Müsaitseniz kulak misafirliğine geleceğiz

Yolda yürürken kulağıma şöyle bir takılıp geçen cümleleri aşırı seviyorum. Bazıları o kadar cazip ki “Pardon sizinle biraz havadan sudan muhabbet edebilir miyim?” diye sormak istiyor insan. Bu hafta duyduklarımdan size küçük bir liste hazırladım.

Sağımda solumda konuşulanlara kulak kesilmek, çaktırmadan milletin muhabbetini dinlemek gibi bir alışkanlığım gerçekten yoktur. Ama enteresan diyalogları seçtiğimden midir, çektiğimden midir bilinmez, kulak ucuyla acayip tuhaf şeyler duyduğum oluyor. Bu hafta hava alma seanslarımda kulak misafiri olduklarımı bir kenara not edeyim, alt alta yazınca ne olacak bakalım dedim. İlginç bir sonuç elde ettim. Şöyle bir liste halinde sizinle de paylaşayım.

 Alt sokakta yanımda geçen biri genç, biri orta yaşlı iki erkek birey:

-  Muğla ilçe di mi?

-  İl.

- Fethiye ne oluyor peki o zaman?

 - Kıta o kardeşim. Avrupa, Asya, Fethiye, Amerika...

(Doğru diyorsun usta, coğrafya kaderdir diye müdahil olmamak için kendimi zor tuttuğum bir diyalogdu bu.)

Kaldırımdaki kafe masasında arkadaşına belli bir yaşın üzerinde baba olmanın zorluklarını anlatan hafif yılgın ama samimi kardeşimiz:

“Kızım için dünyayı yakarım. Ama sorun şu ki ben dünyayı yakmak falan istemiyorum. Zaten 42 yaşındayım, halim de yok öyle yakmaya yıkmaya...”

(Dönüp bu babaya teselli sarılması yapmak istedim ama sosyal mesafe…)

Arkeolog abi, telefonda arkadaşına alanının sıkıntılarından bahsediyor:

“Hocam, ‘Yeni Türkiye Arkeolojisi’ diye bir şey çıkardı, bizim fişi çekti. Zaten prehistorik kazılara bence de gerek yok. Prehistorik kazı yapılmasın. Roma da kazılmasın, o da lazım değil. Osmanlı kalelerini gömüp geri kazabiliriz bence en mantıklısı o. Pencerelerini pimapen yaparız o arada da içeri soğuk girmez kışın.”

(Arkeologların definecilerle ilgili çok güzel anıları oluyor, siz mizahı kuvvetli bir kişiye benziyorsunuz, defineci hikâyeniz var mı hiç, onu da dinlesem eve gitmeden demek istediğim bir kişiydi bu da.)

Müsaitseniz kulak misafirliğine geleceğizKöpek alanında çağımızın konusu toplumsal cinsiyeti biraz da tuhaf bir yerden tutan ve başka bir köpek sahibine çemkiren hanımefendi:

- Hanımefendi, siz de bir kadınsınız, bu konularda daha dikkatli olmanız lazım.

- Hangi konularda pardon?

- Köpeğiniz köpeğimi taciz ediyor onu diyorum.

- Taciz mi? Kokluyor sadece.

- Poposunu kokluyor, eğitim verin köpeğinize!”

(Bu olayı müteakip kendi köpeğime rıza kavramını ödül mamasıyla öğretebilir miyim acaba diye kafa yoruyorum bir süredir. Gerçi apartmana her girene havlamana gerek yok kısmını bile öğretemedim daha.)

 Az ilerisinde yeri koklayan köpekten huylanan sahil piknikçisi:

-  Köpeğiniz bir şey yapar mı?

-  Yapmaz ama o benim köpeğim değil.

(Peter Sellers’ın ‘Pembe Panter’inde aynı cümle geçtiği için ekstra hoşlandım. Filme gönderme mi yaptı, yoksa aynı repliği filmden bağımsız kendi bulup mu ortaya attı bilmiyorum.)

O resme sarmış ama resim ona sarmamış

Taşınma dertleriyle boğuşmaktan belli ki daralıp arkadaşıyla kaldırıma çökmüş genç:

- Emekli subaylar resme, heykele, operaya falan sarar biliyorsun.

- Eee?

- İşte bizim rahmetli de resme sarmış ama resim ona pek sarmamış, bir sürü kötü taklit resim var ondan kalan, ne yapacağımı bilemiyorum hiç.

(Haklı bir sitemdi. Bizim ailede de rahmetli emekli subay vardı. Zor oluyor o eserlere çözüm bulmak gerçekten.)

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Benim köpek acaba sağcı mı solcu mu?

Parka köpekler için oyun alanı yapılmış. Pek anlamlı olmamış ama olsun, niyet güzel. Benim derdim başka. Aynı alanın sosyal medyada ‘köpekler arasında sınıf ayrımı var’ tartışması çıkardığını gördüğümden beri benim köpeğe bakıp politik duruşunu çözmeye çalışıyorum. Henüz tam bir renk vermiyor.

Geçen gün önüme düşen bir tweet: “Parkların içindeki köpek oyun parklarına, sokak köpeklerini almıyorlar. Sınıfsal…”

Tepkiler ve “O iş öyle değil” itirazları üzerine devam edilmiş:

“Köpek sahibi olup bu durumun sınıfsal olmadığını, sağlık amaçlı olduğunu söyleyenler var. Sizin imkânınız olduğu için köpekleriniz düzenli veterinere gidebiliyor, sokak köpekleri kendi paralarını kazanamadığı için gidemiyor. Sınıfsal değil derken aksini kanıtlıyorsunuz.”

Şimdi burada en baştan itiraz edeceğim bir-iki nokta var. Birincisi, bahsi geçen ve fotoğrafı paylaşılan oyun alanını biliyor ve kullanıyorum. Zaten yapılalı bir ay ya oldu ya olmadı. Sokak köpeklerinin içeri girmek gibi bir taleplerini de içeridekilerin onları almamak gibi bir uygulamasını da görmedim. Yani sahada böyle bir kavga yok, sosyal medyayı bilmem.

Ayrıca alan anlamlı bir alan değil, çok dar ve spesifik olarak zinde tutmak yani ‘agility training’ için tasarlanmış, sokak köpeğinin özellikle girmek isteyeceği bir cazibe merkezi değil. Hatta sahipli köpekler bile çok bayılmıyor. Bu işin yarışmaları var, ona hazırlanacaksanız işinize yarar anca. Sokak köpeği arkadaşların sporda kariyer yapma gibi bir hayalleri olduğunu sanmıyorum.

Hepsini geçtim ‘Modalı hayvansever teyze’ diye karikatürize bir stereotiple anılan mahallede, ‘sokak köpeği oraya girmesin’, ‘kedi oradan geçmesin’ gibi mücadeleler verip kazanmayı bırak, parçık pinçik edilmeden olay mahallinden ayrılınabileceğine siz inanıyor musunuz?

Genel hali Victoria Beckham’ı andırıyor

Bir kere işin temelinde evinde hayvan besleyenlerle sokaktaki hayvan için dertlenen, kendi bütçesinden kısırlaştırma gibi işlere koşturan insanlar çoğunlukla aynı insanlar. Gel gör ki bu hayvan işlerinde hem çok fazla gereksiz rüzgâr yapılıyor hem de sosyal medyada ‘hayvansever’ gömmenin reytingi iyi. Millet tuttuğu yerden gömüyor.

Yazının Devamını Oku

Bizim sokağı dinliyorum, gözlerim kapalı

İstanbul’un seslerini kayıt altına alan harika bir proje var. Bir süredir şehri oradan, bizim sokağı da evden dinliyorum. Motorsiklet sesinden marşlara, gitar resitalinden folklor performansına ne ararsanız var.


İstanbul’un seslerini kayıt altına alıp derleyen soundsslike.com çok sevdiğim bir proje. Kentin çeşitli bölgelerinden günlük hayatın çeşitli seslerini dinleyebiliyorsunuz. Siteyi kurcalamaya başladığımdan beri bizim sokağın seslerini de daha bir dikkatli dinler oldum.

Ses kaydı almadım ama yazı kaydı olarak şöyle bir özet geçebilirim...

Bir kere en yaygın sesimiz açık ara motosiklet sesi. Bu çok yönlü bir ses. Bir normal, düz geçen motosiklet sesi var. Bizim sokağa kestirme olsun diye ters yönden girmek çok yaygın bir alışkanlık... Öyle girip hızlıca çıkayım derken yokuşun köşesinde düşme sesi var. Bu durum, geçen günkü dolu gibi hava olaylarında, virajdaki mazgalın da ıslanıp iyice kayganlaşmasıyla zirve yapıyor. Camdan “Geçmiş olsun, iyi misin?” diye seslenmeye epey vakit ayırdığımız oluyor...

