, az sakin” deyince ağzını eğe eğe cevap yetiştirmeye kalkanlar, elektrikli veya elektriksiz ama her şekilde yol yordam yoksunu scooter’lar...

Bu hafta hepinizi gördüm ve hiçbirinizi unutmadım. Lakin gelin görün ki yerim dar... Sokaktan da kendinizden de tiksindirdiniz, o kadarını söyleyebilirim.

Yazının Devamını Oku

Sarısını sevmezdim, yeşil öfkeyi de sevmiyorum

Elektrikli scooter taşıtından baştan beri hoşlanmıyordum ama siz çok seviyorsunuz diye ortamın tadını kaçırmayayım dedim-di. Şimdi herkes biraz soğuduğuna göre ağzımı açıp gözümü yumabilirim.

Elektrikli scooter övme trenine binmiş miydiniz? Ben en baştan beri mesafeliydim zaten kendisine. Sonradan Martı arkadaş da baştaki büyük sempatisini kaybetti, ciddi bir sevmeyen kitlesi de yakaladı. Bu tarafa ilk gelenlerden biri olarak kendisinde nelere gıcık olduğumu artık rahatlıkla söyleyebilirim. Önceden hepiniz Martı’yı çok seviyorsunuz, eğlence bozan huysuz adam gibi olmayayım diye rahat söylenemiyordum.

Birincisi, kent içi ulaşımda ekolojik bir model olarak konumlanan bu taşıtı en az kent içi ulaşımda görüyorum. Kaldırımda arkamdan gelip düdük öttürürken görüyorum, aynı kaldırımda ters yönden kapatıp gelirken görüyorum; sahildeki yaya alanlarında görmekle kalmıyor, neredeyse Martı fırtınasından önümü göremeyecek hale geliyorum… Çiftler özellikle sahillerde Martı üzerinde Leonardo DiCaprio ile Kate Winslett’in meşhur Titanik burnu sahnesini canlandırmayı çok seviyor. Yarışan, yanlayan falan da var. Lakin taşıt gibi davranarak taşıt yollarını kullananıysa ara ki bulasın. Var ama tebrik edilecek, elleri sıkılacak, pamuklara sarılıp sarmalanacak oranda.
Durumu idare ederdik ama biz zaten yaya yollarını motosikletlerle paylaşıyor, bir kısmını da araçlara kısmi park alanı olarak tahsis ediyoruz. Buraya bir de Yeşil Öfke Martı’yı aldık mı bisiklet zaten beni kim tutar o zaman diyor, sonuçta artık yer kalmıyor, bizim inmemiz gerekiyor.

Arkadaş bir de bir toplum yürümeye bu kadar mesafeli olur mu ya? Zaten iki adım yürünebilir alan, iki satır yaya yolu var, vatandaşın ciddi bir kısmı bu hatları Martı’yla kat etmekle kafayı bozmuş. İleri geri aynı hatta gezinen var, tekerlekli hamster gibi onlar bir yanda, “Senle şöyle bir sahilde el ele Martı sürsek” gibi bir romantizmi diğer yanda. Bize de yol vere vere, zikzak çizerek yürümek düşüyor. Yayaları komple yeraltına alalım, bitsin bu eziyet gerçekten.

Daha bitmedi... Hız yapası olup ehliyet alamadığı için gönlünce hızlanamayan -18 kardeşlerimizde de sıkıntı var. Geçen akşam deprem oluyor zannettim, meğerse apartmana Martılı ergen çarpmış. Sen yokuştan aşağı inerken gaza gel, sonra o gazdan istesen de geri geleme, yokuşun dibindeki bizim apartmana yapış. Binayı salladı oğlan bir elektrikli scooter’la neyse ki kırmamış bir yerini.

Koşu pistinde kumları ata ata hız yapıyor

Bütün söylenmemi tek bir argümana oturtmam gerekirse, o da şu: Kamusal alan adabı üzerine kafa yormayan toplum ve bireyler için uygun değil bu alet zaten en başta. Ağzında sigarayla motosiklet süren adam kaldırımda ters yönden üzerimize geliyor diyoruz, siz diyorsunuz bunlara bir de elektrikli scooter verelim. O da alıp o scooter’ı kum koşu pistinde, etrafta oturan herkesin üzerine kırmızı kumları ata ata hız denemesi yapıyor, başından atmak istediği çocuğuna oyuncak diye veriyor, yengeyi arkaya atıp kaldırımda gezmeye çıkıyor. Olabilecek olan da buydu zaten. 

