GeriMehmet İren Düzenli bir scooter mümkün mü?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Düzenli bir scooter mümkün mü?

Kaldırım canavarı scooter’lara yeni düzenleme gelmiş. Bu taşıtla arasında sorun olan bir kişi olarak düzenlemeyi değerlendirmeyi kendime hak görüyorum. Hadi bakalım...

Düzenli bir scooter mümkün mü

Elektronik scooter’larla ilgili düzenleme Resmi Gazete’de yayımlandı. Tam da bir gün önce iki tanesi kaldırımda yarattığı kaosla kendi halinde giden yaya, araç ne varsa hepsini birbirine katmıştı. Kaldırımda çaprazlar çize çize giderken onlardan kaçmak isteyen bir kısım yayayı sağa sola saçtılar. Biz önümüze aniden hoplayan yayalardan kaçmak için araçların yarısını karşı şeride soktuk. Oradan gelen minibüs çarpmasına ramak kala durdu. Ki minibüsler genelde fren kullanmaz, yol vermez, kendi olayından başkasını gözetmez. Durmak zorunda kaldı adam yani. Sağ olsun büyüklük gösterdi. Arkadaşım “Her inovasyonun kaderi sonunda Türkiye’de apaçisel kullanımlı eğlence aracına dönüşmek oluyor” dedi.

Ertesi gün WhatsApp’a üç ayrı kişiden gelen scooter düzenlemesi haberini daha bir ilgiyle karşıladım. Üç kişinin birden bu haberi görünce bana göndermek istemesini de yadırgamadım, bu taşıtlarla belli sorunları olduğu bilinen bir kişiyim. Uzun süredir kademeli olarak artan bir şekilde kurulmaya devam ettiğim için de maddelere bakıp bu işe yarar, bu yaramaz demem çok zor olmadı. Buyurun raporum...

- Ayrı bisiklet yolu veya bisiklet şeridi varsa taşıt yolunda scooter sürülemeyecek.

Peki. Zaten taşıt yolundan ziyade kaldırımdan gidiyor bu araç. Kaldırım da yoksa ya da gerçekten az varsa taşıt yoluna iniyor. 

- Otoyol, şehirlerarası karayolları ve azami hız sınırı 50 km/s üzerinde olan karayollarında sürülemeyecek.

Bununla otoyola çıkan var mıydı bilmiyorum. Ama çıkabilirler, belli olmaz. Çıkılmamışsa da önden yasaklamak mantıklı. Biz bilmiyorduk olmasın.

- İkiden fazlasının taşıt yolunun bir şeridinde yan yana sürülmesi yasak.

Zaten ikiden fazlasını taşıt yolunun bir şeridine sürücüleriyle beraber yan yana tıpalamak pek mümkün değil.

BENİ BİR GÜLME TUTTU

- Yaya yollarında sürülmesi yasak.

Kimse kusura bakmasın, ben ‘yaya yollarında x sürülmesi yasak’ gibi kuralı ciddiye bir yere kadar alabilirim! Motosiklet geliyor üstüme kaldırımda, motosiklet! Daha bu işi çözemeyen, kaldırıma park eden arabaya karşı tek silah olarak elimizde silecek kaldırmayı bırakan, yaya yolundan giden scooter’ı göremez de yasaklayamaz da denetleyemez de... Bu arada motosiklet konusu açılmışken kuryeler üzerinde kurduğumuz yetişme baskısının ve bunun onları kaldırıma ittiğinin farkındayım. Daha bir de işin o etabı var çözülmesi gereken ki sıra onlardan feyz alan düz motosikletlere gelsin. O sıra geldiğinde Namibya çöllerinde gitsin diye üretilmiş motorla İstanbul kaldırımında gezen adama dert anlatmak işini başarabilir miyiz başaramaz mıyız bakarız.

- İzin alınarak yapılan gösteriler dışında, akrobatik hareketler yaparak sürülmesi yasak.

Beni bu maddede bir gülme tuttu. Valla yalan yok.

- Manevra için işaret verme halleri dışında tek elle sürülmesi yasak.

Buna da güldüm.

- Kamu nizamını bozacak, özel mülkiyeti ihlal edecek, araç ve yaya trafiğini engelleyecek şekilde park edilmesi yasak.

Bunu da denetleyen çıkmaz. Çıkarsa da en çok geçen gün kepengine scooter bağlandığı için dükkânını açamayan adam sevinir. En son aplikasyonu indirip scooter’ı açmak ve başka yere kendi park etmek zorunda kaldıydı.

- Vergiyle ilgili bir madde var bir de.

O denetlenir bak, ona şüphe yok.

X

İzin kâğıdı, evrak ve kontrol noktaları

‘İşe gidebilir’ kâğıtlarıyla yaşayıp kontrol noktaları arasında koştuğumuz kapanmada en çok polislerle diyalog kuruyorum. Görevimiz birbiriyle çelişiyor, bu da bizi yoruyor.

Son sabahlarımın şarkısı “Evden çıkmak mecburen, işe gitmek mecburen, mecburen mecburiyetten” şeklinde. Çünkü bu gidişlerin her hali iyice tuhaflaştı. Örneğin şimdi evden çıkacağım ve çıkmadan önce kontrol etmem gereken kocaman bir yanıma alınacaklar listesi var. Altı üstü evden çıkacağız arkadaş ya, bu kadar çok kontrol edilmesi gereken adım olmaz. Ama oldu işte.

Bir 300 metre gider gitmez ilk çevirmeme giriyorum. “Kâğıt var mı?”, var. “Kimlik?”, o da var. Memur Bey kardeşim kâğıda bakıyor. “Bu olmaz” diyor. 

-  Niye olmuyormuş?

- Bunu şirket yazmış, kaymakamlık onayı olması lazım.

-  Yok, o geçen seferdi. Bu seferki genelgenin 15’inci maddesine bakarsan, oluyor bu.

Bir süre konuşuyoruz. En sonunda ben “Usta, benim işe gitmem lazım, ceza keseceksen kes, kesmeyeceksen sal beni, acelem var” diyorum. “Bu olmazdı ama arkanda trafik oldu, bu seferlik geç” diyor.

Bitti mi peki maceramız? Hayır. 25 dakikalık yolumda üç kontrol noktası var. Altı dakika sonra ikincisinde ‘onlaynım’. Yol, yine tek şeride düşüyor. Dizilip bekliyoruz. Bir önceki kontrol noktasında “Olmaz” denilen kâğıt burada oluyor. Hızlıca geçiyoruz. Son kontrol noktasında da benzer bir süreç işliyor. Fakat ben günde altı kere durdurulmaktan sıkıldığım için dayanamayıp “Kontrol ettiğiniz arabanın kaputuna görüldü damgası mı vursanız acaba, üç metrede bir tekrar girmesek” diyorum. Cevaben “Biz görevimizi yapıyoruz” alıyorum. “Allah zihin açıklığı versin” deyip devam ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Yaş sadece bir fotoğraftır dostum

İnternet challenge’larından huylanırım. Ama huylanmam, onların üzerine ahkâm kesmeme engel değil elbette. Ben de bu aralar kendi 20’li yaş fotoğraflarıma baktım...

İnternet challenge’ları beni genel olarak korkutuyor. Yok verilerim çalınır, yüzüm yapay zekâ eğitimlerinde kullanılır, bir sabah bir de bakmışım algoritmaya data olmuşum falan gibi şeylerden değil. Benim datamı kim ne yapsın, eğitilmek için benim yüzüme kadar düşen yapay zekayâ Allah kolaylık ve zihin açıklığı versin. Ama her fotoğraf atana laykını vermek zorunda hissediyorum. Birinizin 20’li yaşlardaki halini tatlış bulmuşum da diğerini bulmamışım gibi bir hava oluşsun istemem.

Malum bir süredir timeline’larımızda 20’li yaşlar challenge’ı var. Artık bitti sayılır ama bir üç gün kadar yoğun akıcı devam etti. Şimdi de ara ara hâlâ sona kalıp dona kalmayanların attığı tek tük 20’ler düşebiliyor. Ben de bu vesileyle kendi 20’li yaş fotoğraflarıma baktım. Paylaşmalık bir durum çıkmadı “Ben bu zatı tanımıyorum ya” duygusundan başka bir şey geçmedi elime. O yüzden oturup paylaşanları ve paylaşımları genel olarak ‘eyyor’layacağım.

En önemlisi Kemal Kılıçdaroğlu hariç neredeyse hepiniz şu anda 20’li yaşlarınızdakinden daha ‘cool’ gözüküyorsunuz. 

