GeriMehmet İren Ayıdan post, evden ofis olmayabiliyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ayıdan post, evden ofis olmayabiliyor

Evden çalışmak iyi güzel de bir elektrik gitse gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalıyorsun. Gidip çalışılabilecek kafeler de kapalı. Normalde bir önemi olmayacak şeyleri büyük krizlere çeviren bu yıldan her geçen gün biraz daha hoşlanmıyorum.

Ayıdan post, evden ofis olmayabiliyor
Sabahın körü köpekçiliği için evden çıktım, köşede Ayedaş arabasını gördüm ve dedim ki: “Ben bittim.” Zira belli ki bir aksiyon alınacak o aksiyon da benim elektriklerimin kesilmesi anlamına gelecek. Seslenerek sorgu suale başladım. Seslenmek deyince bu ifade bana biraz abartılı geldi diyebilirsiniz. Demeyin. Zaten çok sosyal bir kişi olmadığım için devletin koyduğu iki metreye bir-iki metre de ben gönlümden ekliyorum. İki metre de “Canım” diye uzanana “Alırım o canını” diye havlamaya girişen sevimli psikopat köpeğim koyuyor. Etti mi sana aslanlar gibi altı metre. Telefonla konuşsak konuşuruz.

Neticede haklıymışım. 17.00’ye kadar elektriklerim kesilecekmiş. E güzel de benim tonla işim var yetiştirmem gereken. Birini bitirip öbürüne koşacağım. İnternet olmadan nasıl olacak?

Kapanan kafelere bir kez daha hayıflanarak, arkalarından karalar bağlayarak düşünmeye başladım. Böylece geçen yıl olsa hiç dert olmayacak şeylerin ne kadar büyük meselelere dönüştüğünü de bir kez daha idrak ettim.

Evde kalmasına kalayım da kalamıyorsam nerede kalacak, daha önemlisi nerede çalışacağım? Parka gidip telefondan hotspot açsam şarjım bitmeden ve hipotermiye girmeden önce kaç iş halledebilirim ki!

Olabilecek en makul çözüm bir komşuya sığınmaktı. Öyle yaptım, kafası kopmuş tavuk gibi mahallede kendisi ve interneti müsait durumda olan komşu aradım. Hayır, gerilimin tekrardan yükseldiği, “Gripten çok da farklı değil” rahatlamasının çok da anlamlı olmadığı sonucuna varılan bu dönemde insanları arayıp “Size gelebilir miyim” demek de netameli. Ne bilecek adam sokaktan iş mi getiriyorum, virüs mü?

Neticede beni ve işlerimi akşamüzerine kadar evine kabul eden, elektriği kesilmemiş bir arkadaş buldum da günü biraz kurtarabildim.

‘Çalışamadım, elektrik kesik’ mi deseydim...

Tam kurtuldu denemez ama bir sürü şey o arada aksadı hatta yer yer ertesi güne sarktı ki iş teslimi için verdiğim tarihi kaçırmaktan hiç hoşlanmam. Bana teslim edeceği işin tarihini kaçırıp da elektrik kesikti, bilgisayarım bozuktu, inanılmaz acil bir işim çıktı diyenlere de inanmam. O yüzden karşımdaki insanların da benim “Elektrik kesikti, çalışamadım” söylemime inanmayıp işi savsakladığımı, yalanla dolanla yırtmaya çalıştığımı düşündüklerini kurarak bir tur daha gerildim. Durduk yere ömrümü birkaç gün kısalttın be Ayedaş.

Hayır evin içinde de zaten verimli çalışmayı ara ki bulasın. İki farklı sektörde bol tansiyonlu işler yapılan bir hane burası. Birimiz bir toplantıda sinirlenip Zoom ile beraber evi inletmeye başlamasa diğerimiz başlıyor. Sesler ve işler o kadar birbirine karışıyor ki bazen hangimiz hangi iş kolundaydık unutuyoruz. Bu durumlardan kaçmak için de bilgisayarı alıp bir yerlere gidebilmek anlamlı olurdu. Ama olamıyor.

Zamanında burun kıvırdığım aşırı şekil kahveciler gözümün önünde geçiyor da geçiyor... Bu yeni normal yeni olmasına yeni ama pek de normal değil!

X

Dün güldüm, bugün gülmedim, belki yarın yine gülerim

Her denk geldiğim ortamda insanlar birbirlerine aynı şeyi soruyor: Cem Yılmaz’a güldün mü yoksa gülmedin mi? Ben güleceğimden çok emin oturup pek az gülebilerek kalktım. ‘Niye böyle oldu’ diye de kendimce biraz düşündüm...

Yılbaşını takip eden haftada oturduğum bütün masalarda dönen soru aynıydı: “Cem Yılmaz’a güldün mü gülmedin mi?” Bir hafta boyunca farklı insanlar tarafından cevaplandığını gördüm. Benim gördüğüm yerden sonuç ‘çok da gülmedim’ diyenlerin nispeten ağır bastığı yönünde. Diğer yandan en çok izlenenlerde ilk sıraya oturmuş, bolca konuşulmuş, dolayısıyla gülmemizden veya gülmememizden bağımsız amaç hasıl olmuş, gereken başarı rakamsal olarak yakalanmış.

Gülme-gülmeme noktasındaysa benim durumum şöyle oldu: ‘Bence ben buna gülerim’  düşüncesiyle açtım. Girizgâh kısmında güldüm epey. Sonra 6 ile 10’uncu dakikalar arasında bir yerde ‘Ben en temizi bilgisayardan bir de oyun açayım, hem oynayayım hem göz ucuyla izleyeyim’ duygusu geldi. Yaptım bunu. Sonuçta da oyuna verdiğim gözüm, gösteriyi izlemeye verdiğim gözümden daha çok eğlendi. Ara ara güldüm. Ama bu uzunlukta bir şov için yeterli frekansta gülmedim. Sonra da neden yeterince gülmediğimi düşündüm.

Mesela insanlar eril dil ve her cümlenin sonuna eklenen malum ifadeye pek gülmemiş. Aynı şekilde ben de gülmedim. Bunu zamanın ruhuna uygunluk olsun diye söylemiyorum. Küfürlü şakaya, yeri geldi mi belden aşağılıklara kategorik olarak karşı değilim. Her şeyin şakası yapılabilir bence ama komik olmayınca şaka o bir tuhaf oluyor. Şu zamanda hâlâ sopa ve penetrasyon temalı espri de dürüstçesi pek komik olmuyor.Hiçbir şey değilse demode bir kere. Sahnede yapıldı, metinde yapıldı, TV’de yapıldı, sinemada yapıldı hatta seri şeklinde 6 film arka arkaya yapıldı...

Bazıları yine gördüğüm kadarıyla ‘boomer’ kelimesi üzerine eleştirisini oturtmuş. Bence sıkıntı burada da değil. Aynı platformda, aynı yaştaki Dave Chapelle’i izledim. O da politik olarak doğru sayılmayacak pek çok geyik çevirdi. Gayet güldüm. Bir jenerasyon üstteki Ricky Gervais’in de bir sürü kırıp döken şakası var. Ona da güldüm. Demek ki sıkıntı şakayı yapanın yaşında ya da gözünü karartıp girdiği riskli sularda değil.

‘ERKEK MASÖR’ 30 YILLIK HİKÂYE

Ama esprinin eskimesi diye bir şey var. Mesela çok lafı dönen erkek masör hikâyesi. Homofobiktir, değildir orası ayrı konu ama eski olduğu kesin. ‘Seinfeld’in 1991 tarihli ‘The Note’ isimli bölümü (3. Sezon 1. Bölüm) kadar eski en az. Bu bölümde George’un masaja gidip erkek masöre denk gelmesi ve bundan sıyrılmak için attığı çeşitli taklalar ele alınıyordu. 30 yıl sonra aynı perspektiften bir şakayı üstelik Larry David’in yazıp Jason Alexander’ın oynadığı bir kurguyla değil de dümdüz bir anı anlatma formatıyla izlemenin çok bir güldürücülüğü yok. Yani yaşı tutanlar aynı geyiği çok gördü, yaşı tutmayanlar da başka bir çağın insanları artık, böyle şeylere gönül indirmiyorlar.

Çok sarkan fakirlik hususu, eniştem o kadar sarhoştu ki ve diğer aile anıları, eski zamanlar başlıklarında da duygum ‘Arif V 216’dan alıntıyla “Bana nostalji bastı moruk, ben kaçıyorum” oldu. Hasılı ben “Mekânın sahibi geldi mi acaba” diyerek başına oturduğum gösteriden “Her şeyin sonu var, güzelliğinin de” diyerek kalktım.

