GeriMehmet İren Müsaitseniz kulak misafirliğine geleceğiz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Müsaitseniz kulak misafirliğine geleceğiz

Yolda yürürken kulağıma şöyle bir takılıp geçen cümleleri aşırı seviyorum. Bazıları o kadar cazip ki “Pardon sizinle biraz havadan sudan muhabbet edebilir miyim?” diye sormak istiyor insan. Bu hafta duyduklarımdan size küçük bir liste hazırladım.

Sağımda solumda konuşulanlara kulak kesilmek, çaktırmadan milletin muhabbetini dinlemek gibi bir alışkanlığım gerçekten yoktur. Ama enteresan diyalogları seçtiğimden midir, çektiğimden midir bilinmez, kulak ucuyla acayip tuhaf şeyler duyduğum oluyor. Bu hafta hava alma seanslarımda kulak misafiri olduklarımı bir kenara not edeyim, alt alta yazınca ne olacak bakalım dedim. İlginç bir sonuç elde ettim. Şöyle bir liste halinde sizinle de paylaşayım.

 Alt sokakta yanımda geçen biri genç, biri orta yaşlı iki erkek birey:

-  Muğla ilçe di mi?

-  İl.

- Fethiye ne oluyor peki o zaman?

 - Kıta o kardeşim. Avrupa, Asya, Fethiye, Amerika...

(Doğru diyorsun usta, coğrafya kaderdir diye müdahil olmamak için kendimi zor tuttuğum bir diyalogdu bu.)

Kaldırımdaki kafe masasında arkadaşına belli bir yaşın üzerinde baba olmanın zorluklarını anlatan hafif yılgın ama samimi kardeşimiz:

“Kızım için dünyayı yakarım. Ama sorun şu ki ben dünyayı yakmak falan istemiyorum. Zaten 42 yaşındayım, halim de yok öyle yakmaya yıkmaya...”

(Dönüp bu babaya teselli sarılması yapmak istedim ama sosyal mesafe…)

Arkeolog abi, telefonda arkadaşına alanının sıkıntılarından bahsediyor:

“Hocam, ‘Yeni Türkiye Arkeolojisi’ diye bir şey çıkardı, bizim fişi çekti. Zaten prehistorik kazılara bence de gerek yok. Prehistorik kazı yapılmasın. Roma da kazılmasın, o da lazım değil. Osmanlı kalelerini gömüp geri kazabiliriz bence en mantıklısı o. Pencerelerini pimapen yaparız o arada da içeri soğuk girmez kışın.”

(Arkeologların definecilerle ilgili çok güzel anıları oluyor, siz mizahı kuvvetli bir kişiye benziyorsunuz, defineci hikâyeniz var mı hiç, onu da dinlesem eve gitmeden demek istediğim bir kişiydi bu da.)

Müsaitseniz kulak misafirliğine geleceğizKöpek alanında çağımızın konusu toplumsal cinsiyeti biraz da tuhaf bir yerden tutan ve başka bir köpek sahibine çemkiren hanımefendi:

- Hanımefendi, siz de bir kadınsınız, bu konularda daha dikkatli olmanız lazım.

- Hangi konularda pardon?

- Köpeğiniz köpeğimi taciz ediyor onu diyorum.

- Taciz mi? Kokluyor sadece.

- Poposunu kokluyor, eğitim verin köpeğinize!”

(Bu olayı müteakip kendi köpeğime rıza kavramını ödül mamasıyla öğretebilir miyim acaba diye kafa yoruyorum bir süredir. Gerçi apartmana her girene havlamana gerek yok kısmını bile öğretemedim daha.)

 Az ilerisinde yeri koklayan köpekten huylanan sahil piknikçisi:

-  Köpeğiniz bir şey yapar mı?

-  Yapmaz ama o benim köpeğim değil.

(Peter Sellers’ın ‘Pembe Panter’inde aynı cümle geçtiği için ekstra hoşlandım. Filme gönderme mi yaptı, yoksa aynı repliği filmden bağımsız kendi bulup mu ortaya attı bilmiyorum.)

O resme sarmış ama resim ona sarmamış

Taşınma dertleriyle boğuşmaktan belli ki daralıp arkadaşıyla kaldırıma çökmüş genç:

- Emekli subaylar resme, heykele, operaya falan sarar biliyorsun.

- Eee?

- İşte bizim rahmetli de resme sarmış ama resim ona pek sarmamış, bir sürü kötü taklit resim var ondan kalan, ne yapacağımı bilemiyorum hiç.

(Haklı bir sitemdi. Bizim ailede de rahmetli emekli subay vardı. Zor oluyor o eserlere çözüm bulmak gerçekten.)

X

Taksi buldum, boşa akmasın

Şehirde arabanız yoksa, elektronik scooter da kullanmıyorsanız bazı güzergâhlara asla gidemeyeceksiniz demektir. Çünkü taksiyi kim kaybetmiş de siz bulasınız! Ben geçenlerde bu fikirden tamamen vazgeçmişken kazara bir tane buldum...

Üç sene önce taksilere, bakın tek bir taksiye de değil, birden fazla taksiye makul bir zaman aralığında binmişim, bunu da ‘Çek dedim Sarı Öfke’ye’ başlığıyla buraya yazmışım. İnanılmaz. Taksiye biniliyormuş. Hem de öyle haftada ortalama üç-dört kere binilebilecek bollukta. Hey gidi zamanlar... Bunu hatırlayınca, bu eski bol taksili zamanları da hatırlamak biraz çarptı herhalde. Sonrasında şöyle bir şey oldu...

Öylesine yürürken sokağın köşesine geldiğimde duran boş bir taksi gördüm. Şoför içinde küfür kâfir halinde, kendi kendine. Birisi aplikasyondan bunu çağırmış ama başka taksiye binmiş gitmiş. Hop bindim. O da hop diye küfrünü hızlıca bağladı, kapattı, “Sen mi çağırdıydın abi” dedi.

“Yok. Ben çağırmadım ama taksi bulmayalı yıllar oldu. Boşa akmasına göz yumamam. Çek Beşiktaş’a” dedim. Niye Beşiktaş? Bir sebebi yok, makul bir mesafe göründü. Kısa değil, beni indirmez; uzun değil, beni bitirmez; yolu biliyorum, hat uzamaz.

CANIM MUHABBET ÇEKTİ

Şoför aplikasyondan çağırıp binmeyen yolcuya sallamaya devam etme ama istersem benle beraber sallama eğilimindeydi. Hiç oraya girmeden “E” dedim, “Nasıl gidiyor siyaset?” Böyle eski günlerdeki gibi, inince eşe dosta anlatırım da şöyle olacakmış, böyle olacakmış, taksiciler böyle diyormuş, arabaya bilmemkim binmiş geçen de o şöyle demiş falan... Niyetim o.

Eskiden takside bu sohbetlere girmeye de hiç yanaşmazdım ama o kadar zaman olmuş ki taksiye binmeyeli, resmen canım çekti.

Ama bütün bu nostalji basmasının içinde yine de bir tuhaflık var. Sonuçta başkası çağırmış, binmemiş falan da olsa taksiye bir denemede binmişim. Bir de üstüne turistik yerdeyiz.

Burada taksi dediğine Türkçe konuşarak pek binilmez. Taksici “Ben o tarafa gitmiyorum” diyebilirdi, “Arabayı teslim edeceğim” diyebilirdi, hiçbirini demedi.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un en güzel yanı şehirden çıkması...

Şehrimizi övüyoruz da bazen bunu iş olsun diye yapıyoruz. Misal ben bu aralar ne zaman başka bir şehre gitsem, her seferinde ‘Bunların yaşam kalitesi bizden yüksek’ diyorum.

Yahya Kemal’in “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür” sözünü biliyorsunuzdur. Pek sevilir, bol kullanılır. O zamanlar öyleydi belki bilinmez ama kimse kusura bakmasın, günümüzde ne Ankara’nın ne de başka bir yerin İstanbul’a dönüşü güzel falan değil. Bir kere nereden geliyorsanız gelin, İstanbul’a yaklaşmaya başladığınızda şehrin güzide trafiğinin içine düşüyorsunuz. Bu trafiğin içinde evine çabuk varmaya çalışan hemşerilerimiz makaslar atarak ilerliyor. Siz de yolun zaten yorgun olarak girdiğiniz son kısmında, en zor etaba konsantre olup kazasız belasız şehre ulaşmaya çalışıyorsunuz. Mesela bu yolu geçen hafta Ankara’ya doğru aldım. Ankara’ya varınca şehre temiz temiz giriyorsunuz.

Bu konulara nereden geldik, derseniz ben bu aralar İstanbul’dan çıkıp nereye gitsem ‘Bunlar bizden baya bir daha iyi yaşıyorlar’ diyorum. Bu konseptte bu haftaki konuğumuz Ankara’ydı ve aynı şeyi yine dedim. Evet sevgili izleyenler, Ankaralıların yaşam kalitesi biz İstanbulluları her türlü katlıyor.