Yargılamak için söylemiyorum ama bu challenge’da biraz yoğunluk vardı. Galiba herkes 20’lerini özlemiş ve o günlerden görüntü paylaşmak için aportta bekliyormuş. Mesela Cahit Berkay “Müsaadenizle bu 20 yaş mevzusuna noktayı koyuyorum arkadaşlar” notuyla paylaştığı fotosu gerçekten de son noktayı koymaya aday bence.

Ziya Selçuk’un, Marlon Brando’nun; Vedat Milor’un da Alain Delon’un gençliğini kendi gençlikleri olarak paylaşması çok parlak espriler değil. Ama Ziya Selçuk’un bu esprisine cevaben yapılanlar epey komik. Milor’un Delon fotoğrafını gerçekten Milor zannedip galerilerine alan haber siteleri de komik. Paylaşımlar istedikleri yerden değil ama yankıları noktasından güldürmeyi başarmış oluyorlar yani.

30’una henüz gelmişlerin challenge’a katılmasınıysa tasvip etmiyorum. 20’li yaşların geçen yıl bitmiş zaten arkadaşım, neyin nostaljisi bu! Zaten aynı insansın hâlâ. Durduk yere kendimizi olduğumuzdan da yaşlı hissetmemize sebep oluyorsunuz.

İDARE EDİVERİN SİZ DE

Yazının Devamını Oku

Ben kaybetmem,sen kaybolursun

Telefonlar artık kayıp eşyaları bulacakmış. Ama direkt telefonunuz kaybolmuş olabilir. Paniğe gerek yok. Eşya aramada yılların tecrübesiyle yardıma hazırım.

“Hepsini bulucam bir bir. Yerine koyucam bir bir...” Son yıllarda müziğimize damga vuran şarkılardan en çok dilime takılanı hangisi derseniz cevabım bu olur; Büyük Ev Ablukada’nın ‘Evren Bozması’... Şarkı günlük hayatımda çok kolay karşılık buluyor. Ben evin içinde çok güzel bir şeyler kaybederim. Dolayısıyla da bir şarkı tutturup arayışa çıkarım.

Şimdi bir kısım telefona anahtarlarınız, cüzdanınız, sırt çantanız gibi önemli nesnelerinizi takip etmek ve bulmak için yardımcı teknoloji geliştirilmiş. Telefonlara el feneri konmasından sonra gördüğüm açık ara en anlamlı ekleme... Ben kendi iptidai yöntemlerimi geliştirmiştim. Eğer bu güncelleme şimdilik sizi kapsamıyorsa belki bu eski usul modeller işinize yarar diye sıralayayım...

‘Nereye koyduysan oradadır’ cümlesini duymak ‘totolojik’ bir önerme gibi görünmesi hasebiyle burnunuzun biraz kıvrılmasına sebep olabilir. Ama hemen kestirip atmayın. Çoğunlukla doğru. Belki biraz şöyle rötuşlayabiliriz: “Genelde nereye koyuyorsanız muhtemelen oradadır.” Araştırmalar da bunu gösteriyormuş nitekim. Vücut hafızanız sizi bir şeyi genelde bıraktığınız yere bıraktırmaya meyilli. Dolayısıyla yüzde 80 ihtimalle o anahtarı
hep koyduğunuz yerin yakınına bir yere koydunuz ama karambolde göremiyorsunuz. Derin bir nefes alıp o tarafı sakin sakin bir daha arayın.

Eşyaların kendi iradelerini göz önüne alın ve onları her zaman için üzerinizde oyunlar oynayan, evinizin birliğini, beraberliğini, düzenini bozmaya yönelik komplolar içerisinde olan iç mihraklar olarak değerlendirin. Çünkü böyledirler. Zihninizin “Bunu buraya koymuş olamam”, “Oraya düşmüş olamaz” gibi oyunlarına gelmeyin. Cüzdan pekâlâ kendini kanepenin altına atabilir, telefon yastıkların altına saklanabilir. Diğer adımda aldığınız derin nefesi tekrar alın. Ve kendi iradesi olan bir cüzdan olsanız sizi gıcık etmek için nereye saklanırdınız, düşünün. Düşmanın bakış açısıyla
bakın konuya.

ÇILGIN İSTATİSTİKLER...

Yazının Devamını Oku

Dürüstlük para etmez, cesaret duruma göre değişir

Yanımdan geçenlere kulak misafiri oldum. O misafirlik beni aldı ‘Cesaret mi geçer akçe, dürüstlük mü’ ve ‘Bir akçe kaç kripto coin eder’ gibi yerlere götürdü.

Yabancı diyarlarda ‘truth or dare’ adıyla oynanan, bizim buralarda da ‘dürüstlük mü cesaret mi’ olarak bilinen oyun üzerine düşünür buldum kendimi. Konunun başlangıç noktası az önce yanımdan geçenlerin konuşmalarından kulak misafiri olduğum şu cümle: “Bana ‘bilmemkim benim arkadaşım, geçen gün yemekteydik’ diye hava atmaya çalışıyor. Halbuki bana böyle hava atılmaz, böyle şeylerden hiç etkilenmem. Mesela konuşurken bir saniye deyip çantandan 200 bin dolar çıkarır, tak diye masanın üzerine koyarsın, bundan etkilenirim. Aaa derim ne kadar cool bir insan.”

Güldüm ama düşündüm de... Çünkü taraflardan biri ünlü tanıdıklarından bahsederek karşısındakini etkileyebileceğini düşünmüş, diğeri de beni asıl o değil, zenginlik etkiler noktasında. İnsanlarımızı etkileme potansiyeli olan şeylerin muhteşemliği üzerine düşünmeye başlayınca bir noktada pek etkilenmedikleri şeyleri de düşünmek gerekti. Buradan da dürüstlük ve cesaret hususlarına geldim. Dünyanın çeşitli yerlerinde insanları etkileyen bu kavramlar bizde kimseyi etkiler mi, peki etki kısmını bir kenara bırakırsak ‘Acaba hangisi daha geçer akçedir’, ‘Şener Şen’in ‘Namuslu’ filmindeki gibi dürüst olanı buralarda mağdur ederler mi’ gibi sorularım doğdu.

Kendim de pekâlâ cevaplarım bunları ama işimi garantiye alayım, eşim dostum arasında bu üç soruyla bir anket yapayım dedim. Beş arkadaşımdan anket usulü görüş aldım. Dürüstlük ve cesaretten mi etkilenirsiniz, masaya küt diye koyulan 200 bin dolardan mı diye sorduğum arkadaşlarımın beşi de özetle “Hiçbirinden etkilenmeyiz çünkü bu dediklerini kim kaybetmiş de biz bulalım” dediler. Etraflarında, iş çevrelerinde pek dürüst yokmuş, dürüst taklidi yapan varmış. Ona da güvenirsen bir sabah ansızın dolandırılabiliyormuşsun. Cesaretten zaten herkes başka bir şey anladı. Biri dedi “Cesaret derken bungee jumping yapmaktan mı bahsediyorsun, yoksa siyasi bir eleştiriyi tweet olarak atmak gibi bir şeyden mi?” Diğeri ‘cesaretle aptallık arasındaki çizgi’ klişesi üzerinden lafa girdi, sonra nereye gideceğini bilemedi o lafla. Masaya para koyma konusundan da dört kişi etkilenmedi. Biri etkilendi ama negatif: “Bu sığır böyle paralar kazanıyor, ben de hâlâ yüzde 3 maaş zammı alacağım diye heyecanlanıyorum enayi gibi diye sinir krizi geçiririm” dedi. “Masaya balyayla para atmalar çalışarak olmaz zaten, sen sıkma canını, ailesinden kalmıştır” dedim de az sakinledi.

‘ÇOK GÜVENİLİR ANKET’

‘Cesaret mi dürüstlük mü geçer akçedir’ sorusuna iki tip yanıt geldi, yüzde 60-40 olarak dağıldılar. Onlar da şöyleydi: 1. İkisinden de akçe makçe çıkmaz. 2. Akçe derken hangisi nakde dönebilir anlamında diyorsan cesaret geçer ama böyle ‘Çiftlik Bank’ kurup o paralarla kaçabilecek türden bir cesaret. ‘Dürüstü mağdur ederler mi’ sorusundaysa katılımcılarımız oybirliğiyle ‘Evet, üzerine tartışmaya bile gerek yok’ cevabını verdiler.