Twitter’de gördüğüm bir yorumu da “Bak yalnız bu da mümkün” diyerek ‘layk’ladım. Şöyle diyordu: “İstese daha iyisini rahat rahat çıkarırdı, sizin gibi topluma bu yeter de artar bile demiş, pek uğraşmamış.” Usta genel olarak vasatlaşıp duran ülkede gerçekten “Bu size yeter” diyerek meseleyi biraz sallamış, ödevi son güne bırakmış da olabilir. Eğer böyleyse bu da anlaşılabilir bir karar tabii bir yerde...

Yazının Devamını Oku

‘Bırakırım ki, yapabilirim!'

Geçen yıl kendimi sinirli gördüm. Bu yıl sinirli olmayı bırakacağım. Sinirlenince bir şey olmuyor. Bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmek lazım. Bunun için umarım bizi daha iyi bir yıl bekliyordur...

Yeni mi ‘yıl kararları’? Bu yıl aslında alabileceğim en sağlıklı yeni yıl kararı bu yeni yıl kararı alma işini komple bırakmak olurdu hocam. Buyurun bakalım geçen yıl aldığımız kararların haline mesela.

 Bir kere yıla çok mantıklı bakmışım. “Bu yılı önden planlamak pek akıl işi değil. O yüzden yıl boyunca ne olur ne olmaz diyerek kısa vadeli hedefler koyacağım. En uzun hedefim 10 günü geçmeyecek. Örneğin ‘Salı günü kazak alacağım’, ‘Perşembe noterdeyim, kimse buna engel olamaz’ gibi...” demişim. Bu bile tutmamış. Salı günü kazak alacağım dedikten sonra salıya kadar kazağın fiyatının üç kere arttığını görmüşüm.

 “Her yıl aldığım ve uygulamadığım kararları bu yıl uygulayacağım” demişim. Örnek olarak da maratona kayıt olmayı seçmişim. Alakam olmamış. “Spor namına ne varsa hiçbirini yapmadığıma göre, 2021’de daha çok spor yapacağım” demişim. Sonuç? Olamamış.

 Yıllardır yılbaşı listelerime giren “Bütçeni düzene koy” maddesi için de kararlılıkla atabileceğim adımlar olduğunu öne sürmüşüm. Bunu okuyunca kusura bakmayın da kendi kendime kahkaha attım. Ara ara tekrar açıp, okuyup gülebilirim. Bütçe demiş, düzene demiş; bunu 2021 Türkiye koşullarında demiş. Bak yine sinirim bozuldu.

 “Kendime daha az vakit ayıracağım. 2020’de kendimle 10 yıl yetecek kadar kesintisiz zaman geçirdim” demişim. Bu tuttu. Yüzüme bakmadım kendimin bütün yıl. Kendimi kendi haline bıraktım. Afiyetteyimdir inşallah, hiç haberim yok kendimden.

KÖPEK KONUŞMAYACAĞIM

Bunların hepsini bu yıl çöpe atıyorum. Yerlerine de birkaç yeni karar koyuyorum. Seneye de başarı istatistiği bu seneki kadar sefil gelirse, na buraya yazıyorum, bu karar işini bir bırakıyorum, pir bırakıyorum.

 İlk olarak daha az köpek konuşacağım. Son gelişmelerin de ışığında bu konuya biraz dolu olduğum ve kolay tetiklendiğim için hem kafa ütüleme hem de kalp kırma potansiyelim çok yüksek. Bir abimizin insan içinde futbol konuşmama prensibi var. Futbol konuşan halinin insanlar için tehlike arz ettiğine hükmetmişti zamanında. Aynısını kendime köpek üzerinden adapte ediyorum. “Evet evet, çok doğru diyorsun, medeni ülkelerde sokakta köpek yok” falan deyip, önüme geleni onaylayıp göndereceğim.

Yazının Devamını Oku

Yılın tortusu

Haydi geçmiş olsun. Gerçekten kimse açısından pek de randımanlı geçmediğini tahmin ettiğim bir yılın daha sonuna geldik. Gelin, bu yılın içindeki az sayıda pozitif olayı yakalamayı bir deneyelim.

Yılın sonu dediğin şeyle bitmekte olan bir ilişkinin son günleri fena halde birbirine benziyor yer yer. İnsan arada geçen iyi günleri unutuyor. Ağzında sürekli son günlerin tatsızlığının bıraktığı tat ve bitse de gitsek havası oluyor.

Hele de bu yılın son düzlüğünün hepimizi bir güzel dümdüz ettiği göz önüne alınırsa yeni bir yılın gelişinden ziyade eskisinin bitişini kutluyor hissetmemiz son derece normal.

Ha tabii bu ilişki de genel hatlarıyla biraz sıkıntılıydı. 2021 gelenin gideni ziyadesiyle arattığı bir yıl oldu.

Şöyle bir dönüp bu yılın tortusu neydi diye düşündüğümde pembe gözlükleri takıp bakmalık sayılı olay geliyor gözümün önüne.

Mesela bu yıl voleybola ne güzel düştük hep birlikte. Ara ara hâlâ gecenin köründe uyanıp ‘Kızların maçı yok muydu ya’ diye zıplıyorum. Sonra ‘Hay Allah ya, bitti o di mi’ diye üzülerek geri yatıyorum. Mete Gazoz kardeşimiz de yine yılımıza kalite katan isimlerden biriydi, pas geçmeyelim.

Melih Bulu ismine geniş yer ayrılan bir yıl oldu. Görevden alındığına dair haberlere “Bundan benim haberim var mı” gibi şakalarla karşılık verirken gerçekten haberi olmadan görevden alınmasıyla mizah şovun kralını yaşatmış oldu hepimize, eksik olmasın.

Ekonomide yaşanan çılgın günlere de bardağın dolu tarafından bakmayı deneyebiliriz. Allah bize önce eşeğimizi kaybettirip sonra buldurdu. Yarım eşek bulduk ama ona da şükür. Delibozuk gibi çıkan kurların biraz düşerek daha az çıkmış hale gelmesiyle bir nebze rahatladık. Sonra bütün bu ‘olmayan kriz’ ülkecek hepimizin ekonomi okuryazarlığımızı arttırmamıza vesile oldu.

Yazının Devamını Oku

Ürünü almasam da yorumu alırım

Alışveriş sitesi yorumlarının hastasıyım. Bir şey alacaksam mutlaka bakıyorum. Hatta artık almayacaksam bile dayanamıyorum, bir bakıyorum.

Bugünlerde hem hiç alışveriş havası yok hem de aşırı var. Hem hane ekonomisini sabit tutmayı deneyeyim diyorsun hem de almadığın şeyin fiyatının bir hafta sonra ikiye katlandığını görünce sinirin bozuluyor.

Bu, bende şöyle bir durum yarattı: Sürekli internete bakıp acaba şunu alsam mı, almazsam yarın pişman olur muyum, alırsam ay sonunda tadım iyice kaçar mı gibi birtakım sorularla boğuşuyorum.

Bu kadar alışveriş sitesinde gezinince de alışveriş sitesi bağımlısı oldum. Öte yandan bu bağımlılığım  sayesinde milletimizin harika bir özelliğiyle tanıştım. Sitelerde, o ürünü almak isteyenlere müthiş faydalı bazı yorumlar dönüyor. Herkes her aldığını, üşenmemiş, detaylıca yorumlamış. Kendimizden sonrakileri düşünmeye gösterdiğimiz bu istisnai özenden inanın çok duygulandım.

Ayrıca bu yorumların birer mizah şelalesi olma durumu da var. Mesela buyurun, elektrik süpürgesi bakarken karşıma çıkan ve sonuna kadar fayda sağlayan şu yoruma bir bakın: “Hayatınızda görebileceğiniz en temizlik takıntısı insanım. Evde her gün, sabah akşam süpürge yapan; eve kadın gelse bile akşam bir kez daha süpürüp silen cinstenim. Bu süpürgeye 5 yıldız diyorum! Köpek tüyü almadı diyenler dikkat etsin, full çekti tüyleri. Hatta köpeği de çekti.”

Doğru diyor bu arada. Bu yoruma güvenerek ben de aldım  süpürgeyi. Öyle bir tüy topladı ki bu kadar tüyü bir arada köpeğin üzerinde bile görmemiştim.

Sonra arada ihtiyacım olmayan ama bu ne saçma şeymiş diye baktığım ürünler var. Onlara yapılan yorumlar durduk yere alma isteği uyandırıyor. Örneğin arabaya takılan disko topu. Yorumu şöyle: “Arabanın çakmaklığına taktım. Radyodan da Ezhel-‘Pavyon’ açıyorum. Semtte turluyorum. 10 yaş gençleştim. Arabanızı pavyona dönüştürmek için de birebir.”

Arada toplumsal cinsiyet konusunda artan bilincin ve erkeklik eleştirisinin sirayet ettiği yorumlara da rastlıyorum. Misal şu yorumda araba için telefon tutacağından bahsediyoruz: “Çirkin bir görüntüsü var. Eşim beğendi. Eşim erkek çünkü.”

