GeriMehmet İren Ev aletleriyle günlük sohbetler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ev aletleriyle günlük sohbetler

Büyüklerimiz televizyonla konuşurdu da arka planda kikir kikir gülerdik. Allah’ın tokadı yok. Şu anda sadece televizyonla değil; ne kadar alet, taşıt vs. varsa hepsiyle diyalog kurmak, muhabbeti esirgememek gerekiyor.

“300 metre sonra hafifçe sağdan ilerleyin.” Ben bu navigasyona dayanamıyorum. Arabanın içinde sürekli bir ukalalık, bir ‘bu yolları ben biliyorumculuk’. Çocukken ‘Kara Şimşek’ izler ve ileride “Benim de konuşan bir arabam olsa” derdim. Allah’tan başka şey isteseymişim keşke. Şimdi araba iki dakika sussun diye farının içine bakıyorum.
“Döner kavşaktan sonra üçüncü çıkıştan çık”, “Şurası daha akıcı bence oradan gir”, “Benim dediğim yerden girmedin, 3 kilometre sonra U dönüşü yap, beni bağırtma” deyip duruyor.
Aslında bu navigasyon denen şeyi hiç açmayacağım bana kalsa. Ama kendi inisiyatifinle girdiğin yolda tıkanıklık ya da herhangi bir başka sorun olursa araçtaki bütün yolcular ağızbirliği edip “İşte navigasyonu açsaydın, dinleseydin” diye alttan alta sitem ediyor. Sırf onları dinlemeyeyim diye navigasyon kadınını dinliyorum.
Navigasyonun adını Sema koydum
Kendisine, bir seslendirme sanatçısı olup bir ara ek gelir olsun diye navigasyon da seslendiren arkadaşıma ithafla Sema adını verdim. O “Şuradan dön” dedikçe “Tamam Sema”, “Ya yine beni abuk sabuk ara yollara yönlendiriyorsun Sema” gibi cevaplar vererek, küçük küçük laf yetiştirerek iletişmeye çalışıyorum. Ağız tadıyla kaybolamaz oldum. Arabayla bir yerden bir yere gitmeye dair en büyük zevkim olan ‘kendi yolumu kendim buluyorum, ne kadar da avcı-toplayıcı bir beceri’ duygusunu komple kaybettim.
Bana laf yetiştiren tek şey araba değil. Telefon “Uyanma vakti” diye sesleniyor, Google “Onu mu demek istedin” diye ukalalaşıyor, buzdolabı evriminin ilk aşamalarında, dilimizi tam sökemedi ama olur olmaz ötüp durarak kendince bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Pandemi sürecinde insan görme sıklığımız da azaldığı için eşyalarla muhabbet gayri ihtiyari ilerledi tabii ki. Muhabbete katılmayan eşyalara tasvip etmeyerek bakar oldum.
Geçen pikaba “Herkes konuşmayı söktü, sen hâlâ sus pus oturuyorsun; içine atma, söyleyeceğin bir şey var söyle” derken yakaladım kendimi. Bir onun sesi çıkmıyor ortamda.
Zamanında babaannem televizyonla konuşurdu. Sürekli içeriden “İşte o kadar”, “Hah işte, ben demiştim” gibi sesler gelirdi. Dizi karakterlerinin kararlarına müdahil olmayı hiç bırakmadı. Biz de kikir kikir gülerdik. Etme bulma dünyası işte. Güldüğümden daha beter oldum, konuşmadığım cihaz kalmadı.
Ev aletleriyle günlük sohbetler

Asıl sinir olduğum
arada laf taşımaları
Asıl sinir olduğumsa bunların konuşup durmasından ziyade laf taşımaları. Evde ne konu konuşulsa telefon o konuyu alıp bir yerlere yetiştiriyor, önümüze ilgili Instagram reklamı olarak geri getiriyor.
Sevgili telefon, hane içi konuşmaları gidip üçüncü şahıslara anlatmak, “Bunlar demin elektrik süpürgesi konuştu, isterseniz bir reklam gönderin” diye arkamızdan iş çevirmek yakışıyor mu sana? Şurada yüz yüze bakıyoruz, iyi kötü bir muhabbetimiz var, yapma böyle artık rica edeceğim. Bu arada elektrik süpürgesinin de konuşanını yapmışlar. Evde az sükûnet olsun diye gidip çalı süpürgesi alacağım yerine, o olacak.

X

Yan etki dedikleri...

Aşının yan etkileri arasında şu varmış, bu yokmuş, onu bilemeyeceğim. Ama ince ince delirmek, kafayı bu işlerle bozmak kesin var. Zira bir aşı yaptırdık, yan etkisi yarım gün, muhabbeti neredeyse bir hafta sürdü.

Geçen hafta ‘40 yaş üstü vatandaşlara aşı randevuları açıldı’ haberini görünce “Sevgili 40 yaş üstü kardeşlerim” diye bağırdım. Zaten kimse bize seslenmiyor, ötekileştiriliyoruz. Madem öyle, bari biz bize sesleşelim. Hemen ertesi güne randevumu aldım. Aşıyı yaptırdım. Aşıdan yana bir sorun yaşamadım. İlk iki gün biraz fazla uyudum gibi ama bunun aşıyla ilgisi var mı, yoksa ben zaten bir bahane uydurup uzun uyumaya yer mi arıyordum, emin değilim. Üretici firmayı beni uyutmakla itham edemem.

Yalnız sonrasında yaptığımız uzun aşı geyiklerinden yana biraz sorun yaşadım. Sabah işe gittim, bütün 40 yaş üstü kardeşlerim aşılarını çaktırmış. 17 ayrı kişiyle ‘çip’ şakalaşması yaptım. “Benim çip YouTube çekmiyor”, “Su içersen çip devre dışı kalıyormuş”, “Başım ağrıyor, Bill Gates bana SMS göndermeye çalışıyor galiba”... Ne var, ne yok hepsini döndük!

Her toplulukta olduğu gibi bizim aramızda da ‘büyük oyun’u görenler var. “Bu aslında küresel bir oyun” diyen, “Oyun olmasa bu kadar yayılmazdı” diye devam eden arkadaşımıza sabırla kafa sallayıp “Evet, mümkün, tabii ki bilemeyiz, olabilir” falan dedik geçtik. Zira bu konu beni ziyadesiyle sıkıyor. Hiç yerim yok böyle şeyleri uzun uzun konuşmaya.

Şakaları geçtikten sonra herkes yan etki dökümünü yaptı. Bazılarımız interneti hallaç pamuğu gibi atarak tıbbı dışarıdan bitirmiş kadar olmuş. Misal birisi “Benim midemi bozdu bu aşı” diyen arkadaşa şu cevabı verdi: “Bağışıklık karmaşası yaşandığı için bağırsak içerisindeki kötü bakteriler iyilere göre daha çok güçleniyor ve flora kötü bakteriler lehine kalıyor. Yani aşının içindeki mRNA veya başka bir şey çoğalıp mide bozulmasına sebep olmuyor. Alerjik şoklar da dahil, gördüğünüz her olumsuz yan etki bağışıklığınızla alakalı.” Konuya hâkimiyetinden çok etkilendim ve “Bir daha söyle” diyerek size eksiksiz aktarmak için ses kaydı aldım. O arada aşı karşıtları tekrar devreye girdi. Birisi dedi ki: “Bu aşılar kalp krizini tetikliyormuş, ben olmayacağım.” Deminki uzman arkadaşımız orada da anında notları ve kaynaklarıyla devreye girdi ve “Çok nadir görülen kalp kası iltihabı 24 yaş üstünde normalde görülen ortalamayla aynıymış. Onların da neredeyse hepsi hafif geçirip iyileşmiş. Tabii sen yine de diyorsan ki BioNTech içime sinmiyor, Sinovac olabilirsin.” Septik olan şöyle devam etti: “Zaten en mantıklısı Çin aşısı, virüs onlardan çıktığına göre en iyi çareyi de onlar bulur.”

‘TAKMA GÜZEL KAFANA’

Bu aşırı bilimsel argüman karşısında derin bir sessizliği takiben olaysız dağılmak üzereydik ki o sessizliğe vesile olan kişi son bir çıkış yaptı: “BioNTech kısırlık da yapıyormuş zaten.” O an başka bir arkadaşımız zıvanadan çıktı: “Nüfusları artsın diye her kadın bireyi üçer beşer üremeye teşvik eden İsrail devleti nüfusunun çoğunluğunu BioNTech’le aşıladı. Anlamlı bir kısırlık tehlikesi olsa aşılamazlardı. Sen takma güzel kafanı bunlara...” Anlayacağınız ekipçe böyle böyle delirdik. Aşının yan etkileri içinde o varmış, bu yokmuş bilemeyeceğim ama ince ince delirmek kesin var.