Bu noktada ‘Benim çevrem karamsarlardan mı oluşuyor’ diye düşünebilirdim. Lakin gazeteyi açıp yine bir cesur yüreğin kripto borsası kurup oradan indirdiği 2 milyar dolarla Tayland’a kaçtığı haberini görünce anketimin sonuçlarının güvenilir olduğuna ve toplumun ruh halini yansıttığına hükmettim.

Yazının Devamını Oku

Önüm arkam grafik, tablo...

Güne korona tablosuyla başla, Bitcoin tablosuna bak, dön oradan TÜİK bilmem ne oranı açıklamış, ona gözün takılsın... Bu sözelci halimle ben bütün bu tabloların arasına neden düştüm, niye düştüm ve en önemlisi nasıl çıkacağım acaba?

Size de bazen hayatta en hakiki mürşit Excel’miş gibi geliyor mu? Bana biraz geliyor. Hele son zamanlarda iyice geliyor. Sözelci bir kişi olarak hayatımda bu kadar çok rakam, tablo, grafik, vıt eğrisi, zıt kırılımı takip etmek durumunda kalacağımı hiç düşünmezdim. Ama işte dedikleri kadar var gerçekten: Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir. Bizim durumumuzda bu, biz plan yaparken geçip giden rakamlar oluyor. Böyle olunca eğer o anda halihazırda bir Excel’e bakmıyorsam “Bunu aslında bir Excel’de gösterseler” diyor oluyorum.

Misal her sabah bakalım bugün nasıl bir gün diye bilgisayarı açtığımda korona tablosuyla karşılaşıyorum. Sabah kahvesi seansı “Hımmm test sayısı 300 bin 108 olmuş, vakaya bakalım, 52 bin 400 kusür. Dün 49 bin idi. Yüzde 7 desen...” gibi mırıltılarla geçiyor. Sonra septik bir kişi olmanın getirdiği ekstra mesai var. Misal “Türkiye en çok vaka açıklayan ikinci ülke oldu” demişler, gidip worldometer’dan kontrol edesi geliyor insanın kaçınılmaz olarak. Oraya gidince de bir süre Fransa’nın son 24 saati, Belçika geçen haftası, Hindistan’ın ilk 17 günü gibi bir işine yaramayacak datalara bakarken yakalıyorum kendimi.

Korona tablosundan kafayı kaldırdın diyelim. Bu sefer Bitcoin tablosu çıkıyor hop diye karşına. 55 binden kapatmıştı, bak 57 bin olmuş. Aaa demin de 56’ya indi. Trend desteği üzerine çıkmış, direnç noktasını geçerse 62 bine gidebilirmiş. Tamam bunu da öğrendik. Gerçi trend desteği ne demek onu tam öğrenemedik ama olsun.

Bu kripto işine bir girdin mi çıkabilen beri gelsin zaten. Dogecoin düşmüş, HopCoin yüzde 7 çıkmış, peki bunlar niye inip çıkıyor? Bunu anlamaya çalışmaya iki makale, iki YouTube videosu kadar vakit ayır. Biraz anla ama tam anlayama, o arada “Benim coin’e yatıracak param mı var, ben bunu niye öğrenmeye çalışıyorum” diyerek kendine yabancılaş, bütün sekmeleri kapat.

Sırada ne var? Euro çıkmış, dolar inmiş. Bunları da grafikleriyle görelim. Pek güzel.

“Bu kadar ekonomi yeter” deyip gideceğim ama grafik, istatistik, rakam bağımlısı olmuşum, gidemiyorum. “Son bir sigara içip bırakacağım” diyen adam gibi mütemadiyen “Tamam şuna da bakayım, sonra grafikle tamamım” diyorum, lakin olmuyor. Al bak mesela tüketici fiyat endeksi yıllık yüzde 16.19 artmış. Bunun bir de reel rakamı var. Birileri “O öyle hesaplanmaz, böyle hesaplanır” demiş dönüp ona bakmak lazım. Bakıyorum, nasıl hesaplandığını anlamıyorum ama 35-40 bulmuşlar.

Süper Lig candır, en azından kafam basıyor

Yazının Devamını Oku

Hoca bitir artık kışı, bitir!

Baharı bekleyen kumrular bu günleri görse sinirden kendilerini keserlerdi. Her sabah bir ümit gözümü açıp yine gri gri günler görmekten çok sıkıldım. Nisanda olduğumuz teyit edilip gereğinin yapılmasını temenni ediyorum.

Üşüyoruz: Zaten sınırlı saatlerde, sınırlı gerekçelerle sokağa çıkabilen, çok affedersiniz, serbest gezemeyen tavuğa dönmüş kişileriz. Bir de o sınırlı çıkışlarda titremek, çıktığına çıkacağına pişman olmak, olacak iş değil.Geçen sabah açtım pencereyi, olanca gücümle “Hoca bitir artık, bitir” diye bağırdım. Haberlere bakıyorum, ‘Bütün cemreler düştü’ diyor; takvime bakıyorum nisanı gösteriyor, pencereden dışarı bakıyorum, havanın bu gelişmelerden hiç haberi yokmuş gibi bir haller... Meteorolojiye güvenecek olursak siz bu satırları okurken hava bir nebze açmış olmalı. Ama önümüzdeki hafta tekrar bir süredir içinde oturduğumuz gri fona geri dönecekmişiz. Bu Londra’nın nimetlerinden faydalanmadan negatif yanını bol keseden deneyimlememize vesile olmak için tasarlanmışa benzeyen havanın benim ve pandemi el verdiğince muhatap olabildiğim sınırlı sayıdaki insan üzerindeki etkisini tane tane sıralayayım.

Motivasyon ağaçta yetişmiyor: Yani kendimizi salmayalım, depresyona sarılmayalım, işi gücü bırakıp kendimizi dağlara vurmayalım diye olağanüstü bir çaba sarf ediyoruz. E, her sabah kalkıp “Geçen hafta mıydı neydi, hani bir ara güneş çıktıydı” diye diye günleri karşılamaya devam edersem ne olacak bu motivasyonun hali?

Barajlar taşacak: ‘Bu yıl da barajlar boş’ diye tonla haber okuduk. Sonra yağmur yağdı, doldular. Artık taşma noktasına gelecekler, yüzde 70’i geçmiş. Bir damla daha yağmura, kara ihtiyacımız yok, hamdolsun. O yüzden ellerimizi kaldırıp hep beraber sesleniyoruz: Yağdırma Mevlam su, lütfen.

Uyanamıyoruz: Yataktan çıkıyoruz da uyanmış olmuyoruz. Bilmem kaç gündür işten eve döndüğümde anca uyanmış oluyorum. İşe mi gittim, rüya mı gördüm bilemediğim tuhaf anlar yaşanıyor.

Kış müzikleri fazla dinlenmekten aşındı: Bahar playlist’lerine geçmek istiyoruz. Gri, soğuk havalarda açılan neşeli bahar şarkısından hayır gelmiyor. Geçen bir ‘Here comes the sun’ çalayım, belki çağırdıkça gelir dedim. Play’e bastığım gibi sigorta attı. Evren bile inanmadı baharın gelme ihtimaline.

Size sokağa çıkamasanız da camdan bakınca görebileceğiniz güneşli bir hafta sonu temenni ediyorum. Ama tabii esas olan o güneşin bizimle kalıp kalmayacağı. Artık dördüncü cemre mi lazım, beşinci cemre mi, ne lazımsa inşallah en kısa sürede gereken yer neresiyse oraya düşer.

Yazının Devamını Oku

Tekrar hoşgeldin korona anksiyetesi

Geçen yıl bu zamanlar ‘karantina sonrası yapacaklarım’ listeleri hazırlıyordum. O listeye dönüp baktım, başarı yüzdesi yerlerde sürünüyor. Motivasyon desen o da bitmiş. Elimde kala kala, durup durup tekrar hortlayan korona anksiyetesi kalmış.

Bundan yaklaşık bir yıl önce korona günleri yeni başlamışken sizlere korona sonrası için planlarımı listelemiştim. Bir yıl sonra hâlâ hiçbir şeyden çıkamadığımız, tam tersine korona anksiyetesinin aynen geri geldiği göz önüne alınırsa bu listenin üzerinden bir geçip boyumuzun ölçüsünü ne kadar aldığımızı görmemizin yeridir, zamanıdır diye düşünüyorum.

Mesela demişim ki “Beslenmeden mustaribim”. “Çıkınca seni bir daha göremeyeceğim karbonhidrat” diye de devam etmişim. Bir hedefe bu kadar uzak düşülür. Tamam, pandemiden çıkamadık ayrı ama insan biraz olsun durumla barışır da bari pandemi içinde bazı şeylere tekrar çekidüzen vermeye çalışayım der. Yok! Her sabaha “Merhaba poğaçacı” diye başlıyor, çılgın gibi poğaça yiyorum. Beslenme işini düzeltmeye dair tüm ümitlerimi çöpe attım.