Yazının Devamını Oku

Bir yatırım aracı olarak köpek maması

Dört haftada fiyatını ikiye çarpan başka yatırım aracı biliyorsanız söyleyin, ona yatırım yapalım. Ben de bu yaştan sonra al-satçı olmak hem de sektöre mama al-satıyla girmek istemezdim ama iş oraya gidiyor, ne yapalım?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğu gibi ben de son dönemlerde vakitlerimi ekonomistlerin YouTube kanallarında gezerek geçiriyorum. Eskiden anlatıyor anlatıyor, “Yatırım tavsiyesi değildir” diye bitiriyorlardı. Şimdi artık pek tavsiyelik bir durum da yok. İçinizi az daha karartıp salıyorlar sizi.

Benim şahsen bir yatırım tavsiyem var. Son kullanma tarihini kontrol ederek kedi-köpek maması alabilir, iki-üç hafta sonra gayet güzel bir farkla satabilirsiniz. Mesela benim sadece dört hafta önce 800 liraya aldığım 14 kiloluk mamanın fiyatı şu anda 1500 lira. Durumdan haberi olmayan köpek, mama kabını sıyırırken bu mamayla son kez karşılaştığını bilmiyor.

Kendisine bir-iki kere “Türkiye böyledir, eskiden yaptığın şeyleri aniden yapamaz olursun, sana da piyango mamadan çıktı, zamanla alışırsın” dedim ama anladığını sanmıyorum. Önüne ucuz mama gelince anlayacak artık n’apalım. Ucuz mama dediğin de ucuz değil tabii. Lafın gelişi ucuz, nispeten ucuz.

Neyse, şimdilerde sosyal medyada ve change.org’da ‘Mamalardaki KDV kaldırılsın’ temalı bir kampanya var. Her şey gibi bu kampanyanın da sosyal medyayı ortasından ikiye böldüğünü gördüm ve bu husustaki çeşitli soruları kendi son derece taraflı perspektifimden yanıtlamaya çalışıyorum.

Hayvanlar hep mama mı yiyordu, başka şey yesinler?

Hayır, mevcut mamalar 1920’lerden beri var. Ama sen de 1920’lerde aynı şeyleri yemiyordun. Evde kendin mama yapsan zaten muhtemelen daha pahalıya çıkar. Masa artıklarıyla beslensin dersen böbrek, ciğer hepsini bırakır hayvan bir yerden sonra. Sonra veteriner veteriner gezmece... O noktada da çıkıp “Bu hayvanlar eskiden veterinere mi gidiyordu” derseniz ayrı.

Bunlar mama lobisinin oyunları. Bu lobi kelimesinin bol keseden kullanımıyla ilgili bir sıkıntı var. Sokaktaki hayvan bolluğu da mama lobisine bağlanıyor. Ve hayvan yeminde KDV yüzde 1, mamalarda yüzde 18. Bu hayvanlara ‘çocuk’, ‘can’; yemine de ‘mama’ diyorsunuz, ödeyin madem. Biz demiyoruz. KDV’yi 1’e çekecekseniz köpek yemi de diyebilirsiniz, ne isterseniz diyebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Yeni mi yıl?

Bu ay itibariyle yeni yıl kararları, yeni yıl alışverişi, yeni yıl burç yorumları işlerinin başlangıç fişeğini ateşlememiz gerekiyordu. Ama ortalıkta bir ateş falan görünmüyor. Bu noktada çok anlamlı olduğunu düşündüğüm bir önerim var: Yılı da yaz saati gibi sabitlemek... Takvimlerimiz de sürekli 2021’i gösterse kimseyi bozmaz muhtemelen.

Şimdi benim size içinde ekonomi kelimesi geçmeyen bir şeylerden bahsedesim var. Çünkü herkes ama herkes bundan bahsediyor. Özel hayatımda ben de sürekli bundan bahsediyorum. O yüzden bu aralar canımı sıkan başka şeyleri konu edeyim diyorum.

Mesela yeni yıl. Ecnebi haber kanallarında sürekli olarak ‘Yeni yıl hazırlıkları şöyle başladı, böyle gidiyor’ haberleri görüyorum. İnsanın normalde ‘Ya ne güzel işte, süslemesi, neşesi, şarkısı bilmem nesi’ diyesi gelebilir. Ama gelmiyor. Bakıp bakıp gıcık kapıyorum. Geçen yıl da aman yeni yıl falan diye kutladık, bak ne oldu bu yıl!

Şimdi mesela açıp baktım. Geçen yıl “Yeni yıldan en büyük beklentim bu yılın bitmesi” demişim. Sonra ne olmuş? Pandemi ve yan ürünleri devam etmiş, üstüne çeşit çeşit lokal kriz gelmiş, finalini de “Şu üstümden uçan şey dolar kuru mu” diye bakarak getirmişiz.

Bu olayı sadece ekrandaki yeni yıl geliyor haberlerine bakarak yapmıyorum. Geçen gün bir arkadaşım geldi, “Yıl sonlarında bana nasıl olsa yıl bitiyor diye bir her şeyi sallama hali geliyor, sende de oluyor mu” diye sordu. “Yok. Ben zaten yılın bittiğinin farkında değilim. Şubat 2021’de olmadığımıza geçen gün uyandım” dedim. Büyük oranda da doğruyu söyledim.

İş ortamında da yeni yıl işleri, yeni yılsal meselelerle ilgili e-postalar geldiğinde aynı saflıkla şaşırıyor, “Aralık oldu mu ya” diye sorarken buluyorum kendimi.

İçimi rahatlatan kısım şu: Gördüğüm kadarıyla bu o kadar da bana has bir durum değil. Normalde yılın bu zamanlarında başlayan “Yeni yılda ne yapıyoruz” soruları gelmiyor. Her taraftan fırlayan yeni yıl alışverişi reklamları da önüme düşmüyor. Yeni yıl kararları listeleriyse ortalıkta yok. Demek ki yeni bir yıla girme fikrine milletçe o kadar da sıcak bakmıyoruz. Bu konuda saat sisteminde olduğu gibi bir düzenlemeye gidip yılı sabitlesek kimse sorun etmez gibi görünüyor. Neticede sabah 7.30 ile gece 3.00 arasında aydınlık açısından hiçbir fark olmamasına az çok alışmışız. Takvimlerimiz de sürekli olarak 2021’i gösterse kimseyi bozmaz muhtemelen. Saati, takvimi ve dahi kuru uygun gördüğümüz bir yere sabitleyerek yaşam kalitemizi de şu noktada sabitlememizin önünde hiçbir engel yok.

GAZA GELMEM ARTIK

Yazının Devamını Oku

‘Sar ordan bir süpürge, iki paket mama’

‘Muhteşem Cuma’ muhteşem cuma olalı böyle muhteşemlik görmemiştir. Ortalık tam bir ana baba günü. Herkes bir dükkânda alışverişini tamamlamak için sırasını bekliyor. Gelin size biraz AVM’den bildireyim…

Bu Black Friday’in adını belli hassasiyetler çerçevesinde güncelleyip ‘Muhteşem Cuma’ yapmıştık ya, çok iyi yapmışız. AVM’de bir cuma geçirmişim ki, bu kadar muhteşem bir cuma olabilemez. Bunda ‘Muhteşem Cuma’nın hemen önüne denk gelen ‘Allah Seni Bildiği Gibi Yapsın Salı’nın ciddi bir katkısı oldu.

Perşembe akşamı bozulan elektrik süpürgesinin yerine gözüme kestirdiğim, hayvan tüyü toplamada iddialı modeli sormak için ilgili süpürge markasının bir AVM şubesini aradım. Dedim “Şu model var mı”, adam dedi ki “Var ama hemen gelip almanız lazım”. Beni bir gülme tuttu çünkü böyle saçma bir aciliyet daha önce yaşamamıştım. “Elektrik süpürgesini bugün aldın aldın; almadın, daha da sana süpürge satmayacağız” mı diyorlar, ne diyorlar anlamaya çalıştım.

Biraz gülerek bundan bahsettim. Adam öbür taraftan bana “Valla ben bu kadar diyebiliyorum, bugün almanızı tavsiye ederim” dedi geçti.

Başka AVM’deki bir şubeyi aradım. Orada da benzer bir ton çıktı karşıma. “Yakın oturuyorsanız hemen gelin, yarına bırakmayın.” Ben telefonun öbür tarafında biraz daha gülüp eğlenince satış görevlisi sonunda ağzındaki baklayı çıkardı: “Yarın zam gelecek, elimizde 10 adet var, bugün bu fiyattan satılan son cihazlar.”

Al başına belayı. Az biraz ‘Böyle saçmalık olur mu ya, yaşadığımız gerilimin dandikliğine bak’ diye söylendikten sonra hadi bari dedim, hayat da bana macera diye en fazla süpürgeyi zamsız fiyattan kapma heyecanı sunabiliyormuş demek. Montu kaptığım gibi vurdum kendimi yola. İçimden hâlâ gülüyorum.