Yazının Devamını Oku

Sen kapat, gerekirse ben ararım

Çağrı merkezlerini sevmem. Gerçeğini de sevmem, dolandırıcısını da sevmem. Ama insanın sevmediği şey başına sık geliyor. Bu hafta da kurumsalından merdivenaltına, her türlü çağrı merkezinin sık arananlar listesindeydim.

Bu hafta kısmetime bol bol çağrı merkezi araması düştü. Hem gerçek hem de çağrı merkezi taklidi yapan, kendince nitelikli dolandırıcılar için bir cazibe merkezine dönüştüğüm bir hafta... Hatta bir tanesini az önce kapattım. Son zamanlarda en beğendiğim arama bu oldu...

1) Telefonumda 0216’lı bir numara çıktı. Açtım...

- Merhabalar, Garanti Bankası’nın genel müdürlüğünden arıyorum. Kredi kartı aidatı için çekilen toplam şu kadar lirayı size iade etmek istiyoruz.

- Öyle mi? Pek güzel, nasıl iade edeceksiniz?

- Telefondan hesabınıza giriş yapmanız gerekiyor.

- Önce ben bir şey sorsam. Genel müdürlüğünüz nerede?

- Anlamadım?

Yazının Devamını Oku

Biz yazlara nasıl hazırlanıyorduk?

Bir zamanlar yaz gelmeden kendimize çekidüzen verme işine girerdik. Bir anda bunu hatırladım. Araya giren uzun zamandan sonra “Yeter artık bize ettiklerin pandemi” diyerek eski aktif günlere dönmeyi denedim. Şöyle gitti...

Tek tek saydım. 17 sabahtır 6.30’a saat kuruyorum. Çünkü bu yolun sonu artık yol değil. İyice patates olduk. En azından sabahları biraz koşayım diyorum. Ve bunu 17 sabahtır beceremiyorum. Sonunda zorlamanın âlemi olmadığına kanaat getirdim. Sabah olması şart değil, artık hangi saat müsaitse orada deneyeceğiz koşmayı. Tabii benim gün içindeki diğer müsait saatim ancak mesai sonrası. Olsun, deneyeceğim.

Bir kere önüme çıkan ilk engel bir yılı aşkın süredir dolapta kendi başına bir hayat sürdüren spor kıyafetlerinin ahının gidip vahının kalmış olması. Güve yemiş. Dert değil. İçine tayt mayt bi şey giyeriz. Zaten spor yapmaya azmetmiş insanın kılığına kıyafetine bakılmaz, yazılmamış bir toplumsal kuraldır bu.

Sonra aklıma ısınma meselesi takılıyor. Şu kolu kaldır, bacağı çektir işini evde salonda yapıp aradan çıkarmak mantıklı geliyor. İki dakika kadar deniyorum. Ne kol bükülüyor, ne bacak kıvrılıyor. Savsaklamak var ama dönmek yok. “İyi işte, olay mahalline yürürken de az ısınırız yeter, yanacak halimiz yok ya” diyerek çıkıyorum alana doğru.

Alanda çok temel bir sorun var. Yer yok! Elime bir tenis topu alıp parka doğru atsam minimum altı kişinin kafasından sekmeden yere düşme ihtimali yok. Sadece ilk turda altı insan, bir bisiklet, iki martı, iki de çocuk arabasıyla çarpışma tehlikesi atlatıyorum. Yine de vazgeçmek yok. Pistte trafik yaratanlara karşı diklenmeden dik durarak yoluma devam ediyorum.

İkinci turun başında biri koluma taktığım maskeyi ağzıma takmam için uyarıyor. Şimdi durup Sağlık Bakanı’nın da bir yıl rötarlı olarak altını çizdiği üzere açık havada, aramızda minimum 2 metre mesafe varken maske takmamıza gerek olmadığını söyleyebilirim. Ama açıkçası şu anda karlı bir yola girmiş TIR gibiyim. Eğer herhangi bir sebeple durursam tekrar harekete dönebilmem kesinlikle mümkün değil.

SANKİ KARAYOLU!

İkinci turu da zikzak yaparak tamamlıyorum. Bu turda karşıma bir adet motosiklet bile çıktı. İçerilerde bir yerlerde inat edip yapmış olmanın mutluluğuyla “Benden geçmiş bu işler arkadaş, neyi zorluyorum ya” hissinin verdiği karamsarlık birbirine karışmış durumda. Allah’tan birkaç dakika içinde her yerimden gelen kas ve eklem ağrılarının sesi kafamdaki diğer sesleri duyulmaz hale getirecek.

Yazının Devamını Oku

28 değil, 17 gün sonra...

Elimizde kalan sosyal becerilerimizin bir kısmını daha kaybettiğimiz 17 günün sonunda bir açıldık, pir açıldık. Hem birbirimizi, hem olur olmaz kutuplaşmayı hem de bize ters düşeni Emniyet’e anında ihbar etmeyi özlemişiz anlaşılan.

Twitter’da biri yazmıştı “Yasak sırasında köpekle sokağa çıktığımda kendimi ‘Ben Efsaneyim / I Am Legend’daki Will Smith gibi hissediyorum” diye. Altına imzamı atarım. Köpek bahsi geçen filmi izlemedi ama izlese o da atardı. Böyle bir 17 gün ve gece geçirdik.
Şimdilerdeyse ‘28 Gün Sonra’nın finaline benzer haller var. Evlerden yavaş yavaş kafalar uzandı. Sonra hızlıca sokaklara koşuldu. Elbette bu durum sebebiyle bazı tespitlerim de oldu.

Dün elimdeki tenis topunu sahildeki çimenlere doğru havaya atsaydım en az 14 kişinin kafasından seker, yere öyle düşerdi. Evinden ince belli çay bardağını, termosunu alıp keyif yapan teyzeden elektrikli scooter’ları olmadan 17 koca gün geçirmek zorunda kalanların yoğun trafiğine ve irili ufaklı kazalarına çeşitli gülümseten görüntüler gördüm.

Tabii her konuda olduğu gibi bu konuda da toplumumuz bölünmüş durumda. Hayat Eve Sığmıyor Platformu bir küçük toplanma organize etmiş. Hemen birileri gelip onları Twitter’da Emniyet Genel Müdürlüğü’nü mention’layarak ihbar etmiş, “Gereğinin yapılması için ne bekliyorsunuz” diye sormuş. Milletimiz hem kutuplaşmayı hem sosyal medyayı hem de ihbarcılığı zaten ayrı ayrı seviyordu. Üçünü birbirine entegre ederek kullanma fırsatını da haliyle hiç kaçırmıyor.

Araç trafiği fena, fena da kalacak gibi... Artık gün ortası saatlerde İstanbul’un eski iş çıkışı trafiğindeki yoğunluk var. İş çıkışı ve yasak başlangıcına doğruysa zaten bir yerden bir yere gidebilen beri gelsin. Tabii bazı yerlerde düzenli polis kontrolüne girmeye de alışmışız. Onun yarattığı bir boşluk var üstümde. O eskiden durup durup işe gidebilir kâğıdı gösterdiğim yerlerden geçerken sanki yasadışı bir iş yapıyormuşum, biri beni de Emniyet’e mention’lasa mention’larmış gibi...

TURİSTLER HAZIR DEĞİLDİ

Turistler zor durumda. Normalde alabildiğine kaotik bir hali olan şehrimizin boş haliyle tanıştıkları için burayı öyle rahat rahat, salına salına gezebilecekleri bir yer gibi algılamışlardı. Muhtemelen açılmış halinin o kadar ferah olmayacağını biraz tahmin ediyorlardı ama bu kadarını tahmin edebildiklerini sanmıyorum. Sürekli bir kenara kaçılma halindeler; sürekli ezilme tehlikesi atlattıkları, her yerden üzerlerine insanların aktığı ve çarpıp geçtiği bu ortama hazır değillerdi. Sudan çıkmış balık gibi olmuş garibanlar. Gerçi haberleri yok ama bu ‘onlara serbest, bize yasak’ uygulaması bir süre daha sürseydi vatandaşların biriken öfkesinin hedefi olma ihtimalleri de vardı.

Yazının Devamını Oku

İzin kâğıdı, evrak ve kontrol noktaları

‘İşe gidebilir’ kâğıtlarıyla yaşayıp kontrol noktaları arasında koştuğumuz kapanmada en çok polislerle diyalog kuruyorum. Görevimiz birbiriyle çelişiyor, bu da bizi yoruyor.