Sosyalleşme işinde “Çevrimiçi sosyalleşmeden hiç şikâyetçi değilim” gibi bir açıklamam olmuş. “Bunu karantina sonrası da sürdürebilirim” demişim. Bu konuda fikrim de ihtiyaçlarım da değişti. Artık hiç sosyalleşmesem de olur bir noktadayım. O gün geldiğinde yaşam koçu tutup tekrar sosyal beceriler kazanmaya çalışmam lazım.

Lakin geçen gün okuduğum üçüncü sayfa haberine göre de yaşam koçları ayda 40 bin lira kazanıyormuş. Ben sosyalleşme becerisi edinmeye böyle paralar ödemem.

Yani gelecek yıl bu zamanlar listeyi tekrar kontrol ederken muhtemelen sosyalleşme kelimesinin anlamını bile unutmuş olacağım. Parti üyesi olup kongrelere falan katılabilirim gerçi. Gördüğüm kadarıyla en sosyal ortamlar oralarda dönüyor şu aralar.

“Evden çalışma işine fazlasıyla alışmış olacağım ve ofise gitmek bana lüzumsuz gelmeye başlayacak” demişim. Valla şimdi tıpış tıpış gidiyorum işe. İş hayatımıza düzenli PCR testi olmayı ekledik sadece. Bu konuda da yanılmış, öngörülerimizi sahanın dışına doğru atmışız hep.

Herkes ekmek yapıyordu o günlerde. Marketlerde maşa bulunmuyordu. “Azmettim, ben de ilk gördüğüm yerde alacağım, er geç alacağım, yapacağım son şey olsa bile eve maya dolduracağım” demeye getirmişim. Almadım.

Yazının Devamını Oku

Sokağa çıkmak ya da çıkmamak...

Sokağa çıkma... Şimdi çık, bir saat kal, dön. Vazgeçtik çıkma. Hadi hadi çık, peki… Bu sistemler, renklenen iller, saatli açılıp kapanan bakkallar, gün bazlı açılıp kapanan tekeller beni yordu. Arkadaşım Ercan’ı ise daha bile fena yapmış. Yaptığım araştırmaların sonuçlarına bakılırsa postkarantina anksiyetesi diye bir şeye tutulmuş olabiliriz.

“Abi sonuçta kendini böyle ani değişimlere çok hızlı atmamak lazım, uzmanlar da bu böyledir diyor” diyor arkadaşım Ercan ve devam ediyor: “Halı saha gibi düşün. İki yıl oynamadıktan sonra, sahaya çıkınca bir açma-germe bile yapmadan dalıp koşturursan n’olur sonuç?”

“Sokağa çıkmadan önce açma-germe yapalım, bengay sürelim mi diyorsun yani sen şimdi?” diye sormadan edemiyorum.

Çünkü konumuz sokağa çıkmak. Ercan bu kapanma, açılma, kapanma, bazen açılma, bazen biraz daha açılma haline alışamadı. Kapanma kafasından da pek çıkamadı. Şimdi biliyoruz, bir sürü insan artık pandemiye fazlasıyla dolmuş, ‘ne pahasına olursa olsun sokakta olmak istiyorum’ aşamasında. Ama Ercan bunlardan değil.

Aslında ben de ondan çok çok daha iyi durumda değilim. İşe gidip gelen bir insan olduğum için dışarıyla ilişkim daha iyi ama ‘sokağa çıkmış olmak için sokağa çıkmak’ noktasında onun kadar olmasa da zorlandığım oluyor. Zaten çıktığım sokaktan pek bir randıman alamadığımdan da daha önce bahsetmiştim. Şu sıra uyguladığımız haftada bir gün teneffüs sistemi bana da tam uymadı. Sokak dediğin bazı noktalarda pandemi öncesi yoğun saatteki toplu taşıma kadar kalabalık. Hafta sonu yasaksız günde şöyle bir camdan bakınca, apartman kapısından çıkarken basmam gerekirse yanıma Akbil alsam mı diye düşünmeden
edemiyorum.

Ercan’ın durumu benden bariz biçimde beter ama. Anlaşılır da bir durum bu. Pek çok insan bu pandemi döneminde eve kapanınca orada zaman içerisinde bir koza inşa etmiş oldu. Ekmeği fırına verdim; toplantıları üstümde gömlek, altımda pijama altıyla hallettim; platformlarda ne var ne yok izledim, hadi hop bugün de bitti derken sokağa çıkma alışkanlığını da çaktırmadan kaybedeyazdılar.

KENDİNCE SPİRİTÜEL BİR DAMAR YAKALADI

Yazının Devamını Oku

‘Normal’ bir hafta sonu

Kademeli normalleşme dalgasını ıskalamayayım diye sahillerde gönül rahatlığıyla fink atmaya, oturup sakin sakin bir şeyler yemeye çalıştım. Pek verimli olmadı...

Normalleşmeyi hemen hissetmenin en mantıklı yolu sahile gitmek gibi göründü. Yasak olunca malum, bahsetmiştim, polis bir yandan, zabıta diğer yandan sahili kesiyor. Kolluk kuvvetleri tarafından durdurulmadan su kenarında gezindim. Kendimce yaptığım “Erken gideyim, millet de benim gibi sahile aç, çok kalabalık olur” öngörüm öngörüymüş ama yine de yeterince önü görememiş. Ben 9’da olay mahalline vardığımda saatlerdir orada olan, evden masa, sandalye, koltuk ne varsa getirip çimlerin üzerinde küçük bir salon kurmuş gruplar vardı. Geceden gelip orada kaldıklarından bile şüpheleniyorum. Kapatmaların çoğumuzu normalde üşeneceğimiz şeyleri yapmaya, mesela sabahın 6 buçuğunda kalkıp epey bir eşyayı en yakın deniz kenarına taşımaya sürüklemiş olması da ihtimal dahilinde.

Yasaksız bir günde uzun zamandır yasağa takıldığım için yapamadığım bir şey daha var. Arabayla süpermarkete gidip büyük çaplı aylık alışveriş yapmak.

GİT-GEL MARKET, İKİ SAAT

Kötü bir fikir olduğunun farkındayım. Ama ne kadar kötü bir fikir olabilir ki? Şu kadar olabilir: Arabayla 15 dakika sürmesi gereken yol gidişte 1 saat 10 dakika, dönüşte 50 dakika sürebilir mesela. Sürdü de nitekim. Gitti mi sana iki saat sadece markete git-gel hattıyla! Zaten kontağı çevirdim, sokaktaki birinci köşeyi döndüm, kendimi trafikte buldum. Yani 7 yaşımdan beri günlük bazda köprü geçerim. Köprü trafiğinin köprüye gitmeyenleri bile bağlayacak şekilde başladığını, başlangıç noktasının da bizim sokağın köşesi olduğunu hiç görmemiştim.

Markette de hatırı sayılır bir yoğunlukla karşılaşıp iki saatimi de orada bırakınca günün kullanılabilir kısmının üçte birini zaten yemiş olduk.

Günün kalanında anlamlı bir şeyler yapmak zorundayım artık. Yasaksız günü heba edemem.

Bir yıl sonra hafta sonu sokağa çıkabilir ve bir yerde oturup bir şeyler yiyebilir olunca yiyeyim bari diyerek denemelere başlıyorum. Bu restoran deneyimi denen şeyi neredeyse tüm detaylarıyla unutmak üzereyim. Beni bu hale getiren pandemi, insanları restoranda bir masa için birbirini kesecek hale getirmiş. Herkes ta hafta ortasından yer ayırtmış. Masa bulan beri gelsin. Kahvecide de durum aynı şekilde. Kahveyi elde aldım almasına da sokakta elimde kahveyle kalakalınca hiç normalleşmiş hissedemedim kendimi.

Yazının Devamını Oku

Gevşeyelim gevşemesine de...

Bu dönemde hepimiz çok gerildik. Ben kendi adıma gevşerim gevşemesine de bu denetleme işlerinin yarattığı durumdan gevşemem zaman alabilir. Bir süre güldüm eğlendim ama ufak ufak asabım bozulmaya başladı zira...

Şimdi ben geçen hafta sonu dişçiden dönüyorum. Parkın yanından geçerken bir polis kibarca “İyi pazarlar, parka girmeyin lütfen, olur mu?” diye uyardı. “Tamam, doktordan eve gidiyorum zaten” dedim. “Tamamdır, geçmiş olsun” dedi, geçtik.