AVM’ye girince gülmeyi bıraktım. Çünkü gerçekten süpürgecide kuyruk var. Başka şeycilerde de var.

Girdim içeri, “Şu modeli istiyorum” dedim. Satış görevlisi hanımefendi “Tabii, özelliklerini anlatayım” dedi. “Yok” dedim, “Anlatmayın, verin cihazı, ödeyeyim gideyim”.

Biraz şaşaladı. “Yani hiç sorunuz yok mu” dedi. “Yok, kafam net, süpürgeye hâkimim, alayım gideyim ben. Zaten sizin de işiniz yoğun” dedim. “O zaman cihazı getiriyorum” dedi, “Getirin getirin” dedim. Ödedim, aldım, çıktım. Makineye geçen ay baktığımda 1.000 lira daha ucuzdu. Yan taraftaki elmalı teknoloji mağazasının önündeki kuyruğa baktım. “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı da yazdırmasın, dolar kuru uçarken telefon da aldırmasın” dedim, geçtim.

Yazının Devamını Oku

Hayat 40’tan sonra başlar!

İnternete bakarsak 27’sini geçmiş herkes ‘boomer’; bugün var, yarın yok. Valla genç kardeşlerimiz bizi beğenmiyor olabilir. Ama 40 artı olmanın en güzel yanlarından biri başkalarının senin hakkında ne düşündüğünü çok da umursamamaya başlamak…

Biliyorsunuz günümüzde ‘40’lı yaşlar aslında yeni 20’ler’ akımı var. Ama bu akım sadece offline ortamlarda, dergilerde falan oluyor. Hatta 50’ler ve 60’lar yeni 20’ler kabul ediliyor. Ama internette işler farklı. Oralarda üniversiteyi bitirdiyseniz geçmiş olsun, artık yaşlısınız.

Misal geçenlerde bir tweet vardı. “Bu siteye 2008’de giren tayfa ne kadar gizemli, daha Türkiye’de düzgün internet yok, sen buradasın düşünsene” gibisinden. Bir süre sonra bir başkasıyla karşılaştım. ‘Titanic’ filmini sinemada izleyenlerin helvasının kavrulmak üzere olduğundan bahsediyordu. Altına alıntılar sıralanmış. Kimi diyor ki “Ben ‘Eşkıya’yı sinemada izledim, hepinizden daha yaşlıyım”, kimi diyor ki “Ben Evde Tek Başına’yı izledim en yaşlı benim.” Ben de ‘Moonwalker’ı sinemada izledim de, ‘Bu filmlerin helvayla alakası ne?’ demeden duramıyorum.

EKME BİÇME DÜNYASI

İnternette 27 yaşından gün almış herkese bir ayağı çukurda muamelesi yapılıyor, Z kuşağı ile boomer’lar arasında hiçbir jenerasyon kalmamış gibi bir hal tavır var. Gençlerin gözünde bugün var yarın yok muamelesi görüyoruz. Alışsınlar, bir yere gittiğimiz yok.

Hatta gitmediğimiz gibi görünüşe göre iyi de durumdayız. Misal The Economist’in 2019 Dünya Mutluluk Araştırması’na göre insanların mutluluk seviyesi 40 yaşından sonra artmaya başlıyor.

Bunun çeşitli nedenleri var. Mesela bu eşiği atlayanlar insanların kendileri hakkında ne düşündüğünü daha az umursamaya başlıyormuş (net doğru bu) ve daha bir sürü şeyi sorun etmemekten kaynaklı rahatlama yaşanıyormuş. Tabii bu araştırmayı cevaplayanların pandemi öncesinde ve de sabah akşam döviz kuru takip etmek durumunda kalmadıkları bir ülkede yaşadıkları şerhini de düşelim.

Sosyal medyadaki 30 yaş altı kardeşlerimiz hiç kusura bakmasın, benim kendi adıma en sevindiğim şeylerden biri 40 yaşımı geçmiş olmak.

Yazının Devamını Oku

‘Kurban olam, yol ver geçem’

Kentte yürümek hakikaten zorlu bir mücadele. Çok fazla engeli aşmak gerekiyor. Mesela Instagram noktaları... Öyle gülüp geçmeyin. İçinde bir tıkanıp kalırsanız son fotoğraf çekilene kadar orada kıpırdamadan durmanız gerekebiliyor…

Spor yapıyor musunuz? Ben kendimi yapıyor sayıyorum. Aplikasyonlarda falan data girmem gerekirse ‘aktif bir yaşam tarzı var’ seçeneğini işaretliyorum. Çünkü İstanbul’da kaldırım kullanıyorum. Üstelik bunun sadece fiziksel değil, zihinsel de bir egzersiz olduğu, sağlam kafanın sağlam vücutta bulunmasına katkı sağladığı kanaatindeyim.

Mesela bu haftanın konuyla bağlantılı ev içi diyaloğu şöyle gelişti:

–Ne demek caddenin köşesindeki binayı yıkmışlar! Orası benim veterinere gitmek için seçtiğim en sakin rotaydı. Şimdi hafriyat kamyonundan geçilmeyecek. Ben nereden gideceğim veterinere?

–Yukarıdan git.

–Olmaz, orada kaldırım daralıyor, o dar kısım da scooter otoparkı olarak kullanılıyor. Yola inmek gerekiyor. Yola inince köpek olay çıkarıyor.

–Şuradan gitsen?

–Orada da gençlerin Instagram noktası var, geçiş zor.

Görüldüğü üzere sadece yürümüyor, strateji de yapmak durumunda kalıyorum.

Yazının Devamını Oku

Yılın kelimesi gerçekten yılın kelimesi mi?

Oxford İngilizce Sözlüğü yılın kelimesini seçmiş. Geçen yıl pandemi sebebiyle seçememişlerdi, bu yıl çok da değişen bir şey olmamasına rağmen küt diye “Yılın kelimesi aşıdır” deyivermişler. Bunlar bu kelimeleri hangi mantıkla seçiyor diye dert edindim, son 10 yılın kelimelerinde gezindim. Sonuçtan memnun değilim.

Oxford İngilizce Sözlüğü yılın kelimesini seçmiş. Seçilen kelime ‘vax’, yani aşının kısaltması. Bizde yeterince kısa olduğu için daha da kısaltmaya gerek kalmıyor. Geçen yıl yılın kelimesini seçmemiş, “Eşi görülmemiş bu yıl için uygun bir kelime olmadığına karar verdik” demişlerdi.

Bu yıla aşı kelimesini koyabiliyorsak geçen yıla da virüs, pandemi gibi bir kelimeyi koyabilirdik. Evden çalışınca rehavete kapılmış, işin kolayına kaçmışlar kanaatindeyim.

Oxford Sözlük ekibinden bir kere kıllandığım için şöyle son 10 yıla bir bakasım var...

2019’un kelimesi ‘İklim acil durumu’ seçilmişti. Bu niye seçilmiş? Muhtemelen o yıl Greta Thunberg’den biraz çekinmişler.

2018’de düzgün çalışılmıştı. O yılın kelimesi ‘toksik’. Yıl içinde sözlükte en çok aranan kelime olmuş. ‘Toksik kültür’, ‘toksik erkeklik’, ‘toksik ilişki’ gibi kullanımlardan hatırlıyoruz. Güzel seçim... O yıl listeye giren ama yarışı kazanamayan diğer kelimeler içinde de ilginç şeyler var. Mesela BDE (‘Big Dick Energy’ olarak İngilizce açıyor ve öyle bırakıyorum)... ‘Involuntary celibate’ yani istemsiz bekârın kısaltması olan ‘incel’... Bunu acaba Türkçeye ‘isbek’ olarak geçirsek uygun düşer mi?

2017’de seçilen kelime ‘youthquake’. Deprem kelimesinden ayarlanmış, ‘gençlik sarsıntısı’ anlamına geliyor. ‘Antifa’ kelimesiyle yarışıp kazanmış. O yıldan sonra bu kelimeyi bir daha duyan olmamış. Başakşehir’in şampiyonluğu gibi denebilir.

2016’da nabza ve konjonktüre göre şerbet vermemiş sevgili Oxford’umuz. ‘Post-truth’ (gerçeklik ötesi) kelimesini seçmiş. Beğendik, devam...

2015’te tamamen zırvalanmıştı. Hatırlayan, hatırlayacaktır. Gülmekten ağlayan surat emojisi yılın kelimesi seçildi. 2020’de de saçmaladıkları göz önüne alınırsa demek ki beş yılda bir zırvalıyor bu çocuklar. Uzun uzun da anlatmışlardı ‘Emojilerin de artık kelime sayılmasından hareketle’ falan diye. ‘Bu yıl uğraşamadık, bir uyanıklık yapalım, geçelim’ dedik demiyorlar da...