FRANSIZ BALKON ZIRVALIĞI

Bir kere barınma meselesinde her türlü öndeler. Malum ben hobi olarak emlak fiyatlarını takip ediyorum. Gittiğim şehirlerde de bu evi kaçtan kiralıyorlar acaba gibi boş işlerle uğraşmayı seviyorum. Ankara şehrinde nezih semtlerin göbeğinde koca koca evler tutabileceğiniz fiyatlara bizim İstanbul’da parkta bank kiralayabilirsiniz anca.

Sonracığıma çok güzel ağaçlı sokakları, az katlı binaları ve balkonları var. Biz İstanbul’a en son balkonu 90’larda inşa ettik, o da depremde yıkıldı. Şimdi Fransız balkon denen zırvalıkla muhatabız.

Sonra mesela fiyatlar. Dışarıda yeme-içme işi bizim buraların ortalama yüzde 40 civarı altında. Az ileride gözüme otoparkın üzerindeki yazı takılıyor. Bir saat 15 lira. Sonra her saat başı 1 lira diyor. Bizim sokaktaki otopark bir saat 30, sonra saat başı 10, 10 yapıştırıyor.

Geçenlerde sokakta yer bulamadım. “Arabayı şuraya koyayım, sonra yer açılınca çekerim” dedim. Bir süre sonra da üşendim, “Kalsın sabaha kadar” dedim, demez olaydım. Sabah sabah zönk diye 100 lira kaybederek başladım güne.

Mesela yine Ankara’da dikkatimi çeken ve bizde pek olmayan bir şey daha. Koyduğun binayı aynı yerde buluyorsun. “Şurada” diyorsun, “30 yıl önce şey vardı”, bakıyorsun, aa yine var. Buralarda 10 yıl önce gördüğün yapıyı tekrar görürsen ‘Ne güzel, henüz yıkılmamış’ diye seviniyorsun.

Yazının Devamını Oku

Çok tutunca devamını çekmişler

Geçen yıl gösterime giren ‘Kış 2021: Pandemi Çılgınlığı’ isimli film iyisiyle kötüsüyle çok ses getirmişti. Şimdi devam filmi olarak ‘Kış 2022’ geliyor. Bakalım ilk filmin üzerine bir şey koyabilecek mi, yoksa aynısının uzatılmış bir kopyası gibi mi olacak?

Kış 2021 isimli filmi hepimiz izledik. Film biraz karışık eleştiriler aldı. Bazıları hayatın alışageldiğimiz hızlı temposuna oranla evden çalışmalı, bazı şeyleri askıya almalı bu versiyonu sakinleşme arası olarak gördü. Bazıları çatı senaryo idare etmesine rağmen sonradan temponun aşırı düştüğünü, sıkıcı bir hal aldığını savundu.

Çeşit çeşit maskelerin, eldivenlerin kullanıldığı film kostüm açısından dikkat çekiciydi. Herkesin yüzünü kapatan bu maskeler filme bir ‘The Dark Knight Rises’ (Kara Şövalye Yükseliyor) hissi katmıştı. Ancak karakterlere gizem ekleyen bu maske faktörü aynı zamanda yüzün büyük kısmını kapattığı için duyguların aktarımı konusunda biraz sıkıntı yarattı. Karakterlerin çoğu sadece sesleriyle ayrışabildi. Set tasarımı açısından da ilginç işler gördük bu filmde. Şehrin en büyük arterlerinin, üniversitelerin, yoğunluktan girmekte zorlanılan binaların bomboş görüntüleri Will Smith’in ‘I Am Legend’ (Ben Efsaneyim) filmiyle aşık atabilecek bir görsellik ve duygu ortaya koydu. Ancak ‘hızlı yayılan virüs’ olayının bir süreden sonra hâlâ çözüme ulaşmaması, bitmeyen pandemi hikâyesine bağlanması başta da dediğimiz gibi bir tekdüzelik yarattı.

Şimdi adım adım ‘Kış 2022’ isimli devam filminin gösterim tarihi yaklaşıyor. Bu devam filmleri genelde pek bir şeye benzemez. Gidişata bakılırsa bu seferki de pek farklı olacak gibi durmuyor. Şu an için karşılaşmamız beklenen muhtemel şeyleri şöyle sıralayalım: Kostüm tasarımında çok bir revizyon yok. Sadece biraz hafifleyecek. Yüzü komple kapatan maskeler, eldivenler azalacak, sadece kritik karekterlerde ağırlıklı olarak kullanılacak.

AŞI SAVAŞLARI BAŞLASIN!

İlk filmin çatışmalarından biri olan ve filme teknoloji tabanlı bir gerilim katan ‘Bize çip takarlar mı’ sorusu yine çeşitli karakterlerin ağzından duyulacak.

Bu filmin en temel çatışması aşı savaşları olacak gibi duruyor. Aşı karşıtları, aşı karşıtı olmayıp tereddütleri olduğu için aşı karşıtı poşetine atılanlar, aşı taraftarları, konuya taraf olacak kadar mesai ayırmayıp ‘neyse ne’ diyerek aşıyı bastıranlar arasındaki kavgalar geniş yer tutacak. Aksiyon sahnelerinin bu konu ekseninde dönmesi bekleniyor.

‘Kış 2022’ içinde geçecek önemli gerilimlerden birinin de ‘Kapanacak mıyız, kapanmayacak mıyız’ konusunda yaşanması muhtemel. Bu konu zaten çok su kaldıran bir mesele. Az mı kapanalım, çok mu kapanalım, bazı yerleri açık tutalım, bazılarınıysa açık bırakalım ama garip saat uygulamaları koyalım gibi numaralarla seyirci hop oturtulup hop kaldırılabilir, hop kapatılıp hop açılabilir.

Yazının Devamını Oku

Mahalledeki market sayısı ve gelişmişlik oranı

Bir zamanlar her yere açılan üçüncü nesil kahvecilere çok laf ettim. Şimdi pişmanım. ‘Keşke aynı caddede 36 market olacağına kahveci açılsaydı’ dediğim günlerden geçiyorum.

Evet, epey uzun bir süre küçük esnaf kategorisine giren ne var ne yoksa birer birer kapanıp da yerlerine üçüncü nesil kahveci açılmasına söylendim. “Bu ne kahve aşkıymış arkadaş”, “Bizim terzi nereye gitti ya”, “Bir ülke yılda kaç litre latte tüketebilir kardeşim, yetmiyor mu!” dedim. Ama şimdi geldiğimiz noktada kararımı değiştirmiş bulunuyorum. Muhitimde veya yolum üzerinde herhangi bir yerde bir dükkân kapandığı zaman hemen “İnşallah yerine üçüncü nesil kahveci, gastro pub ya da ‘tuhaf bi şeylerci’ açılır” diye dua etmeye başlıyorum. Çünkü şimdi de sürekli market açılıyor.

Alt sokağımda yıllardır kullandığım pastane, pandemi tantanasına dayanamadı, kapandı mesela. Yerine ne açıldı? Perakende market. Aynı marketin aynı markalısından 300 metre sonra bir tane daha var. Herhalde, dedim onu kapatacaklar. Yooo, kapatmadılar. Strateji gereği onun açtığı caddeye bir şube açmak durumunda olan rakibi de karşısına geldi. Onun sokağının içine turuncu olanın jet versiyonu açıldı. 500 metrekarelik bir alanın içindeki altıncı market olan diğer arkadaş da eskiden dershane olan binanın alt katına girdi. Böyle bir perakendeci bolluğu...

Birkaç yıl önce bir arkadaşımla, bir vesileyle İstanbul’un Allah’ın unuttuğu mahallelerinden birine gitmiştik. Merkeze uzak, herhangi bir sosyal faaliyet alanı yok, ev hariç pek bir şey yok hatta. Bir kuruyemişçi bulduk kazara. Su alırken sorduk “Burada günlük hayat nasıl geçiyor” diye. Adam anlattı bir şeyler. Sonra da “Aslında burası hızla gelişiyor, bak şu köşeye büyük süpermarket açıldı” dedi.

Bir yerin gelişmişlik endeksindeki birinci kriterin süpermarketin varlığı olduğunu ilk kez orada duymuştum. O zaman bunu komik bulmuştuk. Yıllar sonra adamın toplumun genel kanaatini yansıtmada bize oranla ne kadar başarılı olduğunu görmüş olduk.

Gelişmekte olan mahalleye üç perakende market, gelişmiş mahalleye jetinden gurmesine, indirim marketinden şarküteri fiyatına fabrikasyon peynir satan indirimsizine türlü türlü perakende marketler dizilmiş durumda.

Pandemi sağ olsun, bütün işletmeleri bir bir batırırken perakendeyi iyice uçurmuş ve dört yanımızın marketle çevrilmesine vesile olmuş. Mahallede son kalan üç-beş bakkalın gözünün içine bakıyorum artık. Her an ‘Yeter’ deyip giderler de yerlerine küt diye bir büyük market gelir, kendimi kasa sırasında “Arkadaki indirim reyonundan bir şey ister misiniz” sorusunu cevaplarken bulurum diye.