Bir önceki hafta da aynı noktada eve gitmek için en kestirme yolun gerçekten parkın içinden geçtiğine ikna etmek ve parmağımla gösterip çıkacağımı vaat ettiğim çıkıştan çıkarak eve ulaşmak gibi bir yaşanmışlığım olmuştu.

Sonra eve geldim. Haberlere bakıyorum, Bursa’da dağ ilçelerinden birinde hayvanlarını otlatmak için dışarı çıkan yaşlı kadını jandarma bulup eve gitmesi için uyarmış. “Şefkatli yaklaşım herkesin takdirini kazandı” diyor. O kadar da kazanmamış ama bakınca. 75 yaşındaki Ümmü Nine de gerilmiş zaten karşısında şefkatli de olsa jandarmayı görünce birden.

Onun ardından biraz daha gezinince Beyoğlu’nda bir saçma ceza kilitleme vakası düştü. Kadının nefes almak için kısa bir süre maskesini indirip geri taktığını kameralardan tespit edip ceza yazmaya kalkan bir memurumuz olmuş.

Daha önce bu korona denetlemeleri kapsamında gördüğüm en saçma videoyu hatırladım. Kahramanmaş’ta tedbirler çerçevesinde denetim yapan ekiplerin potpurisi. Ekipler önce motosikletteki evli bir çifti durduruyor, “Sizde hiç sosyal mesafe kalmamış” diyor. Motosikletteki kadın haklı olarak şaşalamış, o şaşkınlıkla ağzından “Ama eşim” yanıtı dökülüyor. Polis Nuh diyor, peygamber demiyor. “Şurada otobüs durağı var” diyorlar. Adamcağız eşini otobüs durağına bırakıp yoluna devam ediyor. Sonrasında aynı ekip bir aracı çeviriyor. Adam annesini hastaneye götürmekte. Kadını ön koltuktan kaldırıp arka koltuğa geçiriyorlar sosyal mesafe olsun diye. Sürücü bir “Hasbinallah” çekip yoluna devam ediyor. Finalde bir de genç çevrilmiş. “Bir günle yırttın” diyorlar. Çünkü oğlanın bir gün önce doğum günüymüş ve yaş kısıtlamasından bir günle kurtulmuş. “Ama yine de işini hallet, hızlıca evine git” diye uyarıyorlar.

Şimdi gevşeme falan diyoruz, iyi güzel. Ben de bu korona konusunda normalleşmeye hazır hissediyorum kendimi. Ama bu denetlemelerin kendinden mizahlı hallerinden, olası bir problemde ilk önlemin her zaman için yeşil alanlara erişimi engellemek olmasından biraz fazla darlandım. Bu gerilimden gevşemek kısmı pek kolay olmayacak gibi geliyor.

Ayrıca görünüşe göre ancak vatandaşın elini taşın altına koyup hazırladığı excel tablolarıyla anlamayı başarabildiğimiz hangi il ne kadar normalleşecek sürecinde de bunlardan daha çok görecek gibiyiz. Mesela drone’larla maske denetlemesinin devam edeceğini görüyorum. Buna da ‘Dinamik Denetleme’ deniyormuş. Bu drone’ların hayatımıza girip iyice oyuncak olduğu dünyaya “Yeter artık germe beni!” diye bağırmadan edemiyorum.

Yazının Devamını Oku

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim

Aktör John Krasinski’nin ‘Güzel Haberler’ formatından feyz aldım ve hafta boyunca kendimi gündemde pozitif gelişmeler aramaya adadım. Kendimce sonuç da aldım. Tabii benim pozitifim ABD’li bir bireyinkinden farklı oluyor...

Fenomen dizi ‘The Office’ten hatırlayacağınız John Krasinski bir süredir YouTube’da ‘Some Good News’ (Bazı Güzel Haberler) isimli bir program yapıyor. Haklı olarak pandemi döneminde içimizi iyice karartan dünyadan sıkılmış. Köşe bucak iyi haber aramaya başlamış. Sabahları bol bol e-postaya gelen gündem derlemesi okuyan bir kişi olarak hissiyatını fazlasıyla anlıyorum. Üstelik kendisi bir de Batı’nın gündeminden darlanıyor. “Ben sana biraz da Türkiye gündemi atayım da iç daraltan gündemin kralını gör sevgili John” diyebilirim ona.

Sonuçta Krasinski’den feyz almaya ve gündemin güzel haberlerine odaklanarak yaşam kalitemi biraz yükseltmeye karar verdim. Hafta boyunca “Aaa bu tatlıymış dediğim” haberleri kenara attım. Tabii benim pozitiften anladığımla ABD’li bir bireyin anladıkları arasında bazı farklar olabiliyor. Buyurun, seçtiğim beş habere ve bunları ne açıdan pozitif bulduğuma bakalım...

Para cepte kalacak

- Liverpool Üniversitesi’nin araştırması fazla içki tüketimine daha meyilli olan meslekleri ortaya koydu. İmalat ve inşaat endüstrilerinde çalışan nitelikli işçilerin içki tüketmeye daha meyilli olduğu sonucuna ulaşılmış. Benim açımdan olumlu çünkü bu meslek gruplarında yer almadığım için param cebimde kalacak. Yer alsaydım sıkıntıydı, zira malumunuz içki fiyatları meyilli bireyleri fazlasıyla üzecek kadar yüksek.

- Laboratuvar maymunu zor bulunur olmuş. Koronavirüs aşıları için deneme yapılacak maymun bulunamıyormuş. Bunun sebeplerinden biri de Çin’de vahşi hayvan kaçakçılığına ciddi cezalar getirilmesi... Çin bu kategoride dünya lideri. O taraflarda hayvan kaçırılmazsa vahşi hayvanların çektiği zulüm küresel ölçekte bir nebze azalıyor. Bu gelişmeyi harika bir haber olarak listeme eklemişim. Durup durup yeni bir kaçak maymun edinen Türk YouTube fenomeni birey de rahat durursa maymunlar bir süre huzur bulabilir.

‘Bodyguard karga’

- Haberin iyisi Reddit’te bulunur. Tabii bu platformdan ben de borsada fırlayacak senetler ya da patlama yapması muhtemel kripto paraları öğrensem iyiydi ama onu beceremiyorum. Pozitif haber bulabiliyorum ki ona da şükür. ABD’de kadının biri bahçesindeki kargaları besleyerek kendisine alıştırmış. Buraya kadar güzel. Ancak kargalar bir süre sonra kadını koruma görevini de üstlenmeye karar vermiş ve ona yaklaşan komşulara saldırmaya başlamışlar. Kadın da Reddit’teki bir hukuk grubuna gelip akıl danışmış: “Bu kargalar birini yaralarsa ben sorumlu tutulur muyum?” “Evet, tutulursun çünkü vahşi hayvanları kendine alıştırarak sorumluluğuna almışsın” demişler. Ama olay mahkemeye değil bambaşka bir yöne gitmiş. Bütün mahalle kargaları beslemeye başlamış. Kargalar herkese alışmış. Sonunda da bahçesinde düşen yaşlı bir mahallelinin etrafında uçup yaygara yaparak yardım çağırmış ve zor durumdaki yaşlı bireyin hayatını kurtarmışlar.

Yazının Devamını Oku

Mars’a mı gitsem Meksika’ya mı?

Bir daha bana bir takside uzaya gitmekle ilgili bir soru sorulursa daha net bir duruş sergilemek niyetindeyim. Boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırıyorum.

Uzun zaman sonra taksideyim. Ana arterler açık. Radyoda Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım’ın açıklamaları var. Bir noktada “Biz uzayda olmak mecburiyetindeyiz” cümlesi geçiyor. Şoför Bey de bu noktada bana dönüp “Mecbur muyuz uzaya gitmeye?” diyor.

Anında “Ben gitmem” diyorum. Hızımı da alamayarak ekliyorum: “Mars’a  gideceğime Meksika’ya giderim.” Bu, çok sevdiğim bir arkadaşımın “Uzaya gitmek ister miydiniz” sohbetlerinden birinde verdiği cevap. “Konu ‘uzağa gitmek’ olunca Meksika benim için şu anda yeterince uzak ve henüz kendisini görmedim” diye de devam etmişti. O zaman bu zaman bu bakış açısı bana aşırı makul gelir.