Son sabahlarımın şarkısı “Evden çıkmak mecburen, işe gitmek mecburen, mecburen mecburiyetten” şeklinde. Çünkü bu gidişlerin her hali iyice tuhaflaştı. Örneğin şimdi evden çıkacağım ve çıkmadan önce kontrol etmem gereken kocaman bir yanıma alınacaklar listesi var. Altı üstü evden çıkacağız arkadaş ya, bu kadar çok kontrol edilmesi gereken adım olmaz. Ama oldu işte.

Bir 300 metre gider gitmez ilk çevirmeme giriyorum. “Kâğıt var mı?”, var. “Kimlik?”, o da var. Memur Bey kardeşim kâğıda bakıyor. “Bu olmaz” diyor. 

-  Niye olmuyormuş?

- Bunu şirket yazmış, kaymakamlık onayı olması lazım.

-  Yok, o geçen seferdi. Bu seferki genelgenin 15’inci maddesine bakarsan, oluyor bu.

Bir süre konuşuyoruz. En sonunda ben “Usta, benim işe gitmem lazım, ceza keseceksen kes, kesmeyeceksen sal beni, acelem var” diyorum. “Bu olmazdı ama arkanda trafik oldu, bu seferlik geç” diyor.

Bitti mi peki maceramız? Hayır. 25 dakikalık yolumda üç kontrol noktası var. Altı dakika sonra ikincisinde ‘onlaynım’. Yol, yine tek şeride düşüyor. Dizilip bekliyoruz. Bir önceki kontrol noktasında “Olmaz” denilen kâğıt burada oluyor. Hızlıca geçiyoruz. Son kontrol noktasında da benzer bir süreç işliyor. Fakat ben günde altı kere durdurulmaktan sıkıldığım için dayanamayıp “Kontrol ettiğiniz arabanın kaputuna görüldü damgası mı vursanız acaba, üç metrede bir tekrar girmesek” diyorum. Cevaben “Biz görevimizi yapıyoruz” alıyorum. “Allah zihin açıklığı versin” deyip devam ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Yaş sadece bir fotoğraftır dostum

İnternet challenge’larından huylanırım. Ama huylanmam, onların üzerine ahkâm kesmeme engel değil elbette. Ben de bu aralar kendi 20’li yaş fotoğraflarıma baktım...

İnternet challenge’ları beni genel olarak korkutuyor. Yok verilerim çalınır, yüzüm yapay zekâ eğitimlerinde kullanılır, bir sabah bir de bakmışım algoritmaya data olmuşum falan gibi şeylerden değil. Benim datamı kim ne yapsın, eğitilmek için benim yüzüme kadar düşen yapay zekayâ Allah kolaylık ve zihin açıklığı versin. Ama her fotoğraf atana laykını vermek zorunda hissediyorum. Birinizin 20’li yaşlardaki halini tatlış bulmuşum da diğerini bulmamışım gibi bir hava oluşsun istemem.

Malum bir süredir timeline’larımızda 20’li yaşlar challenge’ı var. Artık bitti sayılır ama bir üç gün kadar yoğun akıcı devam etti. Şimdi de ara ara hâlâ sona kalıp dona kalmayanların attığı tek tük 20’ler düşebiliyor. Ben de bu vesileyle kendi 20’li yaş fotoğraflarıma baktım. Paylaşmalık bir durum çıkmadı “Ben bu zatı tanımıyorum ya” duygusundan başka bir şey geçmedi elime. O yüzden oturup paylaşanları ve paylaşımları genel olarak ‘eyyor’layacağım.

En önemlisi Kemal Kılıçdaroğlu hariç neredeyse hepiniz şu anda 20’li yaşlarınızdakinden daha ‘cool’ gözüküyorsunuz. 

Yargılamak için söylemiyorum ama bu challenge’da biraz yoğunluk vardı. Galiba herkes 20’lerini özlemiş ve o günlerden görüntü paylaşmak için aportta bekliyormuş. Mesela Cahit Berkay “Müsaadenizle bu 20 yaş mevzusuna noktayı koyuyorum arkadaşlar” notuyla paylaştığı fotosu gerçekten de son noktayı koymaya aday bence.

Ziya Selçuk’un, Marlon Brando’nun; Vedat Milor’un da Alain Delon’un gençliğini kendi gençlikleri olarak paylaşması çok parlak espriler değil. Ama Ziya Selçuk’un bu esprisine cevaben yapılanlar epey komik. Milor’un Delon fotoğrafını gerçekten Milor zannedip galerilerine alan haber siteleri de komik. Paylaşımlar istedikleri yerden değil ama yankıları noktasından güldürmeyi başarmış oluyorlar yani.

30’una henüz gelmişlerin challenge’a katılmasınıysa tasvip etmiyorum. 20’li yaşların geçen yıl bitmiş zaten arkadaşım, neyin nostaljisi bu! Zaten aynı insansın hâlâ. Durduk yere kendimizi olduğumuzdan da yaşlı hissetmemize sebep oluyorsunuz.

İDARE EDİVERİN SİZ DE

Yazının Devamını Oku

Ben kaybetmem,sen kaybolursun

Telefonlar artık kayıp eşyaları bulacakmış. Ama direkt telefonunuz kaybolmuş olabilir. Paniğe gerek yok. Eşya aramada yılların tecrübesiyle yardıma hazırım.

“Hepsini bulucam bir bir. Yerine koyucam bir bir...” Son yıllarda müziğimize damga vuran şarkılardan en çok dilime takılanı hangisi derseniz cevabım bu olur; Büyük Ev Ablukada’nın ‘Evren Bozması’... Şarkı günlük hayatımda çok kolay karşılık buluyor. Ben evin içinde çok güzel bir şeyler kaybederim. Dolayısıyla da bir şarkı tutturup arayışa çıkarım.

Şimdi bir kısım telefona anahtarlarınız, cüzdanınız, sırt çantanız gibi önemli nesnelerinizi takip etmek ve bulmak için yardımcı teknoloji geliştirilmiş. Telefonlara el feneri konmasından sonra gördüğüm açık ara en anlamlı ekleme... Ben kendi iptidai yöntemlerimi geliştirmiştim. Eğer bu güncelleme şimdilik sizi kapsamıyorsa belki bu eski usul modeller işinize yarar diye sıralayayım...

‘Nereye koyduysan oradadır’ cümlesini duymak ‘totolojik’ bir önerme gibi görünmesi hasebiyle burnunuzun biraz kıvrılmasına sebep olabilir. Ama hemen kestirip atmayın. Çoğunlukla doğru. Belki biraz şöyle rötuşlayabiliriz: “Genelde nereye koyuyorsanız muhtemelen oradadır.” Araştırmalar da bunu gösteriyormuş nitekim. Vücut hafızanız sizi bir şeyi genelde bıraktığınız yere bıraktırmaya meyilli. Dolayısıyla yüzde 80 ihtimalle o anahtarı
hep koyduğunuz yerin yakınına bir yere koydunuz ama karambolde göremiyorsunuz. Derin bir nefes alıp o tarafı sakin sakin bir daha arayın.

Eşyaların kendi iradelerini göz önüne alın ve onları her zaman için üzerinizde oyunlar oynayan, evinizin birliğini, beraberliğini, düzenini bozmaya yönelik komplolar içerisinde olan iç mihraklar olarak değerlendirin. Çünkü böyledirler. Zihninizin “Bunu buraya koymuş olamam”, “Oraya düşmüş olamaz” gibi oyunlarına gelmeyin. Cüzdan pekâlâ kendini kanepenin altına atabilir, telefon yastıkların altına saklanabilir. Diğer adımda aldığınız derin nefesi tekrar alın. Ve kendi iradesi olan bir cüzdan olsanız sizi gıcık etmek için nereye saklanırdınız, düşünün. Düşmanın bakış açısıyla
bakın konuya.

ÇILGIN İSTATİSTİKLER...

Yazının Devamını Oku

Dürüstlük para etmez, cesaret duruma göre değişir

Yanımdan geçenlere kulak misafiri oldum. O misafirlik beni aldı ‘Cesaret mi geçer akçe, dürüstlük mü’ ve ‘Bir akçe kaç kripto coin eder’ gibi yerlere götürdü.

Yabancı diyarlarda ‘truth or dare’ adıyla oynanan, bizim buralarda da ‘dürüstlük mü cesaret mi’ olarak bilinen oyun üzerine düşünür buldum kendimi. Konunun başlangıç noktası az önce yanımdan geçenlerin konuşmalarından kulak misafiri olduğum şu cümle: “Bana ‘bilmemkim benim arkadaşım, geçen gün yemekteydik’ diye hava atmaya çalışıyor. Halbuki bana böyle hava atılmaz, böyle şeylerden hiç etkilenmem. Mesela konuşurken bir saniye deyip çantandan 200 bin dolar çıkarır, tak diye masanın üzerine koyarsın, bundan etkilenirim. Aaa derim ne kadar cool bir insan.”