Yazının Devamını Oku

Olmaktan korktuğum yerde, toplu taşımadayım

Toplu taşıma kullanmama çabamı olabildiğince sürdürdüm ama yaklaşmakta olan yaklaşıyordu. Sonunda nefesimi tuttum, kartımı bastım, “Bir sonraki istasyon...” anonsuna doğru adımımı attım… Yanlış araca binmişim. Sonradan anladım.


Metrobüsteyim ama yemin ederim yanlışlıkla bindim. Aslında Marmaray’a binecektim. Buraya her geldiğimde metrobüse binmekten alışkanlık, bir yandan kafamın içinde toplu taşıma fikrini olgunlaştırmaya çalışırken ayaklarımı başıboş bırakmışım. Bu idari boşluğu fark eden ayaklar baş olmuş, beni metrobüse bindirmişler. Birinci durağa geldiğimde “Atatürk Havalimanı’nın oraya gitmek için nerede inersem daha pratik olur?” diye kafayı kaldırdım da orada fark ettim yanlış taşıta bindiğimi. Neyse artık bindik bir kere, yolda hallederim...

İşe gidiş-geliş saati metrobüsünde olmadığımdan yerdeki ‘burada durunuz’ talimatları uygulanabilir durumda. İmkânlar el verdiğince sosyal mesafe bırakma çabası, ciddi bir kısmımızın mecbur kalmadıkça bir yerlere dokunmamaya çalışalım kaygısıyla birleşince ilginç görüntüler ortaya çıkabiliyor. Tutunmadan seyir halindeki metrobüste dengede durmaya çalışırken sanal gerçeklik ortamında sörf oyunu oynayan insanlara benziyoruz.

Vagonda uçma tehlikesi yaşanıyor

Temastan kaçınma işi toplumun geneline yayılmış görünmüyor ama yayıldığı kısmında bile büyük işler başarılmış. İnsanlar birbirlerine çok fazla yanaşmak istemediği için iniş-binişlerdeki itiş kalkış halinde de nispeten azalma var. Şehrimiz toplu taşımalarından kimsenin umursamadığı, adeta bir suya yapılan anons olan “Lütfen inen yolculara öncelik verelim” söylemi neredeyse uygulanır hale gelmiş. Neredeyse diyorum çünkü kapı açılınca içeridekilerin inmesini beklemeden hücum edenler tamamen ortadan kalkmış değil. Ama sayıları gün içinde tek haneli rakamlara düşmüş ki bu da oldukça etkileyici bir düşüş. Başkalarına herhangi bir konuda öncelik vermeyi bütün toplu taşıma kullanıcılarının içselleştirmesine bu pandeminin de gücü yetmez zaten. Tersi yöndeki tutum çoktan kemikleşti bile.

Vardığım yerde işim rast gitmiyor. Ulaşmaya çalıştığım devlet dairesinde birinin testi pozitif çıkmış, bütün binayı ilaçlamaya girişmişler. Tüm işlemler iki saatliğine iptal, binaya giriş de yasak. Halledilmesi başka bir bahara kalan işimi arkada bırakıp dönüşe geçerken bu kez doğru taşıttayım. Marmaray’da koltukların boş bırakılması için üzerlerine yazı asılmış ama şöyle bir sıkıntı var: Bu koltuklar boş kalınca hatırı sayılır bir kısmı yaşlı olan yolcular ayakta kalıyor. Sağa sola da çok fazla dokunmak istemedikleri için vagonun içinde oradan oraya uçma tehlikesi atlatıyorlar. Dolayısıyla bu boş bırakma işi pek işlemiyor. Onun dışında bir sıkıntı yok. Havada tatlı bir gerilim, suratta da maskeler...

Vapurlar da metrobüsleşmiş

Madem günaha girdik, hepsine girelim bari dercesine toplu taşımanın incisi vapuru da atlamış olmayayım diyerek o tarafa aktarıyorum kendimi. Normalde herkesin favori ulaşım aracı olan vapur pandemi sonrası metrobüsleşmiş. Karadan gidenlerin alayından daha kalabalık. Açık hava bölümü olması seçilme oranını daha da arttırmış ama bu sefer de o açık havayı alacak santimetre kalmamış.