Yoksa aslında uzaya gitmeye hiç karşı değilim. Ama ‘mecburiyet’ düzleminde sorulunca hiç gidesim gelmiyor. Ayrıca ben de daha Meksika’yı görmedim.

Filmlerde gördük, gemide birisi mutlaka psikopatlaşır

Şoför Bey “Yok” diyor, “Ona bakarsan ben Meksika’ya da gitmem. Orası da uzak. Temsil edilmek olarak diyorum, uzayda temsil edilmeli miyiz?” Böyle başlayan sohbetimizi uzaya gitmek kaça patlar konusunda afaki hesaplamalar, uzayda madencilik imkânlarına yok bilgiyle genel bakış ve Elon Musk başlıklarına değinerek tamamlıyoruz. Lakin nasıl verimli bir sohbetse taksiden ve kardan çıkıp bilgisayar başına ulaştığımda aklımda hâlâ benzer sorular dönmeye devam ediyor: Bu uzay dediğin başı sonu belli ufak bir alan değil. Temsil edilelim edilmesine de neresinde temsil edilelim tam olarak?

Bir daha bana bir takside bu soru sorulursa daha hazır, daha net ve daha kararlı bir duruş sergilemek niyetindeyim. Dolayısıyla gün içinde boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırmak istiyorum.

Mars’ta temsil edilelim desen o iş zaten sakat. Elon Musk “Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadan önce Mars’ta şehirler kurmalıyız” diyor ama uzaycıların ciddi bir kısmı onunla hemfikir değil. Gitmek çok pahalıya geliyor, ortam elverişsiz, acil bir durum olsa yardım gelmesi minimum iki yıl çekiyor ve şu ana hiçbir astronot Dünya’dan gezegenimizi göremeyecek kadar uzaklaşmadığı için böyle bir yola çıkanların akıl sağlığının da yolun sonuna kadar dayanmayacağından şüpheleniyorlar.

Yazının Devamını Oku

Hangi gün aslında dündü?

Pandemi iş hayatını değiştirdi değiştirmesine de değiştire değiştire zaman döngülü bir filme çevirdi. Bu temadaki filmleri o kadar da fantastik bulmadığımız günlerden hepimiz biraz daraldık sanki, değil mi?

Platformda açtığım film zaman döngülü çıktı, anında kapattım. En bilineni ‘Groundhog Day’ (Bugün Aslında Dündü - 1993) olan temayı biliyorsunuz. Kahramanımız sürekli aynı günü yaşar. Ben (ve sanırım daha pek çok insan) bu temayı artık haliyle hiç fantastik bulmuyorum ve kendisine tahammül edemiyorum.

Neredeyse aynı günü tekrar yaşama meselesini ziyadesiyle deneyimledik. Fark olarak belki bizim döngümüzde 5+2 sisteminin olması.

Sokağa çıkma yasaklı hafta sonları deneyim olarak birbirlerinin tuhaf tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi günleri de benzer bir şekilde kendi 5’li tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi tekrarları ve hafta sonu tekrarları birbirlerinden biraz ayrılıyor ama. Hafta sonu tekrarlarını ele almıştık, bu kez hafta içi tekrarlarını ele alacağız.

Çünkü bu aralar pandemi dönemi iş hayatını nasıl değiştirecek sorusunun cevabını bulmuş gibi hissediyorum.

Öncelikle nasıl değiştirdiği ayrı, bir kere değiştirdi, sonra hiç ellemedi, aynen öyle devam etti. Evden çalışanları şöyle değiştirdi: Video konferans işine geçilince biliyorsunuz. “Nasıl olsa evdeyiz, hallederiz” ve “Yeni döneme adapte oluyoruz” kısmına geldik. Bu kısım çabuk tarafından coştu. Daha fazla çalışılır, daha fazla ve daha saatsiz iş için iletişilir oldu. Sonra da bu ilginç biçimde pek çok sektörde büyük ölçüde böyle kaldı.

Yazının Devamını Oku

İnsan gündemine yeter dedim

Hayvanseverler insan sevmez derler, bu doğru bilgi değil. Ama kendi adıma insanı değilse de insanın gündemini sevmekte biraz zorlandığımı kabul edebilirim. Bu yüzden kendimi hayvan gündemine verdim.

Çok söylenir, siz de duymuşsunuzdur: Hayvanseverler insan sevmiyor. Doğru olmadığı araştırmalarla da sabit, o ayrı ama benim açımdan şu doğru olabilir, insanların gündemini sevmiyorum. O yüzden sabah günün haberlerini şöyle bir tarama ritüelimde bazı düzenlemelere gitmeyi denedim. İnsanlar yerine hayvanlar âleminin gündemine bakıyor, “İnsanlara da başkası baksın artık” diyorum.

Tabii Türkiye özelinde orada da çoğunlukla iç açıcı şeyler olmuyor. Mesela geçen güne, sürekli geldi, gelecek denen ama bir tarih verilmeyen Hayvan Hakları Yasası’nın taslağı olduğu iddia edilen metne bakarak başladım. Evde üç hayvandan fazlasını bulundurmanın yasaklanacağını gördüm. Yine olmayan bir probleme çözüm üretilmiş olmasına sinir olup kapattım.

Daha pozitif bir haber arayışıyla rotamı tilkilere çevirdim. Türkiye’nin pek çok köşesinden “Sevimli tilki yemek için şuraya indi” haberleri akıyor. Haftada üç tilki haberi garanti ajanslarda. Mesela bu sabahın tilkisi Tokat Reşadiye’den... Kaplıcaya gelen tilkiye çorba ve ekmek ikram edilmiş. Sivas’ta başka bir tilki kendini pideciye zimmetlemiş. Kedilerle birlikte kapıda yemek yiyormuş. Bu tatlı tilki haberleri de aslında o kadar tatlı değil tabii. Hayvanın doğal ortamında yiyecek kalmamış, gelip kaplıcadan medet umar olmuş. Ayrıca saf değiliz, ajansa düşmeyen ve insana yaklaşması tam tersi etki yaratıp vurulan bir tilki daha olduğunu biliyoruz.

Böyle insan içine inen yabandomuzu da oluyor ama bizde pek hoş karşılanmıyorlar. Lakin Fransa’nın Nimes kentinde de domuzlar sokağa inmiş. Bir sorun yaşamadan gezinmiş, yemeklerini yiyip gitmişler.

Pozitif haber arayışımı sürdürüyorum. Ordu’da dereye düşen danayı itfaiye eri sırtında taşıyarak çıkarmış. İşte pozitif. Aynı dana Kurban Bayramı’nı sağ salim atlatamayabilir tabii ama ajansın danayı bu kadar yakından takip edeceğini sanmıyorum. Dolayısıyla hikâyenin sonunu öğrenemeyeceğim.

Eski sevgiliden intikam

Pozitif bir haber de ABD’de var. Joe Biden’ın iki köpeğinden biri olan Major barınaktan çıkıp Beyaz Saray’a kadar ulaşan ilk köpek olmuş. Buyurun size güzel bir detay: Portakal Reis son 120 yılda Beyaz Saray’da köpeksiz yaşayan ilk başkanmış. James Polk ve Andrew Johnson’ın da köpekleri yokmuş. Bu ikisi de aynı Portakal Reis gibi dört yıl oturabilmişler başkan olarak. Köpek yoksa ikinci dönem başkanlık da yok diyebiliriz yani.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sonu aslında geçen hafta sonuydu

Size de kısıtlamalı hafta sonları giderek birbirine benziyormuş gibi gelmiyor mu? Geçip giden cumartesi ve pazarlara bakıyorum, hepsinde olan biteni birkaç anahtar kelimeyle özetleyebilirim; poşet, köpek, izin kâğıdı, park-bahçe ve bira...

Al Pacino’nun ‘Şeytanın Avukatı’nda malum tiradı vardır ya hani: “Bak ama dokunma. Dokun ama tatma. Tat ama sakın yutma!” ‘Hafta sonu sokağa çıkma yasağı’ denince benim aklıma gelen şeylerden biri bu. Birbiriyle yer yer çelişen, yer yer de duruma göre tuhaf esneklikler gösteren kurallar silsilesi. Kısıtlamanın aklıma getirdiği diğer şeyleriyse şöyle anahtar kelimeleriyle aktarayım...

Poşet: Kısıtlamanın olmazsa olmazı. Malum sokak yasak ama market serbest. Elinizde bir market poşeti varsa pekâlâ markete gidiyor veya marketten dönüyor olabilirsiniz. Hal böyle olunca poşeti kapan kendini sokağa atıyor. Bir poşete birkaç mandalina, bir de ekmek atarsanız (illa marketten almanıza gerek yok, evden de doldurabilirsiniz) Kadıköy’den Bostancı’ya kadar yürüseniz bile sorun olmuyor.