Şimdi, geçen haftanın haberlerine göre marketlerde fiyat denetlemeleri de başlayacakmış. Ekonomi yönetimimizdeki bu yeni açılımla hayat pahalılığıyla mücadelede tek tek etiket okuyacak ekip istihdam etmeyi makul bulmuşuz. Diğer yandan marketçi kardeşlerin en yetkili ağızlarından biri, kahvaltıda yürek yemişçesine çıkıp “Pahalılık bizden değil, ekonomi yönetiminden kaynaklanıyor” demiş. Onun marketleri diğerlerinden biraz önce denetlenecektir muhtemelen.

Yazının Devamını Oku

Sen de öyle her yerde dişini fırçalama

Bir Japon turist kardeşimiz durduk yere bıçaklanmış. “Dişimi fırçalıyordum, bir anda bıçakladılar” demiş, durumu anlamamış. Ben anladım, anlatayım...

Bisikletle dünya turu yapan ‘Japan kişi’ Elazığ’da kamp yaparken bıçaklanmış. Olay, dişini fırçalarken gerçekleşmiş. Haberi görüp de benimle paylaşan arkadaşım altına “Bu milletin sinir uçlarıyla oynamayı bıraksınlar artık. Elazığ’da diş fırçalayacak kadar küstahlaşan birine tabii ki haddini bildirirler” notunu da üzerine iliştirmiş.

Japon kişi daha sonra hastanede “Buralılar nasıl insanlar” sorusuna “10 numara” yanıtını vermiş, Elazığlılardan birçok ikram gördüğünü, gerek yiyecek ve içecek gerekse de konaklama konusunda kendisine çok yardım edildiğini söylemiş. Tabii adamın az önce bıçaklandığı yerin hastanesinde yatarken başka bir şey söyleyecek hali yok. ‘Olmaz olsun böyle Elazığ dersem bir daha bıçaklanabilirim’ diye düşünmüştür kesin...

Anadolu misafirperverliği çok övündüğümüz bir şey olmasına rağmen böyle haberler de sık sık önümüze düşer. Turistin durumunu ben bilmem. Gezdikleri yerlerin sakinleri hangisini çaya davet edip hangisini bıçaklayacağına nasıl karar veriyor, bir kriter var mı, varsa turistin bu kriterlerden  haberi var mı gibi hususlar benim için muallak.

Ama ülkemizi çok gezmiş biri olarak kendi deneyimlerim var. Onlardan yola çıkarak bir temel saptama yapabilirim: Evet, ülkemizde bir misafirperverlikten bahsedebiliriz. Ama size ayran ikram edecek her teyzeye karşılık orada bulunmanıza gıcık kapacak bir dayı da mutlaka vardır.

Mesela bir Niğde seyahatimizde ekipteki erkek arkadaşlardan biri atlet giydiği ve biraz da kaslı olduğu için domatese iki kat fiyat ödemiştik. “Domates ne kadar” diye sorduk, “8 lira” dedi. “Üstünde 4 yazıyor ama” dedik, “Doğrudur ama size 8 lira” dedi. Dağa çıkmak için gitmiştik, en yakın marketle de aramızda mesafe vardı, verdik 8 lirasını, aldık.

Aynı arkadaş sonra Akdeniz Bölgesi’nde başka bir tırmanış projesi için kamp kurmuşken gece çadırının önünde, elinde kürek olan köylüleri buluyor. Allah’tan Japon olmadığı için hırsızlık veya bölgenin ahlakına aykırı herhangi bir durum için orada bulunmadığını anlatmayı başarıyor da küreği kafasına yemeden kurtuluyor. Sonrasında ne zaman  Yaşar Kemal’in ismi geçse “Hiç anlatmasın bana o Anavarza insanının misafirperverliğini, bıraksın o işleri, gözümle gördüm ben, kafama küreği indiriyorlardı durduk yere” der dururdu.

Sonra bir iş arkadaşımızı görev aşkıyla Karadeniz’e gönderip mide krampıyla geri almamız var. Büfede meyve suyu sıktırırken “Abi greyfurt koyma, mideme dokunuyor”  demiş. “Greyfurt dokunur muymuş! Sen nereden geliyorsun” diye sormuş. Bizimki “İstanbul” deyince “İstanbul’dan geldin, bana şekil mi yapıyorsun, al iç şunu, bi şey olmaz” diye greyfurtlu meyve suyunu dayamış burnuna. “Mesele yaratacak gibiydi, içtim mecburen, üç gündür midem yanıyor” diye döndü.

Yazının Devamını Oku

Kontağı çevirdin mi antidepresanı da al!

Doktorlar, kendilerine tedavi için gelen hastalarına sık sık “Stresinizi düşürün” tavsiyesini veriyor. Demek ki doktorlar araba kullanmıyor. Çünkü bu şehirde trafiğe çıkan biri, stresinin de düşemeyeceğini bilir!

İnsanlar yaşlandıkça sakinleşir, ıvır kıvır şeylere sinirlenmeyi bırakırmış. Öyle diyorlar. Kati suretle doğru değil. Doğruysa da bu şehirde değil. Taksicilerin epey bir süredir ‘Sarı öfke’ diye adlandırıldığı bir kentten bahsediyoruz.

Ben de hiçbir şey yapmasam bile burada araba kullanmak durumunda kalıyorum. İstediğin kadar ‘Ben çok sakinim, öyle kolay kolay heyheylenmem’ de. Kontağı çevirip trafiğe çıktın mı, 5 dakikada bütün o lafları yutturuyor hayat sana.

Aslında haritadan baktığında evle işyeri arası arabayla 20 dakika gibi görünüyor. Ama ortalamada iki katına yakın sürüyor. Sadece Kadıköy’den çıkmam bile 20 dakika! Bir sokağa giriyorum, bir bakıyorum kamyon gelmiş, mal indiriyor. ‘Dur o zaman diğer sokaktan döneyim’ diyorum, karşımda tersten gelmiş bir taksici buluyorum. 3 dakika ‘2 inatçı keçi köprüde karşılaşmış’ oynuyoruz. ‘Oradan dönüp başka bir yerden anayola bağlanayım’ diyorum, aaa burada da taşınma varmış.

Sonra dörtlüleri yaktığı sürece arabasını sokak ortasında 10 dakika bırakabileceğini düşünenler var. Dönüşe dönüşe bitmeyen kentsel dönüşüm faaliyetlerinin moloz kaldıran, bina deviren, çimento döken kamyonları var.

Bütün bu engelleri aştık ve daha karga kahvaltısını yapmadan yola çıkmayı başardık diyelim. Sabah sabah makas atanlar, eli kornadan kalkmayanlar, sanki bir de haklıymış gibi atar gider yapanlarla boğuşup gideceğimiz yere anca varıyoruz. Sonra vay efendim sabah sabah neden sinirlisin? Ters yönden gelen motordan son anda çarpmadan kurtuldum, bir araba öne geçmek için emniyet şeridine çıkıp tekrar önüme girmeye çalışan taksiciyle küfürleştim, yaya geçidindeki yayaya yol verdim diye arkamdan korna çalan arabaya el hareketi yaptım, yol bitmeseydi bir 15 dakika daha gitseydim karakolluk olunacak bir olaya daha da karışırdım. Daha ne sinirlenmeyeceğim?

Ha, belli bir saatte varmanız gereken bir yer yoksa, sabah kahvenin yanında bir de antidepresan yutup olan bitene eğlenceli tarafından bakmayı da deneyebilirsiniz.

Mesela geçen gün şahit olduğum, emniyet şeridinde giden polis aracının arkasına takılanlar sahnesi iyiydi. Polis aynadan bakıp arkasında beş araba görünce zank diye durdu, hoparlöründen “Siz neyin peşindesiniz ya” diye bağırdı. Sonra arabadan inip hepsinin ehliyetini topladı. Aslında onun ayıbı oldu biraz çünkü bu şehirde herkes o şeridin emniyet şeridi değil acele işi olanlar şeridi olduğunu bilir!

Yazının Devamını Oku

Aslan yerinde ağırdır

2021 yılında hâlâ Aslan Parkı diye bir tesis açılabilmesini kabul edemiyorum. Kabul edememekle de kalmıyor, kendimi kaybediyor, abuk sabuk süreçler yaşıyorum.

Anaokulunda “Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz” sorusunu herkes sırayla çeşitli meslekler söyleyerek cevaplamıştı. Sıra bana geldi. Meraklı gözlerle bana bakan öğretmenime ‘Fil’ diye cevap verip, o gözlerin bezginlikle devrilmesini izlemiştim. Bana insanların büyüyünce hayvan olamayacağını anlattı. O an için ikna olmadım, öğretmenimin dünyayı anlamakta sıkıntıları olduğunu düşündüm. Sonuçta kadın haklıymış.