Güldüm ama düşündüm de... Çünkü taraflardan biri ünlü tanıdıklarından bahsederek karşısındakini etkileyebileceğini düşünmüş, diğeri de beni asıl o değil, zenginlik etkiler noktasında. İnsanlarımızı etkileme potansiyeli olan şeylerin muhteşemliği üzerine düşünmeye başlayınca bir noktada pek etkilenmedikleri şeyleri de düşünmek gerekti. Buradan da dürüstlük ve cesaret hususlarına geldim. Dünyanın çeşitli yerlerinde insanları etkileyen bu kavramlar bizde kimseyi etkiler mi, peki etki kısmını bir kenara bırakırsak ‘Acaba hangisi daha geçer akçedir’, ‘Şener Şen’in ‘Namuslu’ filmindeki gibi dürüst olanı buralarda mağdur ederler mi’ gibi sorularım doğdu.

Kendim de pekâlâ cevaplarım bunları ama işimi garantiye alayım, eşim dostum arasında bu üç soruyla bir anket yapayım dedim. Beş arkadaşımdan anket usulü görüş aldım. Dürüstlük ve cesaretten mi etkilenirsiniz, masaya küt diye koyulan 200 bin dolardan mı diye sorduğum arkadaşlarımın beşi de özetle “Hiçbirinden etkilenmeyiz çünkü bu dediklerini kim kaybetmiş de biz bulalım” dediler. Etraflarında, iş çevrelerinde pek dürüst yokmuş, dürüst taklidi yapan varmış. Ona da güvenirsen bir sabah ansızın dolandırılabiliyormuşsun. Cesaretten zaten herkes başka bir şey anladı. Biri dedi “Cesaret derken bungee jumping yapmaktan mı bahsediyorsun, yoksa siyasi bir eleştiriyi tweet olarak atmak gibi bir şeyden mi?” Diğeri ‘cesaretle aptallık arasındaki çizgi’ klişesi üzerinden lafa girdi, sonra nereye gideceğini bilemedi o lafla. Masaya para koyma konusundan da dört kişi etkilenmedi. Biri etkilendi ama negatif: “Bu sığır böyle paralar kazanıyor, ben de hâlâ yüzde 3 maaş zammı alacağım diye heyecanlanıyorum enayi gibi diye sinir krizi geçiririm” dedi. “Masaya balyayla para atmalar çalışarak olmaz zaten, sen sıkma canını, ailesinden kalmıştır” dedim de az sakinledi.

‘ÇOK GÜVENİLİR ANKET’

‘Cesaret mi dürüstlük mü geçer akçedir’ sorusuna iki tip yanıt geldi, yüzde 60-40 olarak dağıldılar. Onlar da şöyleydi: 1. İkisinden de akçe makçe çıkmaz. 2. Akçe derken hangisi nakde dönebilir anlamında diyorsan cesaret geçer ama böyle ‘Çiftlik Bank’ kurup o paralarla kaçabilecek türden bir cesaret. ‘Dürüstü mağdur ederler mi’ sorusundaysa katılımcılarımız oybirliğiyle ‘Evet, üzerine tartışmaya bile gerek yok’ cevabını verdiler.

Bu noktada ‘Benim çevrem karamsarlardan mı oluşuyor’ diye düşünebilirdim. Lakin gazeteyi açıp yine bir cesur yüreğin kripto borsası kurup oradan indirdiği 2 milyar dolarla Tayland’a kaçtığı haberini görünce anketimin sonuçlarının güvenilir olduğuna ve toplumun ruh halini yansıttığına hükmettim.

Yazının Devamını Oku

Düzenli bir scooter mümkün mü?

Kaldırım canavarı scooter’lara yeni düzenleme gelmiş. Bu taşıtla arasında sorun olan bir kişi olarak düzenlemeyi değerlendirmeyi kendime hak görüyorum. Hadi bakalım...

Elektronik scooter’larla ilgili düzenleme Resmi Gazete’de yayımlandı. Tam da bir gün önce iki tanesi kaldırımda yarattığı kaosla kendi halinde giden yaya, araç ne varsa hepsini birbirine katmıştı. Kaldırımda çaprazlar çize çize giderken onlardan kaçmak isteyen bir kısım yayayı sağa sola saçtılar. Biz önümüze aniden hoplayan yayalardan kaçmak için araçların yarısını karşı şeride soktuk. Oradan gelen minibüs çarpmasına ramak kala durdu. Ki minibüsler genelde fren kullanmaz, yol vermez, kendi olayından başkasını gözetmez. Durmak zorunda kaldı adam yani. Sağ olsun büyüklük gösterdi. Arkadaşım “Her inovasyonun kaderi sonunda Türkiye’de apaçisel kullanımlı eğlence aracına dönüşmek oluyor” dedi.

Ertesi gün WhatsApp’a üç ayrı kişiden gelen scooter düzenlemesi haberini daha bir ilgiyle karşıladım. Üç kişinin birden bu haberi görünce bana göndermek istemesini de yadırgamadım, bu taşıtlarla belli sorunları olduğu bilinen bir kişiyim. Uzun süredir kademeli olarak artan bir şekilde kurulmaya devam ettiğim için de maddelere bakıp bu işe yarar, bu yaramaz demem çok zor olmadı. Buyurun raporum...

- Ayrı bisiklet yolu veya bisiklet şeridi varsa taşıt yolunda scooter sürülemeyecek.

Peki. Zaten taşıt yolundan ziyade kaldırımdan gidiyor bu araç. Kaldırım da yoksa ya da gerçekten az varsa taşıt yoluna iniyor. 

- Otoyol, şehirlerarası karayolları ve azami hız sınırı 50 km/s üzerinde olan karayollarında sürülemeyecek.

Bununla otoyola çıkan var mıydı bilmiyorum. Ama çıkabilirler, belli olmaz. Çıkılmamışsa da önden yasaklamak mantıklı. Biz bilmiyorduk olmasın.

-

Yazının Devamını Oku

Önüm arkam grafik, tablo...

Güne korona tablosuyla başla, Bitcoin tablosuna bak, dön oradan TÜİK bilmem ne oranı açıklamış, ona gözün takılsın... Bu sözelci halimle ben bütün bu tabloların arasına neden düştüm, niye düştüm ve en önemlisi nasıl çıkacağım acaba?

Size de bazen hayatta en hakiki mürşit Excel’miş gibi geliyor mu? Bana biraz geliyor. Hele son zamanlarda iyice geliyor. Sözelci bir kişi olarak hayatımda bu kadar çok rakam, tablo, grafik, vıt eğrisi, zıt kırılımı takip etmek durumunda kalacağımı hiç düşünmezdim. Ama işte dedikleri kadar var gerçekten: Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir. Bizim durumumuzda bu, biz plan yaparken geçip giden rakamlar oluyor. Böyle olunca eğer o anda halihazırda bir Excel’e bakmıyorsam “Bunu aslında bir Excel’de gösterseler” diyor oluyorum.

Misal her sabah bakalım bugün nasıl bir gün diye bilgisayarı açtığımda korona tablosuyla karşılaşıyorum. Sabah kahvesi seansı “Hımmm test sayısı 300 bin 108 olmuş, vakaya bakalım, 52 bin 400 kusür. Dün 49 bin idi. Yüzde 7 desen...” gibi mırıltılarla geçiyor. Sonra septik bir kişi olmanın getirdiği ekstra mesai var. Misal “Türkiye en çok vaka açıklayan ikinci ülke oldu” demişler, gidip worldometer’dan kontrol edesi geliyor insanın kaçınılmaz olarak. Oraya gidince de bir süre Fransa’nın son 24 saati, Belçika geçen haftası, Hindistan’ın ilk 17 günü gibi bir işine yaramayacak datalara bakarken yakalıyorum kendimi.

Korona tablosundan kafayı kaldırdın diyelim. Bu sefer Bitcoin tablosu çıkıyor hop diye karşına. 55 binden kapatmıştı, bak 57 bin olmuş. Aaa demin de 56’ya indi. Trend desteği üzerine çıkmış, direnç noktasını geçerse 62 bine gidebilirmiş. Tamam bunu da öğrendik. Gerçi trend desteği ne demek onu tam öğrenemedik ama olsun.