Ayrıca ters yönden gelen motorla düz yönden ama yine de hızlı gelen motorun ani karşılaşmasından kaynaklanan tartışmalar, küfürleşmeler oluyor. Bu da çok duyduğum seslerden.

Haftanın belli geceleri keyfi yerinde bir şekilde ‘10’uncu Yıl Marşı’ söyleyerek geçen abi var. Favori seslerimden kendisi. Bazen de hükümete yönelik eleştirilerini kendi kendine seslendirerek geçiyor. Sorun etmiyoruz, içine atacağına bizim sokağa atsın. Bütün büyük hastalıklar içine atmaktan çıkıyor sonuçta.

Karşı binamızın pencereleri bir performans alanına açılıyor. Oradan kaynaklı sesler var. Folklor gösterisi falan olduğu zamanlarda bütün gün evin içinde oynanıyormuş gibi oluyor, o iyi değil. Ama n’apacaksın folklor da bizim sokağın bir rengi sonuçta!

İnşaat sesi tabii ki şehrin pek çok yerinde olduğu gibi olmazsa olmaz... Sürekli duyuyorum. Resmen yaşadığımızı hissettiren bir ses. İnşaat sesi kesilirse öldüm herhalde, o yüzden duyamıyorum diye huylanmaya başlarım.

Yazının Devamını Oku

İki boyutlu şehir gezmeleri

Bir yerden bir yere gitmek zor, zaten gidilecek pek bir yer de kalmadı artık. Böyle olunca İstanbul’da yaşamanın anlamlı yanları bir bir ortadan kalkmış oluyor. Şehirle bağımı koparmamanın yollarını internette gezerek arıyorum. Sosyalleşme adına bir randıman alınsa da aynı tadı vermiyor tabii...


"Maskeyi kolunuza takmayın, nefes alıp verme işini kolunuz yapmıyor.”

“Hayır efendim açık havada maske takmanın bir mantığı yok, üstelik daha az oksijen alıyoruz, o daha tehlikeli.”

Bu maske kavgaları beni sıktı. Şöyle bir sıkıntım daha var: Benim açımdan şehirde yaşamanın mantığı; terazinin bir tarafında trafikten ekonomik meselelere kadar geniş bir skalada uzanan çektiğimiz çileler varken, diğer tarafında şehrin bize sunduğu nimetlerin yer alması. Nimetten kastım da işte büyük sporcuları kanlı canlı izleyebilmek; festivallerde aynı şekilde dünya çapında ünlü sanatçıları görme şansını yakalamak; konser, tiyatro, sinemaya gidebilmek gibi şeyler...

Ama şimdi maskeyi taksan da takmasan da şehirde hareket etmek zor. Bu saydıklarım zaten yok. Böyle olunca şehirde yaşamak anlamsızlaşıyor. Bu anlamsızlığı bir nebze olsun azaltmak ve yaşadığım şehirle bağlarımı biraz güçlendirmek için çevrimiçi gezmeye başladım. Street View’da sevdiğim yerleri geziyorum.

Yalnız şöyle bir sorun oluyor, koyduğumu yerinde bulamıyorum. Oturduğum bütün binalar yıkılmış. Halbusi “Buralar eskiden komple dutluktu, liseliler hatırlamaz” diyecek kadar da yaşlanmış hissetmiyorum kendimi.

Çocukluğumun geçtiği sokağı geziyorum, tanıyan beri gelsin. “Aktüel mahallemde bir gezintiye çıkayım bari” diyorum. Bu oldukça verimli geçiyor. Hatta bir sokakta arkadaşım Ercan’ı çocuğuyla yürürken bile yakalıyorum fotolarda. Hemen ekran görüntüsü alıp atıyorum kendisine “Yalnız masken yok bebeğim, oluyor mu böyle” diyerekten. O da “Oğlum o fotolar pandemi öncesinden, şu ortamda foto çekmekle mi uğraşacak adamlar” diyor. Bu küçük yazılı atışmayla bir sosyalleşme deneyimi bile yaşamayı başardım işte. Sağ olasın Street View.

Elim değmişken aramızdan ayrıldığından beri Taksim’e, gitmeyi reddettiğim AKM’nin tarafına da bir bakayım diyorum. Yok, burada da sadece boş arsa ve vinç var. Ercan haklı, online gezinti offline gezintinin epey gerisinden geliyor.

Yazının Devamını Oku

Senin müziğin ama benim de kulağım

Açık havada oturmuş, gitarla müzik yapanı dinlemek istemezsen uzağa oturursun. Neticede gitarist sayısı sınırlı. Ama bluetooth hoparlör kullanımı bir ön çalışma süreci gerektirmiyor. Dolayısıyla her yerde. Ondan kaçabilir miyim, kaçsam bile kurtulabilir miyim?

- E buraya çakıl dökmüşler, nerede ateş?

- Ne ateşi?

- Deniz kenarına böyle bir alan yapılmışsa orada hemen ateş yakıp tek gitarla müzik yapmak icap eder. Az dur, yarın öbür gün görürsün.

Yürüyüşümüzde eşbaşkanım gerçekten haklı bir noktaya parmak basıyor. Ateş başında tek gitar yıllar boyunca türlü türlü şakaya malzeme olmuş, buna rağmen üreticisi bol olan geleneksel bir kültür faaliyetimizdir. Biliyorsunuz işte, ‘Akdeniz akşamları bir başka oluyor’ şekli...  Kalabalık ortamlarda kendi müziğini başkasına dinletme meselesi bana hep biraz sıkıntılı gelir. İstemezsen dinlemezsin, “Amatör sanata ters gitmeye gerek yok” diyeceksiniz. Ama o işler öyle olmuyor işte. Misal ben istemediğim halde yan komşumun müziğini gecenin ilerleyen saatlerine kadar dinliyorum, karşı çaprazda bir apartman var, orada da müziğine güvenen bir kardeşimiz var. Onunkini de el mahkûm dinliyorum... Yürüyüşe çıkıyorum, arkamdan gelen bisikletine hoparlör takmış vatandaşın müziğine de yakalanıyorum. İki nefes alalım, deniz kenarında biraz oturalım dersem sahil mahalline hoparlörüyle gelmiş arkadaşların müziğini dinliyorum… Ben sizin müziğinizin neden zorunlu ve aralıksız muhatabı oluyorum?
Özellikle bluetooth hoparlör işi bu oyunu tam anlamıyla değiştiren bir keşif oldu. Eskiden çayırda, çimende, sahilde oturduğunuzda, müzik dinlemek istemiyorsanız en azından sadece gitar çalabilenlerden kaçınmanız gerekiyordu. Gitarı ve ateşi uzaktan görebiliyor, mesafenizi ayarlayabiliyordunuz. Şimdi kimin cebinden hop diye bir hoparlör çıkacağını öngöremiyor ve “Bu akşam dolunay varmış, görebileceğimiz bir yere gidip baksak mı?” diye çıktığınız yolda kendinizi Duman’ın eski albümlerini dinlerken bulabiliyorsunuz. Ayrıca denkleme taşınabilir sehpa ve sandalyeler de eklenirse iş de müzik de rakı masasına dönebiliyor. Açık havada sessiz sakin iki dakika oturayım derken bir anda Müzeyyen Senar...

‘Müşteriler böyle istiyor’ diyorlar

Daha bunun kapının önünden telefonla çaldığı müziğe yüksek sesle eşlik ederek geçeni var, aynı telefonu mekân masasında, mekânın müziğinden bağımsız müzik yapmak için kullananı var, arabasından yayın yapan var, tek müşteri olduğun mekânda arkadaşını duyamayıp “Biraz kısabilir miyiz?” deyince “Müşteriler böyle istiyor” cevabını aldığın mekâncısı var, var oğlu var...

Peki bu kadar sıkılmışım, hiç muhatabına bir şey diyor muyum? Genelde demiyorum. Çünkü müziğine laf etmek insanları genelde kızdırıyor gördüğüm kadarıyla. En son bindiğim takside “Radyoyu kıssak olur mu?” soruma “20 lira veren kendini arabanın sahibi sanıyor, Allah belasını versin böyle mesleğin” diye cevap gelince buna kanaat getirdim. İnip yürüdüm yolun gerisini. En azından yüksek müzik yayını yapan varsa da yanından geçip gidebiliyorsun öyle olunca.