Fil canlısına o aralar bu kadar düşkün olmamın da bir sebebi vardı. Ankara’daki çocukluğumda hayvanat bahçesine götürülmüştüm. Hayvanat bahçesinde bir yavru fil de vardı. Bir ayağı zincirle bağlanmıştı. Bu halinin beni rahatsız ettiğini, bu hayvanın çizgi filmde gördüğüm Dumbo gibi bir karakter ya da oyuncak olmadığını fark edişimi hatırlıyorum. Bulunduğu durumdan memnun değildi. Hayvanların duygularının olduğunu ilk kez kavradığım anın bu olduğunu sanıyorum. Bir daha da hayvanat bahçesine gitme fikrine hiç sıcak bakmadım.

STRES ALTINDAKİ CEYLAN

Bu yüzden şu anda Ankara’da Aslan Parkı’nın içinde bulunuyor olmaktan büyük bir şaşkınlık yaşıyorum. Yanımda da bana daha önce Kırşehir’deki Evcil Hayvan Parkı’nı gezdiren eleman var. Orada etrafı brandayla çevrili bir kafes görmüş, kendisine “Burada ne var” diye sorunca ‘‘Ceylan’’ cevabını almıştım. Kafesi brandayla kapatmışlardı çünkü ceylan insanları görünce stresten kendini tellere vuruyormuş. “Ceylan evcil hayvan değil, burada bulunmanın kendisine uygun olmadığını göstermek için de elinden geleni yapmış, niye koydunuz buraya” diye sorunca “Çocuklarımız hayvanları tanısın istedik” yanıtını almış ve iyice heyheylenmiştim.

Şimdi yine yanımda bitmiş, aslan gezdiriyor. “Bu saçmalık da senin cin fikrin mi yine” diye soruyorum.

“Netflix’teki aslancı adamdan gördük” diyor. Bu kez deliriyorum. “Ya arkadaş, senin kafan bazı basit şeylere niye basmıyor? Gidip bir de ala ala Allah’ın ABD’sindeki meczubu bulup kendine örnek almışsın. Çocuklar katil balina da görmüyorlar. Görsünler diye Kuğulu Park’ta akvaryuma mı koyacaksın” diye iyice yükselmişken aslanların da bu çıkışımı canı gönülden desteklediğini, zıpladıklarını görüyorum.

Burası artık bir şeylerin yanlış gittiğinden iyice emin olduğum yer. Ortada bir rüya görme durumu var. Henüz uyumakta olduğumu fark edince “Dur bari hazır rüyaymış içimde kalmasın bari” diyerek yanımdaki aslancı kardeşe güzel bir yumruk yapıştırıyorum. Uyandığımda hâlâ sinirliyim. Bütün bu tantana yatmadan az önce gözüme çarpan haber yüzünden oldu. Ankara Gölbaşı’nda açılan hayvanat bahçesindeki 12 aslan ve

2 kaplan kükremeye başlayınca mahalleli şikâyetçi olmuş. Hayvanat bahçesi sahibi “Aslanlar 20 saat uyuyor. Günde 1-2 kere kükrüyorlar” demiş. 12 aslan ve 2 kaplanı mahallenin ortasında, kafe ve restoran olması için kiralanan araziye koymuşsun, onu nasıl yapacağız?

Yazının Devamını Oku

Hepimiz aynı emlakçıdayız

Aynı gemide olup olmadığımızdan şüphe edebiliriz. Ama aynı emlakçıdayız, bu kesin. Buğulu gözlerle yükselen emlak fiyatlarına bakıyorsanız, bilin ki yalnız değilsiniz.

Epey bir süre önce artık eskiliğinden bolca huylanmaya başladığım evimi değiştirmeye karar vermiştim. Ama nasıl olsa bir acelem yok, taşınma gibi maddi manevi insanı hırpalayan bir sürece gireceksem bari değsin, içime sinen bir şey olsun diye geniş geniş bakıyordum. Bu geniş bakmaların sonucunda istediğim sonuca ulaşamadığım gibi, kafamdaki makul kirayla reel kiralık ev fiyatları arasındaki uçurumun giderek açıldığına, bütçemi yukarı iteledikçe fiyatların da yukarı gittiğine, ben kovaladıkça onların kaçtığına şahit oldum. O yüzden son dönem gündemde kendine geniş yer bulan “İstanbul’da konut kiraları sapıttı” haberleri benim için pek yeni haber olmadı.

Önceleri kafamda koyduğum fiyat, ihtiyacımı karşılayan evlerin 1.000 lira altında kalıyordu. Bir süre sonra ben kafamdaki rakamı güncelleyip o 1.000 lirayı ekledim. Ancak aynı şekilde ev fiyatları da yukarı gitti. Kendimi aslında “Bu rakamın üzerine 2.000 daha ekleyebilsem oluyormuş” derken buldum. Ben daha ekler miyim ekleyemez miyim, işte şuradan şuradan kessem, sadece evde otursam falan derken hatta daha cümlemi bitirmeden hop fiyatlar daha da yukarı gitti.

Şimdi geldiğimiz noktada, benim kafamda ilk koyduğum fiyata yarı bodrum, 1+1 öneriyorlar. Aralarda da “Pahalı ama en azından düzgün ev” dediğin evler düşerse de senin görmenle o evlerin tutulması arasında 22 dakika falan geçiyor.

Denemediyseniz deneyin, siz de göreceksiniz. Bu ay 2.500’e baktığınız ev, önümüzdeki ay 3.000, ondan sonraki ayda 3.500’e gidecek. Böylesi ani uçuşlu grafikleri bir kripto para borsasında, bir de İstanbul emlak piyasasında görebilirsiniz.

Bütün bu ev bakma, kira grafiği takip etme süreçlerinde öğrendiğim hayat dersleri şöyle:

- Bir ev size makul gibi görünüyor, bütçenize de uygun gibiyse öyle biraz düşüneyim falan demeyin. Siz düşünürken ev gider.

- Benim gibi köpek sahibiyseniz emlakçılar fiks olarak “Cinsi ne” diye soruyor. Aslında sormak istedikleri şey: “Golden mı değil mi?” Sarı reisler az havladıkları ve sorunsuz bellendikleri için kabul edilebilir bulunuyorlar.

Yazının Devamını Oku

Çocuksuz mekân ayrımcılık mı?

Kişisel cevabımı hemen baştan vereyim: Değildir. Ama mademki sosyal medya yine bir kısırdöngü halinde kafayı bu konuya taktı. Ben de karışmadan edemeyeceğim.

Sosyal medyanın döngüsel bir yapısı var. Her yılın belli zamanlarında aynı konular sanki hiç konuşulmamış gibi sıfırdan tekrar açılıyor. Aynı paternleri takip ederek tekrar konuşuluyor. Birkaç gündür “Çocukların alınmadığı restoranlar” tartışmasının büyük bir hararetle sürdüğünü görüyorum mesela. Bu, aynı bu haliyle geçen yaz da önceki yaz da konuşulmuştu.

+7 ve +13 restoranlar/oteller Türkiye’de de dünyada da 30 yıldan uzun süredir var aslında. Ama nedense her yıl yeniden keşfediliyor ve infial yaratıyor. Bu sefer de önüme düşen sosyal medya post’larında kapıdan geri çevrilen çocukların travmatize olacağı, bunun ayrımcılık olduğu (Apartheid -ayrımcılık- ile kıyaslayacak kadar serbest uçuşa geçenler de olmuş hatta) gibi şeyler yazılıp çiziyordu. Aslında bu ‘yetişkinlere özel’ mekânların hepsi rezervasyonla çalışan ve o rezervasyon listesi genelde dolu olan mekânlar. Yani çocuksuz olarak da gitseniz rezervasyonunuz olmadığı için giremeyeceksiniz ama böyle hayali sahnelerin yarattığı demagoji tabanlı etkileşim daha tatlı oluyor herhalde, o yüzden pek çok kişi tarafından vurgulanmasına rağmen bu kısım es geçilmiş.

Şey yazılmıştı mesela: “Gittiğiniz mekânda gürültü yapan çocuk varsa şansınıza küseceksiniz, rahatsız olmaya hakkınız yok.”

Bir diğer yorumda “Bu konu ‘yaşçılıktan’ bağımsız ele alınamaz” yazıldığını gördüm. Ve bir kez daha bütün kavramları alakalı alakasız demeden, kafamıza göre eğip büktüğümüz bu saçma çağda yaşamanın içimi daralttığını fark ettim.

Sonra aklıma geçenlerde deniz kenarında yaşadığım sahne geldi: Kız çocuğu “Ben üşüyorum çünkü kızım” deyince, “Üşüyorum” diye ağlayan erkek çocuğuna annesi kızı gösterip “Bak ne diyor, sen kız olmadığına göre üşümemen lazım” dedi. Diğer tarafa kafamı çevirdiğimde 9-10 yaşlarında bir kardeşimizin yemek yenen masaların arasında elinde zıpkınla gezdiğini ve saçma sapan hareketler yaptığını gördüm.

Böyle anlarda kendimi şöyle hayal ederken yakalıyorum:

Yazının Devamını Oku

Bu kafayı kim dağıtacak?