Bu kripto işine bir girdin mi çıkabilen beri gelsin zaten. Dogecoin düşmüş, HopCoin yüzde 7 çıkmış, peki bunlar niye inip çıkıyor? Bunu anlamaya çalışmaya iki makale, iki YouTube videosu kadar vakit ayır. Biraz anla ama tam anlayama, o arada “Benim coin’e yatıracak param mı var, ben bunu niye öğrenmeye çalışıyorum” diyerek kendine yabancılaş, bütün sekmeleri kapat.

Sırada ne var? Euro çıkmış, dolar inmiş. Bunları da grafikleriyle görelim. Pek güzel.

“Bu kadar ekonomi yeter” deyip gideceğim ama grafik, istatistik, rakam bağımlısı olmuşum, gidemiyorum. “Son bir sigara içip bırakacağım” diyen adam gibi mütemadiyen “Tamam şuna da bakayım, sonra grafikle tamamım” diyorum, lakin olmuyor. Al bak mesela tüketici fiyat endeksi yıllık yüzde 16.19 artmış. Bunun bir de reel rakamı var. Birileri “O öyle hesaplanmaz, böyle hesaplanır” demiş dönüp ona bakmak lazım. Bakıyorum, nasıl hesaplandığını anlamıyorum ama 35-40 bulmuşlar.

Süper Lig candır, en azından kafam basıyor

Yazının Devamını Oku

Hoca bitir artık kışı, bitir!

Baharı bekleyen kumrular bu günleri görse sinirden kendilerini keserlerdi. Her sabah bir ümit gözümü açıp yine gri gri günler görmekten çok sıkıldım. Nisanda olduğumuz teyit edilip gereğinin yapılmasını temenni ediyorum.

Üşüyoruz: Zaten sınırlı saatlerde, sınırlı gerekçelerle sokağa çıkabilen, çok affedersiniz, serbest gezemeyen tavuğa dönmüş kişileriz. Bir de o sınırlı çıkışlarda titremek, çıktığına çıkacağına pişman olmak, olacak iş değil.Geçen sabah açtım pencereyi, olanca gücümle “Hoca bitir artık, bitir” diye bağırdım. Haberlere bakıyorum, ‘Bütün cemreler düştü’ diyor; takvime bakıyorum nisanı gösteriyor, pencereden dışarı bakıyorum, havanın bu gelişmelerden hiç haberi yokmuş gibi bir haller... Meteorolojiye güvenecek olursak siz bu satırları okurken hava bir nebze açmış olmalı. Ama önümüzdeki hafta tekrar bir süredir içinde oturduğumuz gri fona geri dönecekmişiz. Bu Londra’nın nimetlerinden faydalanmadan negatif yanını bol keseden deneyimlememize vesile olmak için tasarlanmışa benzeyen havanın benim ve pandemi el verdiğince muhatap olabildiğim sınırlı sayıdaki insan üzerindeki etkisini tane tane sıralayayım.

Motivasyon ağaçta yetişmiyor: Yani kendimizi salmayalım, depresyona sarılmayalım, işi gücü bırakıp kendimizi dağlara vurmayalım diye olağanüstü bir çaba sarf ediyoruz. E, her sabah kalkıp “Geçen hafta mıydı neydi, hani bir ara güneş çıktıydı” diye diye günleri karşılamaya devam edersem ne olacak bu motivasyonun hali?

Barajlar taşacak: ‘Bu yıl da barajlar boş’ diye tonla haber okuduk. Sonra yağmur yağdı, doldular. Artık taşma noktasına gelecekler, yüzde 70’i geçmiş. Bir damla daha yağmura, kara ihtiyacımız yok, hamdolsun. O yüzden ellerimizi kaldırıp hep beraber sesleniyoruz: Yağdırma Mevlam su, lütfen.

Uyanamıyoruz: Yataktan çıkıyoruz da uyanmış olmuyoruz. Bilmem kaç gündür işten eve döndüğümde anca uyanmış oluyorum. İşe mi gittim, rüya mı gördüm bilemediğim tuhaf anlar yaşanıyor.

Kış müzikleri fazla dinlenmekten aşındı: Bahar playlist’lerine geçmek istiyoruz. Gri, soğuk havalarda açılan neşeli bahar şarkısından hayır gelmiyor. Geçen bir ‘Here comes the sun’ çalayım, belki çağırdıkça gelir dedim. Play’e bastığım gibi sigorta attı. Evren bile inanmadı baharın gelme ihtimaline.

Size sokağa çıkamasanız da camdan bakınca görebileceğiniz güneşli bir hafta sonu temenni ediyorum. Ama tabii esas olan o güneşin bizimle kalıp kalmayacağı. Artık dördüncü cemre mi lazım, beşinci cemre mi, ne lazımsa inşallah en kısa sürede gereken yer neresiyse oraya düşer.

Yazının Devamını Oku

Tekrar hoşgeldin korona anksiyetesi

Geçen yıl bu zamanlar ‘karantina sonrası yapacaklarım’ listeleri hazırlıyordum. O listeye dönüp baktım, başarı yüzdesi yerlerde sürünüyor. Motivasyon desen o da bitmiş. Elimde kala kala, durup durup tekrar hortlayan korona anksiyetesi kalmış.

Bundan yaklaşık bir yıl önce korona günleri yeni başlamışken sizlere korona sonrası için planlarımı listelemiştim. Bir yıl sonra hâlâ hiçbir şeyden çıkamadığımız, tam tersine korona anksiyetesinin aynen geri geldiği göz önüne alınırsa bu listenin üzerinden bir geçip boyumuzun ölçüsünü ne kadar aldığımızı görmemizin yeridir, zamanıdır diye düşünüyorum.

Mesela demişim ki “Beslenmeden mustaribim”. “Çıkınca seni bir daha göremeyeceğim karbonhidrat” diye de devam etmişim. Bir hedefe bu kadar uzak düşülür. Tamam, pandemiden çıkamadık ayrı ama insan biraz olsun durumla barışır da bari pandemi içinde bazı şeylere tekrar çekidüzen vermeye çalışayım der. Yok! Her sabaha “Merhaba poğaçacı” diye başlıyor, çılgın gibi poğaça yiyorum. Beslenme işini düzeltmeye dair tüm ümitlerimi çöpe attım.

Sosyalleşme işinde “Çevrimiçi sosyalleşmeden hiç şikâyetçi değilim” gibi bir açıklamam olmuş. “Bunu karantina sonrası da sürdürebilirim” demişim. Bu konuda fikrim de ihtiyaçlarım da değişti. Artık hiç sosyalleşmesem de olur bir noktadayım. O gün geldiğinde yaşam koçu tutup tekrar sosyal beceriler kazanmaya çalışmam lazım.

Lakin geçen gün okuduğum üçüncü sayfa haberine göre de yaşam koçları ayda 40 bin lira kazanıyormuş. Ben sosyalleşme becerisi edinmeye böyle paralar ödemem.

Yani gelecek yıl bu zamanlar listeyi tekrar kontrol ederken muhtemelen sosyalleşme kelimesinin anlamını bile unutmuş olacağım. Parti üyesi olup kongrelere falan katılabilirim gerçi. Gördüğüm kadarıyla en sosyal ortamlar oralarda dönüyor şu aralar.

“Evden çalışma işine fazlasıyla alışmış olacağım ve ofise gitmek bana lüzumsuz gelmeye başlayacak” demişim. Valla şimdi tıpış tıpış gidiyorum işe. İş hayatımıza düzenli PCR testi olmayı ekledik sadece. Bu konuda da yanılmış, öngörülerimizi sahanın dışına doğru atmışız hep.

Herkes ekmek yapıyordu o günlerde. Marketlerde maşa bulunmuyordu. “Azmettim, ben de ilk gördüğüm yerde alacağım, er geç alacağım, yapacağım son şey olsa bile eve maya dolduracağım” demeye getirmişim. Almadım.

Yazının Devamını Oku

Sokağa çıkmak ya da çıkmamak...

Sokağa çıkma... Şimdi çık, bir saat kal, dön. Vazgeçtik çıkma. Hadi hadi çık, peki… Bu sistemler, renklenen iller, saatli açılıp kapanan bakkallar, gün bazlı açılıp kapanan tekeller beni yordu. Arkadaşım Ercan’ı ise daha bile fena yapmış. Yaptığım araştırmaların sonuçlarına bakılırsa postkarantina anksiyetesi diye bir şeye tutulmuş olabiliriz.