Yazının Devamını Oku

Kara Murat’ı boş verin de bu İstanbullu hanginiz?

“Memleket nere?” sorusunu da onu takip eden “Asıl memleket nere?” sorusunu da sevmem. Verdiğim cevabı da soruyu soranlar sevmez. Alternatif çözümler geliştirdim, kendime uydurma memleketler edindim. Kafam rahat!

Tüm zamanların en süpersonik dizilerinden ‘Battlestar Galactica’da sıklıkla tekrarlanan “Bunların hepsi daha önce yaşandı ve tekrar yaşanacak” cümlesini derin bir oh çekerek içimden tekrarlıyorum. Çünkü taksici az önce sohbet açma maksatlı bir denemede bulundu ve bunu yaparken de klasik hamlelerinden olan “Memleket nere?” sorusunu tercih etti.

Bendeniz bu sorudan nefret ederim. Çünkü “İstanbul” dediğinizde kafanıza direkt olarak “Tamam da asıl memleket nere?” sorusunu yersiniz. Ayrıca hemşericilik çok gereksiz bir şey. Sırf konu uzamasın diye bir dönem kafama göre birtakım şehirler söyleme alışkanlığı geliştirmiştim. Ankara demeyi denedim. Sonra baktım o da tam olarak beklenen cevap değil, kısa dönem Malatyalılık yaptım. Orada da işin “Neresinden?”e uzandığını fark edince Malatyamızın ilçelerini ezberleyip o günkü keyfime göre Arapgir, Darende, Hekimhan falan diye serpiştirmeye başladım. 
Ama bugün kendimi hiç Malatyalı hissetmiyorum. Dolayısıyla “Memleket nere?”ye yapacak bir şeyim de verecek başka bir cevabım da yok:

- Memleket nere?

- İstanbul.

- Yok, asıl memleket nere?

- O da İstanbul.

- Deden?

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sinir olduklarım sıralı tam liste

İstedim ki bu kez pozitif bir şeyler anlatayım. ‘Ona sinirlen, buna gıcık ol, nereye kadar!’ dedim. Ama yine olmadı, olamadı. Pembe gözlüklerim hafta boyunca gördüklerime bir gün bile dayanamadı.

Fark ettim ki bir süredir sizinle sadece ‘şuna gıcık oldum, buna sinir yaptım’ gibi anılarımı paylaşıyorum. Böyle yapmayayım, biraz da güzel şeylerden konuşalım istedim. Olmadı. Anladım ki daha pozitif bir anlatı hedefini tutturmak için değil hava almaya, bakkala bile mümkün mertebe çıkmamam lazım. Çıktıkça birilerine kuruluyorum. Buyurun bu hafta kurulduklarım sıralı tam liste.

Geçen hafta sonu sokaktan gelin alınacak diye 1.5 saat aralıksız davul vuranlar. Bütün geleneklerimizi evinde hastası olan var, bebeği olan var falan demeden yaşatmak zorunda mıyız? Bu ‘Biz bu akşam kavuşacağız’ davullarını düğün salonunda gümbürdetsek olmuyor mu? Şimdi ben malımı da biliyorum, gelip “Arkadaşlar Allah bir yastıkta kocatsın da bir noktada bitecek mi davul olayı, ev inliyor da üzerinize afiyet” desem hırs yapıp bu sefer inadına inadına daha gür vurmaya çalışacaksınız. Bizde bazı işler böyledir, adama “Şunu yapmasan mı?” dersen konuyu kişilik haklarına saldırı olarak alıp daha bir coşkuyla yapmaya başlar.

Hiçbirinizi unutmadım

Çöp kutusunun yanındaki yavru kediyi eline alıp uzun uzun mıncıran, hayvanın bariz biçimde korktuğunu ve rahatsızlandığını görmeyi beceremeyen, yetmezmiş gibi uyarılara rağmen elinde dolaştırıp dolaştırıp 300 metre öteye alakasız bir yere bırakan ergen arkadaşlar, size de büyük ayar oluyorum. Ellemeyin abisi kendi halinde takılan hayvanı. Çok seviyorsanız ihtiyaç sahibi tonla hayvan var, alır birini evinize bakarsınız. Garibanı yaşam alanından uzağa naklederek başına dert açıyorsunuz.

“Maskeni takar mısın?” dediğimde burnunun altına takan, “Tam mı taksan onu” deyince de türlü afra tafra yapan taksici kardeşim... Sizi bize parayla mı veriyorlar ya? Her 10 yolculuktan sekizinde taksinize bindiğimize pişman olmak zorunda mıyız? “Burnum benim kırmızı çizgim, örtmem” kafasıyla ne elde etmeyi umuyorsun?

Bitmedi. Kıymetli spor salonları... Pandemi nedeniyle grup derslerinizi açık havaya, parklara taşımışsınız, pek güzel. Yalnız, o alanlar sizin tapulu mülkünüz mü? İşgaliye mi verdiniz? Alanı kendince bayrakla, şunla bunla çeviren, orada oturmak isteyene “Yalnız burada ders var” diyen... Kardak Krizi’nde “O bayrak inecek, o asker gidecek” diyen Tansu Çiller vurgusuyla “O bayrak inecek, o matlar gidecek” diye çemkirmiyorsak ‘spor memlekette az yapılıyor, az toleranslı olalım bari’ dediğimizden...

10 metre açığından geçen köpeğe “Burada insanlar geziyor yalnız” diye sorun çıkaran ama başka hiçbir şeye ses çıkarmayanlar, bisikletini özel tasarım dağ bisikleti parkurunda yarışa katılmış gibi kullanıp “Etrafta çocuklar ve hayvanlar var, az sakin” deyince ağzını eğe eğe cevap yetiştirmeye kalkanlar, elektrikli veya elektriksiz ama her şekilde yol yordam yoksunu scooter’lar...

Bu hafta hepinizi gördüm ve hiçbirinizi unutmadım. Lakin gelin görün ki yerim dar... Sokaktan da kendinizden de tiksindirdiniz, o kadarını söyleyebilirim.

Yazının Devamını Oku

Sarısını sevmezdim, yeşil öfkeyi de sevmiyorum

Elektrikli scooter taşıtından baştan beri hoşlanmıyordum ama siz çok seviyorsunuz diye ortamın tadını kaçırmayayım dedim-di. Şimdi herkes biraz soğuduğuna göre ağzımı açıp gözümü yumabilirim.

Elektrikli scooter övme trenine binmiş miydiniz? Ben en baştan beri mesafeliydim zaten kendisine. Sonradan Martı arkadaş da baştaki büyük sempatisini kaybetti, ciddi bir sevmeyen kitlesi de yakaladı. Bu tarafa ilk gelenlerden biri olarak kendisinde nelere gıcık olduğumu artık rahatlıkla söyleyebilirim. Önceden hepiniz Martı’yı çok seviyorsunuz, eğlence bozan huysuz adam gibi olmayayım diye rahat söylenemiyordum.

Birincisi, kent içi ulaşımda ekolojik bir model olarak konumlanan bu taşıtı en az kent içi ulaşımda görüyorum. Kaldırımda arkamdan gelip düdük öttürürken görüyorum, aynı kaldırımda ters yönden kapatıp gelirken görüyorum; sahildeki yaya alanlarında görmekle kalmıyor, neredeyse Martı fırtınasından önümü göremeyecek hale geliyorum… Çiftler özellikle sahillerde Martı üzerinde Leonardo DiCaprio ile Kate Winslett’in meşhur Titanik burnu sahnesini canlandırmayı çok seviyor. Yarışan, yanlayan falan da var. Lakin taşıt gibi davranarak taşıt yollarını kullananıysa ara ki bulasın. Var ama tebrik edilecek, elleri sıkılacak, pamuklara sarılıp sarmalanacak oranda.
Durumu idare ederdik ama biz zaten yaya yollarını motosikletlerle paylaşıyor, bir kısmını da araçlara kısmi park alanı olarak tahsis ediyoruz. Buraya bir de Yeşil Öfke Martı’yı aldık mı bisiklet zaten beni kim tutar o zaman diyor, sonuçta artık yer kalmıyor, bizim inmemiz gerekiyor.

Arkadaş bir de bir toplum yürümeye bu kadar mesafeli olur mu ya? Zaten iki adım yürünebilir alan, iki satır yaya yolu var, vatandaşın ciddi bir kısmı bu hatları Martı’yla kat etmekle kafayı bozmuş. İleri geri aynı hatta gezinen var, tekerlekli hamster gibi onlar bir yanda, “Senle şöyle bir sahilde el ele Martı sürsek” gibi bir romantizmi diğer yanda. Bize de yol vere vere, zikzak çizerek yürümek düşüyor. Yayaları komple yeraltına alalım, bitsin bu eziyet gerçekten.