Ülke gündemimize başka bir ülke vatandaşı iki gün maruz kalsa depresyondan boğulur. Sanırım biz çok uzun süredir içinde olduğumuzdan kafamızı dağıtmayı bir şekilde başarıyoruz. Ama artık bildiğim tüm yöntemler tükendi. Hatta kendimi gündemin dışına atabilmek için ürettiğim çözümler iyice saçma yerlere gitti.

Yangınlarla geçen bir haftanın ardından hâlâ yeni felaketlere uyanıyoruz. Ben kötü haber yorgunluğuna dayanamayacak hale geldiğimde kendime kaçacak yerler arıyorum. Bu hafta kafamı meşgul etmek için pek de anlamlı olmayan meseleleri düşünerek vakit geçirdim.

Mesela Robin’in ‘dolaptan çıkması’... (‘Dolaptan çıkmak’ İngilizcede bir sırrını gizlemekten vazgeçip ifşa etmek anlamında kullanılıyor.) Biliyorsunuz Batman’ın yardımcısı Robin’in cinsel yönelimi yıllardır tartışılır. Çoğu kişiye göre Robin gizli bir eşcinsel. Ancak çizgi romanın yazar ve çizerleri bu konuyu bulanık bırakmayı tercih ediyordu. Tabii bazı konular biraz da jenerasyon işi. Robin 1940 doğumlu. Hayatının uzun bir kısmını dünyanın çok daha baskıcı ve dar görüşlü olduğu dönemlerde geçirdi. Yani adamın belki ‘dolaptan çıkası’ vardı da konjonktür onun çıkışına hazır değildi. Ta ki bu haftaya kadar...

DC Comics tarafından yayımlanan son sayıda Robin ve erkek arkadaşı Bernard Dowd romantik bir akşam yemeğine çıkmaya karar veriyor. Robin daha önce kadınlarla da romantik buluşmalar yaşamıştı. O yüzden biseksüel olduğu düşünülüyor. Robin açısından sevindirici bir gelişme, ayrıca kafamızı dağıtmak konusunda yardımcı olduğu için de kendisine teşekkürü borç biliyoruz.

Robin’den kafayı kaldırınca ‘Bir süre boşlukta kaldım’ derken Messi PSG’ye imza attı. Elimde hazır bir futbol konusu olmasını fırsat bilerek esnaf arkadaşlarımla muhabbet etmek amacıyla çarşıya indim. Uzun uzun ‘Sen Messi olsan Paris’e gider miydin’ gibi başlıklarla havanda su dövdük.

Bir sonraki günü nereden gelip nereye gittikleri henüz anlaşılamayan fillerle ilgilenerek geçirdim. Duymuşsunuzdur, 14 vahşi Asya fili yaklaşık 17 aydır nerede biteceği belli olmayan bir yolculuk içinde. Koruma alanlarından çıktılar, kilometrelerdir yürüyorlar. Sürekli önlerindeki yerleşim yerleri tahliye ediliyor. Son rapora göre drone’lar ve 25 bini aşkın polis takip ediyormuş filleri.

500 kilometrelik yürüyüşlerinde bir tam tur atıp başladıkları yere doğru tekrar yaklaşmaya başlamışlar. Şimdi bu drone görüntülerini canlı yayımlayan bir mecra var mı, yoksa da niye yok diye aranıyorum. Fil izlemek isteyen kullanıcılar olarak pazarda iyi bir yer kaplıyoruz. Bu beklentimizi karşılayan yayın organı kazanır.

ALACAĞIN OLSUN!

Yazının Devamını Oku

Tatil yan gelip yatma yeri olamaz

Safiye Soyman’ın eşi Faik Bey’den çok şey öğrendim. Yıllardır tatillerimi planlarken kendime ‘Faik Bey olsa nasıl yapardı’ diye sorar, verdiğim cevaba göre hareket ederim. Tabii Faik Bey olmadan ‘Faik Beylik’ yapmanın belli sonuçları olabiliyor.

Her şey yıllar önce başladı ama hangi olayla başladı ondan tam emin değilim. Bir tatil döneminde benim “Yeter artık deniz kenarı bir yerlere git, şezlonga yat, geri gel kafası. Ben öyle sıkılıyorum. Bana içinde bir aksiyonu, aktivitesi, yeni deneyimi olan tatil getirin” diye çıkışmamla da başlamış olabilir. Televizyonda Faik Bey’in Safiye Soyman’ı zorla jet ski’ye, paraşüte falan bindirmesini görüp “Ne kadar dinamik bir ilişki modeli, ne kadar ilham verici bir aile” dememle de...

Ama sonuçta o tatilde masaya dalış brövesi önkoşulunu koymuş, ‘Tatile gidilecekse bröve alınacak’ diye tutturmuştum. Bu işlere mesafeli olan eşimi de aynı Faik Bey gibi “Hadi hadi yaparsın; aslansın, kaplansın” diye gazlayarak olayın içine sürükledim. Sonuç iyi oldu ve herkes yeni adım atılan bu aktiviteden memnun kaldı.

O zamandan beri her tatilde Faik Bey’e bağlıyorum. Aradan geçen sürede yapılan tatillerde kaya tırmanışı, yamaç paraşütü, sörf, 10+ km hiking (doğa yürüyüşü) gibi türlü türlü aktiviteyi tema olarak belirleyip benimle yola çıkma gafletinde bulunanları da peşimden sürükledim.

Bu yıl tutturduğum şeyse yelken oldu. “İkimizin de belinde sıkıntı var, ip mip çekerken belimiz elimizde kalmasın” gibi son derece makul itirazları “Yok, bel çalışmış olur, iyidir” gibi son derece bilimsel argümanlarla savuşturdum. Ve yine Faik Bey’den öğrendiğim hafif mizahlı ısrarcılıkla ekibi eğitim teknesine çıkarmayı başardım. İki gün ders aldık. Sonuçta “Beline dikkat et” diyenler haklı çıktı. Üstüne iki gün yattık. Halı sahada devrinin geçtiğini kabul etmeyip kendini paralayan, sonra da her yerini ayrı burkan adam gibi oldum diyebiliriz.

Ama bu adamların bir ortak özelliği vardır. Böyle yenilgileri kolay kabul etmez, ayağa kalkar kalkmaz hemen yeni maç ayarlarlar. Benim de durmaya niyetim yok. Yattığım yerden manyak gibi Volvo Ocean Race videoları izleyip ayağa kalkar kalkmaz üçüncü kur için tekrar denize döndüm.

Sonuç yine bana yakışan şekilde tekrar sakatlanıp yatağa aynen geri girmek oldu. Tatilin hatırı sayılır bir kısmını ‘kendini ve çevrendekileri irili ufaklı sakatlıklara bulaştır, iyileşme dönemi geçir, yine dene, yine yenil’ derken yedim.

ORTA YAŞ KRİZİ SANDILAR

Yazının Devamını Oku

Sen de her yer gibisin sayfiye

Şehrin daha küçük bir yazlık alana tıkıldığı yerden selamlar. Küçük İstanbul cephesinde değişen çok şey yok. Daha fazla inşaatı yeni şeyden saymazsanız tabii...

Gazeteci arkadaşımız Burak Kuru geçen yıl bu zamanlar Tanıl Bora ile yaptığı röportajda “Sayfiye diye gittiğiniz yer de şehrin su kenarına taşınmış hali gibi. Futbol deyimiyle, sayfiye eski gücünde değil diyebilir miyiz” diye sormuş, Bora da şöyle cevaplamıştı: “İstanbulluların -hepsini kastetmiyoruz elbette ama onlar kendilerini bilirler de diyemiyoruz, zira kendilerini bilmiyorlar!- her vahayı, her su kenarını, her pınar başını, her çardak altını istila etme kudretini tabii biliyorum. İlk soruda da konuşmuştuk, sahil ve arazi yağması, her köşe bucağı zapt ediyor ve dediğiniz gibi, ‘kendine benzetiyor’. İnşaat ve turizm endüstrisi, Marx’ın güzel tabiriyle her yerde kendi suretinde bir dünya kuruyor. Her yer birbirine benzediğinde, gözünüz gönlünüz dinlenemez artık; merakınızı okşayacak bir şey kalmaz.”

Bu tezahürün tam göbeğinden hepinize selamlar. Güney’in incisinde her yer birbirini andırıyor, bu haliyle de yekpare bir yapıya benziyor. Çoğu zaman aslında bir ilçenin köyleri arasında değil, tek bir yazlık sitenin ara sokaklarında dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Sağınızda denizle aranızda binalar, solunuzda kafanızı kaldırdığınızda görebildiğiniz yere kadar binalar, bir beyaz beton çölü.

ONLAR İNMEDİ BİZ ÇIKTIK

Bu ortamda pek çok yerde sürekli bir “Şuraya domuz geldi”, “Aaa buraya da mı domuz iniyormuş” konuşmaları dönüyor. Ama aslında kafanı kaldırıp bakınca görüyorsun ki domuz bir yere inmiş denecek bir durum çok da yok, biz domuza çıkmışız. Baktığın yerde ev ve tesis görüyorsun. Domuzun üzerine kat çıkılmış. Hayvan da ailesini toplayıp iki yemek bulayım diye 100 metre açılsa hop kendini insan yerleşkesinde buluyor.