“Abi sonuçta kendini böyle ani değişimlere çok hızlı atmamak lazım, uzmanlar da bu böyledir diyor” diyor arkadaşım Ercan ve devam ediyor: “Halı saha gibi düşün. İki yıl oynamadıktan sonra, sahaya çıkınca bir açma-germe bile yapmadan dalıp koşturursan n’olur sonuç?”

“Sokağa çıkmadan önce açma-germe yapalım, bengay sürelim mi diyorsun yani sen şimdi?” diye sormadan edemiyorum.

Çünkü konumuz sokağa çıkmak. Ercan bu kapanma, açılma, kapanma, bazen açılma, bazen biraz daha açılma haline alışamadı. Kapanma kafasından da pek çıkamadı. Şimdi biliyoruz, bir sürü insan artık pandemiye fazlasıyla dolmuş, ‘ne pahasına olursa olsun sokakta olmak istiyorum’ aşamasında. Ama Ercan bunlardan değil.

Aslında ben de ondan çok çok daha iyi durumda değilim. İşe gidip gelen bir insan olduğum için dışarıyla ilişkim daha iyi ama ‘sokağa çıkmış olmak için sokağa çıkmak’ noktasında onun kadar olmasa da zorlandığım oluyor. Zaten çıktığım sokaktan pek bir randıman alamadığımdan da daha önce bahsetmiştim. Şu sıra uyguladığımız haftada bir gün teneffüs sistemi bana da tam uymadı. Sokak dediğin bazı noktalarda pandemi öncesi yoğun saatteki toplu taşıma kadar kalabalık. Hafta sonu yasaksız günde şöyle bir camdan bakınca, apartman kapısından çıkarken basmam gerekirse yanıma Akbil alsam mı diye düşünmeden
edemiyorum.

Ercan’ın durumu benden bariz biçimde beter ama. Anlaşılır da bir durum bu. Pek çok insan bu pandemi döneminde eve kapanınca orada zaman içerisinde bir koza inşa etmiş oldu. Ekmeği fırına verdim; toplantıları üstümde gömlek, altımda pijama altıyla hallettim; platformlarda ne var ne yok izledim, hadi hop bugün de bitti derken sokağa çıkma alışkanlığını da çaktırmadan kaybedeyazdılar.

KENDİNCE SPİRİTÜEL BİR DAMAR YAKALADI

Yazının Devamını Oku

‘Normal’ bir hafta sonu

Kademeli normalleşme dalgasını ıskalamayayım diye sahillerde gönül rahatlığıyla fink atmaya, oturup sakin sakin bir şeyler yemeye çalıştım. Pek verimli olmadı...

Normalleşmeyi hemen hissetmenin en mantıklı yolu sahile gitmek gibi göründü. Yasak olunca malum, bahsetmiştim, polis bir yandan, zabıta diğer yandan sahili kesiyor. Kolluk kuvvetleri tarafından durdurulmadan su kenarında gezindim. Kendimce yaptığım “Erken gideyim, millet de benim gibi sahile aç, çok kalabalık olur” öngörüm öngörüymüş ama yine de yeterince önü görememiş. Ben 9’da olay mahalline vardığımda saatlerdir orada olan, evden masa, sandalye, koltuk ne varsa getirip çimlerin üzerinde küçük bir salon kurmuş gruplar vardı. Geceden gelip orada kaldıklarından bile şüpheleniyorum. Kapatmaların çoğumuzu normalde üşeneceğimiz şeyleri yapmaya, mesela sabahın 6 buçuğunda kalkıp epey bir eşyayı en yakın deniz kenarına taşımaya sürüklemiş olması da ihtimal dahilinde.

Yasaksız bir günde uzun zamandır yasağa takıldığım için yapamadığım bir şey daha var. Arabayla süpermarkete gidip büyük çaplı aylık alışveriş yapmak.

GİT-GEL MARKET, İKİ SAAT

Kötü bir fikir olduğunun farkındayım. Ama ne kadar kötü bir fikir olabilir ki? Şu kadar olabilir: Arabayla 15 dakika sürmesi gereken yol gidişte 1 saat 10 dakika, dönüşte 50 dakika sürebilir mesela. Sürdü de nitekim. Gitti mi sana iki saat sadece markete git-gel hattıyla! Zaten kontağı çevirdim, sokaktaki birinci köşeyi döndüm, kendimi trafikte buldum. Yani 7 yaşımdan beri günlük bazda köprü geçerim. Köprü trafiğinin köprüye gitmeyenleri bile bağlayacak şekilde başladığını, başlangıç noktasının da bizim sokağın köşesi olduğunu hiç görmemiştim.

Markette de hatırı sayılır bir yoğunlukla karşılaşıp iki saatimi de orada bırakınca günün kullanılabilir kısmının üçte birini zaten yemiş olduk.

Günün kalanında anlamlı bir şeyler yapmak zorundayım artık. Yasaksız günü heba edemem.

Bir yıl sonra hafta sonu sokağa çıkabilir ve bir yerde oturup bir şeyler yiyebilir olunca yiyeyim bari diyerek denemelere başlıyorum. Bu restoran deneyimi denen şeyi neredeyse tüm detaylarıyla unutmak üzereyim. Beni bu hale getiren pandemi, insanları restoranda bir masa için birbirini kesecek hale getirmiş. Herkes ta hafta ortasından yer ayırtmış. Masa bulan beri gelsin. Kahvecide de durum aynı şekilde. Kahveyi elde aldım almasına da sokakta elimde kahveyle kalakalınca hiç normalleşmiş hissedemedim kendimi.

Yazının Devamını Oku

Gevşeyelim gevşemesine de...

Bu dönemde hepimiz çok gerildik. Ben kendi adıma gevşerim gevşemesine de bu denetleme işlerinin yarattığı durumdan gevşemem zaman alabilir. Bir süre güldüm eğlendim ama ufak ufak asabım bozulmaya başladı zira...

Şimdi ben geçen hafta sonu dişçiden dönüyorum. Parkın yanından geçerken bir polis kibarca “İyi pazarlar, parka girmeyin lütfen, olur mu?” diye uyardı. “Tamam, doktordan eve gidiyorum zaten” dedim. “Tamamdır, geçmiş olsun” dedi, geçtik.

Bir önceki hafta da aynı noktada eve gitmek için en kestirme yolun gerçekten parkın içinden geçtiğine ikna etmek ve parmağımla gösterip çıkacağımı vaat ettiğim çıkıştan çıkarak eve ulaşmak gibi bir yaşanmışlığım olmuştu.

Sonra eve geldim. Haberlere bakıyorum, Bursa’da dağ ilçelerinden birinde hayvanlarını otlatmak için dışarı çıkan yaşlı kadını jandarma bulup eve gitmesi için uyarmış. “Şefkatli yaklaşım herkesin takdirini kazandı” diyor. O kadar da kazanmamış ama bakınca. 75 yaşındaki Ümmü Nine de gerilmiş zaten karşısında şefkatli de olsa jandarmayı görünce birden.

Onun ardından biraz daha gezinince Beyoğlu’nda bir saçma ceza kilitleme vakası düştü. Kadının nefes almak için kısa bir süre maskesini indirip geri taktığını kameralardan tespit edip ceza yazmaya kalkan bir memurumuz olmuş.

Daha önce bu korona denetlemeleri kapsamında gördüğüm en saçma videoyu hatırladım. Kahramanmaş’ta tedbirler çerçevesinde denetim yapan ekiplerin potpurisi. Ekipler önce motosikletteki evli bir çifti durduruyor, “Sizde hiç sosyal mesafe kalmamış” diyor. Motosikletteki kadın haklı olarak şaşalamış, o şaşkınlıkla ağzından “Ama eşim” yanıtı dökülüyor. Polis Nuh diyor, peygamber demiyor. “Şurada otobüs durağı var” diyorlar. Adamcağız eşini otobüs durağına bırakıp yoluna devam ediyor. Sonrasında aynı ekip bir aracı çeviriyor. Adam annesini hastaneye götürmekte. Kadını ön koltuktan kaldırıp arka koltuğa geçiriyorlar sosyal mesafe olsun diye. Sürücü bir “Hasbinallah” çekip yoluna devam ediyor. Finalde bir de genç çevrilmiş. “Bir günle yırttın” diyorlar. Çünkü oğlanın bir gün önce doğum günüymüş ve yaş kısıtlamasından bir günle kurtulmuş. “Ama yine de işini hallet, hızlıca evine git” diye uyarıyorlar.

Şimdi gevşeme falan diyoruz, iyi güzel. Ben de bu korona konusunda normalleşmeye hazır hissediyorum kendimi. Ama bu denetlemelerin kendinden mizahlı hallerinden, olası bir problemde ilk önlemin her zaman için yeşil alanlara erişimi engellemek olmasından biraz fazla darlandım. Bu gerilimden gevşemek kısmı pek kolay olmayacak gibi geliyor.