Yazının Devamını Oku

İki yol var demiştin: Biri paralı, biri bedava

Bayramda İstanbul’da kalmak iyi fikir. Ama başka tatil fırsatı olmayınca kendini yollara atıyorsun. Yollar da ‘birazdan anlatacağım sebeplerle’ hiç güzel yerler değil.


İstanbul’un üçte ikisi şöyle bir hava almaya gidince bir yerden bir yere gitmek başta olmak üzere her türlü faaliyet kolaylaşıyor ve güzelleşiyor. “Aslında güzel şehir ha” cümlesini birkaç gün boyunca birden fazla kez kuruyorsunuz.

Ben işte bunu bazen unutuyorum bazen de unutmuyorum da konjonktür öyle gerektiriyor, başka tatil fırsatı ufukta bile görünmeyecek kadar uzakta oluyor, kendimi hava almaya giden üçte ikinin içinde buluyorum. Sonra ‘vay efendim ben niye 1.5 saattir İstanbul’dan çıkamadım!’

Bayram uzun yollarının sıkıntısı şehirden çıkışla bitip gidecek değil. Her kilometresi, her sollaması ayrı bir tatlı oluyor. Gittikçe tekrar tekrar ‘aferin bana ne güzel akıl etmişim de çıkmışım bu yola’ diyorsun.

Neyse bazen hedefe giden yol da güzeldir derken ‘bazen’i boşuna koymuyorlar neticede… Güzel olmayan yolumda yolun kendisi kadar geren üç konu var. 

Hayvanı araba tutuyor

Birincisi tabii ki korona. Kendisi neyse ki İstanbul’dan çıktıktan sonra yavaş yavaş azalmaya başlıyor. Bursa’yı geçtikten sonra falan tamamen ortadan kalkıyor. Bunu maske kullanımından takip edebiliyoruz. Benzinliklerde önce yavaş yavaş burun altında yol alıyor. Balıkesir’den aşağı komple ortadan kalkıyor. Komple mübalağa tabii, arada sırada takılı veya asılı olarak tek tük görülüyor.

Diğer faktör gişeler. Burada tabii hür irademle kendimi gişelere mahkûm ettiğim için çok da yapacak bir şey yok ama yine de söyleneceğim. Hayvan taşıdığım, taşıdığım hayvanı da araba tuttuğu için ne kadar paralı yol varsa girdim. Toplam mesafeyi kısalttığım her kilometre yanıma kâr. Özellikle İstanbul-İzmir otobanı çıkışında maddi olarak da epey bir hafiflemiş hissediyorsunuz. Ayrıca bu otoyolun yan AVM’leri henüz yapılmadığı için benzinciden benzinciye yapılan bir yolculuk olma durumu var. İnsan ABD çöllerinde yol alıyor hissine kapılıyor. Benzincilerde de betondan gayrısı henüz olay mahalline ulaşmamış. Durmasına duruyorsun, iki dakika arabadan ineyim desen altında duracak bir tane ağaç yok. Arabada çarpan güneşe doydum, biraz da dışarıda çarpılayım dersen iniyorsun, yoksa gerek yok inmeye.

Yazının Devamını Oku

Kahraman ben süpermarkete karşı

“Şu anda nerede olmak istemezsin” diye sorsanız ‘market’ cevabını veririm. Marketlerin şu sıra delilikle bir ilgisi olduğunu düşünüyor ve mümkünse hiç gitmemek istiyorum. İnsanın gününü bu kadar kötüleştiren bir yer olamaz.

"Marketlerdik, parlak yıldızlardık o zaman” diye bir şarkı tutturmuş marketten dönüyorum. Kahvaltının mutlulukla ilgisi meselesi gibi marketin de ince ince delirmekle bir ilgisi olmalı bu aralar. Bahsi geçen deliliğiyse üç başlıkta inceleyebiliriz:

1. Fiyat-performansın depresyon tetikleyici etkisi,
2. Pandemi konseptiyle beraber mekân içi hissedilen tansiyondaki artış ve
3. Poşetleri eve taşırken sıcak ve nem altında gerçekleştirilen ‘acı beyinde’ yürüyüşü.