Yazının Devamını Oku

Kafamda kur sesleri

Çocukken evimizin telefon numarasıyla bir döviz bürosununki arasında tek rakam fark vardı. Sürekli döviz bürosuna ulaşmak isteyenler arıyordu. Babamı telefonda bazen “Elbette, getirin, bozarız. Ama hemen, aniden düşebilir” derken buluyordum.

Oyuncu Feyyaz Yiğit’in ‘Gibi’ dizisinde attığı bir hilti tiradı var... Hilti sesinin insanın kendi kafasındaki düşünceleri bile bastırdığından bahsediyor. “Belki son iki saatte çok güzel bir şeyler düşündüm. Ama bilmiyorum, hiçbirini duyamadım” diyor. Bir haftadır ben de dövizle ilgili bu ‘hilti sesi’ni duyuyorum. Kafamdaki kur grafikleri diğer sesleri bastırıyor. Kafayı dağıtmak, düşünceleri kurdan murdan çekmek için başka şeylere odaklanmaya çalışıyorum, olmuyor.

Mesela kurun ilk uçuşa geçtiği gün kendimi Barbados gündemine verdim. Tam biz “Aha, bir günde yüzde 15 daha fakirleştik” diye dertlenirken bu güzide Karayip ülkesi ilk cumhurbaşkanını seçiyordu. Birleşik Krallık ile yollarını seviyeli olarak ayırıp cumhuriyete geçiyorlar. “Ne güzel bak” dedim, “bugün dünyada birileri için mutlu bir gün olarak hatırlayacakları bir tarih.” Ama Barbadoslular kafamdaki rakamları, dış mihrakların ekonomimiz üzerindeki oyunlarını bir yere kadar susturuyor. Madem konu başlığını değiştiremiyorum bari bükmeyi deneyeyim, o konuyu alıp pozitif noktalara doğru çevireyim, dedim. Dolar kuru denince aklıma gelen eğlenceli anları düşünmeye başladım.

Mesela çocukluğumda evimizin telefon numarasıyla bir döviz bürosunun numarası arasında tek rakam fark vardı. Bundan dolayı sürekli olarak döviz bürosuna ulaşmak isteyenler tarafından aranıyor, “Yanlış numara” deyip kapatıyorduk. Tabii bu çok tekrarlanınca artık kendimize bazı eğlenceler yaratmak gerekiyordu. Bazı sabahlar kalkıp babamı telefonda şöyle konuşmalar yaparken duyuyordum: “Dolar sabah 1.400’dü, şimdi 2.700... Elbette, getirin, bozarız. Ama hemen getirin, aniden düşebilir.” Böyle böyle çok insanı evden dolar bozdurmaya fırlattık.

Şimdiki aklımız olsa “Getirin tabii, hatta bozdurduğunuz dolara karşılık tavuk döner de hediye ediyoruz” derdik. Bu anı beni bir yere kadar götürdü. Sonra baktım yine “Ne olacak bizim bu ekonomik darlanmamız” diye kaygılanır oluyorum. Hemen başka bir kur anıma odaklandım.

2018’de kendimizi heyecanlı bir Balkan seyahatine atmıştık. Girdiğimiz ülkelerde euro kullanan tek diyar olan Karadağ’a giriş yaptık. Biraz sonra çın çın telefonum ötmeye başladı. Ülkemizde kur patlamış. Öyle olunca sen benim bütün rezervasyonlar birer birer dönmeye başla... Vaat ettiğim ödemeler kart tarafından ödenemez olmuş. Tek tek arayıp “Rezervasyonu ben iptal edersem yüzde 50 kesinti yapıyor, böyle de bir durum var, bir güzellik yapıp siz iptal eder misiniz” demek durumunda kaldım. Allah’tan dünya gündemini takip eden, empatisi yüksek rezervasyon sahiplerine denk geldim de hepsi “Olur tabii, ne demek” dedi, yardımcı oldu.

Sonrasında şöyle bir kafayı toplayalım diye deniz kenarına oturduk. Tam o sırada havadan süzüle süzüle bir 20 euro geldi ve bacağıma yapıştı. “İşte” dedim, “adamlar ‘onların doları, euro’su varsa bizim Allahımız var’ derken yerden göğe kadar haklıymış. Gökten kafamıza euro düştü.” O 20 euro’yu hemen harcadık.

Bu kur işlerine bu kadar kafayı takacağımı bileydim en azından kur bağlantılı bir iş seçerdim.

Yazının Devamını Oku

Taksi buldum, boşa akmasın

Şehirde arabanız yoksa, elektronik scooter da kullanmıyorsanız bazı güzergâhlara asla gidemeyeceksiniz demektir. Çünkü taksiyi kim kaybetmiş de siz bulasınız! Ben geçenlerde bu fikirden tamamen vazgeçmişken kazara bir tane buldum...

Üç sene önce taksilere, bakın tek bir taksiye de değil, birden fazla taksiye makul bir zaman aralığında binmişim, bunu da ‘Çek dedim Sarı Öfke’ye’ başlığıyla buraya yazmışım. İnanılmaz. Taksiye biniliyormuş. Hem de öyle haftada ortalama üç-dört kere binilebilecek bollukta. Hey gidi zamanlar... Bunu hatırlayınca, bu eski bol taksili zamanları da hatırlamak biraz çarptı herhalde. Sonrasında şöyle bir şey oldu...

Öylesine yürürken sokağın köşesine geldiğimde duran boş bir taksi gördüm. Şoför içinde küfür kâfir halinde, kendi kendine. Birisi aplikasyondan bunu çağırmış ama başka taksiye binmiş gitmiş. Hop bindim. O da hop diye küfrünü hızlıca bağladı, kapattı, “Sen mi çağırdıydın abi” dedi.

“Yok. Ben çağırmadım ama taksi bulmayalı yıllar oldu. Boşa akmasına göz yumamam. Çek Beşiktaş’a” dedim. Niye Beşiktaş? Bir sebebi yok, makul bir mesafe göründü. Kısa değil, beni indirmez; uzun değil, beni bitirmez; yolu biliyorum, hat uzamaz.

CANIM MUHABBET ÇEKTİ

Şoför aplikasyondan çağırıp binmeyen yolcuya sallamaya devam etme ama istersem benle beraber sallama eğilimindeydi. Hiç oraya girmeden “E” dedim, “Nasıl gidiyor siyaset?” Böyle eski günlerdeki gibi, inince eşe dosta anlatırım da şöyle olacakmış, böyle olacakmış, taksiciler böyle diyormuş, arabaya bilmemkim binmiş geçen de o şöyle demiş falan... Niyetim o.

Eskiden takside bu sohbetlere girmeye de hiç yanaşmazdım ama o kadar zaman olmuş ki taksiye binmeyeli, resmen canım çekti.

Ama bütün bu nostalji basmasının içinde yine de bir tuhaflık var. Sonuçta başkası çağırmış, binmemiş falan da olsa taksiye bir denemede binmişim. Bir de üstüne turistik yerdeyiz.

Burada taksi dediğine Türkçe konuşarak pek binilmez. Taksici “Ben o tarafa gitmiyorum” diyebilirdi, “Arabayı teslim edeceğim” diyebilirdi, hiçbirini demedi.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un en güzel yanı şehirden çıkması...

Şehrimizi övüyoruz da bazen bunu iş olsun diye yapıyoruz. Misal ben bu aralar ne zaman başka bir şehre gitsem, her seferinde ‘Bunların yaşam kalitesi bizden yüksek’ diyorum.

Yahya Kemal’in “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür” sözünü biliyorsunuzdur. Pek sevilir, bol kullanılır. O zamanlar öyleydi belki bilinmez ama kimse kusura bakmasın, günümüzde ne Ankara’nın ne de başka bir yerin İstanbul’a dönüşü güzel falan değil. Bir kere nereden geliyorsanız gelin, İstanbul’a yaklaşmaya başladığınızda şehrin güzide trafiğinin içine düşüyorsunuz. Bu trafiğin içinde evine çabuk varmaya çalışan hemşerilerimiz makaslar atarak ilerliyor. Siz de yolun zaten yorgun olarak girdiğiniz son kısmında, en zor etaba konsantre olup kazasız belasız şehre ulaşmaya çalışıyorsunuz. Mesela bu yolu geçen hafta Ankara’ya doğru aldım. Ankara’ya varınca şehre temiz temiz giriyorsunuz.

Bu konulara nereden geldik, derseniz ben bu aralar İstanbul’dan çıkıp nereye gitsem ‘Bunlar bizden baya bir daha iyi yaşıyorlar’ diyorum. Bu konseptte bu haftaki konuğumuz Ankara’ydı ve aynı şeyi yine dedim. Evet sevgili izleyenler, Ankaralıların yaşam kalitesi biz İstanbulluları her türlü katlıyor.

FRANSIZ BALKON ZIRVALIĞI

Bir kere barınma meselesinde her türlü öndeler. Malum ben hobi olarak emlak fiyatlarını takip ediyorum. Gittiğim şehirlerde de bu evi kaçtan kiralıyorlar acaba gibi boş işlerle uğraşmayı seviyorum. Ankara şehrinde nezih semtlerin göbeğinde koca koca evler tutabileceğiniz fiyatlara bizim İstanbul’da parkta bank kiralayabilirsiniz anca.