Trafik ve tüm yan ürünleri aynen burada zaten.

Turizm ayağı yanmış. Pizza siparişim 1.5 saatte çıktı, arkamda bekleyen 57 pizza daha varmış çocuğun söylediğine göre. Daha da bahçeden dışarı adımımı atmam dedim. Atmadım, kararımdan memnunum. Bir şezlong uğruna ne savaşlar yaşanıyor ne güneşler batıyor dışarıda.

Marketler çok acayip. Pandemi öncesi tuvalet kâğıdı krizi, büyük soğan buhranı falan, bunları tamamen unutun. Marketten Moğol ordusu geçmiş ve sabah  geçmeye de devam ediyor. Rafların çoğu 11.00’den itibaren boş. O kadar boş ki zombi filmi gibi görünüyor, bir süre sonra korkup çıkıyorsun bir şey alamadan.

Yazının Devamını Oku

Ben yokken her şeyi ikiyle çarpmışsınız

Yeter miktarda evde kaldıktan sonra sokağa döndüğümüzde bizi bir sürpriz bekliyordu. 6 lirada bıraktığımız ürünler 15 lira bandına çıkmış, en küçük banknot herhangi bir şey alamaz olmuş, hayatın sokağa da sığması biraz biraz zora girmişti...

Bir süredir hem arkadaş ortamlarında hem de sağda solda çok sık duyduğum bir şey var: “Biz içerideyken neler olmuş arkadaş ya!”

‘Pandemi var, evde kalıyoruz’ durumu bitip de insanlar sokağa dönünce ilk fark edilen şey; biz eve girerken ortalıkta olan fiyatlarla şimdi biz çıktıktan sonra gördüğümüz fiyatlar arasındaki uçurum. Biliyorsunuz, her şey düz hesap olsun diye ikiye katlanmış. En küçük banknotumuz 5 lira, oldukça anlamsız bir şeye dönüşmüş. 20’lik 5’lik banknota, 50’lik 20’lik banknota tekabül eder olmuş.

Aslında habire markete girip ne alırsan al minimum 200 liradan aşağı çıkamaz olunca buna ufak ufak alışmaya başlamamız gerekirdi. Ancak pandemi süresince bu duyguyu kavrayabildiğimiz tek yer market olunca da işin boyutlarını tam sindirerek anlayamamışız.

Ben “Oldu olacak pantolonu da bırakayım istersen” duygusunun son örneğini geçen gün bizim oradaki küçük markette yaşadım. Birkaç kalem bir şey aldım. Kafamda da ‘aşağı yukarı şu kadar tutar’ dedim, tezgâha para üstü de alma beklentisiyle iki 20’lik bıraktım. Market abi bana baktı ve “Olmadı o abi, biraz daha koy” dedi. Bir 20 lira daha ekledim. Market abi gülümseyerek baktı “Sen koymaya devam et abi, ben dur diyene kadar 20-20 gönder, artık böyle bu işler” dedi.

HOVARDALIĞIN BÖYLESİ!

Aynı “Yok artık, bunlar da bu kadar tutar mıymış” hissini yaşamak için ertesi gün kahvaltıdayım. Bin yıldır dışarıda kahvaltı etmedik ya. İnsan bir şevkle sosyalleşmeye koşuyor. İki menemen, iki çaya 100 lira bayılınca sosyalleşmenin karanlık yüzüyle karşılaştım.

Birkaç gün sonra ABD’den ziyarete gelen arkadaşım “Ne demek lahmacun 15 lira oldu” diye çıldırınca da aynı his geldi üzerime oturdu, köpeğe geçen yıl 12 liraya aldığım ödül mamalarının 27 liraya çıktığını görünce de...

Sonra işe geldim. Burada da günde minimum beş kere “Bu fiyatlar nedir böyle” konusu açılıyor. Beş kere de dayanamayıp ben açıyorum, etti mi sana on.

Yazının Devamını Oku

Tatile hazırlık...

Aşırı birikmiş tatil ihtiyacı, çok tuhaf yerlere gitmiş görünen fiyatlar, insanın gözünde büyüyen bir uzun yol ve o yola çıkmadan önce yapılması gerekenler listesi… Tatile hazırım ama bakalım tatil bana hazır mı?

“Abi güneydeki ev kiralarını gördün mü? Millet delirmiş! Böyle fiyatlar olabilemez!” Telefondaki arkadaşımın hezeyanına çılgınca hak veriyorum. Birkaç ay önce aynı çığlıkları ben de attım. Biz pandemi sürecinde evdeyken her şeyin fiyatının ikiye katlandığını çıkar çıkmaz fark ettik. Ama güney beldelerindeki fiyat delirmesi, tatilini önden planlamaya karar verenlerin zaten fark ettiği bir şeydi. Korona koşulları sebebiyle ev kiralayarak insandan nispeten uzak tatil yapmak isteyenler geçen yıl aynı tatil için ödediklerinin iki katından fazlasını ödemek durumunda. Ben mesela bütün mart ayımı kısa dönemli kiralık ev fiyatlarına bakıp “İki yıl önce şu rakamın üzerine biraz daha eklesek Yunanistan’da ada kiralardık arkadaş” diye homurdanarak geçirdim. Bir de bol güneş alan bölgelerde bahçeli, küçük bir evimin olmamasına söylendim. Rakamlara bakınca böyle bir mülk sahipliği halinde insanın bir daha çalışmasına gerek kalmıyormuş. Neyse bir sonraki hayatımıza inşallah.

Şimdi hayalleri bırakıp gerçeklere dönme ve tatil öncesi yapılacaklar listesinin üzerinden çize çize gitme zamanı. Araba tutan köpeği 1.000 km yol götürmem gerekiyor. Kusarsa diye arka koltuğa serilecek örtü alındı. Veterinerden araba tutmasına karşı ilaç tavsiyesi alındı. Bu hafta hayvanı alışsın diye olur olmaz arabaya da bindirdim. Beraber arabayla mahallede anlamsız turlar attık. Hayvan bu saçma hareketliliğin nereden çıktığını tam anlayamadı tabii ama olsun. Bugün yaptığı antrenmanlar uzun yolda işine yarayacak kendisi bilmese de...

AKTİVİTE BASKISI

Bol miktarda valizi arabanın küçük bagajına nasıl sığdıracağım diye kafa yoruldu. Maç kafada oynandı. Yetmedi, kâğıt kalemle şunu şöyle koysak, bunu bunun yanına tıpalasak gibi tasarımlar yapıldı. Her kafada oynanan maç gibi sahada bambaşka bir sonuç çıkmasıyla mı bitecek, yoksa işte aynen tasarladığımız gibi oldu mu diyeceğiz, bunu artık bagaj başında yaşayıp göreceğiz.

Sağlık Bakanı’nın “Delta plus varyantı görülen diğer iki ilin isimlerini açıklamayayım” cümlesinden alınması gereken gerilim alındı. Herkes gibi biz de arkadaşlarının önünde isimleri verilip rencide edilmek istemeyen bu iki ilin bizim ve Rusya’nın tercihi olan iller olduğunu tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Bu varyantların Yunan alfabesindeki harfleri bitirmek istercesine arka arkaya sıralanıp durduğunu kendimize hatırlatıp “Yapacak bir şeyimiz olmayan, değiştiremeyeceğimiz durumlar için kaygılanmayalım” notuyla kendimizi sakinleştirme denemeleri yapıldı. Mayolara girilip girilemediği kontrol edildi. “Bunlar bu yılı kurtarır” sonucuna varıldı.

“Tatilin bir saniyesini bile boşa geçirmeyelim, şimdiden bazı aktiviteler planlayalım” denildi. Ama yıl boyunca katılımcıların tamamının turşusunun çıktığı, aktivite falan yapacak halleri kalmadığı, tek istediklerinin bir süre yan gelip yatmak ve mümkünse o sürede telefonla rahatsız edilmemek olduğu sonucuna varıldı. Aktivite baskısından komple vazgeçildi.

Şimdi hayırlısıyla yola çıkış için gün sayma kısmına geldik. Sayılı gün çabuk geçer diye umuyoruz.

Yazının Devamını Oku

Davul zurnayla başlayıp koroyla biten bir gün

Çılgınlar gibi açılmanın öncesi, son cumartesi ve yine evden bildiriyorum. Ev çılgın atıyor. Zurna, elektrogitar, DJ set, canlı koro, hepsi burada…

“Bir cumartesi sabahı zurnayla uyandın mı hiç, çılgın gibi koşarak duvara kafa atmak istedin mi hiç?” Tam açılmadan önceki son cumartesiye başlangıç cümlem bu. Neden? Çünkü yan binadan davullu zurnalı kız alıyorlar. Daha önce de şehrin ortasında, apartman içinde saatler süren davullu zurnalı seremoniler yapılmasını ne kadar sevdiğimi, bu geleneklerin her koşulda yaşatılmasını nasıl kalpten desteklediğimi söylemiştim. Çünkü daha önce de olmuştu. Muhtemelen aynı komşumdu. Şimdi ikinci kızını evlendiriyor. “Allah bir yastıkta kocatsın” temennilerime “İnşallah bir kızı daha yoktur” dualarımı da ekliyorum. Tepki versek bir şey kazanılmıyor, sadece kendini gerdiğinle kalıyorsun, artık biliyorum. Kaldı ki sesim muhtemelen zurnanın tatavası içinde kaybolur gider. Zaten kendimi zor duyuyorum.