Ayrıca görünüşe göre ancak vatandaşın elini taşın altına koyup hazırladığı excel tablolarıyla anlamayı başarabildiğimiz hangi il ne kadar normalleşecek sürecinde de bunlardan daha çok görecek gibiyiz. Mesela drone’larla maske denetlemesinin devam edeceğini görüyorum. Buna da ‘Dinamik Denetleme’ deniyormuş. Bu drone’ların hayatımıza girip iyice oyuncak olduğu dünyaya “Yeter artık germe beni!” diye bağırmadan edemiyorum.

Yazının Devamını Oku

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim

Aktör John Krasinski’nin ‘Güzel Haberler’ formatından feyz aldım ve hafta boyunca kendimi gündemde pozitif gelişmeler aramaya adadım. Kendimce sonuç da aldım. Tabii benim pozitifim ABD’li bir bireyinkinden farklı oluyor...

Fenomen dizi ‘The Office’ten hatırlayacağınız John Krasinski bir süredir YouTube’da ‘Some Good News’ (Bazı Güzel Haberler) isimli bir program yapıyor. Haklı olarak pandemi döneminde içimizi iyice karartan dünyadan sıkılmış. Köşe bucak iyi haber aramaya başlamış. Sabahları bol bol e-postaya gelen gündem derlemesi okuyan bir kişi olarak hissiyatını fazlasıyla anlıyorum. Üstelik kendisi bir de Batı’nın gündeminden darlanıyor. “Ben sana biraz da Türkiye gündemi atayım da iç daraltan gündemin kralını gör sevgili John” diyebilirim ona.

Sonuçta Krasinski’den feyz almaya ve gündemin güzel haberlerine odaklanarak yaşam kalitemi biraz yükseltmeye karar verdim. Hafta boyunca “Aaa bu tatlıymış dediğim” haberleri kenara attım. Tabii benim pozitiften anladığımla ABD’li bir bireyin anladıkları arasında bazı farklar olabiliyor. Buyurun, seçtiğim beş habere ve bunları ne açıdan pozitif bulduğuma bakalım...

Para cepte kalacak

- Liverpool Üniversitesi’nin araştırması fazla içki tüketimine daha meyilli olan meslekleri ortaya koydu. İmalat ve inşaat endüstrilerinde çalışan nitelikli işçilerin içki tüketmeye daha meyilli olduğu sonucuna ulaşılmış. Benim açımdan olumlu çünkü bu meslek gruplarında yer almadığım için param cebimde kalacak. Yer alsaydım sıkıntıydı, zira malumunuz içki fiyatları meyilli bireyleri fazlasıyla üzecek kadar yüksek.

- Laboratuvar maymunu zor bulunur olmuş. Koronavirüs aşıları için deneme yapılacak maymun bulunamıyormuş. Bunun sebeplerinden biri de Çin’de vahşi hayvan kaçakçılığına ciddi cezalar getirilmesi... Çin bu kategoride dünya lideri. O taraflarda hayvan kaçırılmazsa vahşi hayvanların çektiği zulüm küresel ölçekte bir nebze azalıyor. Bu gelişmeyi harika bir haber olarak listeme eklemişim. Durup durup yeni bir kaçak maymun edinen Türk YouTube fenomeni birey de rahat durursa maymunlar bir süre huzur bulabilir.

‘Bodyguard karga’

- Haberin iyisi Reddit’te bulunur. Tabii bu platformdan ben de borsada fırlayacak senetler ya da patlama yapması muhtemel kripto paraları öğrensem iyiydi ama onu beceremiyorum. Pozitif haber bulabiliyorum ki ona da şükür. ABD’de kadının biri bahçesindeki kargaları besleyerek kendisine alıştırmış. Buraya kadar güzel. Ancak kargalar bir süre sonra kadını koruma görevini de üstlenmeye karar vermiş ve ona yaklaşan komşulara saldırmaya başlamışlar. Kadın da Reddit’teki bir hukuk grubuna gelip akıl danışmış: “Bu kargalar birini yaralarsa ben sorumlu tutulur muyum?” “Evet, tutulursun çünkü vahşi hayvanları kendine alıştırarak sorumluluğuna almışsın” demişler. Ama olay mahkemeye değil bambaşka bir yöne gitmiş. Bütün mahalle kargaları beslemeye başlamış. Kargalar herkese alışmış. Sonunda da bahçesinde düşen yaşlı bir mahallelinin etrafında uçup yaygara yaparak yardım çağırmış ve zor durumdaki yaşlı bireyin hayatını kurtarmışlar.

Yazının Devamını Oku

Mars’a mı gitsem Meksika’ya mı?

Bir daha bana bir takside uzaya gitmekle ilgili bir soru sorulursa daha net bir duruş sergilemek niyetindeyim. Boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırıyorum.

Uzun zaman sonra taksideyim. Ana arterler açık. Radyoda Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım’ın açıklamaları var. Bir noktada “Biz uzayda olmak mecburiyetindeyiz” cümlesi geçiyor. Şoför Bey de bu noktada bana dönüp “Mecbur muyuz uzaya gitmeye?” diyor.

Anında “Ben gitmem” diyorum. Hızımı da alamayarak ekliyorum: “Mars’a  gideceğime Meksika’ya giderim.” Bu, çok sevdiğim bir arkadaşımın “Uzaya gitmek ister miydiniz” sohbetlerinden birinde verdiği cevap. “Konu ‘uzağa gitmek’ olunca Meksika benim için şu anda yeterince uzak ve henüz kendisini görmedim” diye de devam etmişti. O zaman bu zaman bu bakış açısı bana aşırı makul gelir.

Yoksa aslında uzaya gitmeye hiç karşı değilim. Ama ‘mecburiyet’ düzleminde sorulunca hiç gidesim gelmiyor. Ayrıca ben de daha Meksika’yı görmedim.

Filmlerde gördük, gemide birisi mutlaka psikopatlaşır

Şoför Bey “Yok” diyor, “Ona bakarsan ben Meksika’ya da gitmem. Orası da uzak. Temsil edilmek olarak diyorum, uzayda temsil edilmeli miyiz?” Böyle başlayan sohbetimizi uzaya gitmek kaça patlar konusunda afaki hesaplamalar, uzayda madencilik imkânlarına yok bilgiyle genel bakış ve Elon Musk başlıklarına değinerek tamamlıyoruz. Lakin nasıl verimli bir sohbetse taksiden ve kardan çıkıp bilgisayar başına ulaştığımda aklımda hâlâ benzer sorular dönmeye devam ediyor: Bu uzay dediğin başı sonu belli ufak bir alan değil. Temsil edilelim edilmesine de neresinde temsil edilelim tam olarak?

Bir daha bana bir takside bu soru sorulursa daha hazır, daha net ve daha kararlı bir duruş sergilemek niyetindeyim. Dolayısıyla gün içinde boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırmak istiyorum.

Mars’ta temsil edilelim desen o iş zaten sakat. Elon Musk “Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadan önce Mars’ta şehirler kurmalıyız” diyor ama uzaycıların ciddi bir kısmı onunla hemfikir değil. Gitmek çok pahalıya geliyor, ortam elverişsiz, acil bir durum olsa yardım gelmesi minimum iki yıl çekiyor ve şu ana hiçbir astronot Dünya’dan gezegenimizi göremeyecek kadar uzaklaşmadığı için böyle bir yola çıkanların akıl sağlığının da yolun sonuna kadar dayanmayacağından şüpheleniyorlar.

Yazının Devamını Oku

Hangi gün aslında dündü?

Pandemi iş hayatını değiştirdi değiştirmesine de değiştire değiştire zaman döngülü bir filme çevirdi. Bu temadaki filmleri o kadar da fantastik bulmadığımız günlerden hepimiz biraz daraldık sanki, değil mi?

Platformda açtığım film zaman döngülü çıktı, anında kapattım. En bilineni ‘Groundhog Day’ (Bugün Aslında Dündü - 1993) olan temayı biliyorsunuz. Kahramanımız sürekli aynı günü yaşar. Ben (ve sanırım daha pek çok insan) bu temayı artık haliyle hiç fantastik bulmuyorum ve kendisine tahammül edemiyorum.

Neredeyse aynı günü tekrar yaşama meselesini ziyadesiyle deneyimledik. Fark olarak belki bizim döngümüzde 5+2 sisteminin olması.