Sonracığıma çok güzel ağaçlı sokakları, az katlı binaları ve balkonları var. Biz İstanbul’a en son balkonu 90’larda inşa ettik, o da depremde yıkıldı. Şimdi Fransız balkon denen zırvalıkla muhatabız.

Sonra mesela fiyatlar. Dışarıda yeme-içme işi bizim buraların ortalama yüzde 40 civarı altında. Az ileride gözüme otoparkın üzerindeki yazı takılıyor. Bir saat 15 lira. Sonra her saat başı 1 lira diyor. Bizim sokaktaki otopark bir saat 30, sonra saat başı 10, 10 yapıştırıyor.

Geçenlerde sokakta yer bulamadım. “Arabayı şuraya koyayım, sonra yer açılınca çekerim” dedim. Bir süre sonra da üşendim, “Kalsın sabaha kadar” dedim, demez olaydım. Sabah sabah zönk diye 100 lira kaybederek başladım güne.

Mesela yine Ankara’da dikkatimi çeken ve bizde pek olmayan bir şey daha. Koyduğun binayı aynı yerde buluyorsun. “Şurada” diyorsun, “30 yıl önce şey vardı”, bakıyorsun, aa yine var. Buralarda 10 yıl önce gördüğün yapıyı tekrar görürsen ‘Ne güzel, henüz yıkılmamış’ diye seviniyorsun.

Yazının Devamını Oku

Çok tutunca devamını çekmişler

Geçen yıl gösterime giren ‘Kış 2021: Pandemi Çılgınlığı’ isimli film iyisiyle kötüsüyle çok ses getirmişti. Şimdi devam filmi olarak ‘Kış 2022’ geliyor. Bakalım ilk filmin üzerine bir şey koyabilecek mi, yoksa aynısının uzatılmış bir kopyası gibi mi olacak?

Kış 2021 isimli filmi hepimiz izledik. Film biraz karışık eleştiriler aldı. Bazıları hayatın alışageldiğimiz hızlı temposuna oranla evden çalışmalı, bazı şeyleri askıya almalı bu versiyonu sakinleşme arası olarak gördü. Bazıları çatı senaryo idare etmesine rağmen sonradan temponun aşırı düştüğünü, sıkıcı bir hal aldığını savundu.

Çeşit çeşit maskelerin, eldivenlerin kullanıldığı film kostüm açısından dikkat çekiciydi. Herkesin yüzünü kapatan bu maskeler filme bir ‘The Dark Knight Rises’ (Kara Şövalye Yükseliyor) hissi katmıştı. Ancak karakterlere gizem ekleyen bu maske faktörü aynı zamanda yüzün büyük kısmını kapattığı için duyguların aktarımı konusunda biraz sıkıntı yarattı. Karakterlerin çoğu sadece sesleriyle ayrışabildi. Set tasarımı açısından da ilginç işler gördük bu filmde. Şehrin en büyük arterlerinin, üniversitelerin, yoğunluktan girmekte zorlanılan binaların bomboş görüntüleri Will Smith’in ‘I Am Legend’ (Ben Efsaneyim) filmiyle aşık atabilecek bir görsellik ve duygu ortaya koydu. Ancak ‘hızlı yayılan virüs’ olayının bir süreden sonra hâlâ çözüme ulaşmaması, bitmeyen pandemi hikâyesine bağlanması başta da dediğimiz gibi bir tekdüzelik yarattı.

Şimdi adım adım ‘Kış 2022’ isimli devam filminin gösterim tarihi yaklaşıyor. Bu devam filmleri genelde pek bir şeye benzemez. Gidişata bakılırsa bu seferki de pek farklı olacak gibi durmuyor. Şu an için karşılaşmamız beklenen muhtemel şeyleri şöyle sıralayalım: Kostüm tasarımında çok bir revizyon yok. Sadece biraz hafifleyecek. Yüzü komple kapatan maskeler, eldivenler azalacak, sadece kritik karekterlerde ağırlıklı olarak kullanılacak.

AŞI SAVAŞLARI BAŞLASIN!

İlk filmin çatışmalarından biri olan ve filme teknoloji tabanlı bir gerilim katan ‘Bize çip takarlar mı’ sorusu yine çeşitli karakterlerin ağzından duyulacak.

Bu filmin en temel çatışması aşı savaşları olacak gibi duruyor. Aşı karşıtları, aşı karşıtı olmayıp tereddütleri olduğu için aşı karşıtı poşetine atılanlar, aşı taraftarları, konuya taraf olacak kadar mesai ayırmayıp ‘neyse ne’ diyerek aşıyı bastıranlar arasındaki kavgalar geniş yer tutacak. Aksiyon sahnelerinin bu konu ekseninde dönmesi bekleniyor.

‘Kış 2022’ içinde geçecek önemli gerilimlerden birinin de ‘Kapanacak mıyız, kapanmayacak mıyız’ konusunda yaşanması muhtemel. Bu konu zaten çok su kaldıran bir mesele. Az mı kapanalım, çok mu kapanalım, bazı yerleri açık tutalım, bazılarınıysa açık bırakalım ama garip saat uygulamaları koyalım gibi numaralarla seyirci hop oturtulup hop kaldırılabilir, hop kapatılıp hop açılabilir.

Yazının Devamını Oku

Mahalledeki market sayısı ve gelişmişlik oranı

Bir zamanlar her yere açılan üçüncü nesil kahvecilere çok laf ettim. Şimdi pişmanım. ‘Keşke aynı caddede 36 market olacağına kahveci açılsaydı’ dediğim günlerden geçiyorum.

Evet, epey uzun bir süre küçük esnaf kategorisine giren ne var ne yoksa birer birer kapanıp da yerlerine üçüncü nesil kahveci açılmasına söylendim. “Bu ne kahve aşkıymış arkadaş”, “Bizim terzi nereye gitti ya”, “Bir ülke yılda kaç litre latte tüketebilir kardeşim, yetmiyor mu!” dedim. Ama şimdi geldiğimiz noktada kararımı değiştirmiş bulunuyorum. Muhitimde veya yolum üzerinde herhangi bir yerde bir dükkân kapandığı zaman hemen “İnşallah yerine üçüncü nesil kahveci, gastro pub ya da ‘tuhaf bi şeylerci’ açılır” diye dua etmeye başlıyorum. Çünkü şimdi de sürekli market açılıyor.

Alt sokağımda yıllardır kullandığım pastane, pandemi tantanasına dayanamadı, kapandı mesela. Yerine ne açıldı? Perakende market. Aynı marketin aynı markalısından 300 metre sonra bir tane daha var. Herhalde, dedim onu kapatacaklar. Yooo, kapatmadılar. Strateji gereği onun açtığı caddeye bir şube açmak durumunda olan rakibi de karşısına geldi. Onun sokağının içine turuncu olanın jet versiyonu açıldı. 500 metrekarelik bir alanın içindeki altıncı market olan diğer arkadaş da eskiden dershane olan binanın alt katına girdi. Böyle bir perakendeci bolluğu...

Birkaç yıl önce bir arkadaşımla, bir vesileyle İstanbul’un Allah’ın unuttuğu mahallelerinden birine gitmiştik. Merkeze uzak, herhangi bir sosyal faaliyet alanı yok, ev hariç pek bir şey yok hatta. Bir kuruyemişçi bulduk kazara. Su alırken sorduk “Burada günlük hayat nasıl geçiyor” diye. Adam anlattı bir şeyler. Sonra da “Aslında burası hızla gelişiyor, bak şu köşeye büyük süpermarket açıldı” dedi.

Bir yerin gelişmişlik endeksindeki birinci kriterin süpermarketin varlığı olduğunu ilk kez orada duymuştum. O zaman bunu komik bulmuştuk. Yıllar sonra adamın toplumun genel kanaatini yansıtmada bize oranla ne kadar başarılı olduğunu görmüş olduk.

Gelişmekte olan mahalleye üç perakende market, gelişmiş mahalleye jetinden gurmesine, indirim marketinden şarküteri fiyatına fabrikasyon peynir satan indirimsizine türlü türlü perakende marketler dizilmiş durumda.

Pandemi sağ olsun, bütün işletmeleri bir bir batırırken perakendeyi iyice uçurmuş ve dört yanımızın marketle çevrilmesine vesile olmuş. Mahallede son kalan üç-beş bakkalın gözünün içine bakıyorum artık. Her an ‘Yeter’ deyip giderler de yerlerine küt diye bir büyük market gelir, kendimi kasa sırasında “Arkadaki indirim reyonundan bir şey ister misiniz” sorusunu cevaplarken bulurum diye.