Fiyat-performans noktasında, bir kere market kasalarının insanı kendinden şüphe ettiren bir yanı kesin var. Bir şeyler alıyorsun, finalde bir fiyat söylüyorlar. Dönüp elindeki poşete bakıyorsun, ben alışverişin bir noktasında acaba hafızamı kaybettim de alakasız şeyler mi aldım diye...

Şu sıralar sık duyduğumuz “Markete girdim, bir şey almadan çıktım, 72 lira tuttu” esprisinde ciddi haklılık payı var yani. Nitekim bu market ziyaretimde de önümdeki amca aldığı altı kalem ürünün üç haneli fişini görünce “Hey maşallah” demeden edemedi.

Ben bu turu daha küçük bir ‘maşallah’ ile atlattım çünkü öncesinde reyon başında ‘maazallah’ demeyi başarmıştım. “Son kirazlar abi kaçırma” diyen manav reyonunun gazına geliyordum ki üzerinde kilosunun 24 lira olduğunu gösteren etiketi gördüm. Az ilerisinde 33.90’dan 29.90’a inmiş peynir var. “Hızlı inmişsin peynir, dikkat et de vurgun yeme” diyerek geçtim. Kabuklu yemiş zaten kendini kaybetmiş, ağzından çıkan fiyatı kulağı duymuyor. Hepsini pas geçtim, kasada hepsini pas geçmiş olmam haricinde bir sorun yaşamadım.

Pandemi ayağında durum zaten malum. Önlemleri çok ciddiye alanlarla ufak ufak çayıra salan ve Mevla’nın kayırmasını umanlar arasında süzülüyoruz markette.

Yazının Devamını Oku

Espriyi azaltan belediye oyumu alır

Sosyal medyada şakacı belediyelerle karşılaşmaktan çok sıkıldım. O cevval performansı telefon açtığımda da bulabilsem sorun etmeyeceğim belki ama ne yazık ki bulamıyorum, o yüzden de tweet’lere bakıp bakıp “Ben gülüyor muyum” demek durumunda kalıyorum.

Twitter’da önüme yine arka arkaya belediye hesaplarının şakaları düşüyor. Kendi kendilerine espri yapıyorlar, ünlülerin tweet’lerine müdahil oluyorlar, gündem şakaları falan... “Peki şakalar dışında nasıl aran belediyelerle” dersen var bazı küçük sıkıntılarım.

Duvar bizim hayırdır?

Mesela apartman kapımın karşısında bir duvar var. Genç bireyler resim ya da komikli yazı yazıyor. Sonra belediye gri boyayla kapatıyor. Geçen boyayan görevli abiyi yakaladım. “Abisi” dedim, “Bu duvara her gün biz bakıyoruz. Bir şikâyetimiz de yok bu halinden. Sen böyle parçalı parçalı hapishane grisi atınca daha iyi olmuyor. Suç muç da yok yazılanda çizilende”. Grileri duvara çalmaya devam ederken “Onu belediyeye söyleyeceksin” dedi.

Söylerim belediyeye de; niye söylemeyeyim? “Şikâyet gelebiliyor” diyorlar, “Yo, ben sordum bizim sokağa. Bizim şikâyetimiz sizin çirkin yamalarınız, kim şikâyet ediyorsa gidin, onun duvarını boyayın” diyorum, “Aldık şikâyetinizi” diye sallıyorlar.
Bir başka gün yine heyheylenip “Bu parklardaki koşu pistlerinde, yaya yollarında ve hatta çimenlerde gezen motosikletleri nasıl yapacağız” diyorum. “Oraya Büyükşehir bakıyor” cevabını alıyorum, oraya salça oluyorum, “İlçe Trafik Müdürlüğü’nü aramak gerekir” buyuruyorlar. “Parka niye ilçe trafik baksın” diyorum ama bir yere varamıyoruz. İnat edip oraya da dadanıyorum. Onlar da benimle aynı soruyu soruyorlar: “Park orası, bizi niye ilgilendirsin?” Bir yere varamayıp helalleşerek ayrılıyoruz.

Rahmetli anneannem her fırsatta belediyeyi darlardı: “Bu ağacı kim hangi yetkiyle bu şekilde budadı”, “Bu sokak niye süpürülmüyor”. Ben de bu genetik mirasın bana verdiği yetkiye dayanarak başka başka vesilelerle aramayı sürdürüyorum:

- Merhaba, sahilde şişe kırığı olmayan metrekare bulana semtin altın anahtarını veriyorlar, siz ne diyorsunuz bu işe?