Düğün, dernek, aldım, verdim merasimi bitince biraz kafa dinlerim diye umuyorum ama olmuyor. Çünkü onu müteakip evin içine bangır bangır elektrogitar doluyor. Müzisyen bir komşum hafta sonları bazen böyle evde ‘jam session’ yapar. Bugün onun da günüymüş. Sorun değil, zurnadan sonra bayağı rahat tahammül edilebilir bir ses.

Bir saat falan o devam ediyor. Biter bitmez bu sefer salonumuzda çeşitli Türkçe pop şarkılarının teknoyla harmanlandığı küçük çaplı bir DJ performansı hâkim. Bu da başka bir coşkun komşu. Anlayacağınız ev bu hafta sonu ev değil, adeta bir performans salonu. Bir şov bitiyor, diğeri başlıyor.

Akşamı böyle ediyoruz. Gece seansında bambaşka bir performans var. Gençler sokaktaki banklarda eğlenceye geçmiş. Geçsinler, ne güzel. Lakin şöyle bir sorun var. Toleransı yüksek bir kişi olmama rağmen bünyemden atamadığım bir huyum var. Gecenin 2’sinde, tamamı mesken olan sokakta,  saatler süren bağıra çağıra şarkı söylemeli eğlencelere de gıcık oluyorum. Ama ne zaman daha çok gıcık oluyorum biliyor musunuz? Böyle ‘Karlı Kayın Ormanı’ falan gibi sol tandanslı şarkılar söyledikleri zaman. DJ’lik seven ama yeteneği olmayan komşum aynı saatte ‘Cennetten Çiçek’ tekno edisyonu bağırtınca o kadar delirmiyorum. Çünkü onun tıyneti o. Ama kendinden başka hiç kimseyi iplemeyen bünyeler bir de kendini solcu zannedince büyük yükseliyorum.

Gürültü var diye polis çağırmayı da kendime yediremediğim için, içimden 17 bine kadar sayarak sabırla bekliyorum. Bir noktada bu arkadaşların eğlencesi de bitiyor. Gidip yatıyorum ve anında manyakça bir tangırtıya geri kalkıyorum. Sokakta üç kurye motorlarıyla yokuştan çıkma yarışı yapıyormuş. Bir tatlı rekabet, bir tatlı coşku... ‘Gençlerimiz eğlendi, emekçi kardeşlerimiz eğlenmesin mi, tabii...’ diyerek 2 bine kadar daha sayıyorum. Gece rüyamdaysa dünyaya bir daha geldiğimi ve eğlence dendiğinde kabile davranışları sergilemeyen bir toplumda yaşadığımı görüyorum.

Yazının Devamını Oku

Tam da müzik dinlemeye niyetlenmiştim...

Pandemi sonrası için listeme eklediğim planlar vardı. Ama hayat, siz plan yaparken size yasaklananlardır. Bu hafta listemden motivasyonu ve elektronik müziği çıkardım.

Kendime bir ara bir pandemi checklist’i yapmıştım. “Bu iş bitince şunları yapayım” gibisinden... İçinde “Elektronik müziğe git” maddesi de var.

Öncesi şöyle. Tam pandemiden önce hiç elektronik müzik festivaline gitmediğimi, aslında gitsem hoşlanabileceğimi düşünmeye başlamıştım. Tam da o esnada Belçikalı DJ Charlotte de Witte’in İstanbul performansı ilanına denk geldim. Göklerden gelen bu işaret karşısında harekete geçmiştim. Sonra kapanma geldi. Her şey iptal oldu.

Listeyi yaparken de haliyle bunu ilk sıralara yapıştırdım. Açılmalarla birlikte baktım Avrupa’da çeşitli performanslar var. Gidebilir miyim diye merak ettim. Gidemezmişim. Nereye baktıysam biletler internette satışa çıktıktan 5 dakika sonra falan bitti. Herkes ülkesindeki her türlü festival, konser vesaireye çılgın gibi saldırmış. Haklı bir açlık var. 

Aynı tarihlerde bizim tarafta da müzikle ilgili bir ‘kimse kusura bakmasın’ gerilimi hasıl olunca, bu maddeyi listeden sildim. Şimdi diyeceksiniz ki 5 dakikada değişir bütün işler, düzenlemeler yeniden düzenlenir, öyle denen şeyler aslında öyle denmek istenmemişti, bu müzik işi de hale yola girer. Ama insanın bir kere şevki kaçtı mı da kaçıyor işte.

Şevk kaçtıktan sonra da insanı bir nostalji basıyor tabii. Nitekim 12’den sonra yüksek sesli müzikle ilgili anılarım gözlerimin önünden geçiyor.

Mesela epey küçükken annemin kucağında MFÖ konserine gitmiş, gecenin ilerleyen saatlerinde “Uykum geldi” diyerek maraza çıkarmış, konseri tamamlatmadan herkesi eve döndürmüştüm. Gelecekte bu müzik işinin aranıp da bulunamayacak bir nimet olduğunu bilsem tam tersine “Sabaha kadar burada kalalım” diye ağlardım herhalde.

BU NASIL PARTİ YA!

Yazının Devamını Oku

Yan etki dedikleri...

Aşının yan etkileri arasında şu varmış, bu yokmuş, onu bilemeyeceğim. Ama ince ince delirmek, kafayı bu işlerle bozmak kesin var. Zira bir aşı yaptırdık, yan etkisi yarım gün, muhabbeti neredeyse bir hafta sürdü.

Geçen hafta ‘40 yaş üstü vatandaşlara aşı randevuları açıldı’ haberini görünce “Sevgili 40 yaş üstü kardeşlerim” diye bağırdım. Zaten kimse bize seslenmiyor, ötekileştiriliyoruz. Madem öyle, bari biz bize sesleşelim. Hemen ertesi güne randevumu aldım. Aşıyı yaptırdım. Aşıdan yana bir sorun yaşamadım. İlk iki gün biraz fazla uyudum gibi ama bunun aşıyla ilgisi var mı, yoksa ben zaten bir bahane uydurup uzun uyumaya yer mi arıyordum, emin değilim. Üretici firmayı beni uyutmakla itham edemem.

Yalnız sonrasında yaptığımız uzun aşı geyiklerinden yana biraz sorun yaşadım. Sabah işe gittim, bütün 40 yaş üstü kardeşlerim aşılarını çaktırmış. 17 ayrı kişiyle ‘çip’ şakalaşması yaptım. “Benim çip YouTube çekmiyor”, “Su içersen çip devre dışı kalıyormuş”, “Başım ağrıyor, Bill Gates bana SMS göndermeye çalışıyor galiba”... Ne var, ne yok hepsini döndük!

Her toplulukta olduğu gibi bizim aramızda da ‘büyük oyun’u görenler var. “Bu aslında küresel bir oyun” diyen, “Oyun olmasa bu kadar yayılmazdı” diye devam eden arkadaşımıza sabırla kafa sallayıp “Evet, mümkün, tabii ki bilemeyiz, olabilir” falan dedik geçtik. Zira bu konu beni ziyadesiyle sıkıyor. Hiç yerim yok böyle şeyleri uzun uzun konuşmaya.

Şakaları geçtikten sonra herkes yan etki dökümünü yaptı. Bazılarımız interneti hallaç pamuğu gibi atarak tıbbı dışarıdan bitirmiş kadar olmuş. Misal birisi “Benim midemi bozdu bu aşı” diyen arkadaşa şu cevabı verdi: “Bağışıklık karmaşası yaşandığı için bağırsak içerisindeki kötü bakteriler iyilere göre daha çok güçleniyor ve flora kötü bakteriler lehine kalıyor. Yani aşının içindeki mRNA veya başka bir şey çoğalıp mide bozulmasına sebep olmuyor. Alerjik şoklar da dahil, gördüğünüz her olumsuz yan etki bağışıklığınızla alakalı.” Konuya hâkimiyetinden çok etkilendim ve “Bir daha söyle” diyerek size eksiksiz aktarmak için ses kaydı aldım. O arada aşı karşıtları tekrar devreye girdi. Birisi dedi ki: “Bu aşılar kalp krizini tetikliyormuş, ben olmayacağım.” Deminki uzman arkadaşımız orada da anında notları ve kaynaklarıyla devreye girdi ve “Çok nadir görülen kalp kası iltihabı 24 yaş üstünde normalde görülen ortalamayla aynıymış. Onların da neredeyse hepsi hafif geçirip iyileşmiş. Tabii sen yine de diyorsan ki BioNTech içime sinmiyor, Sinovac olabilirsin.” Septik olan şöyle devam etti: “Zaten en mantıklısı Çin aşısı, virüs onlardan çıktığına göre en iyi çareyi de onlar bulur.”