Şimdi, geçen haftanın haberlerine göre marketlerde fiyat denetlemeleri de başlayacakmış. Ekonomi yönetimimizdeki bu yeni açılımla hayat pahalılığıyla mücadelede tek tek etiket okuyacak ekip istihdam etmeyi makul bulmuşuz. Diğer yandan marketçi kardeşlerin en yetkili ağızlarından biri, kahvaltıda yürek yemişçesine çıkıp “Pahalılık bizden değil, ekonomi yönetiminden kaynaklanıyor” demiş. Onun marketleri diğerlerinden biraz önce denetlenecektir muhtemelen.

Yazının Devamını Oku

Sen de öyle her yerde dişini fırçalama

Bir Japon turist kardeşimiz durduk yere bıçaklanmış. “Dişimi fırçalıyordum, bir anda bıçakladılar” demiş, durumu anlamamış. Ben anladım, anlatayım...

Bisikletle dünya turu yapan ‘Japan kişi’ Elazığ’da kamp yaparken bıçaklanmış. Olay, dişini fırçalarken gerçekleşmiş. Haberi görüp de benimle paylaşan arkadaşım altına “Bu milletin sinir uçlarıyla oynamayı bıraksınlar artık. Elazığ’da diş fırçalayacak kadar küstahlaşan birine tabii ki haddini bildirirler” notunu da üzerine iliştirmiş.

Japon kişi daha sonra hastanede “Buralılar nasıl insanlar” sorusuna “10 numara” yanıtını vermiş, Elazığlılardan birçok ikram gördüğünü, gerek yiyecek ve içecek gerekse de konaklama konusunda kendisine çok yardım edildiğini söylemiş. Tabii adamın az önce bıçaklandığı yerin hastanesinde yatarken başka bir şey söyleyecek hali yok. ‘Olmaz olsun böyle Elazığ dersem bir daha bıçaklanabilirim’ diye düşünmüştür kesin...

Anadolu misafirperverliği çok övündüğümüz bir şey olmasına rağmen böyle haberler de sık sık önümüze düşer. Turistin durumunu ben bilmem. Gezdikleri yerlerin sakinleri hangisini çaya davet edip hangisini bıçaklayacağına nasıl karar veriyor, bir kriter var mı, varsa turistin bu kriterlerden  haberi var mı gibi hususlar benim için muallak.

Ama ülkemizi çok gezmiş biri olarak kendi deneyimlerim var. Onlardan yola çıkarak bir temel saptama yapabilirim: Evet, ülkemizde bir misafirperverlikten bahsedebiliriz. Ama size ayran ikram edecek her teyzeye karşılık orada bulunmanıza gıcık kapacak bir dayı da mutlaka vardır.

Mesela bir Niğde seyahatimizde ekipteki erkek arkadaşlardan biri atlet giydiği ve biraz da kaslı olduğu için domatese iki kat fiyat ödemiştik. “Domates ne kadar” diye sorduk, “8 lira” dedi. “Üstünde 4 yazıyor ama” dedik, “Doğrudur ama size 8 lira” dedi. Dağa çıkmak için gitmiştik, en yakın marketle de aramızda mesafe vardı, verdik 8 lirasını, aldık.

Aynı arkadaş sonra Akdeniz Bölgesi’nde başka bir tırmanış projesi için kamp kurmuşken gece çadırının önünde, elinde kürek olan köylüleri buluyor. Allah’tan Japon olmadığı için hırsızlık veya bölgenin ahlakına aykırı herhangi bir durum için orada bulunmadığını anlatmayı başarıyor da küreği kafasına yemeden kurtuluyor. Sonrasında ne zaman  Yaşar Kemal’in ismi geçse “Hiç anlatmasın bana o Anavarza insanının misafirperverliğini, bıraksın o işleri, gözümle gördüm ben, kafama küreği indiriyorlardı durduk yere” der dururdu.

Sonra bir iş arkadaşımızı görev aşkıyla Karadeniz’e gönderip mide krampıyla geri almamız var. Büfede meyve suyu sıktırırken “Abi greyfurt koyma, mideme dokunuyor”  demiş. “Greyfurt dokunur muymuş! Sen nereden geliyorsun” diye sormuş. Bizimki “İstanbul” deyince “İstanbul’dan geldin, bana şekil mi yapıyorsun, al iç şunu, bi şey olmaz” diye greyfurtlu meyve suyunu dayamış burnuna. “Mesele yaratacak gibiydi, içtim mecburen, üç gündür midem yanıyor” diye döndü.

Yazının Devamını Oku

Kontağı çevirdin mi antidepresanı da al!

Doktorlar, kendilerine tedavi için gelen hastalarına sık sık “Stresinizi düşürün” tavsiyesini veriyor. Demek ki doktorlar araba kullanmıyor. Çünkü bu şehirde trafiğe çıkan biri, stresinin de düşemeyeceğini bilir!

İnsanlar yaşlandıkça sakinleşir, ıvır kıvır şeylere sinirlenmeyi bırakırmış. Öyle diyorlar. Kati suretle doğru değil. Doğruysa da bu şehirde değil. Taksicilerin epey bir süredir ‘Sarı öfke’ diye adlandırıldığı bir kentten bahsediyoruz.

Ben de hiçbir şey yapmasam bile burada araba kullanmak durumunda kalıyorum. İstediğin kadar ‘Ben çok sakinim, öyle kolay kolay heyheylenmem’ de. Kontağı çevirip trafiğe çıktın mı, 5 dakikada bütün o lafları yutturuyor hayat sana.

Aslında haritadan baktığında evle işyeri arası arabayla 20 dakika gibi görünüyor. Ama ortalamada iki katına yakın sürüyor. Sadece Kadıköy’den çıkmam bile 20 dakika! Bir sokağa giriyorum, bir bakıyorum kamyon gelmiş, mal indiriyor. ‘Dur o zaman diğer sokaktan döneyim’ diyorum, karşımda tersten gelmiş bir taksici buluyorum. 3 dakika ‘2 inatçı keçi köprüde karşılaşmış’ oynuyoruz. ‘Oradan dönüp başka bir yerden anayola bağlanayım’ diyorum, aaa burada da taşınma varmış.

Sonra dörtlüleri yaktığı sürece arabasını sokak ortasında 10 dakika bırakabileceğini düşünenler var. Dönüşe dönüşe bitmeyen kentsel dönüşüm faaliyetlerinin moloz kaldıran, bina deviren, çimento döken kamyonları var.

Bütün bu engelleri aştık ve daha karga kahvaltısını yapmadan yola çıkmayı başardık diyelim. Sabah sabah makas atanlar, eli kornadan kalkmayanlar, sanki bir de haklıymış gibi atar gider yapanlarla boğuşup gideceğimiz yere anca varıyoruz. Sonra vay efendim sabah sabah neden sinirlisin? Ters yönden gelen motordan son anda çarpmadan kurtuldum, bir araba öne geçmek için emniyet şeridine çıkıp tekrar önüme girmeye çalışan taksiciyle küfürleştim, yaya geçidindeki yayaya yol verdim diye arkamdan korna çalan arabaya el hareketi yaptım, yol bitmeseydi bir 15 dakika daha gitseydim karakolluk olunacak bir olaya daha da karışırdım. Daha ne sinirlenmeyeceğim?

Ha, belli bir saatte varmanız gereken bir yer yoksa, sabah kahvenin yanında bir de antidepresan yutup olan bitene eğlenceli tarafından bakmayı da deneyebilirsiniz.

Mesela geçen gün şahit olduğum, emniyet şeridinde giden polis aracının arkasına takılanlar sahnesi iyiydi. Polis aynadan bakıp arkasında beş araba görünce zank diye durdu, hoparlöründen “Siz neyin peşindesiniz ya” diye bağırdı. Sonra arabadan inip hepsinin ehliyetini topladı. Aslında onun ayıbı oldu biraz çünkü bu şehirde herkes o şeridin emniyet şeridi değil acele işi olanlar şeridi olduğunu bilir!

Yazının Devamını Oku

Aslan yerinde ağırdır

2021 yılında hâlâ Aslan Parkı diye bir tesis açılabilmesini kabul edemiyorum. Kabul edememekle de kalmıyor, kendimi kaybediyor, abuk sabuk süreçler yaşıyorum.

Anaokulunda “Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz” sorusunu herkes sırayla çeşitli meslekler söyleyerek cevaplamıştı. Sıra bana geldi. Meraklı gözlerle bana bakan öğretmenime ‘Fil’ diye cevap verip, o gözlerin bezginlikle devrilmesini izlemiştim. Bana insanların büyüyünce hayvan olamayacağını anlattı. O an için ikna olmadım, öğretmenimin dünyayı anlamakta sıkıntıları olduğunu düşündüm. Sonuçta kadın haklıymış.