- O konuda çalışmalarımız var.

Yazının Devamını Oku

Ayağımı yerden kesebilmirem

‘Bana bir araba lazım, o da bu ara lazım’ diye aylar önce çıktığım yolculuktan projeyi olduramamış olarak geri döndüm. Araba sahibi olamadım, onun yerine boş vakitlerde oto ekspertiz videoları izlemek gibi bir hobi sahibi oldum.

"İyi kulak verin; hepimizin ummadık zamanda başına gelebilecek trajik bir hikâye bu. Öyle bir çakallık ki her şeyi kitabına uydurmuşlar. Neredeyse dolandırılan vatandaş dolandırıcılıktan hapse girecek, öyle bir durum...”

YouTube’da oto ekspertiz videoları izliyor ve sık sık böyle cümleler duyuyorum. Bu aktivite bir süredir yeni bağımlılığım. Netflix’in komplolu, kumpaslı, sağ gösterip sol vurmalı dizileri halt etmiş. Ekspertiz videocu abilerin anlattığı öykülerin yanında hepsi çizgi film gibi kalıyor. Aslında araba almaya niyetim yok. Daha doğrusu vardı da zamanla vazgeçtim. Birkaç ay önce niyetlendiğimde ikinci el araba piyasasında balondan bahsediliyordu. “Bu arabalar bu kadar etmez ama piyasa bir acayip” deniyordu. ‘Balon malon yapacak bir şey yok, bana bir araba lazım’ dediğimden gözümü karartmıştım. Tam o esnada pandemi patladı. Benim niyetlenmem ve ilanlar arasında uzun gezintilere çıkmaya başlamamla günümüz arasındaki dört ayda her şey daha da değişti. Şimdi o gün baktığım ve ‘saçma fiyatlar bunlar’ dediğim arabalar o saçma fiyatlardan ortalama 20’şer bin lira daha yukarı gitmiş durumda.

Okuya okuya kafayı yedim

Arabanın beş yaşında ve 60 bin kilometrede olanı 100 bin lira, sıfırı 140 bin lira... Böyle de garip bir piyasa. İnternetteki ‘satıcı modelleri’ zaten güven telkin etmekten uzak. Mesela “Ben arabama kefilim” veya “Ben arabama kötü parça takmam” tipi abiler var. Onların ilanlarını otomatikman geçiyorum. Çünkü sen kefilsin çok güzel de ben seni tanımıyorum. Kefil olsan ne, olmasan ne? “Aracımda sigorta şişirmesi küçük bir hasar kaydı var” diyen bir takım da var. Bakıyorsun küçük dediği kayda 27 bin lira yazıyor. Bunlardan çok var, bir de maşallah herkesin sigortası şişirmiş de şişirmiş!

“Aracımda değişen yok, sadece temizlik amaçlı boya yaptırdım” diyen var. Önce bir lafa bakıyorsun laf mı diye, bir de arabaya bakıyorsun ne diyor bu diye... Sonra biraz düşününce Renault Symbol arabaya temizlik boyası yaptıracak kadar titizlikten bayılmış insan var mıdır gerçekten Türkiye’de diye düşünüyorsun. Yoktur abisi. Varsa bir tane vardır, bunu iddia eden bu kadar çok olduğuna göre bu arabalar da kazalı. Böyle böyle, “Aracım aile aracıdır, “Dosta gider”, “Boya takıntısı olan aramasın”, “Ölücüler hiç mesaj atmasın” falan diye okuyup kafayı kırdım.

Ne makul arabalara baktım, makul değildiler

Makul arabalara baktım, makul olmadıkları sonucuna vardım. Filo arabası nedir, atmosferik motorun farkı nerede ortaya çıkar, kim kaç kilometrede ne yakar hepsini boşu boşuna öğrendiğimle kaldım. Ekonomi sayfalarını ve ‘İkinci el otoda neler oluyor’ haberlerini okumaktan hem gözüm bozuldu hem de kafam iyice allak bullak oldu. Bir süre sonra YouTube’a transfer oldum. “Ülkemiz şartlarında, İstanbul gibi büyük bir şehirde insanlara güvenmek yanlış olur. Hatta internetteki arabaların yüzde 80’i hakkında verilen bilgiler doğru değil” gibi cümleleri duyunca bir daha siteden ayrılamadım. Sabah akşam ‘otomobilin x abisi’, ‘arabacı dayı’, ‘ekspertizin sultanları’ gibi isimleri olan kanalları gezip duruyorum.