Daha bitmedi... Hız yapası olup ehliyet alamadığı için gönlünce hızlanamayan -18 kardeşlerimizde de sıkıntı var. Geçen akşam deprem oluyor zannettim, meğerse apartmana Martılı ergen çarpmış. Sen yokuştan aşağı inerken gaza gel, sonra o gazdan istesen de geri geleme, yokuşun dibindeki bizim apartmana yapış. Binayı salladı oğlan bir elektrikli scooter’la neyse ki kırmamış bir yerini.

Koşu pistinde kumları ata ata hız yapıyor

Bütün söylenmemi tek bir argümana oturtmam gerekirse, o da şu: Kamusal alan adabı üzerine kafa yormayan toplum ve bireyler için uygun değil bu alet zaten en başta. Ağzında sigarayla motosiklet süren adam kaldırımda ters yönden üzerimize geliyor diyoruz, siz diyorsunuz bunlara bir de elektrikli scooter verelim. O da alıp o scooter’ı kum koşu pistinde, etrafta oturan herkesin üzerine kırmızı kumları ata ata hız denemesi yapıyor, başından atmak istediği çocuğuna oyuncak diye veriyor, yengeyi arkaya atıp kaldırımda gezmeye çıkıyor. Olabilecek olan da buydu zaten. 

Yazının Devamını Oku

Olmaktan korktuğum yerde, toplu taşımadayım

Toplu taşıma kullanmama çabamı olabildiğince sürdürdüm ama yaklaşmakta olan yaklaşıyordu. Sonunda nefesimi tuttum, kartımı bastım, “Bir sonraki istasyon...” anonsuna doğru adımımı attım… Yanlış araca binmişim. Sonradan anladım.


Metrobüsteyim ama yemin ederim yanlışlıkla bindim. Aslında Marmaray’a binecektim. Buraya her geldiğimde metrobüse binmekten alışkanlık, bir yandan kafamın içinde toplu taşıma fikrini olgunlaştırmaya çalışırken ayaklarımı başıboş bırakmışım. Bu idari boşluğu fark eden ayaklar baş olmuş, beni metrobüse bindirmişler. Birinci durağa geldiğimde “Atatürk Havalimanı’nın oraya gitmek için nerede inersem daha pratik olur?” diye kafayı kaldırdım da orada fark ettim yanlış taşıta bindiğimi. Neyse artık bindik bir kere, yolda hallederim...

İşe gidiş-geliş saati metrobüsünde olmadığımdan yerdeki ‘burada durunuz’ talimatları uygulanabilir durumda. İmkânlar el verdiğince sosyal mesafe bırakma çabası, ciddi bir kısmımızın mecbur kalmadıkça bir yerlere dokunmamaya çalışalım kaygısıyla birleşince ilginç görüntüler ortaya çıkabiliyor. Tutunmadan seyir halindeki metrobüste dengede durmaya çalışırken sanal gerçeklik ortamında sörf oyunu oynayan insanlara benziyoruz.

Vagonda uçma tehlikesi yaşanıyor

Temastan kaçınma işi toplumun geneline yayılmış görünmüyor ama yayıldığı kısmında bile büyük işler başarılmış. İnsanlar birbirlerine çok fazla yanaşmak istemediği için iniş-binişlerdeki itiş kalkış halinde de nispeten azalma var. Şehrimiz toplu taşımalarından kimsenin umursamadığı, adeta bir suya yapılan anons olan “Lütfen inen yolculara öncelik verelim” söylemi neredeyse uygulanır hale gelmiş. Neredeyse diyorum çünkü kapı açılınca içeridekilerin inmesini beklemeden hücum edenler tamamen ortadan kalkmış değil. Ama sayıları gün içinde tek haneli rakamlara düşmüş ki bu da oldukça etkileyici bir düşüş. Başkalarına herhangi bir konuda öncelik vermeyi bütün toplu taşıma kullanıcılarının içselleştirmesine bu pandeminin de gücü yetmez zaten. Tersi yöndeki tutum çoktan kemikleşti bile.

Vardığım yerde işim rast gitmiyor. Ulaşmaya çalıştığım devlet dairesinde birinin testi pozitif çıkmış, bütün binayı ilaçlamaya girişmişler. Tüm işlemler iki saatliğine iptal, binaya giriş de yasak. Halledilmesi başka bir bahara kalan işimi arkada bırakıp dönüşe geçerken bu kez doğru taşıttayım. Marmaray’da koltukların boş bırakılması için üzerlerine yazı asılmış ama şöyle bir sıkıntı var: Bu koltuklar boş kalınca hatırı sayılır bir kısmı yaşlı olan yolcular ayakta kalıyor. Sağa sola da çok fazla dokunmak istemedikleri için vagonun içinde oradan oraya uçma tehlikesi atlatıyorlar. Dolayısıyla bu boş bırakma işi pek işlemiyor. Onun dışında bir sıkıntı yok. Havada tatlı bir gerilim, suratta da maskeler...

Vapurlar da metrobüsleşmiş

Madem günaha girdik, hepsine girelim bari dercesine toplu taşımanın incisi vapuru da atlamış olmayayım diyerek o tarafa aktarıyorum kendimi. Normalde herkesin favori ulaşım aracı olan vapur pandemi sonrası metrobüsleşmiş. Karadan gidenlerin alayından daha kalabalık. Açık hava bölümü olması seçilme oranını daha da arttırmış ama bu sefer de o açık havayı alacak santimetre kalmamış.

Yazının Devamını Oku

İki yol var demiştin: Biri paralı, biri bedava

Bayramda İstanbul’da kalmak iyi fikir. Ama başka tatil fırsatı olmayınca kendini yollara atıyorsun. Yollar da ‘birazdan anlatacağım sebeplerle’ hiç güzel yerler değil.


İstanbul’un üçte ikisi şöyle bir hava almaya gidince bir yerden bir yere gitmek başta olmak üzere her türlü faaliyet kolaylaşıyor ve güzelleşiyor. “Aslında güzel şehir ha” cümlesini birkaç gün boyunca birden fazla kez kuruyorsunuz.

Ben işte bunu bazen unutuyorum bazen de unutmuyorum da konjonktür öyle gerektiriyor, başka tatil fırsatı ufukta bile görünmeyecek kadar uzakta oluyor, kendimi hava almaya giden üçte ikinin içinde buluyorum. Sonra ‘vay efendim ben niye 1.5 saattir İstanbul’dan çıkamadım!’

Bayram uzun yollarının sıkıntısı şehirden çıkışla bitip gidecek değil. Her kilometresi, her sollaması ayrı bir tatlı oluyor. Gittikçe tekrar tekrar ‘aferin bana ne güzel akıl etmişim de çıkmışım bu yola’ diyorsun.

Neyse bazen hedefe giden yol da güzeldir derken ‘bazen’i boşuna koymuyorlar neticede… Güzel olmayan yolumda yolun kendisi kadar geren üç konu var. 

Hayvanı araba tutuyor

Birincisi tabii ki korona. Kendisi neyse ki İstanbul’dan çıktıktan sonra yavaş yavaş azalmaya başlıyor. Bursa’yı geçtikten sonra falan tamamen ortadan kalkıyor. Bunu maske kullanımından takip edebiliyoruz. Benzinliklerde önce yavaş yavaş burun altında yol alıyor. Balıkesir’den aşağı komple ortadan kalkıyor. Komple mübalağa tabii, arada sırada takılı veya asılı olarak tek tük görülüyor.

Diğer faktör gişeler. Burada tabii hür irademle kendimi gişelere mahkûm ettiğim için çok da yapacak bir şey yok ama yine de söyleneceğim. Hayvan taşıdığım, taşıdığım hayvanı da araba tuttuğu için ne kadar paralı yol varsa girdim. Toplam mesafeyi kısalttığım her kilometre yanıma kâr. Özellikle İstanbul-İzmir otobanı çıkışında maddi olarak da epey bir hafiflemiş hissediyorsunuz. Ayrıca bu otoyolun yan AVM’leri henüz yapılmadığı için benzinciden benzinciye yapılan bir yolculuk olma durumu var. İnsan ABD çöllerinde yol alıyor hissine kapılıyor. Benzincilerde de betondan gayrısı henüz olay mahalline ulaşmamış. Durmasına duruyorsun, iki dakika arabadan ineyim desen altında duracak bir tane ağaç yok. Arabada çarpan güneşe doydum, biraz da dışarıda çarpılayım dersen iniyorsun, yoksa gerek yok inmeye.