Köpek: Hollanda’da kırk yılın başı iki sokağa çıkma yasağı gelince ortalık birbirine girdi, malum. Yasaktan kaçmak için köpek kiralama gibi ilginç bir yöntem devreye girmiş. Ancak ben bizim bu taraflar için uyarayım: Köpek her ne kadar evden çıkabilme yetkisi verse de asla ve asla bir market poşeti yerine geçmiyor. Mesela köpekle sokakta ileri geri yürümeyeyim, şu 500 metre aşağıdaki parka ineyim derseniz, polis gelip “Yalnız köpekleri kapımızın önünde gezdiriyoruz” diye kovalıyor. Siz kovalanırken elinde ekmekli poşetle yürüyüş yapan teyzeler de yanınızdan akıp gidiyor. Ayrıca iki kişi bir büyük poşetle istediğiniz yere gidebiliyorsunuz ama ‘iki kişi-tek köpek’ işlemiyor. “Niye bu köpeği iki kişi gezdiriyor” diyorlar.

İzin kâğıdı: Bu belge çok iyi. ‘Arabayla gezebilir’ mealine geliyor ve isminin korkutuculuğunun tersine gayet kolay edinilebiliyor. Kimle konuşsam izin belgesi var.

Park-bahçe: Pandeminin başından beri ilk kapanan yerler oluyor her seferinde. Bu da beni feci geriyor. O yüzden ne zaman kısıtlama lafını duysam “Aman önce parkı kapatsınlar ha, açık falan unutulmasın maazallah” demeden edemiyorum. Misal başta da dediğim gibi elinize poşeti aldınız ya da gerçekten markete gittiniz, dönerken de bir kahve alıp yol kenarındaki banka oturdunuz, sorun yok. Gidip parktaki banka oturdunuz, yok o olmaz. Açık alanlara erişimi engelleyerek yapılan önlem alma işini hiçbir şekilde kavrayamadım. Kavrayan varsa bana e-posta atsın.

Bira: Malum kısıtlamanın bir ayağı da alkollü içki satışı. Bu ilk başladığında haftalık market işini çözerken ‘İki-üç de bira alayım, madem yasakmış’ dedimdi. Sonra alışkanlık oldu, her hafta alıyorum. Ama tüketimi öyle bir alışkanlık olmadı. Zaten soğuk havalarda, alkollü-alkolsüz fark etmez, soğuk içecek tüketen bir kişi de değilim. Evde tonla bira birikti. Artık ya eşe dosta ev hediyesi olarak götüreceğim ya da bahar gibi yatırım aracı niyetine satarım, bilemiyorum. En azından şu alkollü içki satışı yasağı kalksa da ben de inadımdan almaktan kurtulsam diye dua ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Hava soğudukça üşüyorum, üşüdükçe söyleniyorum

Bir zamanlar soğuğa belli bir noktaya kadar dayanabiliyordum. Geçen günlerde anladım ki o bağışıklık günleri çok eskilerde kalmış. İnsan 35’ini geçtikten sonra varsayılan fabrika ayarları kolay üşüyen bir insana dönüyor.


Sahilde hayvan, türdaşlarıyla koşsun da az yorulsun, biz de akşam kafa dinleyelim peşindeyiz. Benim iki kelimemden biri “Çok soğuk!” Eşbaşkana da bir yerden sonra sıkıntı geliyor. Ya başka bir şey söylemem ya da bir süre bir şey söylememem konusunda beni nazikçe uyarıyor. Susmak için yaşadığım en soğuk günleri düşünüyorum.

Ankara, 7 - 8 yaşındayım: Gerçek bir İç Anadolu kışını erken yaşımda Ankara’da kucaklamışım. Ve temel bir derdim var: Külotlu çorap giymek istemiyorum. Annem havanın dondurucu soğuğundan mütevellit haklı olarak bana yün külotlu çorap giydirmekte kararlı. “Erkekler külotlu çorap giymez” diye tutturunca diyor ki “Ya kim görecek?” Ben de diyorum “Giydiğimi ben bileceğim ya, giymem”.

Tabii o zamanlar toplumsal cinsiyet meseleleri şimdiki durumunda değil. Şimdi olsa takılmazdım. Benzer bir kavgayı yıllar sonra mahalle maçlarında kalecilik yaptığım için bacaklarım delik deşik eve gelirken de verdim. Annem “Madem yerlerde yuvarlanacaksın tayt giy” dedi. Ben taytı erkekliğe yakıştıramadım. Annem dönemin Beşiktaş kalecisinin spor sayfasındaki fotoğrafını gösterip “Bak adam profesyonel, o bile giyiyor” dedi.

İstanbul, 13-14 yaşındayım: Yaşımız bir noktaya gelmiş ama hiç okulu kırmamışız. Bir gün önceden üç arkadaş sözleşiyoruz. Okula gider gibi çıkıp dışarıda buluşuyoruz buluşmasına ama şehrin en soğuk günlerinden birine toslamışız. Doğru dürüst paramız da yok. Bütçemiz sinemaya yetecek kadar. İlk seans 11.00’de. Saat 7.30’dan 11.00’e kadar sinemanın karşısındaki ATM’nin içinde bekliyoruz. Gerçekten efendi gibi okula gidip kaloriferli sınıfta düzgün düzgün oturmadığımıza bin pişman olduğumuz saçma sapan bir gün! Gittiğimiz film de bir şeye benzemiyor. Çıkınca da eve dönülebilir saat gelene kadar bu kez sinemanın olduğu pasajın iç merdivenlerinde oturarak vakit geçiriyoruz.

En yüksek ilçede, her gece 02.00 nöbeti...

Eskişehir, 19-20 yaşındayım: Meydandaki saat -24 dereceyi gösteriyor. Sanki İç Anadolu kışlarından nasibimi yeterince almamışım gibi... Sadece gözümü açıkta bırakan bir kar maskesi edinmişim. Ağzımdan çıkan hava, maskenin kapalı ağız kısmında donuyor. Elinle vurdukça tok tok diye ses geliyor. Bir de dümdüz şehirdeki iki yokuştan birinde oturup diğerinde okuyorum... Okuldan eve varana kadar 27 kere falan düşüyorum. Neyse ki gençken kemikler kolay kırılmıyor!

Van, 25-26 yaşındayım: Kurayla bir şey çekilecekse en enteresanını çekmeyi âdet edindiğimden askerlik için Başkale Hudut Taburu’nu çekmişim kurada. Bilen bilir, kendisi Türkiye’nin en yüksek ilçesi. Sonbahar başladı mı kar da inceden başlıyor... Ben bir de şubatta oradayım. Yetmezmiş gibi nöbet yazan vatandaşla kantinde diyet soğuk çay sırası yüzünden tartışmışım. Kulağa saçma gelebilir ama tabura 15 günde bir kamyon geldiği için kantinde bir şey bulunmuyor. Tek meşrubat diyet soğuk çay. Kamuflajlı 400 adam, hiçbirimiz diyette değiliz ama artık meşrubat olsun, tadı sudan farklı olsun da ne olursa olsun noktasındayız! O yüzden kavgasını verdiğim içecek anlamlı. Anlamsız olan, yazıcının kindar bir insan olup konuyu bir ay sürecek bir meseleye dönüştürmesi ve bana sürekli gece 2.00 nöbeti yazması. Nöbet kulübesinde mütemadiyen titrerken bir yandan “Hay soğuk çay gibi senin” diye aralıksız söyleniyorum.

Yazının Devamını Oku

Robot da olsa bir nikâh ister

Yıllardır önümüze bazı gelecek tahminleri konur. Bazıları karamsar, bazıları iyimser olur… Karamsarlar, sizden hoşnut değilim, annemi korkutuyorsunuz. İyimserler, siz iyisiniz ama anlamadığım bazı takıntılarınız var. Mesela robotlarla bizi evlendirmekte niye ısrarcısınız? Mahallede laf mı çıkar diye çekiniyorsunuz?


Annem televizyonda bir kısım fütüristi dinlemiş. Şansına da biraz karamsar fütüristler düşmüş. Zaten dünyanın bütün sorunlarının nedeni 65 yaş üstü vatandaşlarımızmış, onları hiçbir şekilde ortalığa salmazsak her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi tavırların takınıldığı günümüz şartlarından iyice bunalmış durumda. Bir de üzerine televizyonda “Gelecek de pek fena olacak” diyen adamlar gelince iyice canı sıkılmış. Daha lafını tam bitirmeden anında itibarsızlaştırdık fütüristleri. “Ya bırak onları, ne dediler de çıktı bu zamana kadar Allahını seversen” diye gömdük de gömdük. Hatta hızımızı alamayıp “Fütürist dediğin astrolog gibi bir şey zaten” falan gibi giderek sertleşen söylemlere bile girdik.