Araba almaya en ufak bir ilgim kalmadı ama hâlâ “Şimdi size öyle bir kilometre düşürme numarası anlatacağım ki...” diye başlayan bir video gördüğüm zaman izlemeden edemiyorum. Bu piyasanın çılgın bir macera olduğunu kavramamla beraber ruh halim de tuhaf bir yere geldi. Madem maceraya giriyoruz tam girelim diyerek tuhaf projelere bakmaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Bu ‘korona sonrası’nı gözüm tutmadı

Tatile gitmek istesen önce ‘arabaya kaç çamaşır suyu koymalıyım’ diye düşünmek gerekiyor. Kafeye gitsen yarım yamalak uygulanan prosedürlerden geriliyorsun. Sizi bilmem ama benim pandemi sonrası normalleşmede ilk temaslarım hiç de verimli geçmiyor.

"Evet o tarihlerde müsait. Tamam alıyorum rezervasyonunuzu. Kendi çarşaflarınızı, yastık kılıflarınızı ve temizlik malzemelerinizi getirmeniz gerekiyor.”

Ne mi yapıyorum? 10 gün kafa dinlemek için rezervasyon yaptırıyorum. Sonra kiraladığım arabayı ayrıca dezenfekte ettirmem gerekiyor mu, gerekiyorsa nerede ettireceğim, tatile giderken bagajda litre litre çamaşır suyu taşımak biraz anlamsız bir hareket değil mi gibi konuları da değerlendirip programı bağlamaya çalışacağım.

Sonra denizde sosyal mesafe, plajda maske, şezlong silme gibi başlıkları etüt edip bilmemiz gerektiği halde atladığımız, eksik kalan prosedür var mı ona bakacağım. Bütün bunlar bittiğinde “Abi bu kadar zahmetli tatil olmaz ben vazgeçtim. Telefonu kapatır iki hafta evde vantilatör karşısında otururum, sen sağ ben selamet” deme noktasına hâlâ gelmemişsem valiz işiyle ilgilenmeye geçebilirim.
Kafede çene hamağı

Karantina sonrası ‘ilk temas’ meselelerinin tamamında bu sorunu yaşıyorum açıkçası. Mesela kahve içmeye arkadaşlarla buluştum. Mekânda otururken maskeyi çene hamağı modeline geçirmek gerekiyormuş. Gelip uyarıyorlar. Komple çıkarıp çantana falan koyamıyorsun. Çenede duracak. Tek kulaktan sarkıtma yöntemi de kabul görüyor. Ana fikir maskenin varlığının görülmesi yani anladığım kadarıyla. Peki, ben bunu çenede tutuyorum da garson arkadaş az önce iki ayrı masadan hesap alırken paralara dokundu, sonra aynı elle bana vereceği su şişesini ağzından tuttu getirdi masaya bıraktı. Ne anladım böyle olunca çenede maske tutma protokolünden? Önlemlerimizde bir ince samimiyetsizlik var gibi geliyor yani bazen.

O sizin lakaytlığınız

Ayrıca bir de gerginlik var tabii. Markete gittim orada da kavga çıktı. Bir abi maskesiz gezen bir çifte “Bütün bunlar sizin lakaytlığınız yüzünden oluyor zaten” diye çemkirdi. Marketin kalanı da çeşitli cephelerde polemiğe katılınca iki dakika bekleyeceğimiz kasa sırasında 14 dakika polemiğin bitmesini beklemiş olduk. Abi de özünde haklıydı bu arada sanki o ayrı. Başka bir gün kasiyer belli ki daraldığından üç saniyeliğine maskesini çıkarıp geri taktı. Aynı sırada iki kişi birden olay çıkardı. Kadın anlatamadı da ‘gerçekten üç saniye çıkardım ve hepinizle aramda iki metreden fazla vardı’yı.

Vazgeç tatilden de!

Yazının Devamını Oku