Yazının Devamını Oku

Kahraman ben süpermarkete karşı

“Şu anda nerede olmak istemezsin” diye sorsanız ‘market’ cevabını veririm. Marketlerin şu sıra delilikle bir ilgisi olduğunu düşünüyor ve mümkünse hiç gitmemek istiyorum. İnsanın gününü bu kadar kötüleştiren bir yer olamaz.

"Marketlerdik, parlak yıldızlardık o zaman” diye bir şarkı tutturmuş marketten dönüyorum. Kahvaltının mutlulukla ilgisi meselesi gibi marketin de ince ince delirmekle bir ilgisi olmalı bu aralar. Bahsi geçen deliliğiyse üç başlıkta inceleyebiliriz:

1. Fiyat-performansın depresyon tetikleyici etkisi,
2. Pandemi konseptiyle beraber mekân içi hissedilen tansiyondaki artış ve
3. Poşetleri eve taşırken sıcak ve nem altında gerçekleştirilen ‘acı beyinde’ yürüyüşü.

Fiyat-performans noktasında, bir kere market kasalarının insanı kendinden şüphe ettiren bir yanı kesin var. Bir şeyler alıyorsun, finalde bir fiyat söylüyorlar. Dönüp elindeki poşete bakıyorsun, ben alışverişin bir noktasında acaba hafızamı kaybettim de alakasız şeyler mi aldım diye...

Şu sıralar sık duyduğumuz “Markete girdim, bir şey almadan çıktım, 72 lira tuttu” esprisinde ciddi haklılık payı var yani. Nitekim bu market ziyaretimde de önümdeki amca aldığı altı kalem ürünün üç haneli fişini görünce “Hey maşallah” demeden edemedi.

Ben bu turu daha küçük bir ‘maşallah’ ile atlattım çünkü öncesinde reyon başında ‘maazallah’ demeyi başarmıştım. “Son kirazlar abi kaçırma” diyen manav reyonunun gazına geliyordum ki üzerinde kilosunun 24 lira olduğunu gösteren etiketi gördüm. Az ilerisinde 33.90’dan 29.90’a inmiş peynir var. “Hızlı inmişsin peynir, dikkat et de vurgun yeme” diyerek geçtim. Kabuklu yemiş zaten kendini kaybetmiş, ağzından çıkan fiyatı kulağı duymuyor. Hepsini pas geçtim, kasada hepsini pas geçmiş olmam haricinde bir sorun yaşamadım.

Pandemi ayağında durum zaten malum. Önlemleri çok ciddiye alanlarla ufak ufak çayıra salan ve Mevla’nın kayırmasını umanlar arasında süzülüyoruz markette.

Yazının Devamını Oku

Espriyi azaltan belediye oyumu alır

Sosyal medyada şakacı belediyelerle karşılaşmaktan çok sıkıldım. O cevval performansı telefon açtığımda da bulabilsem sorun etmeyeceğim belki ama ne yazık ki bulamıyorum, o yüzden de tweet’lere bakıp bakıp “Ben gülüyor muyum” demek durumunda kalıyorum.

Twitter’da önüme yine arka arkaya belediye hesaplarının şakaları düşüyor. Kendi kendilerine espri yapıyorlar, ünlülerin tweet’lerine müdahil oluyorlar, gündem şakaları falan... “Peki şakalar dışında nasıl aran belediyelerle” dersen var bazı küçük sıkıntılarım.

Duvar bizim hayırdır?

Mesela apartman kapımın karşısında bir duvar var. Genç bireyler resim ya da komikli yazı yazıyor. Sonra belediye gri boyayla kapatıyor. Geçen boyayan görevli abiyi yakaladım. “Abisi” dedim, “Bu duvara her gün biz bakıyoruz. Bir şikâyetimiz de yok bu halinden. Sen böyle parçalı parçalı hapishane grisi atınca daha iyi olmuyor. Suç muç da yok yazılanda çizilende”. Grileri duvara çalmaya devam ederken “Onu belediyeye söyleyeceksin” dedi.

Söylerim belediyeye de; niye söylemeyeyim? “Şikâyet gelebiliyor” diyorlar, “Yo, ben sordum bizim sokağa. Bizim şikâyetimiz sizin çirkin yamalarınız, kim şikâyet ediyorsa gidin, onun duvarını boyayın” diyorum, “Aldık şikâyetinizi” diye sallıyorlar.
Bir başka gün yine heyheylenip “Bu parklardaki koşu pistlerinde, yaya yollarında ve hatta çimenlerde gezen motosikletleri nasıl yapacağız” diyorum. “Oraya Büyükşehir bakıyor” cevabını alıyorum, oraya salça oluyorum, “İlçe Trafik Müdürlüğü’nü aramak gerekir” buyuruyorlar. “Parka niye ilçe trafik baksın” diyorum ama bir yere varamıyoruz. İnat edip oraya da dadanıyorum. Onlar da benimle aynı soruyu soruyorlar: “Park orası, bizi niye ilgilendirsin?” Bir yere varamayıp helalleşerek ayrılıyoruz.

Rahmetli anneannem her fırsatta belediyeyi darlardı: “Bu ağacı kim hangi yetkiyle bu şekilde budadı”, “Bu sokak niye süpürülmüyor”. Ben de bu genetik mirasın bana verdiği yetkiye dayanarak başka başka vesilelerle aramayı sürdürüyorum:

- Merhaba, sahilde şişe kırığı olmayan metrekare bulana semtin altın anahtarını veriyorlar, siz ne diyorsunuz bu işe?

- O konuda çalışmalarımız var.

Yazının Devamını Oku

Ayağımı yerden kesebilmirem

‘Bana bir araba lazım, o da bu ara lazım’ diye aylar önce çıktığım yolculuktan projeyi olduramamış olarak geri döndüm. Araba sahibi olamadım, onun yerine boş vakitlerde oto ekspertiz videoları izlemek gibi bir hobi sahibi oldum.

"İyi kulak verin; hepimizin ummadık zamanda başına gelebilecek trajik bir hikâye bu. Öyle bir çakallık ki her şeyi kitabına uydurmuşlar. Neredeyse dolandırılan vatandaş dolandırıcılıktan hapse girecek, öyle bir durum...”

YouTube’da oto ekspertiz videoları izliyor ve sık sık böyle cümleler duyuyorum. Bu aktivite bir süredir yeni bağımlılığım. Netflix’in komplolu, kumpaslı, sağ gösterip sol vurmalı dizileri halt etmiş. Ekspertiz videocu abilerin anlattığı öykülerin yanında hepsi çizgi film gibi kalıyor. Aslında araba almaya niyetim yok. Daha doğrusu vardı da zamanla vazgeçtim. Birkaç ay önce niyetlendiğimde ikinci el araba piyasasında balondan bahsediliyordu. “Bu arabalar bu kadar etmez ama piyasa bir acayip” deniyordu. ‘Balon malon yapacak bir şey yok, bana bir araba lazım’ dediğimden gözümü karartmıştım. Tam o esnada pandemi patladı. Benim niyetlenmem ve ilanlar arasında uzun gezintilere çıkmaya başlamamla günümüz arasındaki dört ayda her şey daha da değişti. Şimdi o gün baktığım ve ‘saçma fiyatlar bunlar’ dediğim arabalar o saçma fiyatlardan ortalama 20’şer bin lira daha yukarı gitmiş durumda.

Okuya okuya kafayı yedim

Arabanın beş yaşında ve 60 bin kilometrede olanı 100 bin lira, sıfırı 140 bin lira... Böyle de garip bir piyasa. İnternetteki ‘satıcı modelleri’ zaten güven telkin etmekten uzak. Mesela “Ben arabama kefilim” veya “Ben arabama kötü parça takmam” tipi abiler var. Onların ilanlarını otomatikman geçiyorum. Çünkü sen kefilsin çok güzel de ben seni tanımıyorum. Kefil olsan ne, olmasan ne? “Aracımda sigorta şişirmesi küçük bir hasar kaydı var” diyen bir takım da var. Bakıyorsun küçük dediği kayda 27 bin lira yazıyor. Bunlardan çok var, bir de maşallah herkesin sigortası şişirmiş de şişirmiş!