Biraz yüklenmiş olabiliriz ama tamamen haksız da değiliz. Bize zamanında eli kulağında denilen uçan kaykay, uçan araba, bunların hiçbiri gelmedi. Haydi diyelim bunlar biraz da sinemacıların serbest uçuşlarıydı. Onlar zaten bu konuda bahtsızlıklarıyla sabıkalı. İnterneti bile öngöremeyip video sinyalleriyle beynimizin ele geçirileceği gelecekleri falan hayal ettiler.

Ama mesela 1933’te çok da uzak olmayan bir gelecekte insanların tepegöz misali tek gözlü olacağını tahmin eden Thomas Hall Shastid’i ne yapacağız? Öngörüsüne göre insanlar okuma, yazma, saat tamiri, değerli taşların kesimi gibi faaliyetlerde hep ortada bir odak noktasına baktığı için evrilecek ve tek göz sistemine geçecekti. Ya da bir zaman yolculuğu yapıp 1955’e uzansak Alex Lewyt’in 10 yıl içinde nükleer elektrik süpürgelerinin hayatımıza gireceği yönündeki tahminlerini dinleyebilirdik.

Daha iyisi var. 1995’te gökbilimci Clifford Stoll, Newsweek’te yayımlanan makalesinde tahmin hakkını internetin bir yıl içinde yok olup gideceği yönünde kullanmıştı.

Ay’da koloni kurduk mu?

Yetmedi derseniz 1964’te yapılan tahminlerden bir parça vereyim: “2024’e geldiğimizde Ay’da koloniler ve okyanus altında şehirler kurmuş olacağız.” Yapabildik mi? Hayır. Onun yerine ne yapabiliyoruz mesela? HES kodunu İstanbul Kart’a bağlayabiliyoruz.

Demem o ki böyle bol keseden konuşuyorsunuz, sonra hiçbiri tutmuyor; hem insanları geriyor, kafalarını karıştırıyorsunuz hem de yıllar sonra işte böyle afacanın biri çıkıp size sallıyor da sallıyor. Değer mi yani? Bakın çok açık konuşuyorum, annemi korkutmanıza izin vermeyeceğim fütüristler.

Yazının Devamını Oku

2020’nin bana yapıştırdığı özelliklerin hepsi aynen duruyor

Normalde de yeni bir yılın ilk haftası eski yıldan tam çıkamamışlık duygusuyla geçiyordu. Ama bu yıl farklı. 2020’den çıkamamış gibi hissetmiyorum, kesin olarak çıkamadım!


İnsanlar bugünü her zaman için geçmişten daha negatif değerlendirmeye meyilli olurmuş. Ben demiyorum, mobilyacı dükkânını açamadığı için sıkıldıkça WhatsApp’tan bana saran Ercan söylüyor.

“Bir şeyler dönüyor”

Kendisi oldukça ciddiye alarak yaklaştığı pandemiden zaman içinde giderek uzaklaştı. “Bütün bunlar Bill Gates’in oyunu” noktasına gelmedi ama “Ben onu bilmem, bence bir şeyler dönüyor” bölümüne geldi. Son zamanlarda en sevdiği ünlü, Zonguldak’ta dükkânının kapısına “Maske takmadan girin” yazdığı için 24 kez ceza yiyen esnaf. Bizimki bunu son 300 yılın en cesur sivil itaatsizlik eylemi olarak görüyor.

Ama bana söylediği, bugünü daha negatif değerlendirme meselesinin bununla bir ilgisi yok. Bunu Facebook’ta okumuş. Okuduğuyla yetinmemiş, düşünüp üzerine kendi de koymuş. “Misal” dedi: “Çocukken gittiğin maçlardan hatırladığın anları say desem, hep seninkilerin kazandığı maçlardan hatırlarsın. İnsan beyni kötü anıları daha az kaydediyor.”

Söylediğinde doğruluk payı var. Bir önceki hafta “Kadınlardan daha çok arkeolog çıkar çünkü geçmişi eşelemeyi severler” yazan aforizmayı bulup getirmişti. Cevap vermememe bozuldu. Yanımda olsa gözlerimi devirmeme de ayrı bozulurdu.

Sosyalleşme çabasına destek olayım diyerek “İyi dedin de buraya nereden geldin” diye sordum. “Bu 2020 en kötü yıldı diyordum, sonra bunu okudum, aklıma yattı, sana yazayım dedim” diye cevap verdi. “2021 bana iyi geldi valla ya şimdi düşününce” diye de ekledi.

Onun adına sevindim, her aklından geçeni benle WhatsApp’tan paylaşma ya da beni not defteri olarak kullanmasına o kadar sevinmedim. Kendisini emojilerle uğurladıktan sonra da düşündüm. Hiç 2021’e girmiş gibi olmadığını fark ettim.

Yazının Devamını Oku

Bu yıldan beklentim geçen yılın bitmesi

Yeni yıl beklentilerimi düşündüm ve başlıktaki sonuca vardım. Diğer yandan yılbaşına yeni yıl kararları almadan girmek istemiyorum. Üstelik bazı kararlarda krizi fırsata çevirme imkânım bile varken...


Âdettendir, her yılbaşı şöyle bir oturup yeni yıldan beklentilerimiz ele alınır. Ben de bir süredir şapkamı önüme koydum, 2021’den beklentilerimi düşünüyorum. Ama pek bir yere varamıyorum ki 2020’nin beklenti namına neyimiz varsa alıp kafamıza attığı göz önüne alındığında aslında oldukça normal bir durum. Her düşündüğümde gelecek yıla heyecanlanmak yerine biten yıla bir kere daha sinirlenip kalkıyorum oturumdan. Efendi olmasını bekliyorum 2021’den, efendi. Biraz düzgün olsun, insanların asabını bozup durmasın yeter, başka ihsan istemez.

Bu yıl kendimle ilgili aldığım kararlar cephesindeyse bazı ilerlemelerim var. Birkaç karar alabildim. Şöyle sıralayayım...

Bir kere bu yılı önden planlamak pek akıllı işi değil. O yüzden yıl boyunca “Ne olur ne olmaz” diyerek kısa vadeli hedefler koyacağım. En uzun hedefim 10 günü geçmeyecek. Örneğin “Salı günü kendime kazak alacağım”, “Perşembe günü noterdeyim, kimse buna engel olamaz” gibi. Bunları gerçekleştirebilmek bence zaten ciddi başarı. Mevcut durumda “Hafta içi işe git, sokağa çıkma yasağına toslamadan eve dön, hafta sonu zaten hepsi kapalı, ee ne oldu bizim noter” gibi bir tablo rahatlıkla oluşabiliyor.

Spor yapmak ya da yapmamak...

Krizi fırsata çevireceğim. Mesela bu yılı her yıl aldığım ama uygulayamadığım bazı kararları uygulamak için kullanabilirim gibi duruyor pekâlâ. Her seferinde bu sene bir maratona kayıt olacağım derdim. Bence bu sene direkt o sene. Zaten bu iş sürerse iptal olur ya da sokağa çıkma yasağına toslar. Büyük ihtimalle koşmam gerekmeyecek. Böylece yılların yeni yıl kararı bu yıl aradan çıkmış olur.

Yine bu yıl spor namına ne varsa hiçbirini yapmadığıma göre, 2021’de daha çok spor yapacağım maddesini de aynı rahatlıkla listeme ekleyebilirim. İki ayda bir yarım saat basket oynasam “Geçen yıldan daha fazla spor yaptım” diyebileceğim sayıya ulaşmış olurum.

Yıllardır yılbaşı listelerime giren ‘Bütçeni düzene koy’ maddesi için de kararlılıkla atabileceğim adımlardan oluşan fırsatlar var. Özellikle pandemi döneminde olur olmaz abone olduğum platformlardan sitelere ciddi bir temizliğe girebilirim. Sonuçta dünyada üretilen bütün içeriklere erişimim olmasına gerek olmadığını bu yıl deneyerek öğrendim. Hatta bu kısma ‘Abuk sabuk çevrimiçi atölyelere iş olsun diye kayıt olma’ notunu da düşeyim kendime, hazır aklıma gelmişken.

Yazının Devamını Oku