Fil canlısına o aralar bu kadar düşkün olmamın da bir sebebi vardı. Ankara’daki çocukluğumda hayvanat bahçesine götürülmüştüm. Hayvanat bahçesinde bir yavru fil de vardı. Bir ayağı zincirle bağlanmıştı. Bu halinin beni rahatsız ettiğini, bu hayvanın çizgi filmde gördüğüm Dumbo gibi bir karakter ya da oyuncak olmadığını fark edişimi hatırlıyorum. Bulunduğu durumdan memnun değildi. Hayvanların duygularının olduğunu ilk kez kavradığım anın bu olduğunu sanıyorum. Bir daha da hayvanat bahçesine gitme fikrine hiç sıcak bakmadım.

STRES ALTINDAKİ CEYLAN

Bu yüzden şu anda Ankara’da Aslan Parkı’nın içinde bulunuyor olmaktan büyük bir şaşkınlık yaşıyorum. Yanımda da bana daha önce Kırşehir’deki Evcil Hayvan Parkı’nı gezdiren eleman var. Orada etrafı brandayla çevrili bir kafes görmüş, kendisine “Burada ne var” diye sorunca ‘‘Ceylan’’ cevabını almıştım. Kafesi brandayla kapatmışlardı çünkü ceylan insanları görünce stresten kendini tellere vuruyormuş. “Ceylan evcil hayvan değil, burada bulunmanın kendisine uygun olmadığını göstermek için de elinden geleni yapmış, niye koydunuz buraya” diye sorunca “Çocuklarımız hayvanları tanısın istedik” yanıtını almış ve iyice heyheylenmiştim.

Şimdi yine yanımda bitmiş, aslan gezdiriyor. “Bu saçmalık da senin cin fikrin mi yine” diye soruyorum.

“Netflix’teki aslancı adamdan gördük” diyor. Bu kez deliriyorum. “Ya arkadaş, senin kafan bazı basit şeylere niye basmıyor? Gidip bir de ala ala Allah’ın ABD’sindeki meczubu bulup kendine örnek almışsın. Çocuklar katil balina da görmüyorlar. Görsünler diye Kuğulu Park’ta akvaryuma mı koyacaksın” diye iyice yükselmişken aslanların da bu çıkışımı canı gönülden desteklediğini, zıpladıklarını görüyorum.

Burası artık bir şeylerin yanlış gittiğinden iyice emin olduğum yer. Ortada bir rüya görme durumu var. Henüz uyumakta olduğumu fark edince “Dur bari hazır rüyaymış içimde kalmasın bari” diyerek yanımdaki aslancı kardeşe güzel bir yumruk yapıştırıyorum. Uyandığımda hâlâ sinirliyim. Bütün bu tantana yatmadan az önce gözüme çarpan haber yüzünden oldu. Ankara Gölbaşı’nda açılan hayvanat bahçesindeki 12 aslan ve

2 kaplan kükremeye başlayınca mahalleli şikâyetçi olmuş. Hayvanat bahçesi sahibi “Aslanlar 20 saat uyuyor. Günde 1-2 kere kükrüyorlar” demiş. 12 aslan ve 2 kaplanı mahallenin ortasında, kafe ve restoran olması için kiralanan araziye koymuşsun, onu nasıl yapacağız?

Yazının Devamını Oku

Hepimiz aynı emlakçıdayız

Aynı gemide olup olmadığımızdan şüphe edebiliriz. Ama aynı emlakçıdayız, bu kesin. Buğulu gözlerle yükselen emlak fiyatlarına bakıyorsanız, bilin ki yalnız değilsiniz.

Epey bir süre önce artık eskiliğinden bolca huylanmaya başladığım evimi değiştirmeye karar vermiştim. Ama nasıl olsa bir acelem yok, taşınma gibi maddi manevi insanı hırpalayan bir sürece gireceksem bari değsin, içime sinen bir şey olsun diye geniş geniş bakıyordum. Bu geniş bakmaların sonucunda istediğim sonuca ulaşamadığım gibi, kafamdaki makul kirayla reel kiralık ev fiyatları arasındaki uçurumun giderek açıldığına, bütçemi yukarı iteledikçe fiyatların da yukarı gittiğine, ben kovaladıkça onların kaçtığına şahit oldum. O yüzden son dönem gündemde kendine geniş yer bulan “İstanbul’da konut kiraları sapıttı” haberleri benim için pek yeni haber olmadı.

Önceleri kafamda koyduğum fiyat, ihtiyacımı karşılayan evlerin 1.000 lira altında kalıyordu. Bir süre sonra ben kafamdaki rakamı güncelleyip o 1.000 lirayı ekledim. Ancak aynı şekilde ev fiyatları da yukarı gitti. Kendimi aslında “Bu rakamın üzerine 2.000 daha ekleyebilsem oluyormuş” derken buldum. Ben daha ekler miyim ekleyemez miyim, işte şuradan şuradan kessem, sadece evde otursam falan derken hatta daha cümlemi bitirmeden hop fiyatlar daha da yukarı gitti.

Şimdi geldiğimiz noktada, benim kafamda ilk koyduğum fiyata yarı bodrum, 1+1 öneriyorlar. Aralarda da “Pahalı ama en azından düzgün ev” dediğin evler düşerse de senin görmenle o evlerin tutulması arasında 22 dakika falan geçiyor.

Denemediyseniz deneyin, siz de göreceksiniz. Bu ay 2.500’e baktığınız ev, önümüzdeki ay 3.000, ondan sonraki ayda 3.500’e gidecek. Böylesi ani uçuşlu grafikleri bir kripto para borsasında, bir de İstanbul emlak piyasasında görebilirsiniz.

Bütün bu ev bakma, kira grafiği takip etme süreçlerinde öğrendiğim hayat dersleri şöyle:

- Bir ev size makul gibi görünüyor, bütçenize de uygun gibiyse öyle biraz düşüneyim falan demeyin. Siz düşünürken ev gider.

- Benim gibi köpek sahibiyseniz emlakçılar fiks olarak “Cinsi ne” diye soruyor. Aslında sormak istedikleri şey: “Golden mı değil mi?” Sarı reisler az havladıkları ve sorunsuz bellendikleri için kabul edilebilir bulunuyorlar.

Yazının Devamını Oku

Çocuksuz mekân ayrımcılık mı?

Kişisel cevabımı hemen baştan vereyim: Değildir. Ama mademki sosyal medya yine bir kısırdöngü halinde kafayı bu konuya taktı. Ben de karışmadan edemeyeceğim.

Sosyal medyanın döngüsel bir yapısı var. Her yılın belli zamanlarında aynı konular sanki hiç konuşulmamış gibi sıfırdan tekrar açılıyor. Aynı paternleri takip ederek tekrar konuşuluyor. Birkaç gündür “Çocukların alınmadığı restoranlar” tartışmasının büyük bir hararetle sürdüğünü görüyorum mesela. Bu, aynı bu haliyle geçen yaz da önceki yaz da konuşulmuştu.

+7 ve +13 restoranlar/oteller Türkiye’de de dünyada da 30 yıldan uzun süredir var aslında. Ama nedense her yıl yeniden keşfediliyor ve infial yaratıyor. Bu sefer de önüme düşen sosyal medya post’larında kapıdan geri çevrilen çocukların travmatize olacağı, bunun ayrımcılık olduğu (Apartheid -ayrımcılık- ile kıyaslayacak kadar serbest uçuşa geçenler de olmuş hatta) gibi şeyler yazılıp çiziyordu. Aslında bu ‘yetişkinlere özel’ mekânların hepsi rezervasyonla çalışan ve o rezervasyon listesi genelde dolu olan mekânlar. Yani çocuksuz olarak da gitseniz rezervasyonunuz olmadığı için giremeyeceksiniz ama böyle hayali sahnelerin yarattığı demagoji tabanlı etkileşim daha tatlı oluyor herhalde, o yüzden pek çok kişi tarafından vurgulanmasına rağmen bu kısım es geçilmiş.

Şey yazılmıştı mesela: “Gittiğiniz mekânda gürültü yapan çocuk varsa şansınıza küseceksiniz, rahatsız olmaya hakkınız yok.”

Bir diğer yorumda “Bu konu ‘yaşçılıktan’ bağımsız ele alınamaz” yazıldığını gördüm. Ve bir kez daha bütün kavramları alakalı alakasız demeden, kafamıza göre eğip büktüğümüz bu saçma çağda yaşamanın içimi daralttığını fark ettim.

Sonra aklıma geçenlerde deniz kenarında yaşadığım sahne geldi: Kız çocuğu “Ben üşüyorum çünkü kızım” deyince, “Üşüyorum” diye ağlayan erkek çocuğuna annesi kızı gösterip “Bak ne diyor, sen kız olmadığına göre üşümemen lazım” dedi. Diğer tarafa kafamı çevirdiğimde 9-10 yaşlarında bir kardeşimizin yemek yenen masaların arasında elinde zıpkınla gezdiğini ve saçma sapan hareketler yaptığını gördüm.

Böyle anlarda kendimi şöyle hayal ederken yakalıyorum:

Yazının Devamını Oku