“Aracımda değişen yok, sadece temizlik amaçlı boya yaptırdım” diyen var. Önce bir lafa bakıyorsun laf mı diye, bir de arabaya bakıyorsun ne diyor bu diye... Sonra biraz düşününce Renault Symbol arabaya temizlik boyası yaptıracak kadar titizlikten bayılmış insan var mıdır gerçekten Türkiye’de diye düşünüyorsun. Yoktur abisi. Varsa bir tane vardır, bunu iddia eden bu kadar çok olduğuna göre bu arabalar da kazalı. Böyle böyle, “Aracım aile aracıdır, “Dosta gider”, “Boya takıntısı olan aramasın”, “Ölücüler hiç mesaj atmasın” falan diye okuyup kafayı kırdım.

Ne makul arabalara baktım, makul değildiler

Makul arabalara baktım, makul olmadıkları sonucuna vardım. Filo arabası nedir, atmosferik motorun farkı nerede ortaya çıkar, kim kaç kilometrede ne yakar hepsini boşu boşuna öğrendiğimle kaldım. Ekonomi sayfalarını ve ‘İkinci el otoda neler oluyor’ haberlerini okumaktan hem gözüm bozuldu hem de kafam iyice allak bullak oldu. Bir süre sonra YouTube’a transfer oldum. “Ülkemiz şartlarında, İstanbul gibi büyük bir şehirde insanlara güvenmek yanlış olur. Hatta internetteki arabaların yüzde 80’i hakkında verilen bilgiler doğru değil” gibi cümleleri duyunca bir daha siteden ayrılamadım. Sabah akşam ‘otomobilin x abisi’, ‘arabacı dayı’, ‘ekspertizin sultanları’ gibi isimleri olan kanalları gezip duruyorum.

Araba almaya en ufak bir ilgim kalmadı ama hâlâ “Şimdi size öyle bir kilometre düşürme numarası anlatacağım ki...” diye başlayan bir video gördüğüm zaman izlemeden edemiyorum. Bu piyasanın çılgın bir macera olduğunu kavramamla beraber ruh halim de tuhaf bir yere geldi. Madem maceraya giriyoruz tam girelim diyerek tuhaf projelere bakmaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Bu ‘korona sonrası’nı gözüm tutmadı

Tatile gitmek istesen önce ‘arabaya kaç çamaşır suyu koymalıyım’ diye düşünmek gerekiyor. Kafeye gitsen yarım yamalak uygulanan prosedürlerden geriliyorsun. Sizi bilmem ama benim pandemi sonrası normalleşmede ilk temaslarım hiç de verimli geçmiyor.

"Evet o tarihlerde müsait. Tamam alıyorum rezervasyonunuzu. Kendi çarşaflarınızı, yastık kılıflarınızı ve temizlik malzemelerinizi getirmeniz gerekiyor.”

Ne mi yapıyorum? 10 gün kafa dinlemek için rezervasyon yaptırıyorum. Sonra kiraladığım arabayı ayrıca dezenfekte ettirmem gerekiyor mu, gerekiyorsa nerede ettireceğim, tatile giderken bagajda litre litre çamaşır suyu taşımak biraz anlamsız bir hareket değil mi gibi konuları da değerlendirip programı bağlamaya çalışacağım.

Sonra denizde sosyal mesafe, plajda maske, şezlong silme gibi başlıkları etüt edip bilmemiz gerektiği halde atladığımız, eksik kalan prosedür var mı ona bakacağım. Bütün bunlar bittiğinde “Abi bu kadar zahmetli tatil olmaz ben vazgeçtim. Telefonu kapatır iki hafta evde vantilatör karşısında otururum, sen sağ ben selamet” deme noktasına hâlâ gelmemişsem valiz işiyle ilgilenmeye geçebilirim.
Kafede çene hamağı

Karantina sonrası ‘ilk temas’ meselelerinin tamamında bu sorunu yaşıyorum açıkçası. Mesela kahve içmeye arkadaşlarla buluştum. Mekânda otururken maskeyi çene hamağı modeline geçirmek gerekiyormuş. Gelip uyarıyorlar. Komple çıkarıp çantana falan koyamıyorsun. Çenede duracak. Tek kulaktan sarkıtma yöntemi de kabul görüyor. Ana fikir maskenin varlığının görülmesi yani anladığım kadarıyla. Peki, ben bunu çenede tutuyorum da garson arkadaş az önce iki ayrı masadan hesap alırken paralara dokundu, sonra aynı elle bana vereceği su şişesini ağzından tuttu getirdi masaya bıraktı. Ne anladım böyle olunca çenede maske tutma protokolünden? Önlemlerimizde bir ince samimiyetsizlik var gibi geliyor yani bazen.

O sizin lakaytlığınız

Ayrıca bir de gerginlik var tabii. Markete gittim orada da kavga çıktı. Bir abi maskesiz gezen bir çifte “Bütün bunlar sizin lakaytlığınız yüzünden oluyor zaten” diye çemkirdi. Marketin kalanı da çeşitli cephelerde polemiğe katılınca iki dakika bekleyeceğimiz kasa sırasında 14 dakika polemiğin bitmesini beklemiş olduk. Abi de özünde haklıydı bu arada sanki o ayrı. Başka bir gün kasiyer belli ki daraldığından üç saniyeliğine maskesini çıkarıp geri taktı. Aynı sırada iki kişi birden olay çıkardı. Kadın anlatamadı da ‘gerçekten üç saniye çıkardım ve hepinizle aramda iki metreden fazla vardı’yı.

Vazgeç tatilden de!

Yazının Devamını Oku

Ev aletleriyle günlük sohbetler

Büyüklerimiz televizyonla konuşurdu da arka planda kikir kikir gülerdik. Allah’ın tokadı yok. Şu anda sadece televizyonla değil; ne kadar alet, taşıt vs. varsa hepsiyle diyalog kurmak, muhabbeti esirgememek gerekiyor.

“300 metre sonra hafifçe sağdan ilerleyin.” Ben bu navigasyona dayanamıyorum. Arabanın içinde sürekli bir ukalalık, bir ‘bu yolları ben biliyorumculuk’. Çocukken ‘Kara Şimşek’ izler ve ileride “Benim de konuşan bir arabam olsa” derdim. Allah’tan başka şey isteseymişim keşke. Şimdi araba iki dakika sussun diye farının içine bakıyorum.
“Döner kavşaktan sonra üçüncü çıkıştan çık”, “Şurası daha akıcı bence oradan gir”, “Benim dediğim yerden girmedin, 3 kilometre sonra U dönüşü yap, beni bağırtma” deyip duruyor.
Aslında bu navigasyon denen şeyi hiç açmayacağım bana kalsa. Ama kendi inisiyatifinle girdiğin yolda tıkanıklık ya da herhangi bir başka sorun olursa araçtaki bütün yolcular ağızbirliği edip “İşte navigasyonu açsaydın, dinleseydin” diye alttan alta sitem ediyor. Sırf onları dinlemeyeyim diye navigasyon kadınını dinliyorum.
Navigasyonun adını Sema koydum
Kendisine, bir seslendirme sanatçısı olup bir ara ek gelir olsun diye navigasyon da seslendiren arkadaşıma ithafla Sema adını verdim. O “Şuradan dön” dedikçe “Tamam Sema”, “Ya yine beni abuk sabuk ara yollara yönlendiriyorsun Sema” gibi cevaplar vererek, küçük küçük laf yetiştirerek iletişmeye çalışıyorum. Ağız tadıyla kaybolamaz oldum. Arabayla bir yerden bir yere gitmeye dair en büyük zevkim olan ‘kendi yolumu kendim buluyorum, ne kadar da avcı-toplayıcı bir beceri’ duygusunu komple kaybettim.
Bana laf yetiştiren tek şey araba değil. Telefon “Uyanma vakti” diye sesleniyor, Google “Onu mu demek istedin” diye ukalalaşıyor, buzdolabı evriminin ilk aşamalarında, dilimizi tam sökemedi ama olur olmaz ötüp durarak kendince bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Pandemi sürecinde insan görme sıklığımız da azaldığı için eşyalarla muhabbet gayri ihtiyari ilerledi tabii ki. Muhabbete katılmayan eşyalara tasvip etmeyerek bakar oldum.

Yazının Devamını Oku

Şimdi kim çıkıp normalleşecek, iyi böyle!

Otura otura patates olmuşum, havuç olmuşum. Normalleşmenin sosyalleşme kısmını bir yana bırak, fiziksel kısmında bile yeterince başarılı olamıyorum. Bir süre daha yine deneyip yine yenilerek ilerleyeceğim.