‘TAKMA GÜZEL KAFANA’

Bu aşırı bilimsel argüman karşısında derin bir sessizliği takiben olaysız dağılmak üzereydik ki o sessizliğe vesile olan kişi son bir çıkış yaptı: “BioNTech kısırlık da yapıyormuş zaten.” O an başka bir arkadaşımız zıvanadan çıktı: “Nüfusları artsın diye her kadın bireyi üçer beşer üremeye teşvik eden İsrail devleti nüfusunun çoğunluğunu BioNTech’le aşıladı. Anlamlı bir kısırlık tehlikesi olsa aşılamazlardı. Sen takma güzel kafanı bunlara...” Anlayacağınız ekipçe böyle böyle delirdik. Aşının yan etkileri içinde o varmış, bu yokmuş bilemeyeceğim ama ince ince delirmek kesin var.

Yazının Devamını Oku

Sen kapat, gerekirse ben ararım

Çağrı merkezlerini sevmem. Gerçeğini de sevmem, dolandırıcısını da sevmem. Ama insanın sevmediği şey başına sık geliyor. Bu hafta da kurumsalından merdivenaltına, her türlü çağrı merkezinin sık arananlar listesindeydim.

Bu hafta kısmetime bol bol çağrı merkezi araması düştü. Hem gerçek hem de çağrı merkezi taklidi yapan, kendince nitelikli dolandırıcılar için bir cazibe merkezine dönüştüğüm bir hafta... Hatta bir tanesini az önce kapattım. Son zamanlarda en beğendiğim arama bu oldu...

1) Telefonumda 0216’lı bir numara çıktı. Açtım...

- Merhabalar, Garanti Bankası’nın genel müdürlüğünden arıyorum. Kredi kartı aidatı için çekilen toplam şu kadar lirayı size iade etmek istiyoruz.

- Öyle mi? Pek güzel, nasıl iade edeceksiniz?

- Telefondan hesabınıza giriş yapmanız gerekiyor.

- Önce ben bir şey sorsam. Genel müdürlüğünüz nerede?

- Anlamadım?

Yazının Devamını Oku

Biz yazlara nasıl hazırlanıyorduk?

Bir zamanlar yaz gelmeden kendimize çekidüzen verme işine girerdik. Bir anda bunu hatırladım. Araya giren uzun zamandan sonra “Yeter artık bize ettiklerin pandemi” diyerek eski aktif günlere dönmeyi denedim. Şöyle gitti...

Tek tek saydım. 17 sabahtır 6.30’a saat kuruyorum. Çünkü bu yolun sonu artık yol değil. İyice patates olduk. En azından sabahları biraz koşayım diyorum. Ve bunu 17 sabahtır beceremiyorum. Sonunda zorlamanın âlemi olmadığına kanaat getirdim. Sabah olması şart değil, artık hangi saat müsaitse orada deneyeceğiz koşmayı. Tabii benim gün içindeki diğer müsait saatim ancak mesai sonrası. Olsun, deneyeceğim.

Bir kere önüme çıkan ilk engel bir yılı aşkın süredir dolapta kendi başına bir hayat sürdüren spor kıyafetlerinin ahının gidip vahının kalmış olması. Güve yemiş. Dert değil. İçine tayt mayt bi şey giyeriz. Zaten spor yapmaya azmetmiş insanın kılığına kıyafetine bakılmaz, yazılmamış bir toplumsal kuraldır bu.

Sonra aklıma ısınma meselesi takılıyor. Şu kolu kaldır, bacağı çektir işini evde salonda yapıp aradan çıkarmak mantıklı geliyor. İki dakika kadar deniyorum. Ne kol bükülüyor, ne bacak kıvrılıyor. Savsaklamak var ama dönmek yok. “İyi işte, olay mahalline yürürken de az ısınırız yeter, yanacak halimiz yok ya” diyerek çıkıyorum alana doğru.

Alanda çok temel bir sorun var. Yer yok! Elime bir tenis topu alıp parka doğru atsam minimum altı kişinin kafasından sekmeden yere düşme ihtimali yok. Sadece ilk turda altı insan, bir bisiklet, iki martı, iki de çocuk arabasıyla çarpışma tehlikesi atlatıyorum. Yine de vazgeçmek yok. Pistte trafik yaratanlara karşı diklenmeden dik durarak yoluma devam ediyorum.

İkinci turun başında biri koluma taktığım maskeyi ağzıma takmam için uyarıyor. Şimdi durup Sağlık Bakanı’nın da bir yıl rötarlı olarak altını çizdiği üzere açık havada, aramızda minimum 2 metre mesafe varken maske takmamıza gerek olmadığını söyleyebilirim. Ama açıkçası şu anda karlı bir yola girmiş TIR gibiyim. Eğer herhangi bir sebeple durursam tekrar harekete dönebilmem kesinlikle mümkün değil.

SANKİ KARAYOLU!

İkinci turu da zikzak yaparak tamamlıyorum. Bu turda karşıma bir adet motosiklet bile çıktı. İçerilerde bir yerlerde inat edip yapmış olmanın mutluluğuyla “Benden geçmiş bu işler arkadaş, neyi zorluyorum ya” hissinin verdiği karamsarlık birbirine karışmış durumda. Allah’tan birkaç dakika içinde her yerimden gelen kas ve eklem ağrılarının sesi kafamdaki diğer sesleri duyulmaz hale getirecek.

Yazının Devamını Oku

28 değil, 17 gün sonra...

Elimizde kalan sosyal becerilerimizin bir kısmını daha kaybettiğimiz 17 günün sonunda bir açıldık, pir açıldık. Hem birbirimizi, hem olur olmaz kutuplaşmayı hem de bize ters düşeni Emniyet’e anında ihbar etmeyi özlemişiz anlaşılan.

Twitter’da biri yazmıştı “Yasak sırasında köpekle sokağa çıktığımda kendimi ‘Ben Efsaneyim / I Am Legend’daki Will Smith gibi hissediyorum” diye. Altına imzamı atarım. Köpek bahsi geçen filmi izlemedi ama izlese o da atardı. Böyle bir 17 gün ve gece geçirdik.
Şimdilerdeyse ‘28 Gün Sonra’nın finaline benzer haller var. Evlerden yavaş yavaş kafalar uzandı. Sonra hızlıca sokaklara koşuldu. Elbette bu durum sebebiyle bazı tespitlerim de oldu.

Dün elimdeki tenis topunu sahildeki çimenlere doğru havaya atsaydım en az 14 kişinin kafasından seker, yere öyle düşerdi. Evinden ince belli çay bardağını, termosunu alıp keyif yapan teyzeden elektrikli scooter’ları olmadan 17 koca gün geçirmek zorunda kalanların yoğun trafiğine ve irili ufaklı kazalarına çeşitli gülümseten görüntüler gördüm.

Tabii her konuda olduğu gibi bu konuda da toplumumuz bölünmüş durumda. Hayat Eve Sığmıyor Platformu bir küçük toplanma organize etmiş. Hemen birileri gelip onları Twitter’da Emniyet Genel Müdürlüğü’nü mention’layarak ihbar etmiş, “Gereğinin yapılması için ne bekliyorsunuz” diye sormuş. Milletimiz hem kutuplaşmayı hem sosyal medyayı hem de ihbarcılığı zaten ayrı ayrı seviyordu. Üçünü birbirine entegre ederek kullanma fırsatını da haliyle hiç kaçırmıyor.

Araç trafiği fena, fena da kalacak gibi... Artık gün ortası saatlerde İstanbul’un eski iş çıkışı trafiğindeki yoğunluk var. İş çıkışı ve yasak başlangıcına doğruysa zaten bir yerden bir yere gidebilen beri gelsin. Tabii bazı yerlerde düzenli polis kontrolüne girmeye de alışmışız. Onun yarattığı bir boşluk var üstümde. O eskiden durup durup işe gidebilir kâğıdı gösterdiğim yerlerden geçerken sanki yasadışı bir iş yapıyormuşum, biri beni de Emniyet’e mention’lasa mention’larmış gibi...

TURİSTLER HAZIR DEĞİLDİ

Turistler zor durumda. Normalde alabildiğine kaotik bir hali olan şehrimizin boş haliyle tanıştıkları için burayı öyle rahat rahat, salına salına gezebilecekleri bir yer gibi algılamışlardı. Muhtemelen açılmış halinin o kadar ferah olmayacağını biraz tahmin ediyorlardı ama bu kadarını tahmin edebildiklerini sanmıyorum. Sürekli bir kenara kaçılma halindeler; sürekli ezilme tehlikesi atlattıkları, her yerden üzerlerine insanların aktığı ve çarpıp geçtiği bu ortama hazır değillerdi. Sudan çıkmış balık gibi olmuş garibanlar. Gerçi haberleri yok ama bu ‘onlara serbest, bize yasak’ uygulaması bir süre daha sürseydi vatandaşların biriken öfkesinin hedefi olma ihtimalleri de vardı.

Yazının Devamını Oku