Sokağa çıkma yasaklı hafta sonları deneyim olarak birbirlerinin tuhaf tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi günleri de benzer bir şekilde kendi 5’li tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi tekrarları ve hafta sonu tekrarları birbirlerinden biraz ayrılıyor ama. Hafta sonu tekrarlarını ele almıştık, bu kez hafta içi tekrarlarını ele alacağız.

Çünkü bu aralar pandemi dönemi iş hayatını nasıl değiştirecek sorusunun cevabını bulmuş gibi hissediyorum.

Öncelikle nasıl değiştirdiği ayrı, bir kere değiştirdi, sonra hiç ellemedi, aynen öyle devam etti. Evden çalışanları şöyle değiştirdi: Video konferans işine geçilince biliyorsunuz. “Nasıl olsa evdeyiz, hallederiz” ve “Yeni döneme adapte oluyoruz” kısmına geldik. Bu kısım çabuk tarafından coştu. Daha fazla çalışılır, daha fazla ve daha saatsiz iş için iletişilir oldu. Sonra da bu ilginç biçimde pek çok sektörde büyük ölçüde böyle kaldı.

Yazının Devamını Oku

İnsan gündemine yeter dedim

Hayvanseverler insan sevmez derler, bu doğru bilgi değil. Ama kendi adıma insanı değilse de insanın gündemini sevmekte biraz zorlandığımı kabul edebilirim. Bu yüzden kendimi hayvan gündemine verdim.

Çok söylenir, siz de duymuşsunuzdur: Hayvanseverler insan sevmiyor. Doğru olmadığı araştırmalarla da sabit, o ayrı ama benim açımdan şu doğru olabilir, insanların gündemini sevmiyorum. O yüzden sabah günün haberlerini şöyle bir tarama ritüelimde bazı düzenlemelere gitmeyi denedim. İnsanlar yerine hayvanlar âleminin gündemine bakıyor, “İnsanlara da başkası baksın artık” diyorum.

Tabii Türkiye özelinde orada da çoğunlukla iç açıcı şeyler olmuyor. Mesela geçen güne, sürekli geldi, gelecek denen ama bir tarih verilmeyen Hayvan Hakları Yasası’nın taslağı olduğu iddia edilen metne bakarak başladım. Evde üç hayvandan fazlasını bulundurmanın yasaklanacağını gördüm. Yine olmayan bir probleme çözüm üretilmiş olmasına sinir olup kapattım.

Daha pozitif bir haber arayışıyla rotamı tilkilere çevirdim. Türkiye’nin pek çok köşesinden “Sevimli tilki yemek için şuraya indi” haberleri akıyor. Haftada üç tilki haberi garanti ajanslarda. Mesela bu sabahın tilkisi Tokat Reşadiye’den... Kaplıcaya gelen tilkiye çorba ve ekmek ikram edilmiş. Sivas’ta başka bir tilki kendini pideciye zimmetlemiş. Kedilerle birlikte kapıda yemek yiyormuş. Bu tatlı tilki haberleri de aslında o kadar tatlı değil tabii. Hayvanın doğal ortamında yiyecek kalmamış, gelip kaplıcadan medet umar olmuş. Ayrıca saf değiliz, ajansa düşmeyen ve insana yaklaşması tam tersi etki yaratıp vurulan bir tilki daha olduğunu biliyoruz.

Böyle insan içine inen yabandomuzu da oluyor ama bizde pek hoş karşılanmıyorlar. Lakin Fransa’nın Nimes kentinde de domuzlar sokağa inmiş. Bir sorun yaşamadan gezinmiş, yemeklerini yiyip gitmişler.

Pozitif haber arayışımı sürdürüyorum. Ordu’da dereye düşen danayı itfaiye eri sırtında taşıyarak çıkarmış. İşte pozitif. Aynı dana Kurban Bayramı’nı sağ salim atlatamayabilir tabii ama ajansın danayı bu kadar yakından takip edeceğini sanmıyorum. Dolayısıyla hikâyenin sonunu öğrenemeyeceğim.

Eski sevgiliden intikam

Pozitif bir haber de ABD’de var. Joe Biden’ın iki köpeğinden biri olan Major barınaktan çıkıp Beyaz Saray’a kadar ulaşan ilk köpek olmuş. Buyurun size güzel bir detay: Portakal Reis son 120 yılda Beyaz Saray’da köpeksiz yaşayan ilk başkanmış. James Polk ve Andrew Johnson’ın da köpekleri yokmuş. Bu ikisi de aynı Portakal Reis gibi dört yıl oturabilmişler başkan olarak. Köpek yoksa ikinci dönem başkanlık da yok diyebiliriz yani.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sonu aslında geçen hafta sonuydu

Size de kısıtlamalı hafta sonları giderek birbirine benziyormuş gibi gelmiyor mu? Geçip giden cumartesi ve pazarlara bakıyorum, hepsinde olan biteni birkaç anahtar kelimeyle özetleyebilirim; poşet, köpek, izin kâğıdı, park-bahçe ve bira...

Al Pacino’nun ‘Şeytanın Avukatı’nda malum tiradı vardır ya hani: “Bak ama dokunma. Dokun ama tatma. Tat ama sakın yutma!” ‘Hafta sonu sokağa çıkma yasağı’ denince benim aklıma gelen şeylerden biri bu. Birbiriyle yer yer çelişen, yer yer de duruma göre tuhaf esneklikler gösteren kurallar silsilesi. Kısıtlamanın aklıma getirdiği diğer şeyleriyse şöyle anahtar kelimeleriyle aktarayım...

Poşet: Kısıtlamanın olmazsa olmazı. Malum sokak yasak ama market serbest. Elinizde bir market poşeti varsa pekâlâ markete gidiyor veya marketten dönüyor olabilirsiniz. Hal böyle olunca poşeti kapan kendini sokağa atıyor. Bir poşete birkaç mandalina, bir de ekmek atarsanız (illa marketten almanıza gerek yok, evden de doldurabilirsiniz) Kadıköy’den Bostancı’ya kadar yürüseniz bile sorun olmuyor.

Köpek: Hollanda’da kırk yılın başı iki sokağa çıkma yasağı gelince ortalık birbirine girdi, malum. Yasaktan kaçmak için köpek kiralama gibi ilginç bir yöntem devreye girmiş. Ancak ben bizim bu taraflar için uyarayım: Köpek her ne kadar evden çıkabilme yetkisi verse de asla ve asla bir market poşeti yerine geçmiyor. Mesela köpekle sokakta ileri geri yürümeyeyim, şu 500 metre aşağıdaki parka ineyim derseniz, polis gelip “Yalnız köpekleri kapımızın önünde gezdiriyoruz” diye kovalıyor. Siz kovalanırken elinde ekmekli poşetle yürüyüş yapan teyzeler de yanınızdan akıp gidiyor. Ayrıca iki kişi bir büyük poşetle istediğiniz yere gidebiliyorsunuz ama ‘iki kişi-tek köpek’ işlemiyor. “Niye bu köpeği iki kişi gezdiriyor” diyorlar.

İzin kâğıdı: Bu belge çok iyi. ‘Arabayla gezebilir’ mealine geliyor ve isminin korkutuculuğunun tersine gayet kolay edinilebiliyor. Kimle konuşsam izin belgesi var.

Park-bahçe: Pandeminin başından beri ilk kapanan yerler oluyor her seferinde. Bu da beni feci geriyor. O yüzden ne zaman kısıtlama lafını duysam “Aman önce parkı kapatsınlar ha, açık falan unutulmasın maazallah” demeden edemiyorum. Misal başta da dediğim gibi elinize poşeti aldınız ya da gerçekten markete gittiniz, dönerken de bir kahve alıp yol kenarındaki banka oturdunuz, sorun yok. Gidip parktaki banka oturdunuz, yok o olmaz. Açık alanlara erişimi engelleyerek yapılan önlem alma işini hiçbir şekilde kavrayamadım. Kavrayan varsa bana e-posta atsın.

Bira: Malum kısıtlamanın bir ayağı da alkollü içki satışı. Bu ilk başladığında haftalık market işini çözerken ‘İki-üç de bira alayım, madem yasakmış’ dedimdi. Sonra alışkanlık oldu, her hafta alıyorum. Ama tüketimi öyle bir alışkanlık olmadı. Zaten soğuk havalarda, alkollü-alkolsüz fark etmez, soğuk içecek tüketen bir kişi de değilim. Evde tonla bira birikti. Artık ya eşe dosta ev hediyesi olarak götüreceğim ya da bahar gibi yatırım aracı niyetine satarım, bilemiyorum. En azından şu alkollü içki satışı yasağı kalksa da ben de inadımdan almaktan kurtulsam diye dua ediyorum.

Yazının Devamını Oku