BoJack Horseman’ izlediyseniz hatırlarsınız. At kahramanımız BoJack bir noktada kendine az dikkat etmeye niyet eder ve koşmayı dener. Dili dışarıda yere yapışır. Başına düzenli koştuğu belli olan bir amca gelir ve “Endişelenme, giderek kolaylaşacak. Ama devam etmek zorundasın. Zor kısmı orası” der. Ben de üzerinize afiyet bir ara çok düzenli yapıyordum sporumu. Haftada minimum dört gün kargalar kahvaltılarını etmeden kendimi yataktan yere düşürüp yüzmeye gidiyordum. Aynen çizgi amcanın dediği gibi devam ettikçe kolaylaşıyor ama asıl zor olan kısmı devam etmek zaten.

Karantinada kilo verdim

Sonra işler yoğunlaştı, ofisimin semti değişti, havuzumla arama uçurumlar girdi. “Dur şu yeni düzen bir otursun, birkaç ay ara vermekten zarar gelmez” demek durumunda kaldım. Duruş o duruş... Bir yıla yaklaşan aramın sonunda tam düzeni oturtmuş, işle ev arasındaki güzergâhımda kalan bir havuz bulmuştum ki pandemi patladı.

‘Evde kal’, ‘Hayat eve sığar’, ‘Aç bir zoom, sonra bir daha çıkama’, ‘Yemek yapmaya vakit kalmadı, sandviç basalım geçelim’ diye diye günleri geçirdik. Şimdi de ‘Haydi normalleşiyoruz’ noktasındayız. İyi güzel de benim normalimle şimdiki halim arasındaki fark biraz fazla açılmış!


Bir kere otura otura patatese dönmekle kalmamış, üzerine bir de kök salmışım. Gerçi herkesin kilo aldığı karantinayı kilo vererek tamamladığımı göz önüne alırsak patatesten ziyade havuca döndüğüm de söylenebilir. Üç öğün karavana çıkarmayla kariyer bir arada yürümediği için orada bazı fedakârlıklar yaşandı haliyle. Bir de evde patili bir birey olduğundan bizde öyle oturduğum yerde abur cubur yiyeyim gibi bir durum olamıyor. Haraca gelmiş lokal mafya gibi çöküyor kafana, “Ne yiyorsan bir dal alırım” diyerek vuruyor patiyi, vuruyor patiyi. Ya gidip efendi gibi masada ya da mutfakta ayakta, kaçak göçek ağzına tepeleyebiliyorsun. Mutfakta ayakta cips yemek de insana pek anlamlı gelmediğinden tüketim haliyle düşüyor.

Bunun sonucu olarak indik kilo bazında aşağı. İnerken de motor becerileri destekleyen kaslar ve ciğer namına ne varsa bırakmışız gördüğüm kadarıyla. Bunu da şuradan anlıyorum. Geçen “Normalleşiyor muyuz harika, o zaman ben deli gibi oraya buraya koşayım” diye köpeğin arkasından koşmam gerekti. Öyle bir koşamadım ki o kadar olur. Sekizinci adımda falan ciğerim ağzımdan fırlamak üzereydi. “Neyse ki maske var, yere düşmeyecek” diye kendimi rahatlattım.

Vücudu fena bozduk

Yazının Devamını Oku

Biz zaten normal değildik!

Normalleşmeye hiçbir itirazım yok ama farkı kapatmak için iki kat ‘normal’leşmeye çalışıyoruz gibi geliyor bana. Kaldı ki manzaraya bakınca ‘Eski normalimizde bazı sorunlar vardı tabii’ diye de düşünmeden edemiyorum.


Biraz kafam karışmaya başladı. Sağlık Bakanı’nı dinliyorum “Maske takın, sosyal mesafeyi koruyun” diyor. Markette maskeyi çenesine takmış amcaya soruyorum, “Çok sıcak, bu havada takılmaz” diyor. Sağda solda “İsveç bir şey yapmadı işte” diyen de var, “İnsanlar psikolojik olarak çok zor bir dönem geçirdi. Toplumsal konularda büyük fedakârlıklar bekleyemezsin” diyen de...

Kendimizi, milletimizin İsveç konusundaki bilgisine ve “Bırakınız yapsınlar” yaklaşımına mı bırakacağız, Sayın Bakan’ın ısrarlı uyarılarına mı? İsveç konusundan pek anlamıyorum ama başkentlerinin nüfusunun aşağı yukarı Yenikapı kadar olması ve “Şunlara dikkat edin” denildiğinde dinlemeye meyilli bir ulus izlenimi yaratmaları bu teze olan güvenimi güçleştiriyor.

Bir de şöyle bir şey var: Normalleşiyoruz; iyi güzel de bizim normalimizde de bazı sıkıntılar vardı. Kamusal alan kullanımında bencilliğimizden taviz vermiyorduk. Şimdi sadece ona dönmekle kalmayıp arada bunları yapamadığımız dönemin açığını da kapatmamız gerekiyormuş gibi davranıyoruz. Normalleşirken normalimizi yakalayıp geçtik, ‘yeni anormal’ diye tanımlanabilecek bir yere gidiyoruz gibi.

Örneğin, sahillerde akşamları halay, parti, bir şeyler oluyormuş, ben onu bilmem. İnternetin yalancısıyım. Ben sabah sahilcisiyim. Bu aralar, her sabah, akşam sahilcilerinin arkalarında bıraktıklarının üzerinden atlaya atlaya yürümeye çalışırken “İnsanlar çok sıkıldı, tabii ki kırık şişelerini, midye kabuklarını ve muhtelif çöplerini çimenlerde bırakacaklar. İki ay yapamadılar bunları, sonuçta kolay değil psikolojik olarak” diye söyleniyorum. Midye dolma kabuğu bırakmış arkasında bir torba, normalini sevdiğim!

Sahil normalleşmeleri bu durumda. Mangal da dönmüş, ki kendisi aslında salgından önce yasaklanmıştı hesapta, gerçi tutmayacağı belliydi. Beni asıl şaşırtan mangala normalde bu kadar düşkün olmayanların bile delirmesi oldu. Bir arkadaşımı aradım ne yapıyorsun diye, “Sahile mangala gittim, oradan dönüyorum” dedi. Telefonda bir süre sessizlik olunca ona da bir saçma geldi yaptığı muhtemelen. “Vallaha ben de bilmiyorum, bir an gaza geldim” diye ekledi.

Bu arada geldiğimiz noktada da onun sahilde dip dibe mangal yapması değil, benim bunu yadırgamam tuhaf oluyor. Haftada üç ocakbaşı daveti alıyorum. Reddedince “Aşırı huylusun” diyorlar. 

Hayatın sahiller dışında kalan alanlarında da maske işini de sosyal mesafe işini de iyice yalan ettik gibi görünüyor.

Yazının Devamını Oku

Düğünler hep çevrimiçi kalsaydı!

Bir işin olumsuzluklarına değil olumlu ve işime gelen yanlarına bakmayı tercih ettim hep. Örneğin düğünlere ekran başından katılmaktan çok memnundum...


Anladığım kadarıyla herkes ofisi, kahvecileri ve meyhaneleri özlemiş. “Saldık sizi, haydi iyi gezmeler” dendiği andan itibaren bu mekânlardan story’ler arka arkaya geldi. Ben bardağın dolu tarafını görürüm... Olaya şuraya, buraya gidemedim noktasından değil, bu süreçte nelerden yırtmış oldum gözüyle bakıyorum. Mesela düğün sezonunun 2.5 ayını pas geçmiş olduk. Ben de bunu olumlu buldum.

Alkollü akrabalardan çekinirim her zaman

Bu süre zarfında çevrimiçi canlı yayın üzerinden üç düğüne katıldım. Bu düğünlerin ‘çevrimdışı’ olanlara göre ciddi artıları olduğunu fark ettim. Sıralayayım:

Altın takmak yerine kalp atıyorsun. Ekonomik ve sürdürülebilir bir model. İlkbahar, sonbahar arasında dokuz düğüne katılınca sona doğru insanın tadı iyice kaçmaya başlıyordu.

Normalde bir tam geceyi kapatan düğün aktivitesi bir saat içinde yaşandı bitti oluyor. Epey olumlu. Ayrıca ‘Biz biliyoruz da mı oynuyoruz’ noktasına hiç gelinemiyor böylece. Bu da büyük bonus.

Giyinmek gerekmiyor. Her düğün öncesi beni darlayan konuların başında gelir kendisi... İstisnasız her seferin bir noktasında kendimi ‘Siz öpüşeceksiniz diye ben niye yaz günü ceket giymek durumunda kalıyorum arkadaşım ya?’ diye söylenirken yakalarım. Bu süreç sonunda gömleğin içime sinmemesi ama ‘Eh tamam olduğu kadar, damat değilim, şahit değilim, konu benimle ilgili değil sonuçta, gömleğimle gündem olacağım bir durum yok’ şeklinde meseleyi kafamda bağlamamla biter. İnternet üzerinden olunca çok rahat bir şekilde ‘Kim evlenecekse o giyinsin kardeşim’ diyebiliyorsun.

 

Yazının Devamını Oku

Karantinadan öğrendiklerim

Normalleşme süreciyle birlikte değerlendirmeler de başladı. Anormal günlerden hepimiz bir şeyler öğrendik sonuçta. Ben ne öğrendim? Sıralıyorum.

Başlarda insanlar “Küçük şeylerden mutlu olmayı ve bardağın dolu tarafına bakmayı öğrendim” minvalinde konuşuyordu. 10 hafta sonra aynı yerdeler mi emin değilim. Ruhunu ılık suya bastırıp içine katlananlar var hâlâ ama bunun genelgeçer bir durum olduğunu sanmıyorum. Kendi adıma bu saatten sonra bu kadar büyük şeyler öğrenemiyorum sanırım. Geriye dönüp bakıyorum, sürecin çeşitli aşamalarında neler öğrendim diye. Öyle katlanacak, ütülenecek bir şey çıkmıyor.

Mesela ilk günlerde suratımıza ne kadar çok dokunduğumuzu fark ettim. Burada bir aydınlanma, öğrenme süreci oldu. Ama surata dokunmamaya odaklanmanın ciddi mesai aldığını da görmüş oldum. Çok da kaşınan bir bölgeymiş aksi gibi. Bütün bu süreci beden farkındalığında bir adım olarak görmeye çalıştım çünkü öbür türlü motive olmak zor oluyordu. İnsanın kendi suratına mesafe koyması kolay iş değilmiş.

Göz kararım gelişti. Bu da bir öğrenimdir. İlk iki haftanın sonunda artık 1.5 metreyi gözümle şak diye ölçebiliyordum. İki market arabası boyu mesafe, iki köpek boyu mesafe gibi kerterizlerim oluştu.

Podcast zaten dinliyordum. Arz da fazlalaşınca daha çok dinlemeye başladım. Karantinanın üçüncü haftasında podcast’in aslında büyük hastası olduğum sonucuna vardım. İki hafta sonra çok fazla podcast yapıldığına kanaat getirdim. Şimdi başladığım yerden biraz ileride ama o coştuğum haftanın da bir tık gerisinde süreci tamamlıyorum.

Dördüncü haftada evde ekmek yapma furyası yükselişteydi ve ne zaman zirve noktasına ulaşıp yavaşlamaya başlayacağı henüz öngörülemiyordu. Bence evde ekmek yapmayı göre göre öğrendim ama yapacak vaktim olmadığından yapamadım! Dolayısıyla bu iddiamı kanıtlayamıyorum.

TAM SİSTEMİ OTURTTUK NORMALLEŞME BAŞLADI

Beş ve altıncı hafta yanılmıyorsam evden çalışma işinin aslında ne kadar da mümkün olduğunu görüp sevindiğim... Yedinci de yemek tariflerinde göz kararı gitmenin bazen çok hüzünlü sonuçlar verebildiğini öğrenip üzüldüğüm hafta olsa gerek. Sebze köftesi denememe az galeta unu koymuşum. Tavaya omlet gibi yayıldılar. Hatırladıkça hâlâ sinirim bozuluyor. Neyse.

Sekizinci, dokuzuncu haftanın kazanımı artık iyice mükemmelleşen hızlı dizi izleme tekniği oldu. Hızlı okuma tekniklerine çalışmayı hep isterdim. Kısmet bunaymış.

Yazının Devamını Oku

Yaptıkların yetmedi, bir de en sıcak yıl ol 2020!

Bu yıl, bütün olayını bizi bir şeylere hazırlıksız yakalama üzerine kurmuş anladığım kadarıyla. Geçen hafta erken ziyaretimize gelen çöl sıcaklarına da hiç hazır değildim. Güneşe taş atma noktasına gelmediysem de “Erken daha erken” diye bağırma noktasına geldim.

Bir sabah çok erken saatlerde bir arkadaşımla işimiz var. Eşi de her sabah erken çocuklarını ve aynı okuldan bir başka çocuğu okula bırakıyor. Bizi de gideceğimiz yere atacak hazır ayaktayken. Arabaya bindik, diğer ufaklığı aldık. Çocuk arabaya binince arkadaşım olanca tatlılığıyla ona, “Günaydın” deyip nasıl olduğunu sordu. Oğlan üç-dört saniye sonra, “Erkeeen” diye mırıldanabildi sadece. Öğrendik ki her sabah böyleymiş, arabaya bindikten bir 10 dakika sonra anca uykusu açılıyormuş.

Ben de bu aralarda ani bastırıp kaçan sıcaklara doğru kafamı kaldırıp benzer bir ses tonuyla, “Erkeeen” diyebiliyorum. Ara ara temmuz ya da haziranda olduğumuzu sanıp kendimi düzeltirken bir yandan da baktığım her yerde sıcakla ilgili haberler görüyorum. ‘Çöl sıcakları’ gelmiş. Bu yılın, son beş yılın en sıcak yılı olma ihtimali yüzde 99, tüm zamanların en sıcak yılı olma ihtimaliyse yüzde 50-75 arasındaymış.

Bu çöl sıcağı dediğini normalde sokakta yemek ayrı bir tatlı, evde yemek ayrı bir tatlı. Ama sosyal mesafelisi başka oluyormuş. Olumlu yanları da var, olumsuz da...

Mesela olumlu olarak; sıcak basmasından kaynaklı tartışmalar ya çıkamıyor ya da düşük yoğunluklu yaşanıyor. Sokaktaki araç trafiğinde tartışanlar arasında birbirlerine yakın tartışmak için arabadan inmeye niyetlenenler oldu. Ama hemen sosyal mesafe kuralını hatırlayıp yakınlaşmadan ayrıldılar. Kavganın başlamadan bu kadar kolay, üstelik de kimse müdahale etmeden, tamamen tarafların kendi sağduyularıyla dağılabildiğini görmek çok etkileyici. İnsan bazen bu sosyal mesafe işi salgından bağımsız olarak da bize yaradı mı acaba, çok hızlı yakınlaştığımız da oluyormuş diye düşünmeden edemiyor.

Mühendislik, mimari, tasarım anlamında sosyal mesafe-çöl sıcağı kombosuna karşı geliştirilmiş güzel çalışmalar gördüm. Bakkal mesela dükkânın kapısını dışarıdan boş kolilerle çevirmiş. Kapıda adeta bir Fransız balkon oluşturmuş. Kendisi de orada attığı sandalyede, açık havada oturabiliyor. Siparişleri içeriden getirip kolilerin üstünden teslim ediyor. Sen de parayı verirken yine kolilerin üzerinden uzanınca böyle Japonya’ya özgü bir kibarlık havası oluşuyor. Karşılıklı eğilerek alışverişimizi tamamlıyoruz.

İşin olumsuz yanıysa 65 yaş üstü vatandaşlara sıcak çarpması uyarısı yapılma dönemi de gelmiş oluyor. Yapıldı da. Bu insanları da biraz daha, “Şunu yapmayın, bunu etmeyin hatta aslında hiçbir şey yapmayın, siz en temizi...” diye aralıksız uyarmaya devam edersek bir noktada hakikaten kafaları atacak diye endişeleniyorum. Hayatımda gördüğüm ülke ve dünya tarihinin büyük olayları listesine bir de ‘65 yaş üstü vatandaş ayaklanması’, ‘İhtiyarlara yer var’ yürüyüşleri gibi şeyler eklenmesi fikri beni büyük korkutuyor.

Diğer taraftan çöl sıcağını evde karşılayınca o sıcak haliyle duvardan sekip sekip yüzünüze bir tur daha çarpıyor ya. O yüzden de sokak kalabalık. Ev sıcak diye sokağa çıkınca gidemediğimiz yerin bir tek parklar ve sahiller olması enteresan bir tablo oluşturuyor ama. Aşağı yukarı aynı miktar insan darlanıp bir hava almaya çıktığı ve parka, bahçeye gidemediği için caddede, sokakta yürüyüş yapmış oluyor.

Yazının Devamını Oku